30 Ağustos 2011 Salı

AKDENİZ'İN UÇAK GEMİSİ;KIBRIS ÜSTÜNDE İSRAİL PARMAĞI

İsrail'den destek alan Yunanistan ekonomisini Türkiye üzerinden düzeltme yolunu seçti.Biz ise yalan dolanlarla Deniz Kuvvetleri Komutanları damlara tıkıyoruz.
Kıbrıs gidiyor haberiniz ola.





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

"LANET OLASI 36 BEYANNAMESİ" VE "ÇILGIN KONSTANTİNOPOLİS"

YAHUDİ,ERMENİ VE RUMLAR.KISACASI KURTULUŞ SAVAŞINA KATILMAMIŞ TÜM AZINLIKLAR  ATATÜRK'ÜN 36 BEYANNAMESİ İÇİN BU TABİRİ KULLANIRLAR.
NEYSE Kİ AKP VAR VE AZINLIKLARA BİR BAYRAM HEDİYESİ VERDİ.


 
 
 
 
 

BİZANSIN SINIRI KANAL İSTANBUL
YENİÇAĞ 30.11.2011
“Azınlık vakıflarına taşınmazların iade edilmesiyle özerk bir bölge oluşturularak yeni Bizans’ın kurulması sağlanacak. AKP’nin Kanalİstanbul projesi de bunun parçası”

‘Ekümeniklik’ alanı mı?
Bu müthiş iddia, CHP’li eski milletvekili ve avukat Şahin Mengü’ye ait... Vatikan tipi bir yeni Bizans oluşturulduğunu öne süren Mengü, bir KHK ile azınlığı zengin edecek AKP’ye çattı.

Lozan’ın rövanşı gibi!
BaŞbakan Erdoğan’ın 75 yıl önce Lozan Antlaşması’na dayanılarak el konulan malların iade edileceğini açıklamasına tepki gösteren Mengü, “Özerk Kürdistan’ı Bizans mı izleyecek” dedi.

Yunanistan’ı örnek alın
Mengü, Batı Trakya’daki Türk kökenli vatandaşlara böyle tavizler verilmediğine dikkat çekti: Yunanistan, bütün Türk vakıf mallarına el koydu. AKP, bu şımarıklıktan geri dönmeli. ‰ 9’da

Barto’ya özel ilgi gösterdi
Türkiye’de azınlıkların verdiği bir iftara katılan ilk başbakan olan Erdoğan, Fener Rum Papazı Bartholomeos ile Arkeoloji Müzesi’nin bahçesindeki davette yan yana oturdu. Hükümetin iade kararı aldığı değeri 1 milyar doları aşan 2 bin 419 taşınmazın 1000’den fazlası Rumlara ait...

Azınlık beyanları temelden yoksun!
Hukukun Egemenliği Derneği: Azınlık vakıflarının 1936’daki beyanlarının hiçbir temeli yok, iade çok hatalı bir karar...

Yabancılar, toprak ve mülke doymadı
89 ayrı ülkenin 120 bin vatandaşı, Türkiye’nin 76 ilinde 111 bini aşkın taşınmaz aldı. Toplam alan 81 milyon m2’yi buldu.

Yeni Bizans’ın sınırı Kanalİstanbul olacak
Azınlıklara taşınmazların iade edilmesinin önünü açan AKP’nin Kanalİstanbul projesiyle de Bizans özerk bölgesini kurduracağı belirtiliyor.
Haber :  Halime Öztürk
Hükümetin, azınlıklara ait vakıf arazilerinin geri verilmesi için  Kanun Hükmünde Kararname çıkarması, kamuoyunda tepkilere neden oluyor. Konunun Kanalİstanbul Projesiyle ilgili olduğunu belirten uzmanlar, bu çerçeveden bakıldığında nihayi sonucun Bizans bölgesi olduğunu belirtiyorlar. CHP eski Milletvekili ve Avukat Şahin Mengü de Başbakan  Tayyip Erdoğan’ın Lozan Antlaşması’na dayanılarak el konulan azınlık vakıflarına ait malların iade edileceği yönündeki sözlerine sert tepki gösterdi. Mengü, “Kafalarının arkasında ekümeniklik gibi bir yer yaratmak olabilir. Bölgedeki araziler azınlık vakıflarına devredilirse ortaya Vatikan benzeri bir yapı çıkar. Özerk Kürdistan’dan sonra bir de Bizans’ın kurulması söz konusu olabilir. İstanbul’da yapılacak olan Kanal Projesi’yle bir hudut mu çiziliyor. Özerk Kürdistan’ın yanında batıya şirin gözükmek için Vatikan gibi özerk bir bölge mi yaratılıyor?” dedi.

Şımarıklıktan vaz geçilsin
Yunanistan’da yaşayan Türk kökenli vatandaşlara böyle tavizler verilmediğini hatırlatan Mengü, “Yunanistan, bütün Türk vakıf mallarına el koymuştur. Hatta Türkiye’nin kendi seçmesi gereken müftüyü bile seçmesine izin vermemiştir. Türkiye’de Bartholomeos ve onun işgal ettiği makam aslında bizim Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir devlet kuruluşudur. Yapılması gereken Türkiye’nin bu şımarıklıktan geri dönmesidir” diye konuştu. Mengü, şunları söyledi: “Bugün Türkiye’de çok ciddi bir muhalefet olmadığından rahat davranıyorlar. Ciddi bir muhalefet olduğu gün bu yaptıklarının hiçbirini yapamazlar. Bugün eğer Türkiye’de çok ciddi bir muhalefet varsa şimdiden bağırması lazım ’Ben iktidar olduğum zaman geri alacağım’diye. Ama maalesef böyle bir ses çıkmıyor.”

Ekümeniklik iddiası
Bu arada, Fener Rum Papazı’nın yasa dışı ekümeniklik iddiasının da Kanalİstanbul Projesi’yle uyuştuğu belirtiliyor. Konunu uzmanları, eğer proje gerçekleşirse Papaz Bartho, oluşturulacak Bizans bölgesinin başına geçecek.

Papazdan kararnameye teşekkür
Başbakan Erdoğan önceki güncemaat vakıfları tarafından İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde verilen iftara katıldı. Erdoğan, Fener Rum Papazı Arkeoloji Müzesi’nin bahçesindeki davette Bartholomeos ile yan yana oturdu. Papaz, Başbakan Erdoğan’a birkaç gün önce Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kendilerine arazi ve mal verilmesine teşekkür etti. Bilindiği gibi Hükümet azınlıklar konusunda bir adım daha atmıştı. KHK’ya göre, 1936 kayıtlarında yer aldığı halde tapusu bulunmayan gayrimenkuller azınlık vakıflarına iade edilecek. Üçüncü kişilerin kullandığı taşınmazların ise rayiç değer üzerinden bedeli ödenecek. Hükümetin azınlık vakıflarına iade etme kararı aldığı iki binden fazla taşınmazın değerinin 1 milyar doları aştığı belirtiliyor. Bunların 1000’den fazlası ise Rumlara ait.

AKP, azınlıklara daha fazla ilgi gösterdi
Türk hükümetinin, azınlıklara tüm mülklerinin iadesi kararı, dış basında adeta alkışlarla karşılandı! Bu yönde bir adım atılmasının AB’nin “temel talepleri” nden biri olduğunu vurgulayan New York Times gazetesi, “AKP, Türkiye’de azınlıklara daha sempati ve ilgi gösterdi” başlıoğını kullanırken, Financial Times, Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) işlerinin kolaylaşacağı düşüncesini ifade etti. AB’nin, aday ülke Türkiye’ye, gayri Müslimlere ayrımcılık yapan ve mülk sahipliğini de kısıtlayan yasaları gevşetmesi veya kaldırması için “baskı” yaptığını kaydeden ABD gazeteleri, AİHM’nin, Türkiye aleyhinde tazminat kararlarını verdiğini vurguladı.
İngiliz Financial Times gazetesinde yayımlanan haberde ise Rum, Ermeni ve Musevi vakıflarına ait olan mülklerin hükümet kararnamesiyle iade edileceği, el konduktan sonra satılan mülkler için ise tazminat ödeneceği belirtiliyor.
BBC Türkçe tarafından yansıtılan haberde mülklerin iadesinin, Avrupa Birliği’nin temel taleplerinden biri olduğu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde konuyla ilgili çok sayıda dava bulunduğu da vurgulandı. Gazete, Başbakan Erdoğan’ın “İslami kökenli hükümetinin” azınlıkların sorunlarını çözme sözü verdiğini anımsattı ve atılan adımın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verebileceği kararların önüne geçmeye yardımcı olacağı da görüşünü dile getirdi.

Yabancılar Türkiye’de gayrimenkul topluyor
AKP iktidarı döneminde yabancıların Türk topraklarını satın almak için başlattığı operasyonlar aralıksız sürüyor. İngilizler, Almanlar ve Yunanlar başta olmak üzere, Yeni Zelanda’dan Kenya’ya, El Salvador’dan Ruanda’ya kadar 89 ülkenin vatandaşı bugüne kadar Türkiye’nin 81 ilinin 76’sında 111 bin 194 adet taşınmaz edindi. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Yabancı İşler Daire Başkanlığının verilerine göre, Türkiye’de gayrimenkule yatırım yapan yabancı sayısı 119 bin 599 kişiye ulaştı. Bugüne kadar yabancıların Türkiye’den aldığı gayrimenkullerin taşınmaz alanı toplam 81 milyon 664 bin 98 metrekare. Verilere göre, halen 89 ülke vatandaşının Türkiye’nin çeşitli illerinde gayrimenkulü bulunuyor. Türkiye’de gayrimenkul sahibi yabancıların başında İngilizler ve Almanlar geliyor. Halen Türkiye’de 35 bin 249 İngiliz vatandaşının 24 bin 848 adet taşınmazı bulunuyor. Gayrimenkul sahibi kişi sayısı bakımından ikinci sırada yer alan Almanların ise Türkiye’de 27 bin 21 Almanın 35 bin 344 adet taşınması var. Ayrıca, 10 bin 750 Yunanın toplam 9 bin 888 adet, 6 bin 849 İrlandalının 5 bin 173 adet, 5 bin 710 Danimarkalı’nın 4 bin 697 adet, 5 bin 124 Norveçli’nin 3 bin 657 adet, 4 bin 563 Rus’un 4 bin 227 adet taşınmazı bulunuyor. Öte yandan, İstanbul, İzmir ve Bursa’da en fazla gayrimenkul yatırımını Türk asıllı Yunanların, Antalya’da Almanlar ve Hollandalıların, Hatay ve Gaziantep’te Suriyelerin, Ankara’da ise ABD’lilerin yaptığı belirlendi.

Antalya revaçta

Türkiye’de mülk edinmek isteyen yabancılar için en gözde şehir Antalya. Bu şehirde 40 bin 90 yabancının toplam 31 bin 164 adet taşınmazı bulunuyor. Yabancılar için ikinci gözde şehir Muğla’da ise 20 bin 196 yabancı uyruklu kişinin toplam 14 bin 561 adet taşınmazı bulunuyor. Bunların yanı sıra Aydın’da 17 bin 629 yabancının 12 bin 803 adet, İstanbul’da 12 bin 442 yabancının toplam 12 bin 190 adet taşınmazı mevcut. Hatay, Mersin, Yalova, Balıkesir, Bursa ve Ankara da yabancıların ilgi gösterdiği şehirler arasında yer alıyor. Ağrı, Hakkari, Siirt, Bitlis ve Şırnak şehirlerinde ise yabancıların hiçbir gayrimenkulü bulunmuyor.

Atatürk’ün mirası daha mı değersiz?
Hukukun Egemenliği Derneği Başkanı Avukat Erdem Akyüz, Atatürk’ün millete emanet ettiği değerlere, azınlık vakıflarına verilen değer kadar itina gösterilmediğini ifade etti. Akyüz, “Azınlık Vakıflarına ait olduğu varsayılan arsa, arazi, bina gibi malların çoğunun iadesini öngören kararnamenin bulunduğu yasal metin de ilgi çekicidir. Bu yasal düzenleme ’Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun Hükmündeki Kararnamede’yer almaktadır. Bu haliyle kararname daha önce örneğine sıkça rastlanan ’Torba Kanun’ benzeri, ’Çorba Kararname’ haline dönüşmüştür” şeklinde konuştu. İade edilecek malların, azınlık vakıflarının 1936 yılında verdikleri beyannamelere göre yapılacak olmasını da eleştiren Akyüz “Bu vakıflar, 1936 yılında verdikleri beyannamelere cemaatlarına ait olan, hatta sahipsiz malları da eklemişlerdir. Üstelik daha önce satışı yapılan malların, rayiç değerlerinin nakit olarak tekrar ödenecek olması, mükerrer ödeme ve haksız zenginleşmeye yol açacaktır. Diğer ülkeler Türk mallarına ilişkin bir iade kararı almamışken, tek yanlı bu tür bir uygulamanın yapılması, uluslararası hukukta ’mütekabiliyet prensibi’(Devletlerarası ilişkilerde maruz kalınan davranışa aynı şekilde karşılık verme) olarak kabul edilen uygulamaya da aykırıdır” diye konuştu
Akyüz şunları kaydetti: “Atatürk’ün kurduğu ve vefatından önce yaptığı vasiyetname ile bütün mal varlığını bıraktığı; Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, daha sonra yapılan kanun değişiklikleri ile bu konumlarını yitirmişlerdir. Bir bataklık olan ve kendi eliyle çiftlik haline getirilen Atatürk Orman Çiftliği, kısım kısım parsellenmiştir. Bu durumda, azınlık mallarına ve vakıflarına, Atatürk’ün Türk Milleti’ne bıraktığı mal ve vakıflardan daha fazla özen gösterildiğini düşünmemek mümkün değildir. Yeni yapılan bu yasal düzenlemelerin ve çıkarılan kararnamelerin, ileride iptal edilmesi kaçınılmazdır.”


VATAN SATIŞI HIZ KAZANDI!
Yeniçağ-1/9/2011

Yabancıya geçen toprağın yüzölçümü 81 milyon m2’ye ulaştı. Bazı illerde yasal limitler bile aşıldı!
AKP’nin açtığı yolda ilerleyen yabancılar, Türkiye’de müthiş bir hızla taşınmaz edinmeye devam ediyor. Resmi kayıtlara göre; 89 ayrı ülkeden 120 bin kişi, 76 ilimizde 111 binden fazla gayrimenkulün yeni sahibi oldu.
Antalya ve Hatay kapanın elinde!
Yabancıya toprak ve mülk satışının önünü açan AKP, tepkiler üzerine yasaya yüzdelik sınır koymuştu. Ancak son veriler, imarlı alanın yüzde 10’u olan bu limitin Antalya,
Hatay gibi illerde aşıldığını ortaya koydu.

Ülkemizin toprakları kapanın elinde kalıyor
Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’deki azınlık vakıflarının mallarını geri iadesini sağlayan Kanun Hükmünde Kararname çıkarmasının yankıları sürerken, yabancı ülke vatandaşlarının da yoğun şekilde arazi kapma yarışı içinde oldukları ortaya çıktı. AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002’ye kadar 11 milyon 961 bin 595 metrekare toprak yabancılara satılırken, son 9 yılda ise 69 milyon 702 bin 503 metrekare toprak satışı gerçekleştirildi. Yine AKP dönemine kadar sadece 23 bin 44 yabancıya satış yapılırken, sonrasında ise 96 bin 2 yabancı gayrı menkul edindi. İngilizler, Almanlar ve Yunanlar başta olmak üzere, Yeni Zelanda’dan Kenya’ya kadar kadar 89 ülkenin vatandaşı bugüne kadar Türkiye’nin 81 ilinin 76’sında 111 bin 194 adet taşınmaz edindi. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Yabancı İşler Daire Başkanlığının verilerine göre, Türkiye’de gayrimenkule yatırım yapan yabancı sayısı 119 bin 599 kişiye ulaştı. Yabancıların aldığı gayrimenkullerin taşınmaz alanı toplamı da 81 milyon 664 bin 98 metrekare.

Ruandalı bile var
Halen 89 ülke vatandaşının Türkiye’nin çeşitli illerinde gayrimenkulü bulunuyor. Bu ülkeler şöyle sıralanıyor: Almanya, ABD, Andorra, Arjantin, Arnavutluk, Avustralya, Avusturya, Azerbaycan, Bahreyn, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Bosna-Hersek, Brezilya, Virgin Adaları, Bulgaristan, Cezayir, Çek Cumhuriyeti, Çin, Danimarka, El Salvador, Estonya, Fas, Filipinler, Finlandiya, Fransa, G. Afrika, Gürcistan, Hırvatistan, Hindistan, Hollanda, Honduras, Irak, İngiltere, İran, İrlanda, İspanya, İsrail, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Jamaika, Japonya, Kanada, Karadağ, Kazakistan, Kenya, Kırgizistan, KKTC, G. Kore, Kuveyt, Letonya, Libya, Liechtenstein, Litvanya, Lübnan, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Malezya, Malta, Meksika, Mısır, Moldova, Nijer, Norfolk Adaları, Norveç, Özbekistan, Pakistan, Peru, Polonya, Portekiz, Romanya, Ruanda, Rusya Federasyonu, Sırbistan ve Karadağ, Singapur, Slovakya, Slovenya, Sri Lanka, S. Arabistan, Tacikistan, Tunus, Türkmenistan, Ukrayna, Ürdün, Venezuela, Yeni Zelanda, Yunanistan.

Antalya revaçta
Türkiye’de mülk edinmek isteyen yabancılar için en gözde şehir Antalya. Halen Antalya’da 40 bin 90 yabancının toplam 31 bin 164 adet taşınmazı bulunuyor. Yabancılar için ikinci gözde şehir Muğla’da ise 20 bin 196 yabancı uyruklu kişinin toplam 14 bin 561 adet taşınmazı bulunuyor.
Yabancılara gayri menkul satışları illerin yüzölüçümüne göre belli orana göre yapılırken, Antalya’da bu oranın aşıldığı ortaya çıktı. Bu durumun Hatay için de geçerli olduğu anlaşıldı. 15 Mayıs 2011 tarihine kadar yabancılara illerin 1000’de 5’i oranında satış yapılırken, AKP’nin yeni icraatıyla (!) bu oran yüzde 10’a çıkarıldı.

En fazla toprak İngilizlerin
Türkiye’de gayrimenkul sahibi yabancıların başında İngilizler ve Almanlar geliyor. Halen Türkiye’de 35 bin 249 İngiliz vatandaşının 24 bin 848 adet taşınmazı bulunuyor. Gayrimenkul sahibi kişi sayısı bakımından ikinci sırada yer alan Almanların ise Türkiye’de 27 bin 21 Almanın 35 bin 344 adet taşınması var. Ayrıca, 10 bin 750 Yunanın toplam 9 bin 888 adet, 6 bin 849 İrlandalının 5 bin 173 adet, 5 bin 710 Danimarkalı’nın 4 bin 697 adet, 5 bin 124 Norveçli’nin 3 bin 657 adet, 4 bin 563 Rus’un 4 bin 227 adet taşınmazı bulunuyor.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

29 Ağustos 2011 Pazartesi

ERDOĞAN’DAN SURİYE’DE DARBE GİRİŞİMİ!



Tayyip Erdoğan, Suriye’de yaşananları insan vicdanının almasının mümkün olmadığını belirterek, “Zorla, zorbalıkla, sokakları dolduran silahsız insanları ağır silahlarla vurup öldürerek bir rejim ayakta kalamaz, silahları bir an evvel susturmak ve halkın taleplerine kulak vermek yegane çıkar yoldur, bu yolu seçmeyenlerin akıbetini şu son birkaç ay içinde Tunus’ta, Mısır’da gördük, şu anda da Libya’da yaşananları ibretle, hüzünle müşahede ediyoruz” dedi.
Bir defa Suriye’de sokakları silahsız insanların doldurduğu iddiası doğru değildir. Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Dr. Faysal Miktat, “El Kaide örgütü, liderleri El Zevahiri’nin ağzından Suriye’de bulunduklarını ve eylemleri desteklediklerini açıklamıştır. Yine Müslüman Kardeşler Örgütü eylemlerin içindedir. Bunlar uyuşturucu ve mafya örgütleriyle de işbirliği içindedir. Eylemci olarak, genel afta çıkmış, eski mahkûmları kullanıyorlar. Kendilerini dindar olarak tanıtan ama gerçekte dini dar olan kimselerden para yardımı alıyorlar. Ağırlıklı olarak silahlar Irak’tan, Lübnan’dan, Ürdün’den ve kısmen de Türkiye’den geliyor. Bunların resmi kurumlarla ilişkisi yok elbette ama teröristlerin ellerinde gelişmiş teknolojik araçlar, uydu telefonları ve bilgisayarlar var” demişti.
Ve bu terörist gruplar vur-kaç taktiği kullanarak karakollara saldırıp polis öldürmeye devam ediyor. Hama’da basıp yaktıkları karakol, subay gazinosu ve hastaneyi gördüm..
Erdoğan, El Cezire televizyonunun ürettiği yalanlara itibar etmek yerine, Suriye’deki Türk kaynaklardan istihbarat edinse veya o istihbaratı kullansa böyle yanlış kabullerden hareket etmezdi.

***

Erdoğan yine “Bugünün dünyasında artık tek adam yönetimlerine, dikta rejimlerine, kapalı toplumlara yer kalmamıştır. Bu gerçeği daha önce Mısır yönetimine, Tunus yönetimine, Libya yönetimine nasıl hatırlattıysak, bugün de Suriye yönetimine, Yemen yönetimine hatırlatıyoruz” dedi.
Yani Erdoğan “Arap baharı” denilen girişimin arkasında Türkiye’nin bulunduğunu resmen ilân etti. Aslında ilan etmesine gerek de yoktu. Zaten, biz bu durumu 29 Nisan 2005 tarihinde “İstanbul’da Kadife Devrim toplantısı!” başlığı altında Türk halkına duyurmuştuk.
30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde, Topkapı’daki Eresin Otel’de “Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı” düzenlenmişti.
Arap Basını, bu toplantıyı, “Türk Dışişleri Bakanlığı Büyük Orta Doğu Projesi Genel Koordinatörü” Ömür Orhun’un düzenlediğini belirtiyor ve bu konudaki bilgileri Amerikan basınına dayandırıyordu.
Arap basını, toplantıya, ABD’nin Büyük Orta Doğu projesini destekleyen İslam ülkelerinde ABD ve AB tarafından fonlanan sivil toplum kuruluşlarının davet edildiğini yazıyordu.
El Küdüs El Erabi adlı gazete ise Mısır ve Suriye’deki İhvanı Müslimin (Müslüman Kardeşler) örgütü ve sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1.1 milyar dolar kaynak ayırdığını ve bu örgütleri kullanarak, Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile ilgili haberlerin USA News gazetesinden alındığını da yazıyordu.

***

Aradan geçen zaman içinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde örümcek ağlarını kurdular. Tunus ve Mısır’da silah kullanmalarına gerek kalmadı ama Libya’yı kana buladılar. Suriye’de de silah kullanıyorlar. Çünkü Suriye’de kışkırtacak iki üç bin fanatikten başka kimse bulamadılar.
Fakat, Türkiye’yi buldular işte. Nitekim Newsweek’in yazarı Owen Matthews, Suriyeli siyasi muhaliflerin şimdiye kadar sağlanan “en geniş koalisyonu” nun, Esad rejimine “ölümcül bir darbe” vurmak üzere İstanbul’da toplandığına dikkat çekiyor.
Demek ki, Esat rejimini bu hazırlıklarla düşürmeye çalışan bizzat Tayyip Erdoğan’dır. Bu, bir darbe girişimi değil midir? Darbenin mimarı ABD yönetimi, uygulayıcısı Tayyip Erdoğan değil midir?
Erdoğan, daha düne kadar “kardeşim” dediği adamın kuyusunu kazmış olmuyor mu!
Bunu yaparken de kendi ülkesini tek adam yönetimine, hatta dikta rejimine doğru sürüklemiyor mu?
Arslan BULUT-29 ağustos 2011-yeniçağ



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

27 Ağustos 2011 Cumartesi

26 Ağustos 2011 Cuma

KUVAİ MİLLİYE DESTANI



30 Ağustos Gecesinde
26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
VE
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E BAKAN NEFER
Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı'ında değirmenlieri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir,
bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp, gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan'dan önce
ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken
Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: 'Üç', dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.
Saat 3.30.
Halimur - Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı (Kendisi tornacıdır) karanlıkta göz yordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer sarışındı, ikinci esmer.
Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyleyen. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı, inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu
mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona 'Deli Erzurumlu' derdiler. Yedinci Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci İbrahim korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.
Saat: 4
Ağzıkara-Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar Üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı, mevzideki biricik silahsız adam: ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp
el kavuşturup sabah namazına, içi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır. Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülâlemîne şühedâyı.
Saat: 4.45.
Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü. Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Karşı dağlar ardında,
düşman elinde kalan bir başka horoz vardır:
Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar her hal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.
Saat beşe on var.
Kırk dakka sonra şafak sökecek.
'Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak'
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde.
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci,
uzunu, Darülmuallimin mezunu Nureddin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:
Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam, Akif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın 'Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.
'Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.
'Kim bilir belki yarın...'
Saat beşe beş var.
Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzimi Hasan'ın yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük.
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.
Yüzbaşı sordu:
'Saat kaç'
'Beş'
'Yarım saat sonra demek...'
98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için
ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve ikinci Ordu'lar baskına hazırdılar.
Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık,
siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nureddin Eşfak baktı saatına:
Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...
Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.
Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis: alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk firenk uşağı...
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak'ın ayağı.
Nureddin dedi ki:
'Teselyalı Çoban Mihail,'
Nureddin dedi ki:
'Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni...'
Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.
Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra.
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken
kederinden yüzlerini toprağa döndüler.
Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
'Dörtnala gelip uzak Asya'dan Akdeniz'e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim...
Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.
Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır...
Kuvayi Milliye/Destan
Nazım Hikmet Ran



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

22 Ağustos 2011 Pazartesi

AMATÖR KARAKALEM ÇALIŞMALARIM

ATAM
ÖĞRETMEN

BARIŞ
UMUT
SÖMÜRÜ
EMEKÇİ
TOPRAK ANA
KOKONA


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

14 Ağustos 2011 Pazar

CIA'DAN PARA ALAN MÜSLÜMAN KARDEŞLER AKP'Yİ KURDU




Arslan BULUT
Mısır’da Müslüman Kardeşler üyesi olan Halid El Zafarani, Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adı, kuruluş felsefesi ve programı ile bir parti kurmak için izin istedi.
Müslüman Kardeşler’den ayrılan bir grubun kurduğu Vasat Partisi, AKP’yi örnek aldı. Söz konusu partiler, kuruluş aşamasında Türkiye’de iktidardaki partiyi model olarak benimsediklerini kamuoyuna da açıkladı.
İskenderiye kentinde yaşayan El Zafarani ise 2005 yılında “Adalet ve Kalkınma Partisi” adıyla bir parti kurmak için yasalar gereği mahkemeden izin istediğini, ancak Müslüman Kardeşler üyesi olduğu için parti kurmasına izin verilmediğini, 25 Ocak halk ayaklanmasından sonra yaptığı başvurunun kabul edildiğini ve mahkeme tarafından kuruluş kararı alındığını söyledi.
AA muhabirinin görüşünü sorduğu AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, parti olarak adaleti ve kalkınmayı hedef olarak belirlediklerini, “çünkü insana hizmeti Hakk’a hizmet olarak kabul ettiklerini”  söyledi.
Tabii Kapusuz, AKP’nin CFR tarafından Tayyip Erdoğan’a gönderilen gizli bir memorandumun parti programı haline getirilerek kurulduğunu söylemedi. Üstelik, o memorandumu gönderenler, yerel yönetimlere özerklik istiyordu

***

Tunus ve Mısır’daki olaylar başladığı zaman, “Yugoslavya Modeli” kitabının yazarı Teoman Alili şöyle yazmıştı:
“Hangi devrim dalgası? Mısır’da devrim mi oluyor, yoksa ‘Kendimize AKP’yi örnek alıyoruz’ diyen Müslüman Kardeşler mi iktidar oluyor? Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan’da faaliyet gösteren Soros Çocukları. Otpor’un amblemlerini taşıyan 6 Nisan örgütü mü halk devrimi yapıyor. Ne yani AKP bir halk devrimi miydi, Yugoslavya’nın parçalanması bir halk devrimi miydi, Ukrayna’nın NATO’ya bağlanması projesi, Gürcistan’ın parçalanması bir halk devrimi mi, Mısır’da Nobel ödüllü adamı Devlet Başkanı yapmak halk devrimi mi?”
ABD’de her seçimde başkan aday adayı olan LaRouche ise, 21 Haziran 2001 tarihinde, ABD’nin devlet sekreteri Madeleine Albright’a sunduğu memorandumda, ‘Terörizmin sponsorluğunu yapan ülkeler listesine İngiltere’nin de konulması gerekir’ başlığını kullanmış  ve Usame bin Ladin’in 1996 yılının Temmuz ayında Londra’da bulunduğunu, tedavi gördüğünü, BBC ve The Independent gazetesine sık sık demeç verdiğini hatırlatmıştı.
LaRouche, Mısır’ın Müslüman Kardeşler ve El Cihad, Filistin’in Hamas, Cezayir’in İslam Ordusu, Türkiye’nin PKK’sı ve Sri Lanka’nın Tamil örgütlerinin Londra’da merkezleri bulunduğunu belirtmiş ve ABD’nin listesinde bulunan toplam 30 örgütün 6’sının Londra’daki faaliyetlerinden ve İngiltere bağlantılı eylemlerinden örnekler vermişti. LaRouche, ABD tarafından listesi çıkarılan 30 örgütten 16’sına İngiltere’nin askeri eğitim veya lojistik destek verdiğini belirtmişti.
Yazar Tevfik Bir, 2 Kasım 2010’da “Dünya, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek yönetiminin yıkılışına, Orta Doğu’nun arabulucu ülkesi Mısır Devleti’nin karıştığına ve orada El Kaide’nin kardeşi ’Müslüman Kardeşler’ örgütünün iktidara çıkışına şahit olacaktır. ABD ve müttefikleri de ileriki yıllarda, Genişletilmiş BOP kapsamında, El Kaide’nin organik kardeşi Müslüman Kardeşler iktidarının yöneteceği, vaat edilmiş toprakların bir kısmını içinde barındıran Mısır’a, demokrasi ve insan hakları götürmekten şeref duyacaklardır! Irak’taki gibi” diye yazmıştı.
El Küdüs El Erabi adlı gazete ise 2005 yılında Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler örgütü ve sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1.1 milyar dolar kaynak ayırdığını ve bu örgütleri kullanarak Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile ilgili haberlerin USA News gazetesinden alındığını da yazmıştı. 

***

Diğer taraftan Rus  Politolog Stanislav Tarasov“Türkiye Suriye’de bir an önce demokratik reformların uygulanmasında ısrar ediyor. Fakat reformların uygulanmasına başlanırsa Kürtler muhakkak kendilerine özerkliğin tanınmasını isteyecekler”  dedi.
İşte zaten AKP’ye gönderilen gizli memorandumda istenen bu değil miydi?
14/08/2011-yeniçağ



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

13 Ağustos 2011 Cumartesi

SİZİN BURNUNUZ UZUN MU? KISA MI?

İBRETLİK BİR YAZI
 
 


YILMAZ DİKBAŞ-İĞFAL Sayfalar: 318,319,320
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

12 Ağustos 2011 Cuma

TAYYİP ERDOĞAN'IN PAUL WOLFOWİTZ'E MEKTUBU


Hatırlarsınız ki, AKP ilk Meclise girdiğinde, Recep Tayyip Erdoğan'ın seçilememe gibi bir sorunu vardı.
İşte tam o dönem, seçimlerden 1 gün sonra; ABD Savunma Bakan Vekili Paul Wolfowitz'e gönderilen o mektup;
Dr. Paul Wolfowitz
Savunma Bakan Vekili
Pentagon
Washington DC, 20301
Ford
4 Kasım 2002

Değerli Dr. Wolfowitz,
Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığıyla doğrudan size ulaştırmak isterim.
Seçim sonuçlarının bizim genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmî konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Türkiye'nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz. Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim.
Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum.
Özel cep numaram şudur: 0533 7…
Bu yardım ve ülkeme geçmişte gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.
Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Samimiyetle sizin olan,

Recep Tayyip Erdoğan
Genel Başkan
SAMİMİYETLE SİZİN OLAN
Bu görüşmeden kısa bir süre sonra, Özkök ile görüşen (11 gün sonra) Erdoğan, hızlı bir şekilde aklandı ve Meclis'e girdi.
Biliyorsunuz ki, CHP; o süreçte Siyasi Yasağın kalkması için her şeyi yapmıştı...
Taşların yerine oturması adına...



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

MEDYA YALANLARI-TİYATROYA DÖNEN DAVALAR

YANAŞMA MEDYANIN  YALANLARI



MEHMET ALİ GÜLLER-12/08/2011/AYDINLIK GAZETESİ
ÖZEL YETKİLİ KOMEDİ 
(CUMHURİYET GAZETESİ BOMBALAMA DAVASI)





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

11 Ağustos 2011 Perşembe

“KUŞ GİBİ” OLDU MAŞALLAH!




Seldan TAŞÇI
Zat-ı muhterem Nostradamus’un hık demiş burnundan düşmüşü ya, yer yerinden oynuyor; “Emre Uslu” Hükümet 6 ay sonra istifa edecek “iddiasını yeniden gündeme getirdiğine göre vardır bir hikmeti!”
Hikmeti belli: Uslu’ya bu “ilham perileri” nereden geldi?
Amerika Birleşik Devletleri!
Bir süredir orada devam ediyor Uslu’nun eğitim alışverişi! “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” buna bir diyeceğimiz yok da soru belli: Emre Uslu Amerika’ya nasıl gitti?
Kıtalar ayıran o uçsuz bucaksız okyanusları nasıl geçti?
Öyle ya, “Okyanus ötesi uçamadığı” için 8 yıl boyunca Amerika’da “mahsur” kalan o değil miydi?
Olur ya, “mazeret”i olduğunu unutmuştur da uçağa bir dalgınlık anında binmiştir diye, hani “dönüş” yolunda başına bir iş gelmesin diye, bütün iyi niyetimizle kendisine geçmişini hatırlatmalıyız belki de...

***

Polis Akademisi’nden sonra A.Ü. İletişim Fakültesi’nde gazetecilik doktorası yapan -o zamanki adıyla Emrullah Uslu-  2001 yılında “aldığı bir bursla” ABD’ye gitmişti. Dakika bir, gol bir; bu “burs”un kaynağı Uslu’nun şimşekleri üzerine çekmesindeki ilk etkenlerden biriydi. Dönemin gazetelerine yansıyan iddialara göre Uslu yakın çevresine “MİT bursuyla geldim” demişti. Ancak MİT’in yalanlaması gecikmedi: “Spekülatif haberler bunlar!”
Uslu’nun burs süresi 2003 yılında doldu. Hoş dolmasa kaç yazar, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 80. maddesine göre, bir devlet memuru  “MİT mensubu değilse yahut kendisine Başbakanlık tarafından özel izin verilmemişse”  yurtdışında 4 yıldan fazla kalamazdı.
Ama Uslu kaldı! Haliyle herkesin aklına aynı sorular takıldı: “Emrullah Uslu MİT mensubu mu?”  Değilse;  “Başbakanlık özel izniyle ABD’de bulunma gerekçesi ne?”
Ona sorarsanız hiçbiri değildi,  “mazeret”i vardı, buna rağmen hakkında yazıp çizenlere karşı asabiydi; Taraf’ta Önder Aytaç’la ortak köşelerinden birçok gazeteci ve gazeteye tehdit / hakaretlerle seslendi.
Mazeretini mi soruyorsunuz?
Raporluydu! ABD’den Türkiye’ye ve Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’ndaki görevine dönememesini 2003 yılından sonra üç ayda bir alıp Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yolladığı “Okyanus ötesi uçması sakıncalıdır” raporlarına borçluydu.
Bu durum kimi emniyetçilerin kafasını bozdu. “Bu kadar uzun süreli bir rapor kullanan personel şimdiye kadar teşkilatta bulunmuyor” diyenler Uslu’yu “meslekten ihraca kadar” uzanabilecek bir dizi yaptırımın beklediğini açıkladılar.
Nitekim.. Askeri hedef alan ağır eleştirilerinden sonra TSK’nın  “Başbakan aracılığıyla rahatsızlığını emniyete bildirmesi üzerine”  Uslu hakkında inceleme başlatıldı ve “gemiyle de olsa” gelmesi istendi.
8 yıldır aşamadığı okyanustan böyle bir sürecin sonunda geçmek zorunda kalan Uslu, ülkeye döner dönmez girdiği terfi sınavında tabiri caizse çaktı ve Bingöl’e sürgün pardon tayin edildi. Aynen tahmin ettiğiniz gibi Bingöl’e gitmek yerine, İstanbul’a yerleşti. Kaderin cilvesi işte, Uslu yeni kariyeri için, günaşırı hedef gösterdiği  “Ergenekoncular(!)” dan biri tarafından kurulan Yeditepe Üniversitesi’ni seçti!

***

Velhasıl bir “okyanusu aşamadı” diye Uslu’nun başına  “pişmiş tavuğun başına gelmeyen işler” geldi! Şimdi Emre Uslu’nun bir kere daha Amerika’da olduğu gerçeği karşısında insan düşünmeden edemiyor; Bunca çileye değer mi? Veya bunca çileye ne değer? İnsan ne uğruna, tıp tarafından uçması yasaklanan okyanusa doğru yeniden kanat açar?
Ne yani “Kahraman eski polis”  okyanusa karşı mı? İnsan, 8 sene memleketine hasret bırakacak kadar risk taşıyan “özel durum”unu bile bile sağlığını tehlikeye atar mı?
Belki de ezbere konuşuyoruz... Yürüyerek gidecek hali yok ya; selki “adamı okyanus ötesi uçuran” haplar çıktı! Belki Portekiz’den Washington’a Bermuda Şeytan Üçgeni’ne teğet geçen bir “Utah-ray” uzandı! Belki bu yolculuk bir anestezi uzmanının refakatinde “uyutularak” tamamlandı! Belki bizim vakıf olamadığımız teknolojik gelişmeler oluyor dünyada ve Uslu da bilimadamlarının deneysel çalışmalarına destek amacıyla onu “ışınlamaları” na izin verdi. Belki rapor tek yönlü; Türkiye’ye yasak ama ABD’ye uçuş serbest! Veya belki de  “okyanus üzeri uçamaz”  raporu, hani lise son sınıfta hemen her öğrencinin aldığı, şeklen orijinal fakat içeriği çakma  “heyet raporları”  gibi  “beyaz bir yalan”dı!

***

Hiçbiri değilse, tek ihtimal kalıyor geriye: “Yapmayın, etmeyin, ben okyanus üzerinden uçamam” diye çırpındı ama, azılı  “teröristler”  onu dinlemediler, ellerini, kollarını, ayaklarını bağlayıp bir  “kargo uçağıyla”  adrese teslim ettiler! Yani kaçırıldı!
Durun canım.. Hemen panik yapmayın; beyin jimnastiğine katkı olsun diyeydi son satırlarım...
 “Esir” hali var mı hiç Emre Uslu’nun yazdıklarında? Aksine yaramış Amerika? Öyle anlaşılıyor ki gaipten haberler yağmaya başladı kulağına! Belli ki dayamış sırtını sağlam bir feyiz kaynağına; ne yazarsa on ikiden vuran kahine yükseldi buralarda mertebesi!
Gözümüz yok, Allah bin bereket versin, dileyen servis ettiklerini yesin!
Bizim endişemizin tamamen insani: Sen nasıl geçtin o üzerinden uçmanın yasak olduğu kilometreleri?
Ne yani; ciddi ciddi gemiyle mi?
Yahut polisken 8 yılda aşmayı beceremediğin mesafeyi, şimdi komşu kapısı yaptığını görünce; “Devlete memuriyet”in bitmesi şifa mı verdi?



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

9 Ağustos 2011 Salı

4 Ağustos 2011 Perşembe

ANADOLU AJANSTA DEVİR TESLİM




Anadolu Ajansı’nda nöbet değişimi
Emekliliğini isteyen Anadolu Ajansı Genel Müdürü Hilmi Bengi’nin yerine atanan Kemal Öztürk, dün yapılan ve Bülent Arınç’ın da katıldığı devir teslim töreni ile yeni görevine başladı. Öztürk, Bengi’nin istifa ettiği AA Yönetim Kurulu Üyeliği koltuğuna da oturacak.

“Yeni Zemin” kökenli
1969 yılında Ağrı’da doğan, ilk ve orta öğrenimini Sakarya’da tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitiren Öztürk’ün yazı hayatı 1990 yılında Humeyni yanlısı Girişim ve Selam dergilerinde başladı. Öztürk’ün sonraki adresleri de aynı oranda dikkat çekiciydi:
Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergileri...
Yeni Zemin Dergisi’nin Türk siyasetine kazandırdığı tek “danışman”ın Kemal Öztürk değildi. Bugün AKP Adıyaman Milletvekili olan Mehmet Metiner, yine bugün AKP Ankara Milletvekili olan ve Cumhuriyet için “zorba” nitelemesi yapan Yalçın Akdoğan da buradan yetişip Tayyip Erdoğan’a “danışmanlık” yapmış isimler oldu.
Öztürk’ün birlikte görev yaptığı Yeni Zemin kökenli diğer tanınmış isimlerden birkaçı şöyle:
 “Kürt Açılımı”nın daha “açılamadığı” günlerde yaptığı “Öcalan kullanılmalı” çıkışıyla dikkat çeken ve “ulus devlet yerine çok uluslu yapı”yı savunan AKP eski Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, BDP’li Altan Tan, Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, Zaman yazarı Ali Bulaç, Kürt-İslam sentezcisi Zehra Vakfı’nın yöneticilerinden Osman Tunç...
Yeni Zemin Dergisi, yıllar sonra eski mensuplarının birbirlerine yönelik “MİT’çi” suçlamaları(!)yla gündeme geldi.
Yeni Zemin’e dair en ilginç ayrıntılardan biri de, günümüz Türkiyesi’ni kamplaştıran, kutuplaştıran, kurumlar içi çatışma yaratan, “rejim”le ilgili tehdite dönüşen bir çok konu başlığını tartışmaya açan yer olması. Dergi 1990’lı yıllardaki “Değişimin Önündeki Engel: Kemalizm”, “Ümmetin Yetimleri:Kürtler”, “Kemalizmin Son Kalesi:Laiklik”, “Rejim Ordusu mu, Savunma Ordusu mu?” gibi kapak konularıyla da tartışılmıştı.

“Devlet helvadan yapılmış puttur”
Kemal Öztürk, bu dergilerde kullandığı Mir Mahmut Rıza mahlasıyla bir de kitap çıkardı. 1994 yılında Nükte Yayınları’ndan çıkan “Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” adlı kitap, kahramanlarına söyletilen şu ifadelerle hayli tartışıldı:
 “‘Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur.’
‘En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin...’
‘Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk’ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler.’
‘Eskiden Türkler’in yetiştirdiği ‘marimus öküzü’nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya laik denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir.”
Bu satırlar mahkeme kararıyla kitabının toplatılmasına yol açmakla kalmadı, Öztürk 1 yıl da hapis cezasına çarptırıldı.

RTÜK tarafından yasaklanmıştı
Yeni AA Genel Müdürü’nün profesyonel gazeteciliğe başladığı adres de öncekilere uzak değildi. 1995 yılında Yenişafak’ta muhabirliğe başlayan Öztürk, bir yıl sonra “belgesel yapımcısı” olarak Kanal 7’ye transfer oldu. Öztürk’ün burada hazırladığı “İlk Meclis” adlı belgesel “laiklik karşıtı” bulunarak RTÜK tarafından yasaklandı. Ancak Öztürk “eser”ini geniş kitlelere ulaştırmak konusunda ısrarcı davrandı ve bu kez de belgesel içeriğini kitaplaştırdı. “Hicri Takvim”in kullanıldığı kitabında Öztürk, Vahdettin’in, Anadolu’yu kurtarmak için atlarını satıp Atatürk’e 30 bin lira verdiğini iddia etti.
Bir zamanlar Öztürk’ün belgeselini yasaklayan RTÜK’ün başında da bugün yine Yeni Zemin kökenli bir ismin Davut Dursun’un bulunduğunu hatırlatmakta fayda var.

Adı AKP Kapatma Davası iddianamesinde
Kemal Öztürk’ün özgeçmişindeki bir başka ilginç ayrıntı da 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten bir yıl hapse mahkûm olmuş olması. Öztürk, Başbakan’ın Basın Danışmanı olmasına karşın, bu nedenle basın kartı alamayışıyla da gündeme gelmişti.
1999’da Kanal-7’den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika’ya giden Öztürk, “okyanus ötesi” nden döndükten sonraki mesleki çalışmalarının tamamını resmen AKP kadrolarına sürdürdü. Bir süre AKP Basın Bürosu’nda görev alan Öztürk, 2003 yılında TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın İletişim Danışmanı, 2005 yılında ise Başdanışmanı oldu. Bu atamalar dolayısıyla Öztürk’ün adı AKP Kapatma Davası iddianamesinde de yer aldı.
Arınç’ın “Türkiye’de laiklik artık tartışmaya açılmalı” açıklamasının mimarı olduğu için, o günlerde Öztürk’le ilgili olarak “Arınç’ın köşk yolunu tıkayan adam” yakıştırması yapanlar da olmuştu.
Akif Beki’nin Başbakanlık’tan ayrılması üzerine, Öztürk geçtiğimiz Şubat ayına kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Basın Danışmanlığını yaptı.
Erdoğan’ın Basın Danışmanlığı’na atandığı günlerde, Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, Kemal Öztürk’ün “Dolmabahçe Sarayı’nın önünde park edilmemesi gereken bir yere arabasını park ettiği için kendisini uyaran zavallı polis memurunu sürdürdüğünü” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bir polis komiserini yumruklamaya kalkıştığını” iddia etmişti.

O fotoğraf mı sebep oldu?
Bengi’nin AA’ya veda etmesinden sonra gözlerin çevrildiği ilk isim TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin oldu. Geçtiğimiz Şubat ayında AA tarafından servis edilen ve TRT Genel Müdürü’nü dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in önünde diz çökmüş olarak gösteren fotoğraf ikili arasında “kriz”e neden olmuş ve kulislerde bu “kriz”in “kelle alacak” boyuta ulaştığı konuşulur olmuştu. İki kurum arasında başgösteren çekişme, TRT’nin AA aboneliğini iptal etmesiyle gizlenemez hale gelmişti. AKP seçim öncesinde iki Genel Müdürü “barıştırma” formülüne başvursa da, Şahin’in “O fotoğrafı çeken personelini cezalandır” talebine uymayan Bengi’yle arasındaki buzların erimediği biliniyordu.
Bengi’nin aksine AA’nın yeni Genel Müdürü Öztürk’ün “AKP bürokrasisi” sorun yaşama ihtimali düşük görülüyor.
Seldan TAŞÇI


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."