EMPERYALİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EMPERYALİZM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2011 Cumartesi

TALİBAN’IN SIRRI NE ?


Bundan on yıl önce, binlerce Taliban militanı hakim oldukları mevzileri terkedip kırsal alana çekilmiş ve Afganistan’ın batılı kuvvetlerce işgaline çatışmaksızın müsade etmişlerdi.
O dönemin düzensiz militanları, bugün ise hayli sofistike bir gerilla mücadelesiyle geri döndüler. Ses getiren operasyonlarla önemli hedefleri vurdular ve Amerikan birliklerinin ülkeden sorunsuz ve usulca çekilmesinin mümkün olmayacağını gösterdiler.
Dahası, bu eylemleri karizmatik bir liderin, işleyen bir emir-komuta zincirinin ve kapsamlı bir sosyo-politik görüşün yokluğunda başardılar.
Peki nasıl?
ABD’nin iki hatası
2001 Ekim ayında koalisyon kuvvetlerinin müdahalesinin üç yıl sonrasına dek, Afganistan’da ciddi bir Taliban varlığı yoktu.
Pakistan’ın kuzey batı bölgesindeki güvenlik güçlerinin yöneticiliğini yapmış Mahmud Şah, Afgan halkının ilk zamanlarda Taliban’ı sevgiyle karşıladığını söylüyor. Dört yıllık iç savaşı sona erdiren Taliban’a duyulan sempati, örgütün İslami yaşam biçimini dayatmasıyla tepkiye dönüşmüş.
Şah’a göre Amerikalıların gelişi mutlulukla karşılanmış, çünkü kurtarıcılarının geldiğini düşünmüşler. Ve bu tablonun içinde Taliban’ın geri dönebilmesi mümkün görünmüyormuş.
Ama 2006′ya kadar Taliban güneye özellikle Zabul, Kandahar ve Helmand’a sızmayı başardı. 2008′e kadar da kuzeye Kabil’e doğru yayıldılar.
Mahmud Şah, Amerikalıların avantajlarını ortadan kaldıran iki büyük hata yaptığını söylüyor; “İstikrarı sağlamak yerine askeri hedeflere odaklandılar. Sonra onlara buraya getiren ve zorunluluktan kaynaklanan bir savaşı bırakıp, kendi tercihleri olan Irak savaşına girdiler.” diyor.
Şah, İran ve Pakistan’dan milyonlarca mültecinin geri dönmeye başladığı bir dönemde yeniden inşa yolunda hiçbir şeyin yapılmaması ve yolsuzluğun sürüp gitmesinin halkın düş kırıklığını artırdığını ve direnişi güçlendirdiğini söylüyor.
Ama birçok uzman, burada 1994′te Taliban’ın doğduğu yer olan Pakistan’ın rolüne de dikkat çekiyor. Taliban militanları 2001′de Afganistan’dan kaçarak Pakistan’a sığınmıştı.
Birçok uzman, şimdiki direnişin çıkış yerinin de Pakistan’da aşiretlerin denetiminde olan Veziristan bölgesinin olduğunu belirtiyor.
Bu uzmanlara göre, Afganistan’ın geri kalan bölümlerinde sessizlik hakimken, Taliban Veziristan’da büyük bir hareketlilik içindeydi ve sonra da dünya basınında manşetlere çıktı.
Pakistan’ın rolü
2002 ve 2004′te Pakistan ordusuyla Taliban yine birbirine girdi. Sonrasında orduyla Taliban arasında barış anlaşmaları yapıldı ve Pakistan’ın aşiretlerin denetiminde olan sınır bölgeleri fiilen Taliban’ın hakimiyetine geçti.
Birçok uzman, Pakistan’daki askeri nizamın, safdışı etme gücü varken, Taliban’ın Veziristan’a dönmesine izin verdiğinde hemfikir.
Savunma uzmanı Dr. Hasan Askari Rizvi, “Asker bu konuda bölünmüştü. Hem göz yumdular, hem de yardımcı oldular” diyor.
Koalisyon güçleri, ilk önemli kayıplarını Veziristan’ın hemen karşısında güney doğu Afganistan’da verdi.
Batılı yetkililer, koalisyon güçlerinin 2008-2009′a kadar Taliban’ın bomba fabrikaları kurduğu ve iletişim hattını kurduğu Kandahar ve Helmand’a atıfla militanlar için önemli olan yerleri ellerinde tutamadığını kabul ediyor.
Obama’nın 2010′daki birlik artırımı kararından sonra koalisyon güçleri Taliban’ı Kandahar ve Helmand’daki mevzilerinden çıkardı.
Ama direniş şimdi daha geniş bir bölgeye, başkent Kabil’in çevresine ve daha önce çatışmaların yaşanmadığı kuzeye yayıldı.
Ve Taliban’a Veziristan’tan sürekli savaşçı desteği geliyor.
Güvenilir kaynakların BBC’ye verdiği bilgiye göre, bu militanların çoğu silahlı ve bombalı saldırılarda uzmanlaşmış Pakistanlılar. Bu militanlar, Veziristan merkezli Hakkani şebekesinin üyeleri.
Bu kaynaklara göre, militanlar, 2009′dan beri Amerika’nın insansız uçaklarına hedef olmamak için sınırda Pakistan’ın askeri araçlarıyla dolaşıyorlar. Pakistanlı bir askeri kaynak, bu tür bir işbirliğini doğruladı.
Ancak ordu sözcüsü Tümgeneral Athar Abbas, iddiaları yalanladı.(BBCTÜRKÇE)

31 Mayıs 2011 Salı

BU UTANCI BU TOPLUM TAŞIYAMAZ.
HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞININ BAŞINA GELMESİ KESİN OLAN ORGENERAL BİLGİN BALANLI TUTUKLANDI.
12 EYLÜL DARBESİNİ YAPANLARI DA AYNI ANDA MAHKEMEYE İFADE VERMEYE ÇAĞIRDILAR Kİ MİLLET DARBECİ YARGILAYAN BAŞBAKAN GÖRSÜN.

HELE MEDYANIN DURUMU.BU GÜNKÜ GAZETE KÜPÜRLERİNİ ARŞİVİNİZDE SAKLAYIN.
GELECEK NESİLLERE İBRET BİZLERE İSE UTANÇ OLACAK NİTELİKTE.

30 Ağustos’ta Hava Kuvvetleri Komutanı olmasına kesin gözüyle bakılan Org. Balanlı tutuklandı.
İfadeye çağrılmıştı
“Balyoz” davası kapsamında ifade için Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne çağrılan Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı dün savcı tarafından 3 saat süreyle sorgulandı.
En yüksek tutuklama
Sorgunun tamamlanmasından sonra savcının tutuklama istemiyle 14. Ağır Ceza Mahkemesine sevk ettiği Org. Balanlı, Balyoz davasında tutuklanan en yüksek rütbeli muvazzaf oldu.  
Yeni belge iddiası
Yeni ele geçirilen belgeler kapsamında Orgeneral Balanlı ile birlikte 1 korgeneral, 2 tümgeneraller, 2 tuğgeneraller 1 tümamiral ve 1 kurmay albay ile üst düzey bir subay ifadeye çağrılmıştı.
Org. Balanlı, Balyoz’dan cezaevine konuldu
“Balyoz Planı” soruşturması kapsamında geçen hafta ifadeye çağrılan Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı tutuklandı. Kararla birlikte, Balyoz davasında ilk defa bir muvazzaf orgeneral cezaevine konulmuş oldu. Orgeneral Balanlı dün sabah İstanbul Adliyesi’ne gelerek protokol kapısından içeri girdi. Balanlı’ya iki koruma aracı eşlik etti. Daha sonra binaya giren Balanlı, soruşturmayı yürüten özel yetkili Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Ayar’a ifade verdi. Orgeneral Balanlı, 3 saat ifade verdikten sonra tutuklanması talebiyle Nöbetçi İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Mahkeme savcının talebi doğrultusun Org. Balanlı’nın tutuklanmasına karar verdi. Şu ana kadar 6 askerin tutuklandığı soruşturmada geçtiğimiz hafta 7’si general 8 şüpheli sorgularının ardından serbest bırakılmıştı. Orgeneral Bilgin Balanlı, raporlu olduğu gerekçesiyle ifade vermeye gitmemişti. 

12 saat sorgulanmışlardı
Geçtiğimiz cumartesi günü “Balyoz Planı” soruşturması kapsamında Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne gelen 8 muvazzaf asker, savcılıkta ifade vermişti. 1 korgeneral, 3 tümgeneral, 1 tümamiral, 2 tuğgeneral ve 1 albay, soruşturmayı yürüten Özel Yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Salim Duran tarafından sorgulanmıştı.
Yeniçağ








"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

2 Şubat 2011 Çarşamba

TÜM GİZLİ OYUNLARI ÇÖZEN KİTAP

SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA (KİTAP ÖZETİ)
21 Adım’da Bir Ülke Demokratikleştirilme Bahanesiyle Nasıl Bölünür ve Sömürgeleştirilir?



1. İktisadi ortamı denetleme: Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratmak üzere, para piyasalarının dışardan gelen uluslar arası vur-kaç tefecilerine sonuna dek açılması.
2. Ulusal bunalımlar yaratılması: Ülkede sık sık iktisadi dalgalanma yaratılarak bunalım aralarının azaltılması. Ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynaklarının, bankaların, devlet şirketlerinin kapatılması, yabancı şirket egemenliğine geçirilmesi.
3. Merkez devlete güvensizlik yaratma: Kritik dönemlerde iktisadi bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilerek, devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanması.
4. İşadamlarını örgütleme: Yerel işadamı örgütlerinin ve ilişki bürolarının kurulması; başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan “serbest ekonomi” ve “serbest pazar” düzeninin kabul ettirilmesi.
5. Yolsuzluk kampanyaları: “Yerinden yönetim” taleplerini yükselterek, devletin egemenliğinin zayıflatılması, yolsuzluk olaylarını abartarak topluma aşağılık duygusunun yerleştirilmesi, halkın çaresizliğe itilmesi.
6. Belediye hizmetlerinin yabancı şirketlere devredilmesi: Yerel yönetimi güçlendirme adı altında, toplumsal hizmetlerin “karlılık” esasına oturan şirketlere devredilmesi, su-elektrik gibi kentsel işletmelerin yabancı şirketlere devredilmesi için gerekli düşünsel alt yapının oluşturulması.
7. Ulusal sanayinin yıkımı: Ulusal iktisadın çökertilmesi için, ulusal sanayileşmenin ve enerji kaynaklarının yıkıma uğratılması için toplum ile devlet arasında çatışmayı da içerecek biçimde çevreci akımların, örgütlerin desteklenmesi ve ulusal madenciliğin, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliğinin ulusal egemenlik alanının dışına çıkarılması.
8. Kamuoyu oluşturucuları: bizdeki adlandırmalarıyla, aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına- yönelik içerde ve dışarıda, masrafları karşılayarak, konferanslara çekmek. Katılımcılarla doğrudan ilişki içinde, ilgili ülke hakkında bilgi almak ve “düşünce” ve “örgütlenme” özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesini benimsetmektir.
9. Alt örgütler yoksa, hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin Merkezleri örgütlemek ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirile-bilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütlenmelerin kurulması.
10. Bilimsel ve toplumsal konferansların çoğaltılması. Yerel vakıf ve “think tank” derneklerinin kurulması.
11. İşadamları derneklerinin, sendikaların kurulması, varolanların içine bilim danışmanlarıyla sızılması. Siyasi partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşarak kadroların yönlendirilmesi, gençliğin “düşünce özgürlüğü” ve “siyasi katılımcılık” propagandasıyla örgütlenmesi.
12. Yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayını) devreye sokulması. Bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınların yoğunlaştırılması. İnsan hakları ihlallerinin yaratılmasıyla sürecin hızlandırılması.
13. Casuslar yerine yayın muhabirleriyle yerinden bilgi elde etmek için yaygın bir yayıncı eğitim programının gerçekleştirilmesi.
14. Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmalarının azaltılması, buna karşılık medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanması, olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle yayına geçilmesi, eksik-yanlış bilgilendirmeyle kitlelerin yönlendirilmesi, eğitim-konferans-gezi düzenleyerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulması.
15. Yanlış ve eksik bilgilendirme: Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek üzere yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumlarının ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumların yıpratılması, toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçeklerini tahrif ederek, yeni kimlikli topluluklar yaratılması.
16. Etnik kışkırtıcılık: Etnik ayrılıkları güçlendirmek üzere kültür anımsatma programlarına başlanarak yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınması, ulusal-bölgesel tarihin bütünleştirici özelliklerinin azımsanılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılması.
17. Kültürel kaynaşmanın yıkımı: “Çok kültürlülük” propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temellerinin yıkılması. Uluslararası karşı kampanyalar ile ulusal kurtuluşun simgesi olan anma günlerini ve toplumun tarihten kalma bağımsızlık ve onur simgesi özelliklerini sözde dostluk adına silikleştirerek güdülebilir bir topluluğa dönüştürmek. Din kültürünün parçalanması, geleneksel akışın kesilmesi ve ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için, “medeniyetler/dinler arası diyalog” programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilmesi. Böylece azınlık din kurumlarıyla, ulusal egemenliğin karşısında ortak, dinsel cephe oluşturulması
18. İnanmış örgüt liderlerinin yetiştirilmesi: Liderlik programlarıyla, güdümlü yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderlerin üretilmesi ve yeni partiler kurulması, varolanlara yeni liderler yerleştirilmesi; parti programlarının rejimle hesaplaşmaya yönelik, birer kışkırtma programına dönüştürülmesi.
19. Silahlı gücün zayıflatılması: İktisadi bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımlarının kısıtlanarak, zayıflatılması ve ulusal sınırların gevşetilmesi.
20. Orduları ulusal savunma kimliğinden koparma: Güvenlik güçlerinin ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahalelerini önlemek için, profesyonelleştirmek. Devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan orduları geriletmek için, kışkırtmalara başvurularak, ordu yönetimlerinin günlük siyasete çekilmesi, ordu içinde politik tartışma, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılması.
21. Devlet yönetiminin kargaşayla ele geçirilmesi: Seçim darbesiyle egemen devletin ele geçirilmesi. Merkezi direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenmesi. Bu sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmaların düzenlenmesi, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik ya da mezhepsel kimliklerin kemikleştirilmesi.
…”Ulusal egemenliklerinden ödün vermeye yanaşmayan bu tür devletlerin sınırlarının eleğe döndürülmesi işi, örtülü, kirli işlerle becerilemez ve ilgili ülkelerin insanlarının onayı alınmadan gerçekleştirilemezdi. Bu nedenlerle, “hür dünya” işlerinden, “insan hakları” ve “din hürriyeti” bekçiliğine evirilen operasyon ile ABD’nin uygun göreceği türden demokrasiler kurulmalıydı. Demokrasi ihracını konu edinen bu incelemenin amacı, adı “Project Democracy” olarak Reagan tarafından konulan ve 1980’lerin başından bu yana 92 ülkede uygulanan ve yeni-mandacıların işbirliğiyle örülen AĞ’da, yani “örümcek ağı” içinde çırpınmakta olan Türkiye’de olan bitene az da olsa ışık tutmakta ve toplumsal-siyasal yaşamın yabancılar tarafından ele geçirilişini bir parça olsun sergilemektedir.”… …
“Yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, ülkede varolan devlete paralel, merkezi dışarıda bir yönetim oluşturmak. Bunun tek sonucu da operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin örtülü olarak yok edilmesidir.”…”İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir “medyatik” ve “entelektüel” yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manifacturing public perception” dedikleri ‘kamuoyunun algılama dizgesini üretme’ sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. ‘Algılama dizgesi üretimi’ sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar.” ”Ülke yasalarının ve anayasalarının çok etnikli, federatif bir yapı oluşturacak biçimde yeniden düzenlenmesi, operasyonun temel aşamaları arasında, küçük yada büyük, kanlı yada kansız olaylarla testler yapılarak, oluşumun düzeyi ölçülerek hız ayarlanması ve küçük program değişikliklerinin gerçekleştirilmesi asıldır…” …
”Aşamalar birer birer geçilirken, ülke dışında da paralel süreç yürütülür. Çok kültürlülük propagandasıyla etnik ayrıştırma ve çatışma sürecinin güçlendirilmesi için, insan hakları raporları giderek etnik azınlık hakları raporlarına dönüştürülür. Avrupa ve Amerika’da etnik ve dinsel ayrılıkçı “diaspora”ya parasal ve siyasal destek verilir. Küllenmiş tarihsel çatışmalar, acılar yeniden ateşlenir. Ülkede özgüveni sarsılmış halkın, gün geçtikçe yabancı kültürüne, yabancı düzenine özenme eğilimleri kışkırtılır.” …”Yıllardır barış içinde yaşayan toplumlar inanılmaz bir hızla önce ayrışır, sonra da çatışır. Sonuç, ekonomisi yabancıların eline geçmiş, zayıflamış merkezi egemenliğiyle dış politikada bağımsız karar verebilme yetkinliğini yitirmiş, yabancıların dayattığı kararlara mahkum olmuş bir devlet ve tarihsel-kültürel kimliğini yitirmiş Batı’nın alt dereceli bir hizmetkarına dönüşmüş bir halk topluluğu…”
Her ülkede olduğu gibi, şirketler için esas olan devlet politikalarına ve kararlarına yön vermektir. Yön verilecek olan devlet yönetimi ve yasama organları olunca, yönlendirici elemanların niteliği de önem kazanıyor. Bu nedenle elemanların büyük çoğunluğu, devlet deneyimine sahip eski ve yeni görevlilerden seçiliyor. İkinci eleman kaynağı ise, yine devlet organlarıyla içli dışlı olmuş akademisyenleri barındıran üniversitelerdir…” “..dış ülkelerde izlenecek ABD çıkarlarına uygun ayarlama işlerine denk düşen araştırma, inceleme, değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirecek olan dernek, vakıf, enstitü adı altında kurulan, eski memurları, akademisyenleri, şirketlerin seçkin yöneticilerini bir araya getiren örgütlenmeler “think tank” ( düşünce topluluğu ) adı altında toplanıyorlar.
Bu sivil örgütlerin ( diğer adı ile NGO ) Amerika’daki merkezlerinde, emekli dışişleri ve istihbarat elemanları, Amerika’ya yerleşmiş üçüncü dünya elemanları, operasyonlarda dünya deneyimli CIA eski istasyon şefleri ve akademisyenler görev alıyor. “Think tank” örgütlerinin en önemli yararı, ABD yönetimini sorumluluktan kurtarmalarıdır. ABD resmi organlarının başka ülkelerde araştırma ve incelemeler yapması, o ülkelerce, şimdilerde pek kullanılmayan eski deyimle “casusluk” etkinliği olarak değerlendirilebilir ve devletler arası anlaşmazlıklara neden olabilir. Teslim edilen raporlar, ABD resmi belgeleri olarak ele alınıp, casusluk suçlamalarına yol açabilir” “Project Democracy” adı altında sürdürülen bu operasyon için CIA eski Direktörü William Colby: “CIA’nın örtülü olarak yaptıklarını açıktan yapıyoruz.” demiştir.
“Türkiye’deki sivil toplum kuruluşu ,think tank, enstitü veya vakıf adı verilen dernek, yani genel adıyla örgüt, Türkiye’de gerçekleştireceği araştırma, çalışma veya proje için bu iş yada bu işleri bitirince bir rapor, bir kitap, radyo yayını, televizyon belgeseli, hatta roman hazırlayıp, size sunacağım; şu tür bir ekiple çalışacağım ve paraları şöyle harcayacağım. Bu işler için, sizden şu denli dolar/sterlin/euro istiyorum diyerek, başvuru özet-raporu hazırladığında, bu ön rapor ABD’nin Dışişleri Bakanlığı’na, hem de siyasi işler bölümüne verilmektedir. İşin bir başka yönü daha yakıcı olabilir. Para verilmeden önce, ABD Dışişleri’ne ön rapor sunulmasının öteki yüzünde, ABD Dışişlerinin yada ABD NSC (National Security Committee/Milli Güvenlik Kurulu) ‘nin isteği doğrultusunda “project” hazırlanması olasılığıdır. NED’e (National Endowment for Democracy / Demokrasi için Ulusal Fon) bağlı olan bu örgütler Türkiye’de yürütecekleri projeler için paraları da NED’ten almaktadırlar. Aslında para kaynağı doğrudan ABD hazinesi, yani devlettir. NED ise paranın kasasıdır.
NED ile ABD Dışişleri Bakanlığı, şu konularda anlaşmışlardır:
a) NED herhangi bir “project” işine girişip para vermeden önce ABD Dışişleri’ne bilgi verecektir.
b) NED yönetim kurulu’nun onayına sunulan tüm “project” önerilerinin bir kopyası, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Yardımcılığı’na verilecektir.
Yüzlerce bağıştan birkaç örnek:
(1988’ten bugüne diğer bağışlar için 56-69 arası sayfalar)
1991- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE (Centre International Private Enterprise) / Alt bağış alıcı: Türk Demokrasi Vakfı (TDV) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 80.000 $ / TDV’nin, Türkiye’de özelleştirme için 18 aylık programı desteklenecek.
1997- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE / Alt bağış alıcı: Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 61.710 $ / Serbest piyasa ekonomisinin İslam diniyle bağdaştığı anlatılacak. – Bu sivil toplum örgütlerinin ne kadar sivil olduğunun yorumu size kalıyor. “…Kendi ülkelerinin iç düzenine muhalif olan gruplar, ABD gibi bir kurtarıcı bulmuş olmaktan mutlu olduklarından, yaşadıkları ülkelerini bu sivil örgüt adı altındaki Amerikan misyonerlerine / istihbaratçılarına ihbar etme fırsatını kaçırmamalarının yanında, dünya egemeni olarak gördükleri ABD devlet aygıtı tarafından desteklenmekten de son derece hoşnut kaldılar.” …
Dünyada yerleştirilmek istenen yeni düzenin, demokratik bir düzen olacağı sonucuna varılabilir!? Bu düzen içinde dünyanın tüm ülkelerinde devletler merkezi otoritelerini yitireceklerdir. Olabildiğince etnik ayrıma uğramış küçük eyaletlere ayrılmış ülkelerde (not: dünyada 1000 adet ülke olması öngörülmektedir, şu an sayı 200 civarı, 1980’lerdeki sayı 182 adet) tarihsel partiler eriyecek, vakıflardan, düşünce topluluklarından, ticaret odalarından, insan hakları denetim örgütlerinden oluşan bir siyasal yapı oluşacaktır. Bu oluşumlar, doğrudan doğruya ABD’nin siyasal partilerine bağlı enstitülere, konseylere, ABD şirket vakıflarına bağlanacaktır.
Ülkelerdeki eğitim kurumları da vakıflaşacak ve ABD akademik dünyasıyla organik bağlar kuracaktır. Merkezi otoritesini yitirmiş, salt denetleyici kurullara dönüşmüş devlet örgütlerinin yanı sıra ordular da ulusallığını yitirmiş devletlerin savunma gücü olmaktan çıkacak ve ortak güvenlik güçlerine katılacaklardır. Herhangi bir bölgesel başkaldırıya (bu bağımsızlık uğruna bir başkaldırı da olabilir) karşı anında silahlı müdahalede bulunulması…” Bu son derece ileri projeye engel olabilecek en önemli kurumlardan biri de dinsel kurumlardır. Dünya egemenliğinin kurulmasında engel oluşturacak dinsel çatışmaların önlenmesi için ‘dinler arası diyalog’un geliştirilmesiyle birlikte kurumsal yapının da oluşturulması gerekir. En yaygın ve güçlü dinsel kurumlardan başlayarak, tüm dinlere bir yeni merkezi eşgüdüm gereklidir. Eşgüdümün merkezi elbette Washington’da bulunacaktır.
Öncelikle Amerikalılardan oluşturulan bu kurumsal yapı, IRFC (International Religious Freedom Committee / Uluslararası Din Hürriyeti Komitesi)’dir. Bu komitede belli başlı dinlerin ve mezheplerin temsilcileri bulunmaktadır.“Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki , şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden, destek almak değil, Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. (..) Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada, burada bir iş yapmaya kalkılmamalı.” Fethullah  Gülen, (Fethullah Hoca ile NewYork Sohbeti-4, Yeniyüzyıl, 23 Temmuz 1997) Kasım 1996’da, ABD’nin devlet sekreteri Warren Christopher, “Din ve inanç hürriyetini yaygınlaştırmanın Birleşik Devletler’in çıkarlarının arttırılmasını sağlayacağı” gerekçesiyle ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) ‘yi oluşturdu. Bu yeni kurumlaşmanın gerekçesi olarak “ABD’nin kuruluşunun temelinde dinsel kurumların bulunduğunu ve Birleşik Devletlerin dünyada din hürriyetini gözetleyerek yaptırımlarda bulunma hakkı olduğu belirtildi.” 23 Ocak 1998’de, “Din ve inanç hürriyetinin yayılmasının ABD dış politikasında birincil önceliğe sahip olmasını,” Dışişleri bakanlığı bünyesinde bir “Uluslararası Din Hürriyeti Bürosu” kurulmasını sağlayacak yasa taslağı hazırlandı. Aynı yıl Ulusal Kongre’de çıkarılan yasa: “Din hürriyetinin yaygınlaştırılması ve (bu hürriyetin) baskı altında tutulmasına karşı çıkma görevi temel (olarak) Amerikan değerleri içindedir ve Birleşik Devletler’in (politikalarına) uygun, önemli ve gerekli bir dış politika hedefidir. Birleşik Devletler, evrensel insan haklarına bağlı bir dünya lideri olarak ve değişik dinsel nüfusa sahip bir ülke olduğundan, dinlerin tamamıyla ilgili haklardan (da) sorumludur.” “Dinsel özgürlük taahhüdümüz Amerikan ideallerinin ifade edilmesinin de üstündedir ve dünyadaki gücümüzün temel kaynağıdır.” Madeleine Korbel Albright, ABD Dışişleri Bakanı
Kaynak: Sivil Örümceğin Ağında: Project Democracy, Mustafa YILDIRIM, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004, 597 sf.
(Kitap özeti:Alıntı:www.sinanoglu.net)


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."


NOT: Sadece (benim görüşüme göre) 16. ve  17. maddelerin üzerine NEVAL KAVCAR'ın "SİVİL İHANET-ANADOLUDAN TÜRK MÜHRÜ SİLİNİYOR"  kitabı var.Ve mutlaka okunmalı.





SİVİL İHANET-ANADOLU’DAN TÜRK MÜHRÜ SİLİNİYOR


Darphane-i Amire binası hakkında şöyle diyordu Tarih Vakfı:
"Devletten herhangi bir beklenti içermeyen 40.000.000 dolar bütçeli bir projenin altı yıldır engellemesini üzüntü ilekarşılamaktadır
."Kim üzüntü ile karşılamaktadır?. 40.000.000 doları kimverecekti Tarih Vakfına, Darphane-i Amire projesi karşılığında? Rockefeller Vakfı....[/u]
[u]Tarih Vakfı ile ilgili olarak Prof. Yalçın Küçük'ün yazdıkları aynen şöyle
[/i]
:Bakın güya solcu. Başkanı inşaat mühendisi, başkan yardımcısı mimar, genel sekreteri iktisatçı olan tarihle ilgili çalışan bir vakıf gördünüz mü?Türkiye sola bu kadar düşmanlık edecek ve solcuların kurduğu bir tarih vakfına Tayip Bey [u]belediye başkanı olarak yer tahsis edecek, para verecek. Bu ilginçtir.Tarih Vakfı Sebataist kontrolde olan bir kuruluşturVe [/u]burada 'tarih' de yapmaz, 'bilim' de yapmaz. Sebataistliğin politikalarını uygular, propagandasını yapar. Evet tekrar sorayım; olmayan var mı..Tarih Vakfı Başkanı ve yardımcısı arkadaşım; sekreteri öğrencimdir. Şu anda Tarih Vakfı'nı bu büyük dizaynın içinde gördüğüm takdirde deşifre ederim. Ey Türkiye insanı, bunun tarihle ilgisi yok derim. İçerden ve dışardan çok büyük malî imkânları var. Bunlar tesadüf değil.Bu fotoğraftan şöyle bir şey çıkıyor; Türk Devleti içeriden kuşatılmış, Türk yöneticileri, elitleri de sadece Devleti değil, toplumsal gelişmeleri de idare eder hale gelmiştir. Batı adına Batılı bir proje yürütülüyor[b] organize olarak Çok abartılı bir resim değilmi bu.



30 Ocak 2011 Pazar

TUNUS VE MISIR'DA YUGOSLAVYA MODELİ
İngiliz Daily Telegraph gazetesine göre, Mısır’da yönetimi sallayan isyan, üç yıl önce ABD’de hazırlandı. 2008 yılında ABD’nin Kahire’deki elçiliğinin yardımıyla, Mısır’ın önde gelen bir rejim muhalifi Newyork’a gelerek, ABD sponsorluğunda eylemciler için düzenlenen bir zirveye katıldı. Aynı yıl Aralık ayında Kahire’ye dönen rejim karşıtı eylemci lider, Amerikalı diplomatlara, birleşen muhalif grupların Mübarek’i devirme plânı hazırladığını bildirdi.
*Wikileaks’in son belgeleri ise Mısır’daki Sokak hareketlerinin ABD tarafından finanse edildiğini gösteriyor. ABD Büyükelçiliği’nden Washington’a gönderilen belgeler, ABD Uluslararası Gelişim Ajansı’nın (USAID) 2008’de 66.5 milyon, 2009’da ise 75 milyon dolarlık yardımlarla Mısır’daki siyasi gruplara destek verdiğine işaret ediyor.
*Norveç’in Aftenposten gazetesinin yayımladığı ikinci belge, ABD’nin Mısır’daki muhalif hareketin güçlenmesi için harcadığı paranın hem Mısır hükümeti tarafından yürütülen programlara, hem de Mısırlı ve ABD’li sivil toplum örgütlerine verildiğini ortaya koydu.
*Mısır Uluslararası İşbirliği Bakanı Fayza Abou, yapılan yardımlar hakkında ABD Büyükelçiliği’ne bir mektup gönderdi. Abou mektubunda, USAID’in  “resmen sivil toplum kuruluşu olarak kayıt ettirilmemiş 10 örgüte verdiği yardımları kesmesini” istedi.
*ABD Başkanı Barack Obama, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ile görüştüğünü ve Mübarek’i, halkı için daha fazla demokrasi ve daha iyi hayat standardı sözünü tutmaya çağırdığını söyledi. Obama, barışçıl protestoculara karşı şiddet kullanmaktan kaçınılması çağrısında da bulundu.
*Obama, yönetimi devirmek ve ABD güdümlü Baradey’i Mısır’ın başına getirmek için Meclis’i, Hükümet binalarını ve devlet televizyonunu ele geçirmeye çalışan protestoların “barışçıl” olduğunu söylediğine göre tarafını da açıkça belli etmiş oluyor.
*Öte yandan Brandeis Üniversitesine bağlı Crown Ortadoğu Çalışmaları Merkezi ve German Marshall Fund uzmanı Joshua Walker,  “Amerikan ilkeleri, göstericilere derhal destek verilmesi ve daha fazla demokrasi çağrılarıyla dayanışma içinde olunmasını göstermesine karşın, bu devrimlere ‘Amerikan yapımı’ etiketinin yapıştırılması, bizim ve sahadaki insanların istediklerine ters. Adımlarımızı hafifçe atmalıyız ve kamuoyu önünde çok dikkatli konuşmalıyız. Özel olarak çok sayıda sohbetin yapılıyor olduğunu düşünüyorum, ancak ABD’nin, ortalık yatışana kadar, tüm taraflara itidal çağrısında bulunarak kamuoyu önünde yapabileceği her şeyi yaptığını düşünüyorum” dedi.
*Adam demek istiyor ki, “Bu sözde devrimleri bizim kışkırttığımız bu kadar da açık edilmesin! Devrim için gösteri yapan insanları, Tunus’un, Mısır’ın ezici çoğunluğuna karşı güç durumda bırakıyorsunuz!”

***
Bütün veriler, Tunus, Mısır, Cezayir, Mısır, Ürdün, Yemen hatta Suudi Arabistan’da başlatılan bu sözde demokrasi hareketlerinde,Yugoslavya’nın çökertilmesi ve parçalanmasında kullanılan yöntemlere başvurulduğunu gösteriyor.
Basında bazı kalemler hâlâ ABD’nin Genişletilmiş Büyük Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin başarısız olduğunu ve rafa kaldırıldığını söyleyerek Türk halkını uyutmaya çalışıyor.
Denilebilir ki “Diktatörlere karşı, halkın yanında olmak gerekmez mi?”
Evet ama hangi halkın? ABD’nin paralı askerlerine özgürlük savaşçısı payesi vermek, özgürlükleri sonsuza kadar boğmak değil midir? Dikkat ediniz, Türkiye’de de aynı örgütlenme var!
Bu ülkelerde sokak hareketlerinin eş zamanlı çıkması, örgütlenmenin ve harekât plânlarının tek merkezden yönetildiğini göstermiyor mu?

************************************

ORTADOĞU VE AFRİKA

Doç. Dr. Celalettin Yavuz
TÜRKSAM Başkan Yardımcısı
Terör Enstitüsü

Kasım 2010 sonlarında yayınlandığında, Wikileaks belgeleri Amerikan diplomasisini çok fena vurmuştu. Hatta bu olay için “Amerikan diplomasisinin 11 Eylül’ü” yakıştırması dahi yapıldı. Aslında bu belgeler ABD gibi küresel bir güç yerine, daha küçük bir devlette ortaya çıksaydı toparlanması pek kolay olmazdı. Ama ABD yöneticileri, saklayamadıkları bu sırlar, mücadelede kaybettikleri bu siber saldırılar karşısında, tüm dünyaya “af edersiniz” (sorry) diyerek geçiştirdi.

Wikileaks – Küresel Ekonomik Kriz ve Tunus’la Hızlanan Domino Etkisi

ABD’nin bu pişkinliğine karşılık, Wikileaks diğer ülkeleri fena halde vurmaya başladı. Belgeler açıklandıkça, demokrasi ile yönetilen ülkelerde önemli sayılabilecek kusurlar pek çıkmaz iken, diktatörlükle yönetilen, ya da demokrasi özrü bulunan ve şeffaf olmayan ülkelerde fırtınanın etkisi giderek büyümeye başladı. Fırtınanın ilk çıktığı ülkeler Tunus, Cezayir ve Arnavutluk’tu. Bunlar içerisinde Tunus’ta başlayan ve 23 yıldır ülkeye bir türlü demokrasiyi ve özlenen hakça düzeni getiremeyen, aksine akrabalarının ülkeyi bir çiftlik gibi kullandığı iddia edilen Tunus’tan geldi. Tunus’ta Zeynelabidin Bin Ali, halkın direnişine dayanamayarak tası tarağı topladığı gibi, valizlerini hazır tuttuğu “yerde hazır” uçağıyla yurt dışına kaçtı. Kaçarken de eşinin 1.5 tonluk altın külçeleri de götürdüğü bilgisi verildi. Bin Ali’nin kaçışı ile yeni bir hükümet kuruldu. Ancak, yeni hükümette eski kabineden İçişleri Bakanı dahil, birkaç kişinin devam etmesi, halkı galeyana getirdi. Tunus’ta halk yıllara döküldüğü gibi, yağma ve devlet mülküne zarar da verildi. Tunus’ta ateşin hızının kesilmesi, kurulacak hükümetin en kısa sürede erken seçime gitmesiyle mümkün olabilir. Yangının söndürülmesi ise daha uzun bir süreyi alabilir.

Tunus’taki bu yangının bir domino etkisi yaratarak tüm Arap dünyasını sarsabileceği, son günlerin en güncel konusu ve kehaneti gibi. Zaten Cezayir ve son günlerde özellikle de Mısır, bu etkiden nasibini oldukça almış görünüyor. Aslında Cezayir, biraz daha farklı. Zira Cezayir’de 1990’lı yılların başında benzer olay yaşanmış, oyun büyük bir yüzdesi alan FIS, petrol vanası başına oturan ve petrol şirketlerinin kontrolündeki eski darbeci yönetime başkaldırmıştı. Bu başkaldırı, 2000’li yılların ortalarında, yapılan uzlaşma ve FIS’in yönetime ortak oluşuyla sona ermiş gibiydi. Yani Cezayir’de Tunus’taki gibi bir diktatörlük yerine, daha radikal İslami çizgideki bir yönetim işbaşındadır.

Tunus’taki karışıklığın en yakın takipçisi olabilecek ülke Mısır’dır. Zira Mısır ve Tunus iki açıdan birbirine benzemektedir. Birincisi yönetimlerin sözde demokratikleşme çabası içerisinde bulundukları yanlışlığıdır. Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek 30 yılı aşkın bir süredir Cumhurbaşkanı’dır. Bu kadar uzun süre hüküm süren kral sayısı bile çok azdır. Demokrasinin olmazsa olmaz iki önemli koşulu vardır: (1) Siyasi partiler ve hür seçimlerin mevcudiyeti. (2) Başta belirli bir süre için seçilen devlet başkanı mevcudiyeti. Bunlardan ilki özürlü de olsa Mısır’da mevcuttur. Ancak, Cumhurbaşkanının neredeyse ölünceye kadar devamlılık içerisinde bulunduğu bir yerde demokrasiden söz edilemez. Mısır’ın bu durumu, İran’la kıyaslandığında, İran demokrasiye daha yakındır. En azından cumhurbaşkanı ardarda en fazla iki dönem (toplam 8 yıl) seçilebilmektedir.

Tunus’la Mısır arasındaki ikinci benzerlik ise, iki ülkenin de turizm vasıtasıyla dışarıya dönük yapısıdır. Tunus, turizm vasıtasıyla Avrupalıyı çekebilmek için yoğun bir çaba harcarken, Mısır ise sahip olduğu eski mısır medeniyetinin eserlerini görmeye gelen Avrupalı ve Amerikalı turistler için oldukça çekici bir ülkedir. Bu demokratik ülkelerin insanları ile her iki ülke insanlarının ilişkileri devam etmekte, dolayısıyla en azından okumuş ve aydın esiminde ülkenin despot yönetimine karşı öfke seli giderek kabarmaktadır. Buna Mısır’daki artan Müslüman kardeşler gibi İran İslam Devrimi’nden örnek alan bir grup var iken, Tunus’ta da Libya Lideri Muammer Kaddafi’nin azalan etkisinin rolü büyüktür hiç kuşkusuz!

Eylül 2011’de Mısır’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktı. Bu maksatla Mübarek’in karşısına çok popüler bir isim hazırlanıyordu. BM Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed el-Baraday’ın adı, 2009 yılında bu kurumdan ayrıldığından beri sıkça duyulmaya başlandı. Nitekim Mısır’daki halk gösterileri ölümlere kadar dayanıp, Mübarek sert önlemler almaya başlayınca, el-Baraday 27 Ocak 2011’de mısır’a dönmeye karar verdi. Şimdi bir taraftan mısır sokaklarında güvenlik güçleri ile göstericiler arasında sokak muharebeleri yaşanırken, bir taraftan da siyaset kulvarlarında el-Baraday – Mübarek çatışması yaşanmaya başladı. Başlangıçta gösterilere sessiz kalan Müslüman Kardeşler de, 27 Ocak’tan itibaren göstericilere destek vermeye başladı. Bunun sonucu ya sıkıyönetim, olağanüstü hal vs şeklinde daha sert ve diktatoryal bir rejimdir, ya da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin daha erkene alınmasıdır. Ya da Mübarek, Eylül 2011’de serbest ve özgür bir seçimin yapılacağına dair ikna edici bir söz vererek, olayları yatıştırabilir. Ancak bu pek de olası gözükmemektedir.

Tunus ve Mısır’daki bu gelişmeler, aslında iletişimin ışık hızına ulaştığı bu çağda, diktatoryal yönetimlerin sonunu işaret eden olağan sosyolojik gelişmelerdir. Kuşkusuz ki bu gelişmeleri hızlandıran dış etkenler de mevcuttur. Bunlardan ilki, 2008-2010 dönemindeki küresel ekonomik krizin tüm dünyada duyulan olumsuz etkisinin, bu ülkelerde de tüm çarpıcılığıyla yaşanmış olmasıdır. Hele de vatandaş krizden ıstırap duyarken, diktatörlük heveslisi yöneticilerin vurdumduymaz tavır ve aymazlık içerisindeki yaşam tarzlarının devamı, olayları tetiklemeye yardımcı olmuştur. Hele de bunların Wikeleaks ile servis edilerek, yalanlanamaz bir şekilde ifşası, bardağı taşıran son damlalar olmuştur. İlle de “öküz altında buzağı aramak”, yani komplo teorileri üretmek yerine, sosyolojik gelişmelerin akışına bakmakta bilimsel bir yarar olduğu düşünülmektedir.

Bundan böyle Ürdün Kralı Abdullah’ın, Körfez Ülkelerindeki şeyhlerin, Yemen’in, Sudan Lideri el-Beşir’in, İran cumhurbaşkanlarının, hatta Kuzey Kore’ye kadar tüm diktatörlük heveslisi ülkelerin akibeti bu sosyolojik gelişmelerden etkilenmekten kurtulamayacaklardır. Muhtemelen bazıları şiddeti arttıracak, ancak bu durum bir süre sonra bumerang gibi kendisine dönecektir. Bu bir sosyal olgudur ve kaçış mümkün değildir. Demokrasi özürlü olsa da, hatta Suudi Arabistan gibi monarşi ile yönetilse de, bu ve benzeri ülkelerde, ülke gelirlerini insanlarının ve ülkenin geleceğine mümkün olduğunca daha fazla hasreden ülkelerde bu sancı daha hafif atlatılabilecektir. Ancak, onlar da sonunda bu domino, ya da “füzyon” etkisinden kurtulamayacaklardır…

Sonuç

Türkiye’nin komşularına bakıldığında, Batı komşuları dışında bu gelişmelerden etkilenmeyecek ülke neredeyse yok gibidir. Özellikle “Orta Doğu Dörtlüsü” adı verilen ve Türkiye’nin itici role soyunduğu yeni birlik üyelerinin diğer üçü de bu gelişmeden tedirgindirler. Zaten mevcut iç dengelerin kararsızlığı, ülkeye dışarıdan müdahalenin fazla olduğu Lübnan’da hükümet bunalımı çıktı. Ürdün Kralı Abdullah ile Suriye Devlet Başkanı Beşşar el-Esad’ın da koltuklarında rahat oturduğu düşünülmemelidir. Böylesi yeni kurulmaya çalışılan bir birlik ülkelerinde, hele de bunlar komşu ise, Türkiye’nin bu olası yangından olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. En basitinden petrol ve doğalgaz fiyatları artış kaydedecektir. Keza, vize muafiyetinin mevcudiyeti, bu ülkelerden Türkiye’ye mülteci göçünü artırabilecektir. Bu ülkelerin muhalefet liderlerinin Türkiye’de izlenmesi, hatta suikasta uğraması riski sebebiyle, Türkiye’de iç güvenlik tehdidi artabilecektir.

Türkiye’nin bu olayları İslam Konferansı Örgütü’ne götürerek, burada ortak akılla bir çözüm üretilmesi için çaba göstermesi beklenebilir. Ancak, bu da bir mayına basmak kadar tehlikelidir. Zira monarşi ve demokrasi özrü içindeki İslam ülkeleri, Türkiye’ye karşı tavır alabilirler. O zaman çare, bu ülkelerin kendiliklerinden Türkiye’den “akıl” istemelerine kalmaktadır. Acaba isterler mi? Çünkü bizde de demokrasi özrü olduğu sıkça tekrarlanan bir sözdür!




http://www.turksam.org/tr/a2313.html





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

20 Ocak 2011 Perşembe

İLAÇ TERÖRÜ
Zahide UÇAR
Kaynak:
http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=3217

RTÜK yasası meclisten geçti. Başbakana yayın durdurma yetkisi de veren yasanın bir maddesi reçetesiz ilaçların reklamının yapılmasına izin veriyor. 

Her gün, her an bir rezalet yaşıyoruz. Biri tartışılmadan ötekine koşuluyor. Nereye, neye el atsalar önce değersizleştirip sonra kurutuyorlar. 

İlaç konusu ülkemizin kangren olmuş bir sorunudur. Aslında insanlığın ortak bir sorunudur. Silah tüccarları ilacı da üretiyor. Savaş çıkartarak çok para kazanmayı keşfettikleri gibi, ilaç satarak da çok para kazanıldığını tespit ettiler. İlaç üreten küresel tröstler, tedavi etmek yerine sağlıklı insanlara da ilaç satmanın yolunu buldular. 

Şimdi reçetesiz ilaçların reklamı yapılacak. Yani, sağlam insana ilaç satılacak. Bunlar da genelde vitamin ve ağrı kesiciler olacaktır! 

Bir eczacı arkadaşım bana şöyle dedi: “On yıldır eczacılık yapıyorum, ilaç kullanıp tedavi olan görmedim. Bir ilaç ile başlıyor hasta, o ilaç bir yerini bozuyor, ikinci ilaç ilave ediliyor. Sonra üç, dört, beş diye devam ediyor.” Düşündürücü değil mi? 

Avrupa’da doktorlar kolay kolay antibiyotik yazmaz. Türklere antibiyotik fayda etmiyor, çünkü avuç avuç antibiyotik içiyorlar diye alay konusu oluyoruz. Bebeklere antibiyotiği yüklüyorlar. Küçücük çocuklar diyalize giriyor. Sebebini arayan yok. Türkiye’de insanın ne değeri var ki sebep aransın? Paradan başka değer kaldı mı? 

2009 yılında 15 milyar dolarlık ilaç tüketmişiz. Yerli ilaç firmamız kalmadı sayılır. Aşı bile üretmiyoruz. Yani bir ambargo konsa hem açız, hem ilaçsız. 15 milyar doları küresel sermayenin kirli paralarına ekledik. Sağlıksız bir toplum olarak çalışma verimimiz düşüyor. Alzheimer neden bu kadar yaygınlaştı sorgulayan var mı? 

Üniversitelerimiz, doktorlarımız; neden ABD’nin dayattığı tıp yöntemlerini sorgulamıyorsunuz. ABD’de aldığınız eğitime dayanarak bu millete yıllarca trans yağları yedirdiniz. O güzelim zeytinyağını, tereyağını yasakladınız. Meyvenin bu kadar bol olduğu bir ülkede insanlara vitaminleri dayattınız, çünkü bu yöntemi öğrettiler. Oysa bilim adamı olmanın ön koşulu şüpheci olmaktır, kabulcü olmak değil!! 
Genetiği değiştirilmiş organizmalar(GDO), diğer adıyla “Frankeştayn” yiyecekler... İnsan bedeni toprağa uyumludur. GDO’yu tanımıyor. Ve çocuklarda tanımlanamayan hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. 

Sevgili doktorlarımız, millete içirdiğiniz vitaminler ne? GDO’DAN ÜRETİLMİYOR MU? Aspirin, yani en masum olanı… Söğüt ağacından üretiliyordu ya? Artık değil. Söğüt ağacı azaldı, aspirin de değişime uğradı. Sizler bol bol aspirin yazıyorsunuz. Bu ülke narenciye cenneti ama sizler hala c vitamini yazmaya devam ediyorsunuz. 

Değerli okur, sizler genelde sadece İslami tarikatları biliyorsunuz değil mi? Oysa ülkede Amerikalı, İngiliz ve az da olsa başka ülkelerin mistik(!) öğretmenleri cirit atıyor. Ruhsal gelişim, aydınlanma adı altında “bir ton para karşılığı” kendini toplumun elit kesimi olarak gören kişilere eğitim(!) veriyor. Hepsi de 2012 yılında büyük değişim olacak diyor. Yeni nesil çocukların indigo ve kristal çocuklar olarak dünyaya geldiğini ve kurtuluşun onlarda olacağına inanıyorlar. İnsan DNA’sının 2 sarmaldan 12 sarmala yükseleceği, İndigo ve kristal çocukların DNA sarmalının 12 olduğu anlatılıyor. 10 yaşın altındaki çocukların %90’ı indigo veya kristal çocuk diye söyleniyor. Bu kurslarda ses, renk ve koku faktörü kullanılıyor. Yani konuyu bilenlere göre zihin kontrolü yapılıyor. 2012 yılından sonra DNA’sı 2 sarmallı insan kalmayacak, 12 sarmallı, tek auralı “birlik bilinci” içinde bir toplum oluşturulacak” diye inanılıyor. Yani; insan ırkı “de-ğiş-ti-ri-li-yor!!!..”
Birlik içinde bir toplum(!!) size neyi çağrıştırıyor? 
“Tek dünya düzeni devleti”ni hatırlatmıyor mu?
Amerikalı ve İngiliz öğretmenler Türkleri niye buna inandırıyor dersiniz? Bizi pek çok mu seviyorlar(!)? Öyle olmalı değil mi(!)? Öyle olmasa Kayseri’den Konya’ya konsolosluk açarlar mıydı hiç(!)? Türkiye hazır çadır devletine dönmüşken, devleti sahiplenen de kalmamışken, gönüllerince at koşturmanın vaktidir!!. 

Sadece mallarımıza el konmadı bizim. Hedef tahtasına konan sadece Atatürk, asker ve ulusalcılar-milliyetçiler değildi. Beyinlerimiz hedefte, beyinlerimiz!!. Hipnoz ediyorlar, değiştiriyorlar, dönüştürüyorlar ve bu konularda insanlarımızı bilgilendirecek devlet görevlileri yok!! Yoook!! Vergilerimizle üstümüze basa basa zıkkımlanıyor onlar. 
Hükümet edenler mi? Onlar “Amerikan Kondu Partisi” olduğu için, kendileri adına ABD’nin karanlık prensleri düşünüyor. Onlar ABD’nin uzaktan kumandalı sis bombaları, ülkenin bölünmez bütünlüğüne konan C4’dür. Oradan tak, bunlar şak. Oradan düğmeye basılıyor, burada bunlar bazen göz yaşartıcı bomba, bazen biber gazı, bazen C4 olarak üzerimize patlıyor. Alet utanmaz, bunlar da utanmıyor. Aletin merhameti olmaz, bunların da yok. Bıçak bir alettir, güzel ellerde güzel yemeklere alet olur. Bir canavarın elinde ise cinayet aleti. Ve bunlar şimdi luciferin piçlerinin elindeki bir alet olarak görev yapıyor. GDO’ya izin vererek, ilaç reklamına onay vererek bunu bir kere daha teyit ettiler zaten. İlaç ve gıdaya hükmeden küresel şebeke şeytana tapar. 

Kur’an bu konuları açıklıyor ama bizim ruhban sınıfı milleti cehenneme atmakla meşgul olduğu için bu konulara eğilemiyor. Ya da kadının bel altına kafaları sıkıştığı için Kur’an-ı Kerimin yaptığı bu muhteşem uyarıyı okuyamıyorlar, yazık!!. 

Nisa Suresi 119. Ayet: ”Elbette onları saptıracağım, onları boş heveslerde(bedensellikte) boğacağım; onlara emredeceğim de en’amın (kendilerinden kurban olan davarların) kulaklarını kesecekler ve dahi onlara emredeceğim, Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakır da şeytanı(bedensel dürtülerini) yönetici edinirse, gerçekten o apaçık bir hüsrana uğramıştır. 
Nisa Suresi 120.Ayet: Onlara vaatlerde bulunur ve onlara umut verip sonu boş çıkacak arzular peşinde koşturur. (Oysa) şeytan aldanıştan başka bir şey vaat etmemektedir. 
Bakara Suresi 205. Ayet:  O dönüp gittiği zaman arzda fesat çıkarmaya, insanın ürününü ve neslini mahvetmeye koşar. Allah fesadı sevmez. 

Bu ayetler çok açık bilgi veriyor. “Hayvanların kulaklarını yaracaklar” ifadesinin ne anlama geldiğini bir doktor arkadaş anlattı. Genetik araştırmalarda ve mutasyonları takip etmek için yapılan deneylerde gerekli olan doku, hayvanlardan, kulakları yarılarak veya enjektörle alınıyormuş. Bu ayetlerden anladığımıza göre transgenik (GDO) teknolojisi şeytani özellikler taşıyor. Bu yasayı serbest bırakanlar ise şeytanın ahdine yardımcı olmuş oluyor. Sahi, diyanet GDO’ya helal fetvası vermişti değil mi(!)? Onlar bu ayetleri bilmiyor mu? Bilmez olurlar mı? Ne de olsa 3 bakanlık bütçesine eşit bütçeleri var. Bilirler ama bu bütçe de adamı unutkan yapabilir ne de olsa. Siz Kuran-ı Kerim’in Türkçe olarak öğrenilmesini niye istemiyorlar sanıyorsunuz? O zaman Yasin satabilirler mi? Hatim duası satabilirler mi? Herhalde Allah’ı Türkçe bilmiyor diye düşünmüyorlardır(!).. “Kur’an-ı Kerim-i anlayasınız diye Arapça indirdim” dediğine göre, Kur’an başka bir millete inseydi o milletin dilinde geleceğini de bilirler ama işlerine gelmez. 
Kısacası; bu ayetlere göre “insanın ürününü ve neslini mahvetmek için” yasa çıkaranlar deccalın ortaklarıdır.Deccal kötüyü iyi, iyiyi kötü gösterir. Televizyonlardan bütün rezillikleri iyi diye kim pazarlıyor? Ya bunlara destek verenler? Bilmiyorduk deme şansları var mı? Allah buluğa eren her insanı sorumlu tutmuyor mu? Kur’an “hiç akıl etmez misiniz” diyerek aklı kullanmaya zorlamıyor mu? 

AKP benim için parti bile değil de, geçmiştekiler de masum sayılmaz. 2000 yılında ABD’ye gittiğimde bir profesör “biz tarım ilacı ve gübreyi ilk önce Türkiye gibi ülkelerde deniyoruz. Sonuca göre ülkemizde kullanıyoruz” dedi. 

Düşünün, adamlara ülkeyi yönet diyorsun. Avrupa ülkelerinde bile olmayan lüks imkanlar sunuyorsun. Onlar ne yapıyor? Kanına ekmek doğruyor. AKP’ye alt yapıyı ve arka bahçe insan kaynağını geçmiş iktidarlar ve Kenan Evren gibi “bizim oğlanlar” sunmadı mı?. Bu ülke ve ülke insanı ihanet hançeri ile binlerce defa hançerlenmiştir. Emaneti teslim ettiklerimiz emanete hıyanet etmiştir. 

Bir televizyon programında anlatıyor. Kilo yapan gıdaları tespit etmek için “york testi" denen bir test yapılıyormuş. Bu çok pahalı yapılan test ikinci defa tekrarlanıyor ama alınan kan örnekleri İngiltere’ye gönderiliyormuş. Eee, salaklık para ile değil ki, bedava. Bir zamanın safları da Babuna’ya takılıp kanlarını ABD’ye göndermişti. Zamanın Sağlık Bakanı Osman Durmuş karşı çıkınca da zalim ilan edilmişti ama olay anlaşılınca da iş işten çoktan geçmişti. Genetik şifrelerini kendi elleri ile teslim etmişlerdi bir kere. Artık vatandaşa sahip çıkan zaten yok. Saldım çayıraaa, mevlam kayıra. Nasıl olsa ülke yönetmenin ölçütü “3 koyun güdebilmekle” eşitlendi. Yani adam diyor ki; “ülke koyun dolu, önce bunu bileceksin, sonra gütmeyi öğreneceksin, tıpkı benim gibi.” Ülkede ne kadar mazoşist var ki, hakaret edildikçe gidip hakaret edene oy veriyor. 
Sırtımızdaki bu çirkef yükü atmanın tek yolu, eşek olmaktan kurtulmaktır!!.. 
MUHALEFET PARTİLERİNE Bu taşeron partinin binlerce rezilliğine rağmen hala umut olamamışsanız, gidin!!. Lütfen gidin!!. Hangi cehenneme gitmek istiyorsanız oraya gidin! Ne çıkan yasaları anlatıyorsunuz, ne de doğru düzgün muhalefet yapıyorsunuz. Katilleri sokağa salma operasyonu yapılırken eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun anlattığına göre hiçbir tepkiniz olmamış. Şimdi kalkmış tribüne oynuyorsunuz. Basın yer vermiyor falan demeyin. Sizler birçok konuyu hala diretebilen birkaç basın mensubundan öğreniyorsunuz. Yani geriden geliyorsunuz. Ayrıca nasıl muhalefet yapılır, üç kağıtlar nasıl suratlarına çarpılır, gidip Kamer Genç’ten öğrenin. O tek başına başarıyor. 

NAMUSLU NAMUSSUZLAR… 
Şener Şen’in başrolünü oynadığı film artık gerçek oldu. Vergisini, üstelik delidumrul vergisini zamanında ödeyen, ülkesini seven, değerlerine sahip çıkan ne kadar namuslu vatandaş varsa “namuslu namussuz” durumuna düştü. Bence hepsi dilekçe verip hapse girmek istediğini belirtsin. Nedenini de şöyle yazsın: Çalan, devlete baş kaldıran, asker-polis-sivil-bebek öldüren, yetim hakkı yiyen, tecavüz eden, cinayet işleyen bilumum zevat iktidarınız sayesinde NAMUSSUZ Namuslu olarak sokağa bırakılmıştır. Kimseyi öldürmediğim, gasp yapmadığım, tecavüz etmediğim, devlet malını çalmadığım, vatana ihanet etmediğim, vergilerimi günü gününe ödediğim için “Namuslu Namussuz”luk suçunu işlemiş bulunmaktayım. Kendimi ihbar ediyorum. Lütfen beni tutuklayın. Yoksa bu kadar KERİZ olduğum için kendi cezamı kendim vermek zorunda kalacağım. 
Kaygılarımla. 
İsim:Vatandaş Namuslu Namussuz.
Adres:Türkiye Açıkhava tımarhanesi 

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."