SULARIMIZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SULARIMIZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2011 Salı

SUYUN ÖZELLEŞTİRİLMESİ
Kudret Ulusoy

Amerikan Ulusal Kalkınma Ajansı’nda uzun yıllar görev yapan ekonomik tetikçilerden John Perkins; 1982 yılında bir kız çocuğunun dünyaya gelmesi üzerine suçluluk duygusuna kapılarak vicdanen rahatlamak ve kızına kaos içinde bir dünya bırakmamak için, kendisine yapılan tüm parasal teklif ve tehditlere rağmen, sömürgeciler tarafından nasıl kullanıldıklarını ve sömürüde uyguladıkları yol ve yöntemleri yazdığı bir kitapla itiraf etmek zorunda kalır.

Esasen burada ABD’nin bağımsız ve egemen ülkelere yaptığı fiili ekonomik saldırının iç yüzü anlatılarak bizim gibi ülkelerin bundan ders çıkarılması istenir. John Perkins ABD’nin Irak’a dolayısıyla Ortadoğu’ya doğrudan müdahalesinin en önemli nedenlerini; Ortadoğu’nun jeopolitik konumu, petrol ve özellikle su kaynakları şeklinde sıralar. Zira John Perkins bu konuda; “Irak bizim için, ilk bakışta göründüğünden çok daha fazla önemliydi. Yaygın kanının aksine, Irak sadece petrol demek değildi. Aynı zamanda, su ve jeopolitik de demekti.

Irak, hem Dicle, hem de Fırat nehirlerinin geçtiği iki ülkeden biri olduğu için gittikçe kritik hale gelen su rezervlerinin en önemli kaynaklarını kontrol etmektedir. 1980’lerde suyun gerek politik, gerekse ekonomik olarak önemi enerji ve mühendislik sektöründeki bizler için belirgin bir hal almaya başlamıştı.

Özelleştirme yarışında bağımsız küçük enerji firmalarına göz diken büyük şirketlerin çoğu, şimdi Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu’daki su sistemlerini özelleştirme peşinde koşuyorlardı.” demektedir. Öte yandan; Çokuluslu havzaların birçoğundan yararlanma amacıyla, çeşitli ülkeler arasında yapılmış 300 civarında antlaşma bulunmaktadır. Uluslararası hukuk açısından, sorunların çözümlenmesinde:
(a) andlaşmalar;

(b) teamüller;

(c) genel hukuk ilkeleri;

(d) hukuk otoritelerinin görüşleri;

Gibi unsurlar etkili olmaktadır. Sınır-aşan sular konusunda uluslararası ortamda bütün devletleri bağlayıcı hukuki esaslar uzun süre oluşturulamamıştır.

Sınır-aşan akarsuların geliştirilmesi hususunda, uluslararası hukuk açısından dört yaklaşım söz konusu olmuştur:
(a) bir ülkenin kendi topraklarından kaynaklanan suları dilediği gibi kullanabileceği esasına dayanan “mutlak egemenlik” görüşü;

(b) bir ülkede akan suların, o ülke toprağının ayrılmaz bir parçası olduğu ve membadaki ülkelerin bu suyun doğal nicelik ve niteliğini değiştirme hakkı olmadığı esasına dayanan “alansal bütünlük” görüşü;

(c) mansap ülkelere belirgin zarar vermemek üzere, akarsuyun her bir ülkedeki yağış alanı, sağladığı debi, geçmiş ve mevcut kullanımı, gelişme ihtiyacı, sosyal ve ekonomik koşullar, su tasarrufu, diğer seçenekler, dengeleme olanakları gibi bir dizi etkenin dikkate alınarak su tahsisini öngören, diğer ülkelere önemli zarar vermeden “hakça ve makul yararlanma” görüşü;

(d) ülkeler arasındaki sınırları gözetmeden, bir akarsudan “havza bütününde en iyi yararlanma” görüşü; Uzun yıllar iki zıt görüş, “mutlak egemenlik” ve “alansal bütünlük” çatışmıştır.

FIRAT VE DİCLE HAVZASI VE SORUNLAR

Türkiye ile Irak arasında 23 Mart 1946 tarihli “Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşmasına Ek Dicle, Fırat ve Kolları Sularının Düzene Konması Protokolü” hala geçerlidir. Protokolde suların akışının düzenlenmesi ve taşkınların önlenebilmesi için gereken düzenlemelerin yapılabileceği ve böyle bir durumda Türkiye’nin mümkün olduğu şekilde iki ülke yararına düzenlemeler yapması ve Irak’a önceden haber vermesi kabul edilmiştir. Türkiye ile Fransa arasında imzalanmış olan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nın 12. maddesinde, Kuveik Suyu’nun Halep ile Türk bölgesi arasında kalan kısmının hakça kullanılması ve Halep şehri için Fırat’tan su alınmasına dair düzenlemeler yapılmıştır. Aynı düzenlemeler Fransa ile 1926 yılında imzalanan antlaşma ile teyit edilmiştir.

Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasından sonra bu düzenlemeler üzerinde yeni bir antlaşma yapılmamıştır. Suriye ile ilk sorunlar 1954 yılında Keban Barajı projesinin gündeme gelmesiyle ortaya çıkmış ve Suriye 1960 yılında Fırat sularının yeniden düzenlemesini istemiştir. Bu konuda kesin bir antlaşma yapılmamasına rağmen 1987 tarihli ekonomik işbirliği protokolü ile geçici bir düzenleme yapılmış ve Türkiye’nin Suriye’ye yıllık ortalama 500 m3/sn su bırakılması kabul edilmiştir.

HAVZANIN DURUMU VE MEVCUT KULLANIMLAR

Suriye’nin Fırat üzerindeki en önemli tesisi Tabka (Esad) Barajıdır. Sovyetler Birliği tarafından yapılan Tabka Barajı Sibirya’daki yüksek su seviyeli nehirler üzerine inşa edilen baraj anlayışına uygun olarak yapıldığından, elektrik üretimi için normalden daha fazla suya gerek duymaktadır. Barajın su tutma seviyesinin düşük olması, drenaj havzası ve sulama kanallarının yanlış yapılması sebebiyle tarım sulaması için beklenen verim sağlanamamıştır. Türkiye’nin verdiği suyu Suriye’nin yetersiz bulmasının en önemli sebebi, budur.

Diğer taraftan barajın toplama gölünün yapıldığı arazi, Suriye’nin en verimli topraklarının üzerine yerleştirilmiştir. Tabka hedeflenen ihtiyaçları karşılamada yetersiz kaldıysa da, Suriye’nin GAP’ı ima ederek Türkiye’yi suçladığı gibi, Irak’a akacak suyu kontrol edebilme imkanı vermesi bakımından stratejik bir değere sahiptir. Nitekim barajın yapımı aşamasında Irak ve Suriye savaşın eşiğine gelmiştir. Suriye 2010 yılına kadar gerçekleştirmeyi hedeflediği “gıda güvenliği” projesi ile tarımda kendi kendine yetmeyi amaçlamakta, bunun için de tarım arazilerini genişletmeyi planlamaktadır.

DEVLETLERİN İDDİALARI

Fırat ve Dicle’nin kullanımındaki sorunların özü, devletlerin bu iki nehri farklı statülerde değerlendirmeleridir. Türkiye bu nehirleri sınıraşan su, Irak ve Suriye ise uluslararası su olarak kabul etmektedirler. Dolayısıyla Türkiye kendi sınırları içinde kalan kısmında tam egemenlik hakkı olduğunu ileri sürerek, taraflar arasında hakkaniyete dayalı bir tahsis yapılmasını istemektedir. Suriye ise üç ülke arasında bir antlaşma yaparak kesin bir paylaşım istemektedirler.

Suriye “doğal durumun bütünlüğü” ve “adil kullanım”, Irak “tarihsel kullanım hakkı”, Türkiye ise “kısıtlı ülke egemenliği”, doktrinlerini ileri sürmektedir.

Dünya genelinde yapılan araştırmalarda su kıtlığı çeken 22 ülkenin 14’ü Ortadoğu’da yer almaktadır. Fırat-Dicle havzasının en büyük dezavantajı, kendine has coğrafi, klimatolojik, hidrolik, ekonomik ve siyasi özelikleri olan bir bölgede yer almasıdır. Ortadoğu’nun bu özellikleri, bölgede çıkan her sorunun çözümünü zorlaştırmaktadır. Bir yazarın dediği gibi “Ortadoğu’da nehirlerin akımlarının düzenlenmesi hidrolojik yönden faydalı fakat politik yönden geçersizdir.”

Fırat ve Dicle’yi ana konu olarak ele alan “Ortadoğu Su Bilgi Ağı” ve “Ortadoğu Araştırmaları Birliği” adlı iki hükümet dışı örgütün merkezi Amerika’dadır. Bu tür kuruluşların merkezinin herhangi bir Ortadoğu ülkesinde olmamasının sebebi, bölgede atılacak her adımın siyasi bir anlamı olmasından kaynaklanmaktadır. Fırat-Dicle konusunda gidilecek uluslararası örgüt veya hakemin, o günün siyasi koşullarından etkilenmeden durumu değerlendirebilmesi de doğal olarak mümkün olmayacaktır.

SUYUN ÖZELLEŞTİRİLMESİ

Bu gün dünyadaki kullanılabilir suyun sadece %5’i çok ululu şirketlerin pazarı durumunda olup mali boyutu yaklaşık 1 trilyon dolar civarındadır.Dünyadaki su özelleştirmelerinin üçte ikisini elinde bulunduran iki Fransız çokuluslusu Suez ve Vivendi dünya su piyasasına hâkimdir. Diğer büyük şirketler olan Saur, Thames, Anglian, IWL ise çok küçük kalmaktadırlar. Bu gün dünyadaki su sektörüne; 100 ülkede faaliyet gösteren Vivendi- Generale Des Eaux ile, 130 ülkede faaliyet gösteren Suez- Lyonnaisse Des Eaux isimle çok uluslu iki dev şirketi ile bunların alt grupları hâkimdir. Her biri en az 110 milyondan fazla insana hizmet götüren bu şirketler, bu sektördeki pazarın yaklaşık % 70’ini ellerinde bulundurmaktadırlar.

Dünya su pazarı yukarıdaki iki çokuluslu şirketin tekelinde olup; Tekelleşme süreci, özellikle bir dizi ABD şirketinin yakın zamanda satın alınmasıyla devam etmektedir. İki şirket birbirleri karşısında rekabet etmek yerine su imtiyazının kârlarını paylaşabilmek için birçok şehir ve bölgede ortak yavru şirketler kurmaları üzerine dünya su tekelini elinde bulunduran çokuluslular arasındaki söz konusu işbirliği nedeniyle Suez ve Vivendi Fransa’daki Anti-Rekabetçi davranışı için uyarılmışlardır.Zira 11 Temmuz 2002’de Fransız Rekabet Konseyi (Conseil la Concurrence) Suez ve Vivendi’nin özel suyun %85’ini kontrol ettikleri Fransa’da pazar hâkimiyetlerini kötüye kullandıklarına karar vermiştir.

Su savaşları bir yandan insanlığa yönelik sürdürülen bir savaş, diğer yandan da tekeller arasındaki savaş olarak karşımıza çıkmaktadır. Birde sınır aşan ve sınır oluşturan sular nedeniyle ülkeler arasında olası savaşlar göz önüne alındığında su sorunu daha da karmaşık bir hale gelmektedir. Son yıllarda ülkemizin akarsuları başta olmak üzere özellikle belediyelere ait su şirketlerinin özelleştirilmesi girişimleri yukarıdaki çokuluslu şirketlerin girişiminden başka bir şey değildir.

Hatta şirketlerin özelleştirilmesi yerine doğrudan suyun kaynağının yani akarsu ve havzalarının özelleştirilmesi beraberinde başka sorunları ve maliyetleri de getirecektir. Akarsu üzerindeki sulama, enerji, içme amacıyla kullanılan tüm su potansiyelinde söz sahibi olacaklardır. Bu da su faturası, elektrik faturası, sulama faturası yani petrole nasıl zam yapıldıktan sonra iğneye-ipliğe zam gelecekse akarsular özelleştikten sonra da su ile ilgili her şeye zam gelecek demektir.

Petrolsüz yapabiliriz, ancak susuz yapmamız mümkün değildir. Fırat ve Dicle’nin anılan şirketlerce alınıp kontrolü ele geçirildikten sonra olacakları düşünmek dahi insanı dehşete düşürmektedir.

AB ve diğer uluslararası örgütlerin sınıraşan sulara ilişkin hukuku düzenlerken Türkiye’nin söz hakkını alıp uluslararası bir komisyona verme çabaları bu özelleştirmelerin alt yapısını oluşturmaktan, ileride sorun çıktığında uluslararası mahkemelere ya da hakemlere götürme çabalarından başka bir şey değildir. Bu gün bir taraftan kuraklıkla mücadele etmekteyiz. Bir taraftan da aç kurtlar gibi sularımıza saldıran özelleştirmeci çok uluslu şirketlere karşı mücadele etmekteyiz.





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

3 Aralık 2009 Perşembe

5. MADDE : SULARIN DEVRİ




5. MADDE : SULARIN DEVRİ


Tarih:17 ARALIK 2004
BRÜKSEL AB’DELİ 24 BAKAN RECEP TAYİP ERDOĞAN’A MÜZAKERE TARİHİ VERDİ.

NASIL MI GERÇEKLEŞTİ?

TAYYİP ERDOĞAN AŞAĞIDAKİ 12 MADDEYİ KABUL EDEREK:

1-Kıbrıs Rumlara bırakılacak.


2-Sözde Ermeni soykırımı tanınacak.


3-Güneydoğuda Kürt devleti kurulacak.


4-İstanbul’daki Fener Ortodoks Rum papazına ekümenik verilecek.


5-Fırat ve Dicle üzerindeki barajlar başta olmak üzere AB’ye devredilecek.


6-Ilımlı İslam uygulanmasına geçilecek.


7-İran ve Rusya potansiyel düşman kabul edilecek.


8-Türk Silahlı Kuvvetlerinin yetkileri kısıtlanacak.


9-Müzakerelerin ucu açık bırakılacak.


10-Devlet bankalarının tamamı özelleştirilecek.


11-Avrupalı yatırımcının önündeki tüm engeller kaldırılacak.


12-Avrupalı işsizler Türkiye’ye gelip çalışabilecek.


Tony Blair ile Recep Tayip Erdoğan’ın özel görüşmesi neticesinde:
—KABUL EDİLDİ-
Bu maddeler Türk halkına nasıl mı yutturuldu?


BRÜKSEL’DE SADECE TİCARİ BİR ANLAŞMA YAPTIK DENİLDİ.


Emekli Tümgeneral Osman ÖZBEK’in Tv  konuşmasından alındı.

AKP’NİN İCRAATLARINI BU MADDELERDEN SONRA DAHA İYİ ANLAYABİLİRSİNİZ.

Söyleyin bana yukarıdakilerden hangisinde adım atılmadı?
Şimdi gündeme 5. madde geldi.
Aslında 16–22 Mart 2009 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşen 5.Dünya Su Forumu tam da bunun içindi.

HABER:

FIRAT VE DİCLE AB DENETİMİNDE!

AKP, Fırat ve Dicle'yi AB denetimine veriyor!
Bu konuda komşular ve İsrail ile işbirliği yapılacak.

 (Van minıt ile göz boyayıp çaktırmadan işbirliği. Masonlar için pul ve kartpostal baskısı. Yahudi Ofer'e
yapılan kıyaklar. Petrol terminalinin Ceyhan'dan İsrail'e taşınarak İsrail'in ihya
edilmesi. Bütün bunlar "van minıt" yaygarasının altında saklanmaya çalışılıyor.
"Cambaza bak" misali) 

Türkiye, sınırı aşan sularda AB'ye uyumu kabul etti. Müzakerelerde 'Çevre'
başlığının açılması ve kapanması karşılığında Fırat ve Dicle havzasının AB ile ortak
yönetilmesi AKP tarafından kabul edildi.


AB daha önce bu konuya 2004 yılında yayımladığı
, 'Etki Raporu'nda yer vermiş, ancak
Ankara'dan tepki almıştı. Bu durum daha sonra gündeme getirilmemişti.”

ÇEVRE'NİN KAPANIŞ KRİTERİ
AKŞAM'ın Brüksel'deki AB kaynaklarından edindiği bilgilere göre, AB, 10–11 Aralık
tarihlerinde gerçekleştirilecek Hükümetler arası Konferans'ta Türkiye ile 'Çevre'
faslında fiili müzakereleri bu şartla başlatacak.
AB İÇİN ÖNEMİAB'nin 6 Ekim 2004 yılında yayımladığı ve Türkiye için müktesebat olan 'Etki
Raporu'nun sekizinci sayfasında, üyelik halinde Fırat ve Dicle nehirleri ile bunlar
üzerindeki barajların ve sulama planlarının idaresinin uluslararası yönetime
bırakılmasının ve bu konuda komşular ve İsrail ile işbirliği yapılmasının
Türkiye'den isteneceğine yer verilmişti.
Raporda şöyle denmişti:'Orta doğuda su önümüzdeki yıllarda giderek artan biçimde stratejik bir konu haline
gelecektir. Türkiye'nin AB'ye katılımı ile beraber su kaynakları ve altyapılarına
(Fırat ve Dicle nehir havzaları üzerindeki barajlar ve sulama sistemleri,
İsrail ve
ona komşu ülkeler arasında su alanında sınır ötesi işbirliği) ilişkin uluslararası
yönetimin AB için önemli bir mesele haline gelmesi beklenebilir. '


Mahmut GÜRER / BRÜKSEL 


ŞİMDİ NE OLACAK?

Şimdi ABD/AB/İsrail’den beslenen ve patronların çıkarları için AKP’ye yağdanlık görevini üstlenmiş, medyanın tamamına yakınını ele geçirmiş, eski dönek solcu; bu günün liboşu, ayrılıkçı kürdü, Fettullahçı 2. cumhuriyetçiler ve ülkenin bu kadar laçka, başıboş yönetildiğini, talanın kol gezdiğini gören (düne kadar kendilerini bu ülkenin vatandaşı hisseden, ülke çıkarları için çalışan azınlıklar) Yahudi’si, Ermeni’si, Rum’u televoleliğe soyunacaklar.
Kanal kanal gezip kareyi kuracaklar.
İçlerinden birini; sözüm ona aksini savunuyormuş gibi gösterip, televizyon ekranlarında madara edecekler.
Çünkü aksini savunuyor gösterilen kişide kendilerinden olacak.
Ve bu aksini savunuyor görülen kişiler asla “bunları neden söylemiyor?” diye ekran başında saçınızı, başınızı yolacağınız gerçekleri söylemeyecek.
Bu zibidilerin yumuşak yumuşak, kıvıra kıvıra konuşmalarını dinleyen, işinden gücünden yorgun argın gelmiş halk kendine şu soruyu soracak:
“ya bunlar koca koca profesörler, yalan mı söyleyecek? Ben bunlardan daha mı iyi bileceğim?”
İşte AKP’nin ABD/AB’den aldığı talimatları, yargıdan döneceğini bildiği halde gündeme getirmesinin sebep bu.
AKP; hakkında tek bir fikri olmayan konuları bu nedenle gündeme taşıyor.
Emirlere uyuyor.
Uyuyor çünkü satılmış, devşirilmiş televole profesörlerin medyada halkı buna hazırlayacağını biliyor.
Medya gücü ve “asla olmaz” dediğimiz olayların gerçekleşmesindeki aşamalar bunlar.
Levent KALEM



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

26 Mart 2009 Perşembe

Su Forumu’na İsrail damgası
Dünyadaki artan su ihtiyacına karşın gittikçe azalan su kaynakları sorununa çözüm arayışlarının görüşüldüğü 5. Dünya Su Forumu, 16-22 Mart tarihleri arasında İstanbul Sütlüce Kongre Merkezi’nde düzenlendi.
Dünyadaki artan su ihtiyacına karşın gittikçe azalan su kaynakları sorununa çözüm arayışlarının görüşüldüğü 5. Dünya Su Forumu, 16-22 Mart tarihleri arasında İstanbul Sütlüce Kongre Merkezi’nde düzenlendi. 140 ülkeden yaklaşık yirmi bin kişinin katıldığı Forum’un sonunda açıklanan BM raporunda İsrail’in, geri dönüştürülmüş suyu en etkin kullanan ülke olduğu belirtildi. İsrail, her yıl atık suyun yaklaşık %70’ni tarımda kullanabilirken, Türkiye için bu oran sadece %3,6.

23 Mart 2009 Pazartesi

‘Su bakanlığı kurulsun’
‘Su bakanlığı kurulsun’
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hızır Önsoy, Türkiye'de su konusunda en büyük sorunun su yönetimi olduğunu, bu nedenle hızla harekete geçilerek 'su bakanlığı' kurulması gerektiğini söyledi.
22 Mart 2009 Pazar

TRABZON -Prof. Dr. Önsoy, yaptığı açıklamada, Türkiye'nin mevcut su potansiyelinin dünya ortalaması civarında, Afrika ülkelerinin ise yukarısında olduğunu belirtti.

Türkiye'nin yıllık 186 milyar metreküp brüt yüzeysel su potansiyeli olduğunu ifade eden Önsoy, şöyle konuştu:

'Bazı araştırmacılara göre bunun 95 milyar metreküpü, bazılarına göre ise 120 milyar metreküpü kullanılabilir vaziyette. Maalesef toplam su potansiyelimizin içme, kullanma, sulama ve enerji üretiminde sadece yüzde 35'ini kullanabiliyoruz. Suyumuzun geri kalan kısmı denizlere veya komşu ülkelere doğru akıp gidiyor. Ben kullanılabilir su miktarının revizyondan geçirilerek 150 milyar metreküpe çıkarılabileceğini iddia ediyorum.'

Verilere göre su zengini sayılmayan Türkiye'de mevcut su potansiyelinin akılcı politikalarla yönetilmesi gerektiğini kaydeden Önsoy, şunları söyledi:

'Suyumuzu çok az kirleterek kayıpları en aza indirmek zorundayız. Ülkemizde hiçbir zaman orta ve uzun vadeli planlarımız, bilimsel su yönetimimiz olmadı. Günlük politikalarla, ancak günü kurtarmaya yönelik çalışmalar yapıldı. Türkiye'de su yönetimi yapılamıyor. Biz suyu değil su bizi yönetiyor. En kısa zamanda kalıcı su politikası yasası düzenlenmeli ve bir an evvel uygulamaya konulmalıdır. Ülkemizde su konusundaki en büyük sorun su yönetimi olmayışıdır. Bu nedenle Türkiye'de hızla harekete geçilerek su bakanlığı kurulmalıdır.'

21 Mart 2009 Cumartesi

ARSENİKLİ SULARIMIZ


ANLAYANA SAYGILAR.


BİR GÜN;ANKARA BELEDİYE BAŞKANI DURUP DURURKEN ŞAŞIRTICI BİR AÇIKLAMA YAPTI.

“İZMİR'İN SUYU ARSENİKLİ” HAKETEN ŞAŞIRDIK VE SEN ANKARANIN BELEDİYE BAŞKANISIN, AMA NE MÜBAREK İNSANSINKİ SADECE ANKARA’YI DEĞİL İZMİR'DE DÜŞÜNÜYGORSUN DEDİK.

SONRA BAKTIKKİ SADECE İZMİR'İN DEĞİL NEREDEYSE TÜM TÜRKİYE'NİN SUYU ARSENİKLİMİŞ.

TÜM BELEDİYE BAŞKANLARI KANDIRMIŞ BİZİ.

TÜM ÜLKEDE TEPKİLER GELMEYE BAŞLADI. MUSLUKLAR SUSTU DAMACANALAR ÇIKTI PİYASAYA.

HATTA ÖĞRENCİLERE OKULLARDA SU DAĞITTIK.
İZMİR BELEDİYESİ ARITMA TESİSLERİ YAPMAYA BAŞLADI.

200 MİLYON DOLAR YATIRIM YAPTI. (Resim yazılarını okuyabilmek için üzerine tıklayın)
SONRA BİRÇOK AÇIKLAMA GELDİ. BİLİM İNSANLARINDAN ONDAN BUNDAN.

AMA HEPSİ CILIZ KALDI. BİR ANDA SUYUMUZU İÇEMEZ OLDUK.

HATTA:

Sağlık Bakanlığı ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) suda bulunabilecek arsenik için maksimum seviyeyi belirliyor ve buna içme suyu üreten şehir ve şirketlerin uyması gerekiyor. ESKİDEN BU RAKAM LİTREDE 50 MİKROGRAM İDİ VE BİRKAÇ YIL ÖNCESİNDE 10 MİKROGRAMA ÇEKİLDİ. Bu geçiş mesela ABD'de Ocak 2006'da oldu. Yeni limit uygulaması beraberinde yatırım gerekliliği getiriyor. Yani o zamana kadar 50 mikrogramın altına inmesi yeterli iken bir anda yetersiz hale gelmiş oluyor. YANİ NEDİYOR?

ASLINDA BU ORANLAR İSTENİLDİĞİ GİBİ DEĞİŞTİRİLE BİLİR; DİYOR. YANİ SİYASETE AÇIK, DİYOR. KİM Mİ DİYOR BUNU?

HİÇ CANIM ÖNEMLİ BİRİ DEĞİL.

ABD'de sudaki arseniği yok etmek üzere geliştirilen ve DÜNYAYI DEĞİŞTİRECEK 6 BULUŞTAN BİRİ olarak gösterilen ‘KİR MIKNATISI’ projesinde yer alan 6 bilim adamından biri olan ODTÜ mezunu Kimya Doktoru CAFER YAVUZ, ülkesinden binlerce kilometre uzaktan ‘İzmir'deki arsenikli su’ tartışmalarına, “Bu suyu 6 yıl içmiş biri olarak” diyor.
Çok detaylı okumak için:

http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=986704


YOK; BİZ YİNE İNANMADIK. SULARIMIZA DÜŞMAN GİBİ BAKTIK. BİRAZ ESKİYE TAM BİR YIL ONBİR GÜN ÖNCESİNE DÖNELİM OZAMAN:

EDİRNE’BELEDİYESİ DAHA YENİ DEDE OLDUĞUNDAN DOLAYI,ADI DEDE OLAN BİR OPERASYON YAPILDI. 10 Mart 2008 Edirne’de DEDE OPERASYANU YAPILIYOR ve Eski Cumhur Başkanı Turgut Özal’ın oğlu ve Malatya Milletvekili AHMET ÖZAL tutuklanıyor. Ahmet Özal’ın, Edirne Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi’nde ifade veriyor. AHMET ÖZAL İFADESİNDE TÜRKİYE’DE 3 BİN BELEDİYENİN SU ŞEBEKELERİNİN İMTİYAZ HAKKINI SATACAĞINI VE BUNUNLA BİRLİKTE ÖN ÖDEMELİ SAYAÇ SATIŞININ DA OLACAĞINI SÖYLEYEREK, BUNUN PİYASADA 90 MİLYAR DOLARLIK BİR PASTA YARATTIĞINI ANLATTI. HÜKÜMETİN SU BAKANLIĞI KURMA HAZIRLIĞI İÇİNDE OLDUĞUNU VE BAKANLIĞIN KURULMASINDAN SONRA TÜRKİYE’DEKİ SU KONUSUNDA TEK YETKİNİN BURAYA DEVREDİLECEK OLACAĞINA DİKKAT ÇEKEN AHMET ÖZAL, BU NEDENLE KÜRESEL SERMAYENİN VE BÜYÜK ŞİRKETLERİN BİR AN ÖNCE YEREL YÖNETİMLERİN ELİNDE BULUNAN SUYUN İMTİYAZ HAKLARINI ALMAK İÇİN HAREKETE GEÇTİĞİNİ SÖYLEDİ. AHMET ÖZAL, “SÖZ KONUSU ŞİRKET YÖNETİCİLERİ DE BANA GELİP İMTİYAZ SÖZLEŞMELERİNE KATILACAK BÜYÜK SERMAYE GRUPLARINI İKNA ETMEM KONUSUNDA YARDIM İSTEDİLER” DEDİ. MEHER MÜBAREK İNSAN;ANKARA'IN BELEDİYE BAŞKANININ BAKIN ARKASINDA KİM VAR? MOSSADIN İKİNCİ ADAMI DAVİD KİMCHE. GLOCAL FORUM DİYE BİR ÇALIŞMA GÖTÜRÜYORLAR BERABER. GLOBAL+LOCAL =GLOCAL OLMUŞ. ARALARI ÇOK İYİ. HATTA RECEP TAYYİP ERDOĞAN ZORLANA ZORLANA 29 MART 2009 SEÇİMLERİNDE YİNE "ANKARADA GÖKÇEK KARDEŞİMLE YOLA DEVAM" DEMESİNİN ARKASINDAKİ GİZLİ ELİN MOSSADIN BU NADİDE KİŞİLİĞİ OLDUĞU YAZILDI ÇİZİLDİ.
MEĞER BU NADİDE KİŞİLİK KİMMİŞ:

İNGİLİZ BEYEFENDİSİDavid Kimche, aristokratik, pekçok haham da çıkarmış bir İsviçreli Yahudi ailesinin üyesi. Ailesi, o doğmandan hemen önce İngiltere’ye yerleşiyor. Kimche, İngiltere’de doğuyor. Zaten kimche’yi daha sonra gireceği Mossad’da mesleki başarısı kadar, İngiliz “inceliği” de ayırıyor iş arkadaşlarından. “Kaba saba” diye tabir edilen diğer Mossad elemanlarının yanında Kimche son derece sofistike bulunuyor. MOSSAD’A GİRİŞ Kimche 1946’da Filistin’e gidiyor. İsrail devleti kurulduktan sonra şansını İsrail dışişleri bakanlığında deniyor ama imtihanlarda başarılı olamıyor. Bir süre Jerusalem Post’ta gece editörlüğü yapıyor. Bir süre sonra, yeni kurulan Mossad’a girmeyi başarıyor. AFRİKA YILLARI David Kimche , 1950’li ve 1960’lı yıllarda Afrika’da görülüyor. Yeni yeni bağımsız devletler oluşur, Afrika darbelerle çalkanırken, kıtada “David Sharon” sahte adıyla görev yapan İsrail dışişleri yetkilisi olarak bütün olup bitenlerde etkin rolü olduğu söyleniyor. O dönemde Afrika’da görev yapan gazeteciler David Sharon’u belli başlı bir haber kaynağı olarak anımsıyorlar. Tabii bazen de dezenformasyon, yönlendirici haber kaynağı… David Kimche valizini alıp bir Afrika ülkesine gidiyor, oradan ayrıldıktan birkaç gün sonra orada ya bir iç savaş başlıyor yahut bir darbe gerçekleşiyor. Afrika’nın ünlü yöneticilerinden İdi Amin’in arkasında da David Kimche (ya da Sharon) gölgesi görülüyor.

KÜRTLERLE DANS Kimche aynı yıllarda Irak’taki Kürtlerle de teması kuran adam. Barzaniyi eğiten ve silahlandıran isim. Bugün kuzey Irak’ta gelinen noktanın başlangıcında da o var yani. Kimche’nin bir diğer ilgi alanı da İran ve Türkiye. Arap olmayan Müslüman Ortadoğu ülkeleriyle sıkı ilişkileri var. Kimche 1970lerde Mossad’ın tepesine kadar yükseliyor, ikinci adam oluyor. Mossad’ın başına geçmesine kesin gözüyle bakılırken, ani bir biçimde tasfiye ediliyor. Mossad Başkanı, Kimche’yi kendisine bağlı bağımsız bir örgütlenme ve finans yapısı kurmakla ve bunu Mossad’ın başına geçmek için kullanmaya kalkışmakla suçluyor.
İRANGATE David Kimche’nin sonraki durağı İsrail Dışişleri Bakanlığı oluyor. Kimche, İsrail dışişleri bakanlığı müsteşarlığına getiriliyor. 1980larin başındaki bu görevi sırasında İsrail Lübnan’I işgal ediyor. İşgalin önemli aktörlerin birisi de Kimche. David Kimche’nin en ilginç faaliyetlerinden biri ‘80lerin ikinci yarısında gerçekleşiyor. 1987’de patlak veren İrangate skandalının arkasında Kimche çıkıyor. Amerika, tüm dünyayı İran’a ambargo uygulamaya çağırırken, kendisi, “Lübnan’da rehin tutulan vatandaşlarına karşılık” diyerek İran’a silah satmakta, buradan gelen parayı da Nicaragu’daki anti-komünist Contra gerillalarına aktarıyordu. Ancak ABD İran’la doğrudan temas halinde değildi; arada İsrail, İsrail adına da öncelikle David Kimsche vardı! Kimsche, dışişleri bakanlığındaki görevinden sonra da bu işlerden kopmuş görünmüyor. İsrail dışilişkiler konseyinde faal, son senelerde de Glocal Forum’un yönetim kurulu başkanı. Kimsche bu sıfatıyla geçen yıl Türkiye’ye geldi, Ankara belediye başkanı Melih Gökçek’le görüştü.

GLOCAL FORUM NE YAPAR? Başında, İsrail’in en seçkin istihbarat ve diplomasi şahsiyetlerinden birinin bulunduğu Glocal Forum faaliyet amaçlarını şöyle tarif ediyor: Barış inşa etmek, tarım ve beslenme, bilgi ve iletişim teknolojileri, çocuklar, gençler, spor, sanat faaliyetleri. Kuruluş, bu alanlarda politika formüle eden bir think-tanki de bünyesinde barındırıyor. Proje bazlı olarak çalışan Glocal Forum, adından da anlaşılacağı üzere (Global ile Local’in, kürsel ile yerelin karışımı: Glocal) küresel çapta yerel odaklı çalışıyor. Yerel odakta ise şehir ve şehirler arası ilişkiler bulunmakta. Glocal Forum, sivil toplum örgütlerinin yerel düzeydeki etkinliklerini arttırmayı öngörüyor. Kafkasya ve Ortadoğu’nun sivil darbeler ve savaşlarla çalkandığı, Büyük Ortadoğu Projesinin dört koldan, öncelikle de toplumsal düzeyde uygulanmaya koyulduğu bir dönemde, başında sicili epey kabarık bir eski Mossad şefinin bulunduğu bir uluslar arası kuruluş Ankara’da büyük bir toplantı gerçekleştirecek. MÜBAREK İNSAN MELİH GÖKÇEK İN OĞLU GENÇGLOCALMIŞ. BİR TOPLANTIDA İNGİLİZCE OLARAK: "AVRUPA BİRLİĞİ HRİSTİYAN KLUBU DEĞİLDİ"

DEMİŞ.

BÜTÜN BUNLARI NEDEN YAZDIK?

YENİ Mİ DUYDUK?

HAYIR.

BAKIN NEDEN:


16–22 Mart 2009 tarihleri arasında sürecek olan 5. Dünya Su Forumu İstanbul’da Cumhurbaşkanı Gül’ün açılış konuşmasıyla başladı. Büyük su buluşmasına yaklaşık 30 bin kişinin katılması bekleniyor. 5. Dünya Su Forumu, Habitat’dan bu yana İstanbul’da düzenlenen en büyük ve en kalabalık toplantı olma özelliğini de taşıyor. 5.Dünya Su Forumu’nun ana teması ‘FARKLILIKLARIN SUDA YAKINLAŞMASI’ (Bridging Divides for Water).
FARKLIYMIŞIZ, SATACAKMIŞIZ SUYUMUZU VE YAKINLAŞAKMIŞIZ. 21 MART'IN NEVRUZ OLMASIDA SADECE BİR TESADÜF TABİ. AKLINIZA BİR ŞEY GELMESİN SAKIN.
BAKINIZ YAKINLAŞMIŞIZ BİLE
BELKİ OZAMAN BİZE BİR KÜRT KEDİSİ VERİR. BUGÜN NEVRUZ DEĞİL Mİ? OZAMAN ŞÖYLE BİTİRELİM. HEY GİDİ İSRAİL. HADİ YİNE İYİSİN. NEVSUYUN KUTLU OLSUN. KANA KANA İÇ, YIKAN, GARK OL. SEVGİLİ TÜRK HALKIM SENDE AŞAĞIDAKİ RESİMLERE İYİ BAK.
ÇÜNKÜ BU ARTIK ÇOK BOL GÖRECEĞİN MANZARA OLMAYACAK.

18 Mart 2009 Çarşamba

ANGELİA'YA EVLATLIK




Resimlerden anlamayanlar için sadece şunu söyleye bilirim. Tüm bu işaretli ülkeler NİL HAVZASINDA BULUNUYOR. Ayrıca KIZIL DENİZ ve ADEN KÖRFEZİ’NE SINIRI VAR. YANİ DÜNYA PETROL SEVKİYATININ ANA YOLU. Bu ülkelerin durumu ortada. Detayını araştırınız ama ben size bir ipucu vereyim. Nil Nehrinin doğduğu bu ülkeler çeşitli sebeplerden dolayı, küresel sermayenin güdümünde tarım yapmayı bıraktılar. Tarlaları silah çöplüğüne dönmüş vaziyette. Bütçelerinin çoğunu yine küresel sermayenin elinde olan silah üreticilerine yatırıp bir birlerini boğazlıyorlar. Sudan’da 1km uzaktaki B.M’in yemek dağıtım bölgesine giden bu bebe tarihe geçti. Fotoğrafı çeken kişi çekimden sonra terk ettiği için vicdan azabından depresyona girerek intihar etti.Bu Sudan’lı çocukta muhtemelen akbaba tarafından yendi. Nil Havzasında durum bu. Peki: Dicle-Fırat Nehirlerinin havzası yani namı değer Mezopotamya’da durum ne? 16-22 Mart 2009 tarihleri arasında 5. Dünya Su Forumu İstanbul’da yapılmakta.


Sarmaş dolaş olunulan konuklar çok renkli. Ayrıca hatırlatırım:


2007 yılı Mayıs başında BİLDERBERG’te İstanbul’da toplanmıştı.
Küresel sermayenin katil patronları bir yerde toplandıysa  dikkat edilmelidir. Benden hatırlatması, Brad ve Angelia’nın çocuklarımızı evlatlık edinmesini beklemeyelim sonra.

NEHİRLERİMİZDE SATILIYOR Tarih: 9 Temmuz 2007 Kaynak: Hürriyet Yazan: Yalçın Bayer Telefonda bir ses; kendisini tanıttıktan sonra Petkim'in satılmasına kahroldum. Kazakistan'ın arkasında hangi Rus gücü vardır. Hele Kazakların, Türk işçilerini dövmesi aklıma gelince AKP iktidarı kime hizmet ediyor diye düşünüyorum" diyor. Soru sormaya fırsat vermeden şaşırtıcı bilgiler aktarıyor: "Bu iktidar, Türkiye'nin nehirlerini 3.1 milyar dolar karşılığında 29 yıllığına satıyor; buna devral-işlet demek gerekiyor. Yani en değerli varlığımız, sularımız da gidiyor." "Bir dakika" diyoruz; "Dehşet bir şey bu; nasıl olacak?" - Suların işletme hakkı devrediliyor. DSİ'nin hazırladığı bir taslak proje bu... Örneğin, Fırat'ın sularının üzerindeki Atatürk ve Keban gibi barajlara giden sular da, bu özelleştirme kapsamı içinde olacak. Barajlara giden su da bu kapsam içinde 'paralanacaktır'. Yani bunları alan yabancı konsorsiyum, barajlara dökülen suyun parasını da TEAŞ'tan alacak; TEAŞ da bunu satarken, su bedelini tüketiciye yansıtacaktır. Yani Fırat'a akan Palandöken'in eriyen karına da para vereceğiz. - Şimdilik garip bir durum... Biraz açar mısınız? - Petrol boru hattı olduğuna göre su hattı da olabilir. AKP'nin üzerine atladığı GOP çerçevesinde projelendirdiği anlaşılıyor. Bu sayede İsrail'in ve Ortadoğu'nun su sorunu çözülmek isteniyor. Irak'a ve Kürt bölgesine su lazım... Oraya büyük yatırımlar yapılıyor. Buna karşılık, Türkiye'nin ekonomik yönden tam bir çıkmaz içinde olduğunu düşünmek de gerekiyor. 360 milyar dolar dış borcumuz var. (DP adayı Tevfik Altınok, CNN'de dün dış borcumuzu 408 milyar; özel kesimin borcunu ise 126.4 milyar dolar olarak ifade etti.) İktidar, Türkiye'ye yabancı sermayenin girmesi için her şeyi yapmayı düşünüyor. Çünkü biz hizmet ve mal satamıyoruz. Cari açığımız 30-40 milyar dolar civarında. Sadece özelleştirmeden, Telekom'dan, Tüpraş'tan ve Petkim'den gelecek para ile Türkiye'nin kalkınamayacağını düşünüyorum. - Fırat ve Dicle'nin 'satılması'na gelelim... - Seçimlerden sonra gündeme gelecektir... Öğrenildiğine göre bir konsorsiyum oluşturulacak, yabancı sermayeyle... DSİ'de yapılan ön çalışmalara göre, Fırat'ın 29 yıllık satış değerinin 950 milyon dolar; Dicle'nin 650 milyon dolar olacağı söyleniyor. 12-13 nehrin akarsu gelirlerinden metreküp hesabıyla 3.1 milyar dolar bekleniyor. Yani Fırat ve Dicle bir 'fabrika' gibi düşünülüyor. 29 yıllık sürede enerji projeleri çerçevesinde satış ve gelirlerle birlikte 15 milyon dolar bir kaynak hesap ediliyor. - Türkiye'nin yarattığı kurumları satılıyor, peki doğal varlıklarının, eko-sisteminin satılmasına ne diyorsunuz? - Çevreyi kim düşünüyor ki... Orasını bilemem. Yarın Ağrı, Erciyes ve Uludağ da satılabilir, kaynak yaratmak için... Türkiye çaresiz; bir şey üreterek kalkınamıyor. İlle de yabancı sermaye gerekli. Bu nedenle iktidar, özelleştirme satışlarına yerli konsorsiyum oluşturan firmaların girmesini istemiyor; dışarıdan sermaye gelmesini istiyor. O yüzden Kuveyt, Lübnan, Kazak ve Rus sermayesine kapı açılıyor.

17 Mart 2009 Salı

AKP hükümeti suyu da küresel şirketlere verecek! Arslan BULUT-yeniçağ Çiftçisiniz ve tarlanız var, sulama yapıyorsunuz. Tarlanızda kullandığınız suyun başına bir sayaç yerleştirmişler, metreküp başına para ödüyorsunuz? Kime mi? “Küresel sermaye” dedikleri, aslında hiç de küresel olmayan ikibuçuk milletin yönettiği dev şirketlere! İşte Türkiye’nin suları için planlanan budur! Güney Amerika ülkelerinde bunu yaptılar! Şimdi sıra Türkiye’de! Nitekim, Dünya Su Forumu’nun açış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Suyun sadece teknik bir konu olmadığını, en üst düzeyde siyasi önem ve öncelik verilmesi gereken, insanlığın müşterek geleceğini ilgilendiren bir mesele olduğunu” söylüyor! * * * Peki, forumun sponsorluğunu kim yapıyor? Suyu satacak olan sözde küresel sermaye şirketleri? Daha önce suyuna el koydukları ülkelerde yaptıkları gibi Türkiye’nin su kaynaklarını özelleştirmek istiyorlar. Türkiye’nin siyasi iktidarı da bunu açıkça destekliyor. Hizmet-İş Başkanı Mahmut Arslan, suyun ticarileştirilmesi tehlikesine dikkat çekerken, su forumunun da Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığını söylüyor: “Dünya Bankası 1990’dan beri verdiği su yatırım kredilerinin yüzde 70’ini özelleştirme şartına bağlıyor.” Ve dünyadaki nüfusun sadece yüzde 5’i suyu çokuluslu şirketlerden satın aldığı halde, bu şirketlerin yıllık gelirleri, şimdiden dünya petrol ticaretinin yarısına ulaştı. Arslan’a göre Marmara Bölgesindeki yeraltı sularının, neredeyse tamamına yakını çok uluslu şirketler tarafından ele geçirildi. Bazı belediyeler, suyu 30-40 yıllığına özel sektöre devrediyor. Arslan, küresel şirketlerin suyuna el koyduğu Bolivya’da suyun özelleştirilmesi sonucu su fiyatının 6 kat yükseldiğini, ülkede ayaklanmalar çıktığını, aynı şekilde Arjantin’de, Gana’da, Filipinler’de, Güney Afrika ve Nikaragua’da suyun özelleştirilmesi sonucu büyük toplumsal muhalefetler baş gösterdiğini hatırlatıyor. Saadet Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mehmet Bekâroğlu da suyun sadece parası olanların kullanabileceği bir meta haline getirilmek istendiğini belirtiyor ve “Adalet ve kalkınma anlayışı, suyu yerli ve yabancı tekellerin kâr edecekleri bir mesleğe dönüştürmekten kaçınmamaktadır” uyarısında bulunuyor. * * * Bilindiği gibi Avrupa Birliği Son Katılım Müzakereleri Çerçeve Belgesi’nde, Fırat ve Dicle suları havzasının, aralarında İsrail’in de bulunduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesi isteniyordu! Eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, GAP’ta, sulama projelerinin senelerdir İsrail, ABD ve AB ülkeleri tarafından engellendiğini açıklamıştı. Gökalp “Fırat ve Dicle’nin toplandığı suların havzası sadece Şanlıurfa veya Mardin’le sınırlı değildir. Kuzeyde Erzurum Palandöken Dağı’na kadar uzanır bu sınır. ’Suların idaresi’ne demek? Bu, Palandöken’den itibaren, idareyi onların eline vermektir. Ayrıca bu konsorsiyumda İsrail’in işi ne? Bu ülke Avrupa Birliği’nde midir? Belli ki ABD’nin AB’ye baskısıyla bu şart Türkiye’ye dayatılmaktadır. Bu şart asla kabul edilemez” demişti. Zaten ABD’nin yayınladığı, Büyük Kürdistan haritaları, su havzamızı da içine alıyor. Velhasıl, su uyur düşman uyumaz! Türk halkı, Palandöken’in, Toroslar’ın, Karadeniz dağlarının suyunu, küresel şirketlerden satın almak istemiyorsa, AKP’ye bu seçimde çok ciddi bir ders vermelidir!