İHANET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İHANET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2012 Pazar

RAKAMLARLA İHANET

UYAN ARTIK TÜRKİYE!









"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." MEHMET AKİF ERSOY

6 Temmuz 2011 Çarşamba

HANET NE ZAMAN BAŞLADI?

27 Şubat 1946 tarihinde Devletimizin tepesi şu sivil-asker kişilerden oluşmaktaydı:
Cumhurbaşkanı: İsmet İnönü
Başbakan: Şükrü Saraçoğlu
Dışişleri Bakanı: Hasan Saka
Genelkurmay Başkanı: Mehmet Kâzım Orbay

27 Şubat 1946 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile yapılmış olan 10 Milyon Dolarlık Kredi Anlaşması kabul edildi.[1]

ABD ile yapılan İkili Anlaşma ile Amerika Hükümeti, Türkiye Hükümetine on yıl vadeli 10 milyon dolar kredi açmaktaydı.
Bu kredinin kullanım koşulları şunlardı:
1.     Amerikan Hükümeti Türkiye’ye nakit para vermeyecektir. Nakit para yerine, 10 milyon dolar tutarında, ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nda kullanmış olduğu, savaş artığı silah, cephane, araç ve gereçler verilecektir.                                                                                
Türkiye, bu İkili Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden 30 gün sonra, ABD’ye ilk taksit olarak, 4,5 milyon dolar ödeyecektir.                                                                                          
 Türkiye, 10 milyon dolar karşılığı aldığı bu savaş artığı Amerikan malzemesinin büyük bir kısmından yararlanamamış, yararlanmak imkânı bulduğu küçük bir kısmı için de, Amerika’ya yedek parça karşılığı yaklaşık 4–5 milyon dolar döviz harcamak zorunda kalmıştır.
2.     Bu borçlanma için Türkiye Hükümeti, yılda yüzde 0.29 faiz ödeyecektir.
3.     Faiz dâhil olmak üzere yıllık taksitler, resmi kur üzerinden, ABD’nin Merkez Bankası’ndaki hesabına Türk lirası olarak yatırılacaktır.
4.     ABD, Merkez Bankası’ndaki hesabından istediği gibi harcamalarda bulunacak, Türkiye’deki Amerikan memurlarının ücretlerini yine bu hesaptan karşılayacaktır.                                               
5.     Yani ABD, kendi ülkesinden tek bir dolar dahi çıkarmadan, Türkiye’deki masraflarını Türk parasıyla ödeyecektir.
6.     Türkiye’nin ABD’den 10 milyon dolar karşılığı aldığı savaş artığı malzemenin mülkiyet hakkı Amerikalılarda kalmıştır.        
7.     İkili Anlaşmanın 5. Maddesine göre, Amerika Cumhurbaşkanı’nın isteği üzerine bu malzeme Amerika’ya geri verilecektir.                                                                                               
Bu demekti ki, Amerikan Hükümeti, Türkiye’ye sattığı malzemenin kendisine gerektiğini ya da veriliş amacının dışında kullanıldığı gerekçesiyle her an geri almak imkânına sahipti.                                                                                          
Yani, Türkiye hem 10 milyon dolar borçlanacak, hem de bu borç karşılığı ABD’den aldığı savaş artığı malzemenin mülkiyetine sahip olamayacaktı!
8.     10 milyon dolarlık borcun faizi dâhil olmak üzere yıllık taksitlerinin, resmi kur üzerinden Merkez Bankası’ndaki ABD hesabına yatırılan Türk parasıyla, Amerika Türk toprakları üzerinde istediği kadar gayrimenkul satın alabilecek ve bu gayrimenkullerin mülkiyeti Amerika’nın olacaktır.

Bu İkili Anlaşmanın çok kısa özeti şudur:
Türkiye, peşin para ile ABD’den savaş artığı malzeme ve araç almış, aldıklarının mülkiyetine sahip olamamış, ABD bu anlaşmayla elde ettiği paralar ile Türkiye’de istediği gibi harcamalarda bulunmuş, mülkiyeti kendisine ait gayrimenkuller satın almış ve bunun adı da Amerikan Yardımı olmuştur!
“Amerikan Yardımı” deyimi hem sivil-asker yöneticiler hem de medya tarafından sürekli kullanılarak, işin iç yüzünü bilmeyen Türk halkının beyni Amerikan propagandası ile yıkanmıştır.

Değerli Dostlar,
Şimdi sizlere soruyorum:
ABD ile bu İkili Anlaşmayı imzalamış olan, adlarını başta verdiğim sivil-asker yöneticilerin vatanseverolduklarını söyleyebilir misiniz?
Eğer onların imzalamış olduğu İkili Anlaşma, vatana ve millete ihanetin belgesi değilse, söyler misiniz, ihanet nedir, ne zaman başlamıştır?

Yılmaz Dikbaş
27 Haziran 2011
dikbas@kalinka.com.tr
www.kalinka.com.tr
www.dikbas.tv
0532 233 31 52

[1] Resmi Gazete, No: 6303, 1946, “27 Şubat 1946 Tarih ve 4882 Sayılı Kanun”.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

2 Şubat 2011 Çarşamba

TÜM GİZLİ OYUNLARI ÇÖZEN KİTAP

SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA (KİTAP ÖZETİ)
21 Adım’da Bir Ülke Demokratikleştirilme Bahanesiyle Nasıl Bölünür ve Sömürgeleştirilir?



1. İktisadi ortamı denetleme: Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratmak üzere, para piyasalarının dışardan gelen uluslar arası vur-kaç tefecilerine sonuna dek açılması.
2. Ulusal bunalımlar yaratılması: Ülkede sık sık iktisadi dalgalanma yaratılarak bunalım aralarının azaltılması. Ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynaklarının, bankaların, devlet şirketlerinin kapatılması, yabancı şirket egemenliğine geçirilmesi.
3. Merkez devlete güvensizlik yaratma: Kritik dönemlerde iktisadi bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilerek, devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanması.
4. İşadamlarını örgütleme: Yerel işadamı örgütlerinin ve ilişki bürolarının kurulması; başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan “serbest ekonomi” ve “serbest pazar” düzeninin kabul ettirilmesi.
5. Yolsuzluk kampanyaları: “Yerinden yönetim” taleplerini yükselterek, devletin egemenliğinin zayıflatılması, yolsuzluk olaylarını abartarak topluma aşağılık duygusunun yerleştirilmesi, halkın çaresizliğe itilmesi.
6. Belediye hizmetlerinin yabancı şirketlere devredilmesi: Yerel yönetimi güçlendirme adı altında, toplumsal hizmetlerin “karlılık” esasına oturan şirketlere devredilmesi, su-elektrik gibi kentsel işletmelerin yabancı şirketlere devredilmesi için gerekli düşünsel alt yapının oluşturulması.
7. Ulusal sanayinin yıkımı: Ulusal iktisadın çökertilmesi için, ulusal sanayileşmenin ve enerji kaynaklarının yıkıma uğratılması için toplum ile devlet arasında çatışmayı da içerecek biçimde çevreci akımların, örgütlerin desteklenmesi ve ulusal madenciliğin, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliğinin ulusal egemenlik alanının dışına çıkarılması.
8. Kamuoyu oluşturucuları: bizdeki adlandırmalarıyla, aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına- yönelik içerde ve dışarıda, masrafları karşılayarak, konferanslara çekmek. Katılımcılarla doğrudan ilişki içinde, ilgili ülke hakkında bilgi almak ve “düşünce” ve “örgütlenme” özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesini benimsetmektir.
9. Alt örgütler yoksa, hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin Merkezleri örgütlemek ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirile-bilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütlenmelerin kurulması.
10. Bilimsel ve toplumsal konferansların çoğaltılması. Yerel vakıf ve “think tank” derneklerinin kurulması.
11. İşadamları derneklerinin, sendikaların kurulması, varolanların içine bilim danışmanlarıyla sızılması. Siyasi partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşarak kadroların yönlendirilmesi, gençliğin “düşünce özgürlüğü” ve “siyasi katılımcılık” propagandasıyla örgütlenmesi.
12. Yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayını) devreye sokulması. Bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınların yoğunlaştırılması. İnsan hakları ihlallerinin yaratılmasıyla sürecin hızlandırılması.
13. Casuslar yerine yayın muhabirleriyle yerinden bilgi elde etmek için yaygın bir yayıncı eğitim programının gerçekleştirilmesi.
14. Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmalarının azaltılması, buna karşılık medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanması, olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle yayına geçilmesi, eksik-yanlış bilgilendirmeyle kitlelerin yönlendirilmesi, eğitim-konferans-gezi düzenleyerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulması.
15. Yanlış ve eksik bilgilendirme: Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek üzere yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumlarının ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumların yıpratılması, toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçeklerini tahrif ederek, yeni kimlikli topluluklar yaratılması.
16. Etnik kışkırtıcılık: Etnik ayrılıkları güçlendirmek üzere kültür anımsatma programlarına başlanarak yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınması, ulusal-bölgesel tarihin bütünleştirici özelliklerinin azımsanılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılması.
17. Kültürel kaynaşmanın yıkımı: “Çok kültürlülük” propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temellerinin yıkılması. Uluslararası karşı kampanyalar ile ulusal kurtuluşun simgesi olan anma günlerini ve toplumun tarihten kalma bağımsızlık ve onur simgesi özelliklerini sözde dostluk adına silikleştirerek güdülebilir bir topluluğa dönüştürmek. Din kültürünün parçalanması, geleneksel akışın kesilmesi ve ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için, “medeniyetler/dinler arası diyalog” programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilmesi. Böylece azınlık din kurumlarıyla, ulusal egemenliğin karşısında ortak, dinsel cephe oluşturulması
18. İnanmış örgüt liderlerinin yetiştirilmesi: Liderlik programlarıyla, güdümlü yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderlerin üretilmesi ve yeni partiler kurulması, varolanlara yeni liderler yerleştirilmesi; parti programlarının rejimle hesaplaşmaya yönelik, birer kışkırtma programına dönüştürülmesi.
19. Silahlı gücün zayıflatılması: İktisadi bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımlarının kısıtlanarak, zayıflatılması ve ulusal sınırların gevşetilmesi.
20. Orduları ulusal savunma kimliğinden koparma: Güvenlik güçlerinin ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahalelerini önlemek için, profesyonelleştirmek. Devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan orduları geriletmek için, kışkırtmalara başvurularak, ordu yönetimlerinin günlük siyasete çekilmesi, ordu içinde politik tartışma, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılması.
21. Devlet yönetiminin kargaşayla ele geçirilmesi: Seçim darbesiyle egemen devletin ele geçirilmesi. Merkezi direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenmesi. Bu sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmaların düzenlenmesi, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik ya da mezhepsel kimliklerin kemikleştirilmesi.
…”Ulusal egemenliklerinden ödün vermeye yanaşmayan bu tür devletlerin sınırlarının eleğe döndürülmesi işi, örtülü, kirli işlerle becerilemez ve ilgili ülkelerin insanlarının onayı alınmadan gerçekleştirilemezdi. Bu nedenlerle, “hür dünya” işlerinden, “insan hakları” ve “din hürriyeti” bekçiliğine evirilen operasyon ile ABD’nin uygun göreceği türden demokrasiler kurulmalıydı. Demokrasi ihracını konu edinen bu incelemenin amacı, adı “Project Democracy” olarak Reagan tarafından konulan ve 1980’lerin başından bu yana 92 ülkede uygulanan ve yeni-mandacıların işbirliğiyle örülen AĞ’da, yani “örümcek ağı” içinde çırpınmakta olan Türkiye’de olan bitene az da olsa ışık tutmakta ve toplumsal-siyasal yaşamın yabancılar tarafından ele geçirilişini bir parça olsun sergilemektedir.”… …
“Yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, ülkede varolan devlete paralel, merkezi dışarıda bir yönetim oluşturmak. Bunun tek sonucu da operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin örtülü olarak yok edilmesidir.”…”İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir “medyatik” ve “entelektüel” yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manifacturing public perception” dedikleri ‘kamuoyunun algılama dizgesini üretme’ sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. ‘Algılama dizgesi üretimi’ sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar.” ”Ülke yasalarının ve anayasalarının çok etnikli, federatif bir yapı oluşturacak biçimde yeniden düzenlenmesi, operasyonun temel aşamaları arasında, küçük yada büyük, kanlı yada kansız olaylarla testler yapılarak, oluşumun düzeyi ölçülerek hız ayarlanması ve küçük program değişikliklerinin gerçekleştirilmesi asıldır…” …
”Aşamalar birer birer geçilirken, ülke dışında da paralel süreç yürütülür. Çok kültürlülük propagandasıyla etnik ayrıştırma ve çatışma sürecinin güçlendirilmesi için, insan hakları raporları giderek etnik azınlık hakları raporlarına dönüştürülür. Avrupa ve Amerika’da etnik ve dinsel ayrılıkçı “diaspora”ya parasal ve siyasal destek verilir. Küllenmiş tarihsel çatışmalar, acılar yeniden ateşlenir. Ülkede özgüveni sarsılmış halkın, gün geçtikçe yabancı kültürüne, yabancı düzenine özenme eğilimleri kışkırtılır.” …”Yıllardır barış içinde yaşayan toplumlar inanılmaz bir hızla önce ayrışır, sonra da çatışır. Sonuç, ekonomisi yabancıların eline geçmiş, zayıflamış merkezi egemenliğiyle dış politikada bağımsız karar verebilme yetkinliğini yitirmiş, yabancıların dayattığı kararlara mahkum olmuş bir devlet ve tarihsel-kültürel kimliğini yitirmiş Batı’nın alt dereceli bir hizmetkarına dönüşmüş bir halk topluluğu…”
Her ülkede olduğu gibi, şirketler için esas olan devlet politikalarına ve kararlarına yön vermektir. Yön verilecek olan devlet yönetimi ve yasama organları olunca, yönlendirici elemanların niteliği de önem kazanıyor. Bu nedenle elemanların büyük çoğunluğu, devlet deneyimine sahip eski ve yeni görevlilerden seçiliyor. İkinci eleman kaynağı ise, yine devlet organlarıyla içli dışlı olmuş akademisyenleri barındıran üniversitelerdir…” “..dış ülkelerde izlenecek ABD çıkarlarına uygun ayarlama işlerine denk düşen araştırma, inceleme, değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirecek olan dernek, vakıf, enstitü adı altında kurulan, eski memurları, akademisyenleri, şirketlerin seçkin yöneticilerini bir araya getiren örgütlenmeler “think tank” ( düşünce topluluğu ) adı altında toplanıyorlar.
Bu sivil örgütlerin ( diğer adı ile NGO ) Amerika’daki merkezlerinde, emekli dışişleri ve istihbarat elemanları, Amerika’ya yerleşmiş üçüncü dünya elemanları, operasyonlarda dünya deneyimli CIA eski istasyon şefleri ve akademisyenler görev alıyor. “Think tank” örgütlerinin en önemli yararı, ABD yönetimini sorumluluktan kurtarmalarıdır. ABD resmi organlarının başka ülkelerde araştırma ve incelemeler yapması, o ülkelerce, şimdilerde pek kullanılmayan eski deyimle “casusluk” etkinliği olarak değerlendirilebilir ve devletler arası anlaşmazlıklara neden olabilir. Teslim edilen raporlar, ABD resmi belgeleri olarak ele alınıp, casusluk suçlamalarına yol açabilir” “Project Democracy” adı altında sürdürülen bu operasyon için CIA eski Direktörü William Colby: “CIA’nın örtülü olarak yaptıklarını açıktan yapıyoruz.” demiştir.
“Türkiye’deki sivil toplum kuruluşu ,think tank, enstitü veya vakıf adı verilen dernek, yani genel adıyla örgüt, Türkiye’de gerçekleştireceği araştırma, çalışma veya proje için bu iş yada bu işleri bitirince bir rapor, bir kitap, radyo yayını, televizyon belgeseli, hatta roman hazırlayıp, size sunacağım; şu tür bir ekiple çalışacağım ve paraları şöyle harcayacağım. Bu işler için, sizden şu denli dolar/sterlin/euro istiyorum diyerek, başvuru özet-raporu hazırladığında, bu ön rapor ABD’nin Dışişleri Bakanlığı’na, hem de siyasi işler bölümüne verilmektedir. İşin bir başka yönü daha yakıcı olabilir. Para verilmeden önce, ABD Dışişleri’ne ön rapor sunulmasının öteki yüzünde, ABD Dışişlerinin yada ABD NSC (National Security Committee/Milli Güvenlik Kurulu) ‘nin isteği doğrultusunda “project” hazırlanması olasılığıdır. NED’e (National Endowment for Democracy / Demokrasi için Ulusal Fon) bağlı olan bu örgütler Türkiye’de yürütecekleri projeler için paraları da NED’ten almaktadırlar. Aslında para kaynağı doğrudan ABD hazinesi, yani devlettir. NED ise paranın kasasıdır.
NED ile ABD Dışişleri Bakanlığı, şu konularda anlaşmışlardır:
a) NED herhangi bir “project” işine girişip para vermeden önce ABD Dışişleri’ne bilgi verecektir.
b) NED yönetim kurulu’nun onayına sunulan tüm “project” önerilerinin bir kopyası, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Yardımcılığı’na verilecektir.
Yüzlerce bağıştan birkaç örnek:
(1988’ten bugüne diğer bağışlar için 56-69 arası sayfalar)
1991- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE (Centre International Private Enterprise) / Alt bağış alıcı: Türk Demokrasi Vakfı (TDV) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 80.000 $ / TDV’nin, Türkiye’de özelleştirme için 18 aylık programı desteklenecek.
1997- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE / Alt bağış alıcı: Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 61.710 $ / Serbest piyasa ekonomisinin İslam diniyle bağdaştığı anlatılacak. – Bu sivil toplum örgütlerinin ne kadar sivil olduğunun yorumu size kalıyor. “…Kendi ülkelerinin iç düzenine muhalif olan gruplar, ABD gibi bir kurtarıcı bulmuş olmaktan mutlu olduklarından, yaşadıkları ülkelerini bu sivil örgüt adı altındaki Amerikan misyonerlerine / istihbaratçılarına ihbar etme fırsatını kaçırmamalarının yanında, dünya egemeni olarak gördükleri ABD devlet aygıtı tarafından desteklenmekten de son derece hoşnut kaldılar.” …
Dünyada yerleştirilmek istenen yeni düzenin, demokratik bir düzen olacağı sonucuna varılabilir!? Bu düzen içinde dünyanın tüm ülkelerinde devletler merkezi otoritelerini yitireceklerdir. Olabildiğince etnik ayrıma uğramış küçük eyaletlere ayrılmış ülkelerde (not: dünyada 1000 adet ülke olması öngörülmektedir, şu an sayı 200 civarı, 1980’lerdeki sayı 182 adet) tarihsel partiler eriyecek, vakıflardan, düşünce topluluklarından, ticaret odalarından, insan hakları denetim örgütlerinden oluşan bir siyasal yapı oluşacaktır. Bu oluşumlar, doğrudan doğruya ABD’nin siyasal partilerine bağlı enstitülere, konseylere, ABD şirket vakıflarına bağlanacaktır.
Ülkelerdeki eğitim kurumları da vakıflaşacak ve ABD akademik dünyasıyla organik bağlar kuracaktır. Merkezi otoritesini yitirmiş, salt denetleyici kurullara dönüşmüş devlet örgütlerinin yanı sıra ordular da ulusallığını yitirmiş devletlerin savunma gücü olmaktan çıkacak ve ortak güvenlik güçlerine katılacaklardır. Herhangi bir bölgesel başkaldırıya (bu bağımsızlık uğruna bir başkaldırı da olabilir) karşı anında silahlı müdahalede bulunulması…” Bu son derece ileri projeye engel olabilecek en önemli kurumlardan biri de dinsel kurumlardır. Dünya egemenliğinin kurulmasında engel oluşturacak dinsel çatışmaların önlenmesi için ‘dinler arası diyalog’un geliştirilmesiyle birlikte kurumsal yapının da oluşturulması gerekir. En yaygın ve güçlü dinsel kurumlardan başlayarak, tüm dinlere bir yeni merkezi eşgüdüm gereklidir. Eşgüdümün merkezi elbette Washington’da bulunacaktır.
Öncelikle Amerikalılardan oluşturulan bu kurumsal yapı, IRFC (International Religious Freedom Committee / Uluslararası Din Hürriyeti Komitesi)’dir. Bu komitede belli başlı dinlerin ve mezheplerin temsilcileri bulunmaktadır.“Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki , şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden, destek almak değil, Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. (..) Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada, burada bir iş yapmaya kalkılmamalı.” Fethullah  Gülen, (Fethullah Hoca ile NewYork Sohbeti-4, Yeniyüzyıl, 23 Temmuz 1997) Kasım 1996’da, ABD’nin devlet sekreteri Warren Christopher, “Din ve inanç hürriyetini yaygınlaştırmanın Birleşik Devletler’in çıkarlarının arttırılmasını sağlayacağı” gerekçesiyle ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) ‘yi oluşturdu. Bu yeni kurumlaşmanın gerekçesi olarak “ABD’nin kuruluşunun temelinde dinsel kurumların bulunduğunu ve Birleşik Devletlerin dünyada din hürriyetini gözetleyerek yaptırımlarda bulunma hakkı olduğu belirtildi.” 23 Ocak 1998’de, “Din ve inanç hürriyetinin yayılmasının ABD dış politikasında birincil önceliğe sahip olmasını,” Dışişleri bakanlığı bünyesinde bir “Uluslararası Din Hürriyeti Bürosu” kurulmasını sağlayacak yasa taslağı hazırlandı. Aynı yıl Ulusal Kongre’de çıkarılan yasa: “Din hürriyetinin yaygınlaştırılması ve (bu hürriyetin) baskı altında tutulmasına karşı çıkma görevi temel (olarak) Amerikan değerleri içindedir ve Birleşik Devletler’in (politikalarına) uygun, önemli ve gerekli bir dış politika hedefidir. Birleşik Devletler, evrensel insan haklarına bağlı bir dünya lideri olarak ve değişik dinsel nüfusa sahip bir ülke olduğundan, dinlerin tamamıyla ilgili haklardan (da) sorumludur.” “Dinsel özgürlük taahhüdümüz Amerikan ideallerinin ifade edilmesinin de üstündedir ve dünyadaki gücümüzün temel kaynağıdır.” Madeleine Korbel Albright, ABD Dışişleri Bakanı
Kaynak: Sivil Örümceğin Ağında: Project Democracy, Mustafa YILDIRIM, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004, 597 sf.
(Kitap özeti:Alıntı:www.sinanoglu.net)


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."


NOT: Sadece (benim görüşüme göre) 16. ve  17. maddelerin üzerine NEVAL KAVCAR'ın "SİVİL İHANET-ANADOLUDAN TÜRK MÜHRÜ SİLİNİYOR"  kitabı var.Ve mutlaka okunmalı.





SİVİL İHANET-ANADOLU’DAN TÜRK MÜHRÜ SİLİNİYOR


Darphane-i Amire binası hakkında şöyle diyordu Tarih Vakfı:
"Devletten herhangi bir beklenti içermeyen 40.000.000 dolar bütçeli bir projenin altı yıldır engellemesini üzüntü ilekarşılamaktadır
."Kim üzüntü ile karşılamaktadır?. 40.000.000 doları kimverecekti Tarih Vakfına, Darphane-i Amire projesi karşılığında? Rockefeller Vakfı....[/u]
[u]Tarih Vakfı ile ilgili olarak Prof. Yalçın Küçük'ün yazdıkları aynen şöyle
[/i]
:Bakın güya solcu. Başkanı inşaat mühendisi, başkan yardımcısı mimar, genel sekreteri iktisatçı olan tarihle ilgili çalışan bir vakıf gördünüz mü?Türkiye sola bu kadar düşmanlık edecek ve solcuların kurduğu bir tarih vakfına Tayip Bey [u]belediye başkanı olarak yer tahsis edecek, para verecek. Bu ilginçtir.Tarih Vakfı Sebataist kontrolde olan bir kuruluşturVe [/u]burada 'tarih' de yapmaz, 'bilim' de yapmaz. Sebataistliğin politikalarını uygular, propagandasını yapar. Evet tekrar sorayım; olmayan var mı..Tarih Vakfı Başkanı ve yardımcısı arkadaşım; sekreteri öğrencimdir. Şu anda Tarih Vakfı'nı bu büyük dizaynın içinde gördüğüm takdirde deşifre ederim. Ey Türkiye insanı, bunun tarihle ilgisi yok derim. İçerden ve dışardan çok büyük malî imkânları var. Bunlar tesadüf değil.Bu fotoğraftan şöyle bir şey çıkıyor; Türk Devleti içeriden kuşatılmış, Türk yöneticileri, elitleri de sadece Devleti değil, toplumsal gelişmeleri de idare eder hale gelmiştir. Batı adına Batılı bir proje yürütülüyor[b] organize olarak Çok abartılı bir resim değilmi bu.



16 Temmuz 2010 Cuma

 TARAF EN SONUNDA İTİRAF ETTİ: "GAZETE, BAŞBAKAN TARAFINDAN DESTEKLENİYOR"

Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yasemin Çongar, "Gazete, Başbakan tarafından destekleniyor" dedi. Çongar, Amerika'nın en büyük radyosu olan Ulusal Halk Radyosu'na konuştu. İşte Yasemin Çongar ve Murat Belge'nin Tayyip Erdoğan'ı ve polis içindeki güçleri ihbar niteliğindeki sözleri...
Amerika'nın en büyük radyo kanalı Ulusal Halk Radyosu, 30 Haziran tarihinde Taraf gazetesini ve Ergenekon iddialarını ele alan bir program yaptı. Radyonun muhabiri Julia Rooke (Culya ruuk), yaklaşık 5 dakika süren programı İstanbul'a gelerek hazırladı.
Amerika'nın Ulusal Halk Radyosu, kısa adıyla NPR'nin internet sitesinden duyurduğu programın sunuşunu şöyle yapıyor: "Julia Rooke, bu küçük gazetenin gücünü kimden aldığını ve arkasında kimlerin durduğunu bildirecek".
Bu sunuşun ardından programa geçiliyor. Taraf gazetesinin Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar, arkalarında kimin olduğunu söylüyor. Julia Rooke, Çongar'ın sözlerini şöyle aktarıyor:
"Yasemin Çongar Taraf'ın yayınladığı bilgileri anlatıyor. Ve şunu ekliyor; gazete başbakan ve devlet istihbaratının başındakiler tarafından destekleniyor, cesaretlendiriliyor."
Yasemin Çongar bu sözlerle, bir itirafta bulunmanın ötesinde Tayyip Erdoğan'ı da ihbar etmiş oluyor.
Taraf yazarlarından Murat Belge de, Ergenekon sürecine hizmet eden sözde haberlerin kaynağını anlatmaktan çekinmiyor. Julia Rooke'a konuşan Belge, şunları söylüyor:
"Bana göre tüm bunlar savcı tarafından polise aktarılan ve o kanal ile bize ulaşan bilgiler, sadece bize değil diğer yayınlara da ulaşıyor. Fakat Taraf, diğerlerinden daha fazla şey yapıyor."
Amerika'nın Ulusal Halk Radyosu muhabiri Julia Rooke, Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever'le de görüşmüş. Yasemin Çongar ve Murat Belge'nin aksine Cüneyt Ülsever Ergenekon iddialarına inanmadığını söylüyor. Julia Rooke, Ülsever'in sözlerini şöyle aktarıyor:
"Sözde "Balyoz Darbe Planı"nın uydurma olduğunu O da kabul ediyor. Taraf'ın muhbir diye nitelendirdiklerinin yalnız olduğu fikrine inanmıyor. Bu muhbirlerin iyi organize edilmiş bir tezgahın bir parçası olduklarını söylüyor."
Julia Rooke'a konuşan Ülsever, şunları söylüyor:
"Dini gruplar 30 yıldır askeriyenin başına kendi adamlarını getirmeye çalışıyorlar, bununla da kalmıyorlar; polis departmanlarına, İçişleri Bakanlığı' na da kendilerini temsil eden kimseleri koymaya çalışıyorlar."


kaynak:
http://teomankaiser.blogspot.com/2010/07/balyoz-basbakan-erdogana-patladi.html

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

7 Haziran 2010 Pazartesi

21 Nisan 2010 Çarşamba

İHANET KARDEŞLİĞİ DAĞILIYOR VE EMPERYALİST BUNUN FARKINDA


18 Nisan 2010 Vatan gazetesinde manşetten verilen, Fethullah’ın Saman yolu Tv sinde de “ nasıl böyle  asparagas haberi ulusal bir gazete olarak veriyorlar?” temasıyla sunulan haber üzerine düşünmeye değer.
Önce haberi yazana bakalım.

ABD'li öğretim üyesi olan ve eski FBI danışmanı Paul L. Williams.
"Son Haçlı Seferi" adlı internet blog’unda yazan sağcı bir yazar.
1999 yılında Amerika'ya giden ve 11 yıla yakın süredir hayatını bu ülkede sürdüren Fethullah Gülen'in Pennsylvania eyaletindeki Pocono Dağı eteklerinde yer alan Saylorsburg kentinde kaldığı çiftlik ilk kez görüntülüyor ve yazısına "Dünyanın en tehlikeli İslamcısı aramızda yaşıyor"  başlığını atıyor.



Paul  L.Williams, Gülen'in yaşadığı "Altın Jenerasyon İbadet ve Dinlenme Merkezi" ne (Golden Generation Worship and Retreat Center) gidiyor, burada fotoğraflar çekiyor ve Gülen'i ağır ifadelerle eleştiriyor.
Neler diyor?

"Dünyanın en tehlikeli İslamcısı'nı Afganistan'da, Pakistan'da, Sudan'da ya da Somali'de aramayın. Yanı başımızda 30 milyar dolarlık servetiyle dünya genelinde bir halifelik kurmak için çalışıyor. Çiftlikte Kalaşnikof'larla silahlı eğitim yapılıyor. Çevredekiler yükselen silah sesleri nedeniyle FBI'a defalarca şikâyet iletti. FBI da buraya baskınlar düzenledi. Ancak valiliğin Gülen'i bölgeden gönderme girişimleri kendisine Green Card (Yeşil Kart) verilmesi sonrasında sonuçsuz kaldı. 100 dönümlük çiftlikteki helikopterler alçak uçuş yaparak çevredekileri rahatsız ediyor. Silahlı 100 İslamcı tarafından kale gibi korunan çiftlikte yaşayan Gülen'in bu aktivitelerine FBI, CIA ve federal hükümet nasıl sessiz kalıyor?" diyor.

30 milyar doların varsa,seni savunacak adamlarında vardır. Hele ABD gibi para egemen bir ülkede. Bu haberden sonra tabiî ki aklama faaliyetleri başlıyor ve bize gelene kadar  habere bir sürü eklemeler yapılıyor..
Ben bu boyutunda değilim.
Şuanda Türkiye’de Anayasa değişikliği tartışılıyor. TBMM AKP’li milletvekilleri vitamin haplarıyla desteklenerek sabahlara kadar Başbakan’ın emri doğrultusunda çalışıyor. AKP milletvekillerinin rapor almaları, hastalanmaları, yurt dışına çıkmaları yasak. Burnu kırılan Enerji ve Tabi kaynaklar bakanı Taner Yıldız bile Anaysa değişikliğine “kırılsak ta dökül sekte katılacağız” diye açıklama yapıyor. “burnum kırılsa da yatamam,katılmak zorundayım” diyemez tabi ki.
Şehit Yüzbaşının cenaze namazında öfkesine hakim olamayan bir öğretmen;Şahin Şimşek’in salladığı yumruk anında bir komplonun göstergesi ilan ediliyor.Ama bu yumruğu atan kişi olmak isteyen milyonlar paylaşım sitelerinde görüşlerini dillendiriyor. Toplum AKP sayesinde şiddete yönlendirildi.Kürt/demokratik…vb isimlerle yapılan açılımlar tam bir rezalete döndü.Ayrılıkçı Kürtlere verilen imtiyazlar artık bir öğretmeni yumruk atma moduna getirdi.

Tam bu dakikalarda 6.madde yani Anayasanın 53. maddesinin değiştirilmesi tartışılıyor. Muhalefet topyekûn “AKP yargılanırken yandaş yargı istiyor”  görüşünde hem fikir. Gündemin işsizlik ve ekonomi olduğunu söylüyorlar. Çokta haklılar.Türkiye'nin  ekonomisi çöken Yunanistan’dan daha fazla işsizi var. Ama biz anayasa değiştirmekle uğraşıyoruz.
AKP değişiklikler geçemezse,27 maddenin toplu olarak halka sunulması istiyor. Muhalefet medya desteği ve şekerleme yasalarla gizlenen 3 madde olduğunu savunuyorlar. 
Anayasa mahkemesi hakimlerinin seçimi, 
Hakim Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) üyelerinin seçimi ve
Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması.
Kısacası çocukların korunması gibi tuhaf ve şirin maddelerle saklanmak istenen bu 3 madde. Anayasasında  “çocuklar korunmalı” yazan bir devlet hakkında ne düşünürsünüz?
Ben “Demek bu ülkede çocuklar tehlikede” ki adamlar Anayasası’na koymuş diye düşünürüm.
Bu şekerlemeyi yemeyecek sivil bir vatandaş var mı?
“Çocuklar korunmasın” diyecek bir Allahın kulu çıkar mı?
Ama  bu 3 madde AKP için gelecek yıllarda, yargılanma süreci için hayati önem arz ediyor.
AKP farkında ve çember daralıyor.
Kıbrıs Türk halkı uyandı.
Uyanma sırası Ana vatan’da. 
Tüm medya gücüne ve emperyalist, siyonist desteğe rağmen halk ayakta.

Bunların yazımın başıyla ne alakası var? diyebilirsiniz.
Çok  alakası var.
AKP’den önce ABD Türk Halkının uyandığının farkında. Yeşil ihtilal’ın, ihanet kardeşliğinin sonunun geldiğini çok iyi görüyor ve yine emperyalist kendi yavrusunu yemeye hazırlanıyor.
Haberi yazan sıradan biri değil.
FBI’ın eğitiminde çalışmış emekli olmuş kalifiye bir elemanı. Avangenist ve aşırı sağcı.
FBI,CIA gibi örgütlerden emekli olunmaz.Emekli olsa da gidip Hawai’de kızlarla havuzda tüm gün yatamaz.Bu disiplinden geçmiş bir eleman ABD çıkarlarını tehlikeye sokan olaylara duyarsız kalamaz.Ve ABD politikalarından habersiz olamaz.

Çok iyi biliniyor ki Prensilvanya’nın dağlarında Fethullah Gülen’i FBI ve CIA koruyor.
Ama politika değişiyor. 
Fethullah’ın çocukları Türkiye’de sıkışırken ve kendini kurtara bilmek ,yandaş yargı oluşturmak için Anayasayı değiştirmek umuduyla TBMM'de sabahlarken ABD hızla kendi çocuğunu yemeye hazırlanıyor.
İşte bu haberin anlamı budur.
Son satırlarımı yazarken TBMM’inde canlı yayında İhanet Kardeşliğinin Ayrılıkçı Kürt ayağı BDP milletvekili Habib Kaplan, Yeşil İhanet ayağı meclis başkanı Mehmet Ali Şahin’i tehdit ediyor.
Kardeşler birbirine düştü ve ABD bunu biliyor.
Görüşmek umuduyla.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

12 Mart 2010 Cuma

ATANIN VEFAT ETTİĞİ YERDE BİZANS'I GELİN KURUN DEDİ

YORUM YARIN

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

15 Eylül 2009 Salı


MAZLUM-DER Soytarıları ve aydın geçinen zibidiler. Okullarımızın sadece ilköğretiminde okunan “ANDIMIZI” kaldırmak isteyen soytarı, bölücü, parazitler.
ABD emperyalistinin çanak yalayıcıları.
72 değişik milleti barındıran ABD’de ilkokuldan lise sona (bizim gibi 8.sınıfa kadar da değil) kadar okunan ant bu:
“I pledge allegiance to the flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with Liberty and Justice for all.” Yani Türkçesi:
“AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NİN BAYRAĞINA VE O BAYRAĞIN SİMGELEDİĞİ CUMHURİYETE BAĞLILIK İÇİN AND İÇİYORUM. HERKES İÇİN ÖZGÜRLÜK VE ADALETLE, ALLAH’IN GÖZETİMİNDE, BÖLÜNMEZ, TEK MİLLET.” ”NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE”
Sözünden rahatsız olanlar.
Kimseyi kandıramazsınız.
Siz ABD adına Kürt faşistliği yapıyorsunuz.
Kürt halkını kandırıyor ve bölüyorsunuz.
Kürtler Türklerden ayrıldığı gün helak olur.
Bunu siz çok iyi biliyorsunuz.
Ama umurunuzda değil.
Sizin için önemli olan:
ABD emperyalistinin, İsrail Siyonistinin ve şımarık emperyalist AB’nin çanağınıza atacağı kemik.
Tüm derdiniz bu.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR,

SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."