YILMAZ DİKBAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YILMAZ DİKBAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2011 Pazartesi

PKK’NIN YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ



Yaklaşık 40 bin insanımızın öldürülmesinden sorumlu terör örgütü PKK’nın başı Abdullah Öcalan, yakalanıp götürüldüğü İmralı adasında kendisini sorgulayan Albay H. Atillâ Uğur’a bülbül gibi öter, çoğu bilgiyi kendisine sorulmadan verir, yurtiçinde terör örgütüne destek vermiş olan yandaşlarının adlarını tek tek sayar.[1]

Onursuz çete başı Abdullah Öcala’ın anlattıklarından öğrendiğimiz, PKK’nın yurtiçi destekçileri şunlar:

  • M. Ali Birand: Türkiye’den çete başının yanına gitmeye cesaret eden ilk kişiymiş! Çete başının eylemlerini olumlu buluyormuş!
  • Hasan Cemal: 1993 sürecinde Bekaa’ya, çete başının yanına gitmiş. Sıcak ve samimi bir görüşme olmuş. Onursuz çete başına, devlet katında olanları anlatmış. Yani Türkiye’de, PKK ajanlığı yapmış.
  • İsmet Sezgin: İçişleri Bakanı olduğu dönemde, onursuz çete başına şu mesajı göndermiş: “Üslubuna dikkat et, bizim sert konuşmalarımızı da dikkate alma!” Bu mesajı götüren, ajan Hasan Cemal! Peki, İsmet Sezgin kim? Yedi dönem, yani 28 yıldan fazla milletvekilli olmuş, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlığı yapmış, TBMM Başkanlığına seçilmiş. Her şehit verildiğinde analar kan ağlarken, yurtseverler “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye haykırırken, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin bir ajan kuryeyle, PKK terör örgütünün onursuz başına mesaj gönderiyor, “biz burada senin hakkında sert sözler kullanacağız, ama sen bunları dikkate alma, bildiğini yapmayı sürdür!” diyor! Peki, söyler misiniz, İsmet Sezgin içimizdeki hain değil de ya nedir?
  • Cengiz Çandar: Onursuz çete başı ile görüşen ve mesaj götüren gazetecilerin önde gideni, yani ajan gazeteci.
  • Güneri Civaoğlu: 1991’de onursuz çete başının yanına gitmiş, “güzel bir röportaj” yapmış. Güneri Civaoğlu, çok yönlü bir gazeteci, bir yandan Siyonist İsrail’in Türkiye’de önde giden savunuculuğunu yapmakta, diğer yönden de PKK yandaşlığı…
  • İsmet İmset: Bir zamanlar, Turkish Daily News adlı Türkiye’de İngilizce yayınlanan gazetede çalışmış. Gazetenin patronu, “Git, Öcalan’la görüş” demiş. Bekaa’ya ve Şam’a gide gele PKK’nın sesi oluvermiş. Onursuz çete başı Öcalan diyor ki, “İsmet İmset yanıma geldi. Hatta HADEP’ten aday olmak için benden yardım daha doğrusu onay istedi.” Terör örgütünün televizyon kanalı MED TV’nin kuruluşunda da İsmet İmset büyük katkılarda bulunmuş. Daha sonra da İngiliz gizli haber alma servisinin ajanı olmuş!..
  • İbrahim Tatlıses: PKK’ya maddi yardımlarda bulunmuş.
  • Ferhat Tunç, Ahmet Kaya, Şivan Perver: MED TV’de programlara çıkmışlar.
  • Prof. Dr. Haluk Gerger: Avrupa Birliği’nden 250 bin Avrodan fazla hibe alan İnsan Hakları Derneği’nin kurucu üyesi. Yani o, bir AB Mandacısı. AB hibeleriyle iğfaledilenlerden! Hükümete, “İmralı’nın önerilerine uygun davran!” diye buyuran akademisyen. Terörist örgüt PKK’nın onursuz çete başını Roma’daki villasında ziyaret etmiş.
  • Prof. Dr. Doğu Ergil: PKK’ya yanaşmaya çok çalışmış. İsviçre’de örgütün elemanlarıyla bir görüşme yapmış. Ayak takımı teröristler, Doğu Ergil’i pek olumlu bulmamışlar. Hatta bu işin, yani Kürt meselesinin rantı ile uğraştığını onursuz Öcalan’a bildirmişler. Çünkü bazı kuruluşlar bu işlerle uğraşanlara maddi destek sağlıyormuş. Şu sözler onursuz çete başı Öcalan’ın: “Sivil Toplum Kuruluşlarından Doğu Ergil’e para yardımı edildiğini öğrendim. Parayla yapılan işin bizim meselemize faydası yoktur dedim.” Doğu Ergil, para karşılığında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne “Doğu Raporu”nu hazırladı. Doğu Ergil, yüksek lisans öğrenimini Amerika’da görmüş, doktorasını da orada yapmış. Yüksek öğrenimlerini yurt dışında, özellikle de ABD’de yapmış olanlar çoğunlukla işbirlikçisi, yani ajan oluyorlar. Elbette istisnalar var, fakat genel kuralı değiştirmiyor…
  • Botan’da Babatlar, Osman Demir: PKK’ya önceleri adam verme, erzak temini gibi çok yardımları olmuş.
  • Yüksekova’da Cihangir Ağa: PKK’ya büyük yardımlar yapmışlar.
  • Bucak Aşireti: Burada PKK’nın dostları varmış.
  • Suruç’ta Kılıçlar: PKK’ya çok yakınmışlar.
  • Bitlis’te Şeyh Muhiyettin Mutlu: PKK, büyük yardımlarını görmüş.
  • Adıyaman’da Kaviler: PKK’yla dostmuşlar.
  • Siirt’te Mamkuran Aşireti: PKK’nın dostuymuşlar.
  • Batman’da Raman Aşireti: PKK ile dostluğu giderek çok gelişmiş.
  • Diyarbakır’da Silvan’da Azizoğulları: PKK ile dostlukları çok iyi ve üst seviyedeymiş.
  • Bingöl’de Şeyh Sait’in Akrabalarından Bilginler: PKK ile dostlukları varmış.
  • Elazığ Karakoçan’da Okçiyen Aşireti: Büyük desteği olmuş PKK’ya.
  • Tunceli Bölgesi: Bu bölgenin hiçbir yerinde PKK’ya problem çıkmamış, destek her zaman çok iyi olmuş.
  • Erzurum’da Malik Ailesi: PKK’ya yardımları çok olmuş.
  • Ağrı’da Öztürk Ailesi: PKK’ya büyük destek sağlamıştır.
  • Van’da Kartal Ailesi: Başta Remzi Kartal olmak üzere, PKK’ya inanmışlar, yardımları olmuş.
  • Hakkâri Yüksekova’da Cananlar, Buldanlar, Herkiler: PKK’nın dostları olmuşlar.

Terörist örgüt PKK’ya karşı sınır ötesi operasyonlar televizyon kanallarından günü gününe, sıcağı sıcağına ve ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

Peki, yukarıda adları verilen sınır içindeki işbirlikçi ajanlara, hainlere operasyon yapıldığını hiç duydunuz mu?

Yılmaz Dikbaş
2 Kasım 2011
dikbas@kalinka.com.tr
www.kalinka.com.tr
www.dikbas.tv
0532 233 31 52
[1] H. Atillâ Uğur, “Abdullah Öcalan’ı Nasıl Sorguladım-İşte Gerçekler”, Kaynak Yayınları, Ekim 2011, İstanbul, 5. BasımPKK

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

13 Ağustos 2011 Cumartesi

SİZİN BURNUNUZ UZUN MU? KISA MI?

İBRETLİK BİR YAZI
 
 


YILMAZ DİKBAŞ-İĞFAL Sayfalar: 318,319,320
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

6 Temmuz 2011 Çarşamba

HANET NE ZAMAN BAŞLADI?

27 Şubat 1946 tarihinde Devletimizin tepesi şu sivil-asker kişilerden oluşmaktaydı:
Cumhurbaşkanı: İsmet İnönü
Başbakan: Şükrü Saraçoğlu
Dışişleri Bakanı: Hasan Saka
Genelkurmay Başkanı: Mehmet Kâzım Orbay

27 Şubat 1946 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile yapılmış olan 10 Milyon Dolarlık Kredi Anlaşması kabul edildi.[1]

ABD ile yapılan İkili Anlaşma ile Amerika Hükümeti, Türkiye Hükümetine on yıl vadeli 10 milyon dolar kredi açmaktaydı.
Bu kredinin kullanım koşulları şunlardı:
1.     Amerikan Hükümeti Türkiye’ye nakit para vermeyecektir. Nakit para yerine, 10 milyon dolar tutarında, ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nda kullanmış olduğu, savaş artığı silah, cephane, araç ve gereçler verilecektir.                                                                                
Türkiye, bu İkili Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden 30 gün sonra, ABD’ye ilk taksit olarak, 4,5 milyon dolar ödeyecektir.                                                                                          
 Türkiye, 10 milyon dolar karşılığı aldığı bu savaş artığı Amerikan malzemesinin büyük bir kısmından yararlanamamış, yararlanmak imkânı bulduğu küçük bir kısmı için de, Amerika’ya yedek parça karşılığı yaklaşık 4–5 milyon dolar döviz harcamak zorunda kalmıştır.
2.     Bu borçlanma için Türkiye Hükümeti, yılda yüzde 0.29 faiz ödeyecektir.
3.     Faiz dâhil olmak üzere yıllık taksitler, resmi kur üzerinden, ABD’nin Merkez Bankası’ndaki hesabına Türk lirası olarak yatırılacaktır.
4.     ABD, Merkez Bankası’ndaki hesabından istediği gibi harcamalarda bulunacak, Türkiye’deki Amerikan memurlarının ücretlerini yine bu hesaptan karşılayacaktır.                                               
5.     Yani ABD, kendi ülkesinden tek bir dolar dahi çıkarmadan, Türkiye’deki masraflarını Türk parasıyla ödeyecektir.
6.     Türkiye’nin ABD’den 10 milyon dolar karşılığı aldığı savaş artığı malzemenin mülkiyet hakkı Amerikalılarda kalmıştır.        
7.     İkili Anlaşmanın 5. Maddesine göre, Amerika Cumhurbaşkanı’nın isteği üzerine bu malzeme Amerika’ya geri verilecektir.                                                                                               
Bu demekti ki, Amerikan Hükümeti, Türkiye’ye sattığı malzemenin kendisine gerektiğini ya da veriliş amacının dışında kullanıldığı gerekçesiyle her an geri almak imkânına sahipti.                                                                                          
Yani, Türkiye hem 10 milyon dolar borçlanacak, hem de bu borç karşılığı ABD’den aldığı savaş artığı malzemenin mülkiyetine sahip olamayacaktı!
8.     10 milyon dolarlık borcun faizi dâhil olmak üzere yıllık taksitlerinin, resmi kur üzerinden Merkez Bankası’ndaki ABD hesabına yatırılan Türk parasıyla, Amerika Türk toprakları üzerinde istediği kadar gayrimenkul satın alabilecek ve bu gayrimenkullerin mülkiyeti Amerika’nın olacaktır.

Bu İkili Anlaşmanın çok kısa özeti şudur:
Türkiye, peşin para ile ABD’den savaş artığı malzeme ve araç almış, aldıklarının mülkiyetine sahip olamamış, ABD bu anlaşmayla elde ettiği paralar ile Türkiye’de istediği gibi harcamalarda bulunmuş, mülkiyeti kendisine ait gayrimenkuller satın almış ve bunun adı da Amerikan Yardımı olmuştur!
“Amerikan Yardımı” deyimi hem sivil-asker yöneticiler hem de medya tarafından sürekli kullanılarak, işin iç yüzünü bilmeyen Türk halkının beyni Amerikan propagandası ile yıkanmıştır.

Değerli Dostlar,
Şimdi sizlere soruyorum:
ABD ile bu İkili Anlaşmayı imzalamış olan, adlarını başta verdiğim sivil-asker yöneticilerin vatanseverolduklarını söyleyebilir misiniz?
Eğer onların imzalamış olduğu İkili Anlaşma, vatana ve millete ihanetin belgesi değilse, söyler misiniz, ihanet nedir, ne zaman başlamıştır?

Yılmaz Dikbaş
27 Haziran 2011
dikbas@kalinka.com.tr
www.kalinka.com.tr
www.dikbas.tv
0532 233 31 52

[1] Resmi Gazete, No: 6303, 1946, “27 Şubat 1946 Tarih ve 4882 Sayılı Kanun”.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

11 Nisan 2011 Pazartesi

ABDULLAH GÜL, GÜÇSÜZ ORDU İSTİYOR!

Önce gazete haberini okuyalım:[1]
“Ülkeyi güçlü yapan o ülkenin Silahlı Kuvvetleri değildir. Bir ülkeyi güçlü yapan o ülkenin politik, siyasi yapısıdır.”

Abdullah Gül, doğru mu söylüyor?
Somut verileri görelim.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’nün 2010 Yıllığı’na bakalım.
2009 yılı tüm dünyada askeri harcamaların tutarı:  1 trilyon 531 milyar dolar.
Askeri harcamalarda dünyada ilk 15 sırayı şu devletler oluşturuyor:

1.     Amerika Birleşik Devletleri: 661 milyar dolar.
2.     Çin: 100 milyar dolar.
3.     Fransa: 63 milyar 900 milyon dolar.
4.     Britanya: 58 milyar 300 milyon dolar.
5.     Rusya: 53 milyar 300 milyon dolar.
6.     Japonya: 51 milyar dolar.
7.     Almanya: 45 milyar 600 milyon dolar.
8.     Suudi Arabistan: 41 milyar 300 milyon dolar.
9.     Hindistan: 36 milyar 300 milyon dolar.
10.                        İtalya: 35 milyar 800 milyon dolar.
11.                        Brezilya: 26 milyar 100 milyon dolar.
12.                        Güney Kore: 24 milyar 100 milyon dolar.
13.                        Kanada: 19 milyar 200 milyon dolar.
14.                        Avustralya: 19 milyar dolar.
15.                        İspanya: 18 milyar 300 milyon dolar.

Bir ülkeyi güçlü yapan o ülkenin silahlı kuvvetleri değil de politik, siyasi yapısıysa bu 15 devlet milyarlarca doları neden ordularının donanımına harcadılar?
ABD; Irak’a ve Afganistan’a silahlı kuvvetleriyle mi girdi yoksa politik, siyasi yapısıyla mı?
ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya birleşip Libya’ya askeri güçleriyle bomba yağdırmıyorlar da politik, siyasi çiçekler mi atıyorlar?
Günümüzde yeniden başlatılan Haçlı Seferleri, Hıristiyan silahlı kuvvetleriyle değil de politik, siyasi söylemlerle mi yürütülüyor?

60 yıl önce temelleri atılırken, Avrupa Birliği’nin en başta gelen hedeflerinden biri de, Avrupa devletlerinin birbirleriyle savaşına son vermekti.
Nitekim bu süre içinde Hıristiyan Avrupa devletleri birbirleriyle savaşmadılar.
Birlik olup Müslüman halklara saldırdılar, ama o ayrı bir konu!
Yukarıda sözünü ettiğim kaynaktan, AB’nin 27 ülkesinin 2009 yılında silahlı kuvvetlerine ne kadar para harcamış olduklarını hesapladım.  
27 üyeli AB devletinin 2009 yılı askeri harcamaları: 303 milyar 250 milyon dolar.
Eğer bu 27 ülke birbirleriyle savaşmayı düşünmüyorlarsa, neden tüm dünya askeri harcamalarının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan bu kadar parayı gözden çıkarıyorlar?

Ekonomik bunalımın AB ülkelerinde kasırga gibi estiğini biliyorsunuz.
Borç batağındaki 10 milyon nüfuslu Yunanistan bile 2009 yılında silahlı kuvvetleri için yaklaşık 14 milyar dolar harcamış.
Hani bu Yunanlıların ataları, antik çağın bilgeleriydi?
Bu ne biçim bilgelik, Abdullah Gül’ün bildiklerini bile bilmiyorlar!

Borç dilenen Portekiz’in 2009 yılı askeri harcamaları, yaklaşık 5 milyar dolar.
Abdullah Gül’e göre, ayranları yok içmeye dolarları var askerlerine saçmaya!

Kemerleri sıkınca yüz binlerce işçi yollara çıktı, ama İngiliz hükümeti 2009 yılında 58 milyar 300 milyon dolar ordusuna harcadı.
Bir daha ödül almaya gittiğinde, Abdullah Gül Londra’da hem İngiltere Kraliçesine hem de Başbakanına nasihat etmeli, paranızı ordunuz için harcamayın, sizi güçlü yapacak silahlı kuvvetleriniz değil, ülkenizin politik ve siyasi yapısıdır, demelidir. Gerçek dost, böyle günlerde belli olur!

Çocukları Londra caddelerinde dilenen, kanser hastalarına bakacak parası olmayan Polonya, ordusunun donanımı için 2009 yılında 10 milyar 800 milyon dolar harcamış.
Abdullah Gül’e göre, Polonyalılarda da akıl yok, ülkenin politik, siyasi yapısı güçlenmelerine yetecekken, tutup milyarlarca doları silahlı kuvvetlere harca!

Gençlerinin yarısı işsiz olan İspanya, tutuyor 2009 yılında 18 milyar 300 milyon dolar silahlı kuvvetlerine harcıyor!
Umarım Abdullah Gül tez zamanda İspanya’ya gider, altın değerindeki nasihatini matadorlara da verir!

Düşünüyorum da, Abdullah Gül bu altın değerindeki bilgiyi acaba nerede öğrendi?
İki yılını geçirdiği İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nde bu tür bilgileri öğrenecek türden bir eğitimden geçmiş olabilir mi, inanın bilmiyorum!

Ama şunu çok iyi biliyorum.
6 Ekim 2004 tarihinde Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye verdiği üç rapor çok ağır yaptırımlar öneriyordu. Bu önerilerden biri de, “MGK (Milli Güvenlik Kurulu)’nun yapısını değiştirin ve Silahlı Kuvvetlerin yetki ve etkisini azaltın” buyruğuydu.
17 Aralık 2004 tarihinde AB’nin başkenti Brüksel’de, AKP hükümetinin başı Recep Tayyip Erdoğan, çok ağır koşullar içeren bir anlaşmayı imzaladı ve bunun karşılığı olarak da Türkiye ile AB arasında 3 Ekim 2005 tarihinde ucu açık adaylık Müzakereleri başladı.
17 Aralık 2004 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye adına imzaladığı bu anlaşmada, çok açık ve net olarak yazılmıştı: ‘Türk Silahlı Kuvvetlerinin etki ve yetkisi azaltılacak.’
O tarihten bugüne kadar yaşananları gözünüzün önünden şöyle bir geçirin.
MGK’nın yapısı değiştirilmedi mi?
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta heyetinin yüzde 10’nu Silivri’de tutsak edilerek, kozmik odalarına girilip etki ve yetkisi azaltılmadı mı?
Tüm bunlar yavaş yavaş, daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemiyle, “sindire sindire” yapılmadı mı?
Abdullah Gül’ün, güçlü orduya gerek yok yollu söyleminden anlaşılmaktadır ki, işte şimdi AB isteğinin bütünüyle uygulanma zamanıdır. Sindirildiği ve etkisizleştirildiği sanılan Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni iç ve dış düşmanlarına karşı koruyup kollama görevini yerine getiremeyecek denli güçsüzleştirilecektir.

Adı, unvanı, makamı ve rütbesi ne olursa olsun, her kim ki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücü, yetkisi ve etkisinin azaltılmasını ister, biliniz ki o kişi bizden değildir!

Yılmaz Dikbaş
8 Nisan 2011  




[1] “Bir ülkeyi güçlü kılan ordu değil, demokrasidir”, Taraf, 8 Nisan 2011 

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

2 Ocak 2011 Pazar

VANUNU OLAYI
YILMAZ DİKBAŞ
İSRAİL'İN NÜKLEER SİLAH CEPHANELİĞİ




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

4 Ekim 2010 Pazartesi

AB MANDACISI MİNE KIRIKKANAT YALAN SÖYLEMEYİ SÜRDÜRÜYOR…


Gülay Öktem September 19 at 1:02am
Sayın Yılmaz Bey;
Sizin Mine Kırıkkanat ile ilgili haberinizi bugün Güncel Meydan sitesinde okumuş ve paylaşmıştım.Bunun üzerine ilgili gruba Minet Kırıkkanat'ın kendi mesajı iletildi.Bu yazınızdaki konuya iftira diyor ve size dava açtığını kazandığını bildiriyor.Bu konu ne kadar doğru bilemem,size Mine hanımın sayfasındaki duyurusunu yolluyorum.Gerçek aydınlanmalı bence.

Mine G. Kırıkkanat
Duyurulur, Bu iftiranın sahibi Yılmaz Dikbaş isimli şahıs, tarafımdan mahkemeye verildi ve davayı kazandım. AB'den Ermeni soykırımını tanıma karşılığında para aldığım iddiasına karşı kazandığım bu dava sonucunu ilan etmek için, kararın Yargıtay tarafından onanmasını bekliyorum. Rusya ile ticaret yapan ve turizm şirketi... sahibi olup yazar geçinen bu şahsın, dayanaksız iftira olduğu anlaşılan yayını yapan sitesi de kapatıldı. Iftira 2008'de atıldı, 2009 sonunda dava sonuçlandı, aynı iftirayı atacak olan herkes suç işlemiş sayılır ve tarafımdan dava edilir. Bilginize...


Yılmaz Dikbaş September 19 at 10:28am [1]
Sayın Gülay Öktem,
İletiniz için teşekkür ediyorum.
"Ermenilerden Özür Dileyenler" başlıklı yazımda, sözde Ermeni soykırımı nedeniyle Ermenilerden özür dileyenlerin önemli bir bölümünü AB'den hibe alanların oluşturduğunu ortaya koymuştum. Bu kişiler arasında Mine Kırıkkanat da bulunmaktaydı.
Mine Kırıkkanat, AB'den 74.000 Avro hibe almıştır.
Mine Kırıkkanat, yukarıda sözünü ettiğim yazı dolayısıyla beni mahkemeye verdi. Dava dilekçesinde, "Hibe almadım" demiyordu!
Yılmaz Dikbaş bana
"Fahişe" dedi diye iddia ediyor ve 10.000 TL tazminat talep ediyordu. Oysa yazılarımın hiçbirinde hiçbir kimse için böyle bir ifade kullanmamıştım!
Mine Kırıkkanat, bir de mahkemeye yalan beyanda bulundu: Hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, AB'den alınan hibelerin içinde Türkiye'nin de katkısı oduğu yalanını söyledi! Oysa, Mine Kırıkkanat'ın aldığı 74.000 Avro hibenin ve diğer hibelerin içinde Türkiye'nin TEK BİR KURUŞ dahi katkısı yoktur!
Kendisine "Fahişe" dediğim iddası ile açılan davada Mahkeme, talep edilen 10.000 TL yerine, 1.000 TL ödememe karar verdi ancak biz buna itiraz ettik, dosya temyize yani Yargıtay'a gitti. Dava henüz sonuçlanmadığı için ben bu konuyu okuyucularımla bugüne kadar paylaşmadım. Ancak dava sonuçlanır sonuçlanmaz, tüm belgeleriyle internetteki sitemde yayınlayacağım.
Mine Kırıkkanat sürekli yalan söylemektedir. Mahkeme kararıyla kapatılmış bir sitem bulunmamaktadır!
Mine Kırıkkanat, Türklere hakaretler kusan yazılar yazmış,
Fransız pasaportlu, AB'den 74.000 Avro hibe almış bir AB Mandacıısıdır! Hiç utanmadan, hiç sıkılmadan ve hiç sakınmadan Mahkemeye bile yalan bilgi vermekten çekinmeyen ve tüm bunların yanına kâr kalacağını sanan bir kişidir!
Yakında çıkacak olan "İĞFAL" adlı kitabımda da, AB'den hibe almış diğer mandacıların arasında Mine Kırıkkanat'ı yine bulacaksınız.
Mine Kırıkkanat'ın ve hibe almış diğer Mandacıların peşini asla bırakmayacağım, halkımızın bu kişileri iyi tanıması için çalışmayı büyük bir kararlılıkla sürdüreceğim.
Bu yazımı, ulaşabileceğiniz herkese iletirseniz mutlu olacağım.
Saygılarımla,
Yılmaz Dikbaş
19 Eylül 2010
dikbas@kalinka.com.tr
www.kalinka.com.tr
www.dikbas.tv


Not:İçimize aydın diye sızmış, hepimizden Atatürkçü,hepimizden Ulusalcı görünen ve bizler tarafından olmasa bile kendilerini  AYDIN sıfatına sokmuş AB mandacılarını tanımak adına ben paylaştım ve görevimi yaptım.

13 Ağustos 2010 Cuma

NAMUSSUZLARA CEVAP!

29 Temmuz 2010 tarihinde internette bir e-posta iletisi aldım.
Kendilerine “Adalet Platformu” adını veren bazı kişiler,                     31 Temmuz 2010 günü Ankara’da saat 12’de bir yürüyüş yapacaklarını, “CUNTA AÇIĞA ALINSIN, Terfiler İmzalanmasın” diye haykıracaklarını duyuruyorlardı.
Bu kişiler, gönderdikleri iletiyi okuyanları da bu yürüyüşe çağırıyorlardı.
“Adalet Platformu” adı altında bana gönderilmiş olan iletiyi ekte bilgi ve görüşlerinize sunuyorum.

Yukarıda sözünü ettiğim iletiyle bana çağrıda bulunanlara aşağıdaki cevabı veriyorum.

                                           *******

Adalet Platformu ve Destekçilerine,

Sözde ‘Ergenekon Terör Örgütü’ davasıyla ilgili tutuklanmış emekli ya da muvazzaf subaylarımızın hiçbirisi bugüne kadar yargılanıp mahkûm edilmemiştir.
Öyleyse, bugünkü tarih itibariyle, tutuklu subaylarımızın hiçbirinin suçluluğu kanıtlanmamıştır.

Hukukta şöyle bir ilke yok mudur:
“Kişi, suçluluğu kanıtlanıncaya kadar suçsuzdur”.
Oysa sizlerin, tutuklu ve tutuksuz subaylarımız hakkında kullandığınız şu deyimlere bir bakın:
‘Darbeciler, Terör Tüccarı Cuntacılar, Hain Cunta, Millete İhanet Edenler…’

Suçluluğu kanıtlanmamış subaylarımıza bu sözcüklerle saldırmanız, yargısız infaz değil midir?
Yargısız infaza, adaletsizlik denilmiyor mu?
Hem adaletsizlik yapıyor, hem de yaptığınız açıklamada, ‘Tüm halkımızı zulme ve adaletsizliğe karşı hesap sormak için’ yürüyüşlerinize katılmaya çağırıyorsunuz!
Suçlu oldukları kanıtlanmamış olan subaylarımızı halkımıza, ‘cuntacı’, ‘terör tüccarı’, ‘darbeci’ ve ‘hain’olarak ilan etmek, namuslu bir davranış olabilir mi?
Hem namussuzca davranıyor, hem de ‘Namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalı’ diyorsunuz.

Öyleyse, yürüyüş yapacağınız 31 Temmuz 2010 Cumartesi günü, Ankara’da, tüm namuslu yurttaşlarımız cesur olmalı ve sizlere karşı yürümelidir!

Suçlulukları kanıtlanmamış subaylarımıza karşı namussuzca bir kampanya başlatmış olan sizlere, soracağım sorular var.

Sizler, ABD’deki herhangi bir kurum ya da kuruluştan, doğruda ya da dolaylı olarak para aldınız mı?
Sizler, Avrupa Birliği’nden doğrudan ya da dolaylı olarak hibe aldınız mı?
Sizler, Soros’tan doğrudan ya da dolaylı olarak para aldınız mı?

Bu soruları soruyorum çünkü:
Parayı veren, düdüğü çalar.
Söyleyin, düdüğü kimler çaldı, sizleri kimler iğfal etti?
Parayı alan devşirilir.
Söyleyin, sizleri kimler devşirdi?
Gâvurun ekmeğini yiyen, gâvurun kılıcını sallar.
Söyleyin, sizler hangi gâvurun ekmeğini yediniz?

Suçlulukları kanıtlanmamış subaylarımıza karşı, hem de yargı süreci sırasında, 31 Temmuz 2010 tarihinde saat 12’de, Ankara’da namussuzca bir yürüyüş yapmayı tasarlayan sizlere, Ankara’daki Cumhuriyet Savcılarımızın haddinizi bildireceğini umuyorum.

Yılmaz Dikbaş
30 Temmuz 2010
Araştırmacı Yazar


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

13 Haziran 2010 Pazar

NÜKLEER SAVAŞ ÇIĞIRTKANLARININ GERÇEK YÜZLERİ

İran'a nükleer silah üretiyor diye vurmak amaçlayan ülkelerin gerçek yüzleri :


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

24 Ocak 2010 Pazar

TÜRK ORDUSUNA ÜLKE İÇİNDEN SALDIRILAR GİDEREK YOĞUNLAŞMAKTADIR.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 16.12.2009 günü Trabzon’da, TGC Oruç Reis Firkateyni’nde düzenlediği basın toplantısında, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı psikolojik harekât yürütülmekte olduğunu açıkladı.

 Bu psikolojik saldırı özellikle medyada, ‘Pavyon’ Taraf gazetesinde üslenmiş ‘tetikçiler’ tarafından yürütülmektedir.

 Kendi ordusuna düşman bir medya acaba dünyanın başka ülkelerinde var mıdır?

 İşte bu soruyu yanıtlamak amacıyla başta ABD, Fransa ve İngiltere olmak üzere çeşitli ülkelere kısaca bir göz atalım.

 Amerika’da Ulusal Güvenlik
 ABD’de ‘Ulusal Güvenlik’ denildiğinde akan sular durur!

 Siyasi, askeri, ekonomik ya da toplumsal bir bilgiye ulaşmaya kalkışana, unvanı ne olursa olsun, ‘ulusal güvenlik’ nedeniyle bu bilginin verilemeyeceği söylenebilir. İtiraz yoktur. Başvuracak bir yer de yoktur!

 Amerika’da devlet, şeffaf değildir.

 Hangi bilgilere erişilip erişilemeyeceğine devlet karar verir, her defasında yanıt hep aynıdır: Ulusal Güvenlik!

 ABD’de yerli ya da yabancı bir kişi, sırf ulusal güvenlik gerekçesiyle sorguya çekilebilir, tutuklanabilir, haftalarca gözaltında tutulabilir ve hatta işkence bile görebilir. İtiraz edilemez, zaten itiraz edilebilecek bir makam da yoktur!

 Amerika’da ‘Ulusal Güvenlik’ denildiğinde, hukukun genel ilkelerinden, insanların hak ve özgürlüklerinden asla söz edilemez!

 ABD’de ulusal güvenliği sağlayan ve denetleyen resmi kuruluşun adı, ‘National Security Agency’ yani, Ulusal Güvenlik Teşkilatı’dır, kısaca NSA olarak anılır.

 ‘Evrensel Hukuk’, ‘Uluslararası Hukuk’ gibi kavramlar, NSA için geçerli değildir!

 NSA, dünyada hiçbir yasa tanımadan, yabancı ülkelerdeki görüşmeleri dinler, bilgisayarlara girip tüm yazışmaları okur.

 NSA, 96 ülkede yılda yaklaşık 3 milyon görüşmeyi dinlemektedir.

 Gizli tutulsa da, NSA’da çalışan eleman sayısının yaklaşık 30 bin kişi olduğu tahmin edilmektedir.

 NSA’nin resmi logosunun altında şu sözler yer almaktadır:

 “Ulusumuzu Savunma, Geleceğini Güven Altına Alma”.
 NSA Yöneticileri

 Günümüzde NSA’nın en tepesindeki üç yönetici şunlardır:

 Başkan: Kor. General Keith B. Alexander

 Başkan Yardımcısı: Tuğgeneral Noel T. Jones

 Başkan Yardımcısı: John C. Inglis. NSA’daki en yüksek sivil bürokrat.

 Görüldüğü gibi, Amerikan ulusunun savunmasından ve geleceğinin güvence altına alınmasından sorumlu en üst resmi kuruluş olan NSA’nın başkanı asker, başkan yardımcılarından biri de askerdir.

 ABD’de hiçbir kurum, kuruluş ya da kişi, NSA’nın bu yapısını eleştiremez, NSA uygulamalarına karşı çıkamaz!

 ‘Asker mi bizim geleceğimizi güven altına alacakmış, onlar kendi işine baksın!’ diyebilecek bir gazeteci ortaya çıkamaz!

 NSA’yı eleştirmeyi göze alacak bir gazeteci, New York’ta üçüncü sınıf bir lokantada bulaşıkçılık işi bile bulamaz, isterse iki tane üniversite diploması olsun!


 ABD Başkanı J. F. Kennedy’nin öldürülmesiyle ilgili soruşturmayı yürütmüş, daha sonra bu konuda iki kitap yazmış olan başsavcı Jim Garrison şunları söylüyor:

 “Korkunç ama yalın gerçek şudur ki, ABD’de gerçek hükümet, CIA ve Pentagon’un bileşimidir. Senato ve Meclis’ten oluşan Kongre ise, sıradan bir tartışma derneğine indirgenmiştir.”
 ABD’de rejime karşı çıkanın başına ne gelir?
 Nazi Almanya’sında olduğu gibi vücudu hemen ortadan kaldırılmaz, çok daha kurnaz yöntemler uygulanır, ancak sonuç aynıdır.

 Egemenlerin Amerikan halkını aldatması ve istediği gibi yönlendirmesi, aralarında akademisyenlerin ve aydınların da bulunduğu bazı çevrelerce, iktidarda olmanın doğal sonucu olarak kabul edilmektedir.

 Amerikalı aydınların büyük bir kesimi, Beyaz Saray’ın ve Pentagon’un en sadık yandaşlarıdır.


 ABD Ordusu ve Holywood
 ABD Savunma Bakanlığı karargâhının bulunduğu yerin adı, Pentagon’dur.

 Pentagon demek, ABD ordusu demektir.

 Pentagon demek, ABD generalleri demektir.

 Pentagon, Holywood’da çevrilen sinema filmlerini denetleme ve gerekli gördüğünde sansürleme yetkisine sahiptir.[1]

 Amerikalı sade vatandaşların bundan haberi yoktur.

 Bu durumu bilen Amerikalı aydınların, akademisyenlerin, gazetecilerin, yazarların ve sivil toplum örgütlerinin de karşı çıkacak cesaretleri yoktur.

 Pentagon gerekli gördüğünde, sinema filmi yapımcılarını, senaryo yazarlarını çağırıp sorgular, resmi mektuplarla uyarır, kısacası sinema endüstrisini denetim altında tutar. Öyle ki, bazen bir sinema filminin kurgusunu yeniden yazdırtabilir, filmlerden bazı sahneleri çıkartabilir, hatta ana kahramanları bile değiştirebilir.

 Amerika’da sinema endüstrisinin merkezi Holywood’dur.

 Holywood, Amerikalı generallerin denetimindedir.

 Pentagon’da Siyonistler
 Amerika bir ülkeye karşı savaş açacaksa, ya da yabancı bir ülkeye asker gönderecekse, bunun kararını Amerikan hükümeti değil, Pentagon verir. Hükümet sadece onaylar.

 Pentagon ise, Siyonistlerin denetimindedir.
 Pentagon’un en üst düzey yöneticileri, başta JINSA (Ulusal Güvenlik Konularında Yahudi Enstitüsü) olmak üzere Siyonist lobilerin yönetim kurullarında görevlidirler.

 Peki, Amerika’nın ulusal güvenliğiyle Siyonizm arasında ne tür bir bağ olabilir, hiç soran olur mu?

 Soranın nefesini keserler!
 Pentagon, işine gelmediğinde, Birleşmiş Milletler Genel Kurul karalarını ve Güvenlik Konseyi kararlarını tanımaz.

 1996 yılında Pentagon’un üç yöneticisi, üçü de Siyonist, dönemin İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya, Saddam Hüseyin’i devirme emrini verdi. Sen yürü, biz seni destekleyeceğiz, dediler. Pentagon’un bu üç Siyonist yöneticileri kimlerdi?[2]

 Richard Perle: Pantagon Savunma Politikaları Kurulu Başkanı.

 Douglas Feith: Savunma Bakan Yardımcısı ve Pentagon Politika Danışmanı.

 David Wurmser: Silahların denetimi ve uluslar arası güvenlik konularında Savunma Bakan Yardımsısı Asistanı.

 Daha sonra, Pentagon’un bu üç Siyonist yöneticisi, ABD ordusunun Irak’ı işgalinde başrolü oynadılar. Siyonistlerin denetimindeki Pentagon karar verdi, ABD başkanı ve hükümetine bu saldırıya bahaneler uydurma görevi düştü.


 Fransa’da General de Gaulle

 İkinci Dünya Savaşı başladığında albay rütbesinde bulunan Charles de Gaulle, Almanlara karşı savaşta gösterdiği üstün başarılardan sonra tuğgeneralliğe terfi ettirilir ve Savunma ve Savaş Bakan Yardımcısı olarak atanır. Ancak Fransız hükümeti işgalci Alman güçleriyle anlaşma yapmaya karar verince, karşı çıkar. Fransız halkını Nazi Almanya’sına karşı direnmeye çağırır ve Londra’ya kaçar. Orada, bir ‘Sürgünde Fransız Hükümeti’ kurar. O artık Özgür Fransa’nın lideridir.

 Ağustos 1944’de Alman işgalinden kurtulan Paris’e girerken, General de Gaulle Fransız halkı tarafından büyük bir kahraman olarak karşılanır.

 Yeni Fransız anayasası hazırlanırken, geçici hükümetin başbakanlığına getirilir. Güçlü başkanlık sistemini önerir, kabul edilmeyince de istifa edip ayrılır.

 Mayıs 1958’de Fransa’nın sömürgesi Cezayir’de isyanlar başlar. Fransa’da siyasi dengeler bozulur, ortalık karışır, Dördüncü Cumhuriyet yıkılır.

 Fransız halkı, Emekli General de Gaulle’ü yeniden iş başına çağırır.

 Emekli General de Gaulle’ün istediği güçlü başkanlık sistemini getiren anayasayı Fransız halkı kabul eder ve Ocak 1959’da, Emekli General de Gaulle 69 yaşındayken, oyların yüzde 78’ini alarak, Fransa Beşinci Cumhuriyeti Devlet Başkanı seçilir.

 Emekli General de Gaulle, keskin bir ulusalcıydı. ABD ve Sovyetler Birliği’ne eşit uzaklıkta durarak, tam bağımsız Fransa’yı savundu.

 Koyu bir muhalefete rağmen Cezayir’in bağımsızlığını tanıdı.

 Fransa Devlet Başkanı Emekli General de Gaulle, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekildiklerini duyurdu ve Fransız topraklarındaki tüm Amerikan askeri üslerinin hemen çıkıp gitmelerini sağladı.

 Emekli General de Gaulle, Fransız ekonomisini tarihinde görülmemiş ölçüde güçlendirdi. Son 200 yılda ilk kez, Fransa’nın yıllık ulusal geliri, İngiltere’ninkini geçti.


 Mayıs 1968’de başlayan üniversite öğrencilerinin şiddetli gösterileri de Gaulle hükümetini sarstı. Genel grev, Fransa’yı felç etti. Başkan de Gaulle, seçimlere gitti. Fransız halkı, 78 yaşındaki bu emekli generali yeniden başkan seçti, bunalım sona erdi.

 Nisan 1969’da, de Gaulle yapmak istediği reformlar halkoylamasında reddedilince istifa edip ayrıldı. Kısa bir süre sonra, 9 Kasım 1970 günü öldü.

 Fransa Devlet Başkanı, Emekli General de Gaulle öldüğünde, bankalarda parası, içinde yaşadığı evinden başka malı, mülkü yoktu. Başkanlıktan ayrıldıktan sonra, askerlikten emekli maaşıyla neredeyse yoksulluk içinde yaşamış, devlet başkanlığından emekli maaşı almayı kabul etmemişti.

 Emekli General de Gaulle’ün ekonomik, siyasi ve toplumsal görüşlerinin ve eylemlerinin tümüne birden ‘Gaullism’, bu ideolojiye bağlı olanlara da ‘Gaullist’ denilmektedir. Gaullism’in temel ilkesi, ulusal bağımsızlıktır.

 Günümüz Fransa’sında ‘Halkçı Hareket Birliği Partisi’, Gaullist parti olarak tanımlanmaktadır.

 Şu soruları sormak zorundayız.
 1789’da yaptıkları Fransız Devrimi ile tüm Avrupa tarihine yön verenler, açtıkları “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” bayrağı ile demokrasinin öncülüğünü yapanlar, nasıl olmuş da 20. yüzyılın son çeyreğinde, hem de bir barış döneminde, on yıl süreyle devletin yönetimini bir emekli generale bırakmışlardır?


 Avrupa Birliği’nin kurucu üyesi olan Fransa’da, devletin başına bir sivilin değil de bir emekli generalin gelmesine neden toplumun hiçbir kesiminden karşı çıkan olmamıştır?

 Fransa’nın içinden hiçbir itiraz yükselmediği gibi, askerlerin yetki ve etkilerinin azaltılması ilkesini dayatan AB’nin diğer üyelerinden de niçin en küçük bir karşı çıkış duyulmamıştır?

 Neden, hâlâ günümüz Fransa’sında Gaullism ideolojisi geçerliliğini korumakta, Gaullistler hâlâ Fransa siyasetinde önemli bir rol oynamaktadır?

 Niçin Fransız siyasetçilerinden, medyasından, ya da aydınlarından, “Gaullism’in kökünü kazıyacağız” naraları yükselmemektedir?

 Neden Fransa’da hiç kimse, Gaullistleri ‘çağdışı’, ‘dinazor’ diye aşağılamıyor?


 İngiltere’de Askeri Darbe
 16 Mart 1976 tarihinde İngiltere Başbakanı Harold Wilson, halka beklenmedik bir açıklamada bulundu. Başbakanlıktan ayrılıyordu! İngiliz halkı şaşırmıştı, çünkü Harold Wilson’un başbakanlıkta daha üç yıl süresi vardı.

 O sıralar bu kararın alınmasına doyurucu bir açıklama getirilmemiş, türlü öyküler, kurgular ve dedikodular yazılıp söylenmiştir. Ancak otuz yıl sonra bu beklenmedik istifanın nedenleri ortaya çıktı.

 İngiliz ordusu, gizli istihbarat servisleriyle birlikte İşçi Partisi Genel Başkanı, Başbakan Harold Wilson’a darbe tasarlamıştı. Peki, tanklar başbakanlık konutuna ne kadar yaklaşmıştı?

 Harold Wilson, İngiliz ordusunun gizli istihbarat servisleri MI5 ve MI6 ile birlikte kendisine karşı uzun bir süredir çirkin bir kampanya yürüttüklerine kesin olarak inanıyordu. Ortaya çıkan yeni kanıtlar, Harold Wilson’un derin kaygılarında haklı olduğunu gün ışığına çıkardı.[3]



 Aşırı sağcıların çoğunlukta olduğu İngiliz gizli istihbarat servisi MI5’in üst düzey yöneticisi Peter Wright, çok sonraları, darbe planlamasındaki rolünü itiraf etti. Peter Wright şöyle diyordu:

 “Harold Wilson’u devirmeyi konuşup tartıştık. Ordunun en üst komutanlarıyla darbe planını görüştük.”
 Dönemin devlet bakanlarından Lord Chalfont da, ordunun en kıdemli generallerinin darbede yer almalarının planlanmış olduğunu açıklıyordu.

 Darbe planı söylentilerinin yoğunlaştığı 1967 yılında, Kraliçe’nin amcası Lord Louis Mountbatten’ın adı, askeri darbenin lideri olarak geçmekteydi. Plan o kadar ciddi boyutlara ulaşmıştı ki, General Sir Walter Walker, Kraliçe’nin İngiliz halkına darbeyi duyuracak olan konuşmasını bile hazırlamıştı!

 Darbeciler, Şubat 1974’de darbenin provasını yaptılar. Ordu, Londra’nın en büyük havalimanı Heathrow’u işgal etti. Sözde, IRA teröristlerine karşı ileride nasıl davranacaklarının eğitimini yapıyorlardı!

 Hükümetine karşı askeri darbe hazırlıklarının yoğunlaştığı sırada Başbakan Harold Wilson karısına, siyasetteki çok yakın arkadaşlarına ve Kraliçe’ye, altmışıncı doğum yılı gününde, yani 11 Mart 1976 tarihinde istifa edeceğini söylemişti.

 Düşmanlarını hiç kimse ve hiçbir şeyin durduramayacağını bilen Harold Wilson, başbakan olarak daha üç yıl süresi varken istifa ederek, İngiliz demokrasisine indirilecek bir darbeyi önlemiş oluyordu.

 Askeri darbeyle düşürülmesi planlanan İşçi Partisi hükümeti, 1979 seçimlerini kaybederek iktidardan ayrıldı, yerine Margaret Thatcher’in liderliğindeki sağcı Muhafazakâr Partisi geldi.

 Harold Wilson’a karşı planlanan askeri darbe ile ilgili ne o zaman ne de ondan sonra hiçbir resmi araştırma yapılmadı.

 Hiçbir İngiliz generali sorgulanmadı, ordunun karargâhına girilmedi, kozmik odalarda belge aranmadı. Darbe planlayıcılarından İngiliz gizli istihbarat servisleri MI5 ve MI6 hakkında da en küçük bir soruşturma yapılmadı. İngiliz yargısı, bu olaya hiç karışmadı. Medyadan ve sivil toplum örgütlerinden de ciddi bir ses çıkaran olmadı.

 Demokrasinin beşiği olarak bilinen İngiltere’de, 20. yüzyılın son çeyreğinde, halkın oylarıyla iktidar olmuş İşçi Partisi’ne ve onun başbakanına karşı ordu darbe planlamış, devletin hiçbir resmi organından ses çıkmamıştı. Kol kırılır yen içinde kalır, ilkesi izlenmişti.



 Eski Askerler Günü
 Amerika’da her yılın 11 Kasım günü, ‘Eski Askerler Günü’ olarak anılan bir tatil günüdür. Amerika’da yaklaşık 25 milyon emekli asker vardır ve işte bu gün onları onurlandırma günüdür.

 Amerika’nın şu ünlüleri, ‘Ünlü Eski Askerler’ olarak anılır, saygı görür:

Clint Eastwood (Oskar ödüllü aktör, direktör),
Tony Bennett (müzik adamı),
Rocky Marciano (eski ağırsıklet boks şampiyonu),
Johnny Carson (TV programcısı),
R. Buckminster Fuller (kâşif, mühendis),
Malcom Forbes (yayıncı, multimilyoner),
Alan Alda (aktör, direktör, senaryo yazarı),
Drew Carey (aktör),
Bill Cosby (aktör),
Dr. Jocelyn Elders (genel cerrah),
Chuck Norris (aktör),
Shaggy (pop süperstar),
George Steinbrenner (basketbol yöneticisi, işadamı),
Charles Walgreen (eczacı, zincir eczaneler sahibi),
Montel Williams (TV sunucusu),
Dave Thomas (şirket sahibi),
George Westinghouse (kâşif, mühendis, işadamı).
 Bu ünlüler her fırsatta, orduda ne zaman, nerede, hangi görevlerde bulunduklarını gururla anlatarak izleyicilerden, dinleyicilerden alkış alırlar, koltukları kabarır.

 Amerika’da çok sayıda ‘Eski Askerler’ örgütü vardır. İşte bunlardan bazıları:

Army Aviation of America,
Army Historical Foundation,
American Ex-Prisoners of War Organization,
American GI Forum,
The American Legion,
American Veterans,
Association of the United States Army,
Blinded Veterans Associaton,
Catholic War Veterans,
Disabled American Veterans,
Enlisted Association of the National Guard of the United States,
Jewish War Veterans of the United States,
Military Officers Association of America,
US Army Vietnam Veterans Association. Anma Günü (Gelincik Günü)
 Her yılın 11 Kasım günü İngiltere, Kanada, İrlanda Cumhuriyeti, Güney Afrika, Barbados ve Yeni Zelanda’da Birinci Dünya Savaşı’nda ölmüş olan askerler anılır. Bu anma gününe ‘Gelincik Günü’ de denilir. Askeri anıtlara gelincikten yapılmış çelenkler konulur. Kiliselerde dua edilir.

 11 Kasım günü Fransa ve Belçika’da ulusal tatil günüdür.

 Rusya’da her yılın 23 Şubat günü, ‘Ordu Günü’ olarak anılır.
 Dedeler, babalar, amcalar, erkek kardeşler, yeğenler ister emekli askerler olsun ya da olmasın, bu günü büyük coşkuyla kutlarlar. Ordularının geçmişteki kahramanlıklarını anar, gelecekte onlara olan güvenlerini dillendirirler.

 Rus halkının çok güzel bir geleneği vardır.

 Yeni evli çiftler, nikâh masasından kalkar kalkmaz, tüm davetlilerle birlikte, en yakındaki bir askeri anıta giderler, ellerindeki çiçekleri bu anıtın çevresine özenle yerleştirirler. En mutlu günlerinde, askerlerine olan sevgi, saygı, bağlılık ve güveni böyle sergilemiş olurlar.

 ABD’den, Soros’tan ve AB’den aldıkları hibeler ve Siyonist lobilerden sağladıkları desteklerle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yalanlarla, iftiralarla, karalamalarla saldıran medyadaki ‘tetikçileri’ ağır bir yenilgi beklemektedir.

 Türk ulusunun, ‘Kemal’in Askerleri’nden oluşan şanlı ordusuna duyduğu sevgi, güven ve bağlılık sonsuza dek sürecektir.

 Yılmaz Dikbaş



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

17 Ocak 2010 Pazar




YILMAZ DİKBAŞ: DAVUTOĞLU’NA AÇIK (AÇIK) UYARI 

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ İÇİN:
DIŞ İŞLERİ BAKANI’NA AÇIK UYARI!




Bay Ahmet Davutoğlu,
Dışişleri Bakanı
Ankara

Kıbrıs ve Ermenistan konularında gazetelere verdiğiniz demeçlerle, televizyon kanallarında yaptığınız konuşmalarla halkımızı aldatıyor, kandırıyor ve düpedüz yalanlar söylüyorsunuz.
Bakın, nasıl yalan söylediğinizi anlatayım.
Avrupa Birliği (AB), 6 Ekim 2004 tarihinde Türkiye’ye üç rapor verdi:
- İlerleme Raporu,
- Öneriler Raporu ve
- Etkiler Raporu.
AB bu raporlarda; Kıbrıs’ın Rumlara verileceğini, sözde Ermeni soykırımının tanınacağını, Ermenistan’la diplomatik ilişkiler kurulup sınırların açılacağını, Güneydoğu Anadolu’da bir Kürt devletinin kurulmasına giden yolun üzerindeki engellerin kaldırılacağını açıkça yazdı.
Sizin hükümetiniz bu raporların tümünü kabul etti.
Oysa siz, sanki bu gerçeği bilmiyormuşsunuz gibi 1 Eylül 2009 günü Kıbrıs’ta çözümle ilgili şöyle diyordunuz:
“Türk diplomasisi esnektir ama nerede ‘hayır’ diyeceğini bilir.”
Bay Bakan,

Siz hangi esneklikten söz ediyorsunuz?
Yukarıda sözünü ettiğim raporlardaki tüm koşulları kabul eden hükümetiniz, AB’nin öne sürdüğü hiçbir koşula ‘hayır’ dememiştir!
Devam ediyorum.
29 Ekim 2004 günü Roma’da, AB’nin 25 üyesi, AB Anayasası'nı gösterişli bir törenle imzaladılar. 
Sizin 
bugünkü cumhurbaşkanınız Abdullah Gül ve bugünkü başbakanınız Recep Tayip Erdoğan bu şatafatlı törene katılıp, ayrı bir belgeye imzalarını koyarak AB Anayasasını kabul ettiler.
Hiç bilmez olur musunuz, AB Anayasası'nı o gün imzalayan 25 üyeden biri de, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil eden Rum Devlet Başkanı idi! 
Abdullah Gül ve Recep Tayip Erdoğan, işte o tarihte Kıbrıs’ın Rumlara verilmiş olduğunu kabul ettiler. 
Oysa şimdi siz tutmuş şöyle diyorsunuz:
“Yani taktik oyalamalar, zaman kazanma çabaları ve Türkiye’nin üzerinde bir AB baskısı oluşturma gayretleri iyi niyetle bağdaşmaz”
Bay Ahmet Davutoğlu,

Asıl taktik oyalamalarla zaman kazanma çabaları içinde bulunan siz ve hükümetinizdir.
Amacınız ‘hazmettire hazmettire’ Kıbrıs’ın Rumlara verilmiş olduğu gerçeğini Türk halkına kabul ettirmektir.
AB belgelerinin tümünde Kıbrıs’tan ‘Republic of Cyprus’ yani Kıbrıs Cumhuriyeti olarak söz edilmekte, yönetimin de Rumlarda olduğu açıkça yazılmaktadır.
AB belgelerinin hiçbirinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) diye bir varlığın adı geçmemektedir.
Bu gerçeği çok iyi bildiğiniz halde, KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Örgün ile Ankara’da göstermelik bir basın toplantısı yapıyor;
“Rumların anlaşma istediğinden emin değiliz.’ 
Diyerek gerçekleri birlikte saptırmaya çalışıyordunuz.
Bitmedi, anlatmayı sürdürüyorum.
17 Aralık 2004 tarihinde başbakanınız Recep Tayyip Erdoğan, Brüksel’de AB Başkanlar Konseyi’nin Türkiye ile ilgili aldığı bir dizi çok ağır kararı olduğu gibi kabul etti.
Kararlar o kadar ağırdır ki, İsveç’i Konsey’de temsil eden İsveç Başkanı dayanamayıp şöyle demek zorunda kalmıştır:
“Türkler kalıcı kısıtlamaları kendileri kabul ettiler. Biz olsaydık kabul etmezdik. Eğer Türk tarafı karşı çıksaydı, biz de onları desteklerdik!” Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi ve Ermenistan’ı tatmin edecek biçimde sınırların açılması bu kararların en başta gelenleriydi.
O günkü hükümetiniz bu ağır koşulları içeren kararları kabullenmekle kalmadı,kendisine bağımlı medyanın da çığırtkanlığıyla Ankara’da taraftarlarına davullu zurnalı bayram yaptırdı.

Bay Bakan,
Gazetecilerin, Türk limanlarının Kıbrıs Rum kesimine açılması ihtimaline ilişkin soru sorması üzerine, gündemde şu anda böyle bir konu olmadığını söyleyerek şöyle konuştunuz:
“Biz daha önce de bu konuyu değişik tecrübelerle yaşadık. Parça çözümlerin, parça tekliflerin nihai sonucu elde etmede çok etkili olmadığını gördük.”
Siz, hangi parça çözümlerden söz ediyorsunuz?
Hükümetiniz, Kıbrıs’ın tümünü Roma’da ve Brüksel’de Rumlara teslim etmedi mi, imzaları atmadı mı?

Bay Ahmet Davutoğlu,
Hem siz, hangi limanlarımızdan söz ediyorsunuz?
Eski Maliye Bakanı'nız Kemal Unakıtan’ın, babalar gibi, “Her şeyi satacağız… Limanları da satacağız” dediğini ne çabuk unuttunuz!
Bakın, Recep Tayyip Erdoğan 5 Şubat 2005 günü İzmir’de neler söylüyordu:
“Artık limanları devlet eliyle yürütme devri kapandı. Buraları özel sektör alsın, gerekli yatırımları yapsın ve işletsin. Biz de engelleri kaldıralım. Hamdolsun, şu ana kadar sattığımız limanlar çok modern hale geldi. Dileriz İzmir limanı da böyle modern hale gelir.”

Bay Bakan,
AKP hükümetleri, devletimizin, yani halkımızın neyi varsa nerdeyse hepsini özelleştirme adı altında satıp bitirdi.
Bakın başbakanınız söylüyor, devletin elinde liman kalmadı! Limanlarımızın yabancıların eline geçmesini sağlamak için hükümetiniz, tüm engelleri kaldırdı!
Bir daha soruyorum, siz hangi limanlarımızdan söz ediyorsunuz?
Bakın limanlarımız nasıl birer birer elimizden çıktı:

Ege Denizi’ndeki Limanlarımız:
İzmir Limanı: 1 milyar 275 milyon dolara, Hong Kong merkezli Hutchison Whampoa şirketine satıldı.
Türkiye’nin en büyük konteynır ihracat limanı olan İzmir Alsancak Limanı’ndan, yılda ortalama 30–35 milyon TL net gelir elde ediliyordu.
Kuşadası Limanı: 02.07.2003 tarihinde, 24 milyon 300 bin dolara, Siyonist Sami Ofer’e verildi. 

Dikili Limanı: 20.11.2003 tarihinde, 4 milyon 250 bin dolara, Dikili Liman ve Turizm İşletmeleri A.Ş.’ye satıldı.
Marmaris Limanı: 26.01.2001 tarihinde, 14.900.000 dolara, Marmara liman İşletme A.Ş.’ye devredildi.

Akdeniz’deki Limanlarımız:
Antalya Limanı: 31.08.1998 tarihinde, 29 milyon dolara, Siyonist Ofer’in eline geçti.
Alanya Limanı: 28.11.2000 tarihinde, 1 milyon 600 bin dolara, Alanya Liman İşletmesi Den Tur A.Ş.’ye satıldı.
İskenderun Limanı: 09.09.2005 tarihinde, PSA-Tekfen ortaklığına satıldı ancak satış sonradan iptal edildi.
O günden bugüne limanda hiçbir yatırım yapılmadı, çürümeye terk edildi. Amaç, sotada bekleyen sansarlara çok ucuza devretmek!
Mersin Limanı: 04.08.2005 tarihinde, Singapur PSA’ya satıldı. Limanın adı, ‘Mersin International Port’ olarak değiştirildi.
Eylül 2005’de satış iptal edildi.
Akbabalar takipte.
Karadeniz’deki Limanlarımız:

Sinop Limanı: 30.06.1997 tarihinde, 800 bin 944 dolara, Çakıroğlu A.Ş’ye devredildi.
Ordu Limanı: 30.06.1997 tarihinde, 1.607.887 dolara, Çakıroğlu A.Ş’ye satıldı.
Giresun Limanı: 30.06.1997 tarihinde, 3.203.774 dolara, Çakıroğlu A.Ş’ye verildi.
Rize Limanı: 06.08.1997 tarihinde, 5.606.605 dolara, Asım Çillioğlu O.G.G’ye satıldı.
Hopa Limanı: 17.06.1997 tarihinde, 4.004.718 dolara, Park denizcilik ve Hopa Liman İşletmesi A.Ş’ye devredildi.
Trabzon Limanı: 20.11.2003 tarihinde, 20.160.000 dolarla ihaleye çıktı.
Samsun Limanı: 12.06.2006 tarihinde, 5 milyon dolarla ihaleye çıktı.
Burada bir açıklama yapmam gerekiyor.
Büyük çaplı özelleştirmelerde, başta Siyonistler olmak üzere Amerikalılar ve Yunanlılar bazı Türk şirketlerini paravan olarak kullanmışlardır. 
Tıpkı Siyonist İsrail devleti kurulmadan önce, Filistin’de toprak alımı yapan terörist Siyonistlerin bazı Arapları paravan olarak kullanmış olduğu gibi…
Bazı limanlarımızın özelleştirilmesinde Hayyam Garipoğlu ve Alaaddin Çakıcı gibi isimlerin ortaya çıkmış olması bunun en açık kanıtıdır. 

Marmara Denizi’ndeki Limanlarımız:
Zeytinburnu Limanı: Paravan şirketler aracılığıyla Siyonist Sami Ofer’e satıldı.
Tekirdağ Limanı: 104.923.599 dolara, Akkök Şirketler grubu’na devredildi.
Bandırma Limanı: 175 milyon dolara, Çelebi OGG’ye teslim edildi.

Bay Bakan,
Şimdi size soruyorum.
Siz, hangi limanlardan söz ediyorsunuz?
Hem devletin limanlarını birer birer satıyor hem de dönüp, limanlarımıza Kıbrıs Rum bandıralı gemileri sokmamaktan söz ediyorsunuz!
Acaba doğduğunuz kentin limanına mı Rum bayraklı gemileri sokmamakta direniyorsunuz, ama ne yazık ki Konya’nın da limanı yok!
Bay Ahmet Davutoğlu,

Bir televizyon programında yaptığınız konuşmada, hükümetinizin bölgede ciddi bir‘aktör’ olduğunu, önemli bir ‘rol’ oynadığını söyleyip durdunuz.
Aktör, rol ve oyun; çok yüce bir sanat dalı olan tiyatroya özgü sözcüklerdir.
Tiyatronun dışında kullanıldığında bu sözcükler ‘sahtecilik’, ‘aldatmacalık’ ve‘yalancılık’ içerirler.
Sizin partiniz iktidar olmadan önce diplomasi dilinde ‘devlet adamı’ ve ‘onurlu ve şerefli tavır’ kavramları vardı.
Artık devlet adamı yok, aktör var!
Onurlu ve şerefli duruş yok, rol var!
Bağımsızlık ve ulusal egemenlik ilkelerini savunma yok, oyun var!

Aslında bu durum pek de yadırganamaz.
Çünkü ABD’nin buyruğunda AB Mandasını kabul etmiş yöneticiler elbette ‘devlet adamı’ olamazlar, onlar senaryosunu emperyalistlerin yazdığı oyunlarda rol alıp sadecesıradan ‘aktör’ olabilirler.

Bay Bakan,
Türk halkının çok küçük bir azınlığını sonsuza dek uyutabilir, yarısına yakınını da en çok on yıl süreyle kandırabilirsiniz.
Ama Türk halkının ezici çoğunluğunu sonsuza dek aldatamazsınız!

Bay Ahmet Davutoğlu,
Çok hayranı olduğunuz AB ülkelerinde; aldatarak, kandırarak, yalanla dolanla işler çevirenlere ‘Con Man’ denilir.
Sizi, açıkça uyarıyorum.
Başta Kıbrıs ve Ermenistan olmak üzere, AB ile ilgili tüm konularda halkımızı aldatmaya ve kandırmaya yönelik yalanlar söylemeyi sürdürürseniz; sizi, Türkiye siyasetindeki ‘Con Man’ olarak ilan edeceğim!

Yılmaz Dikbaş
Araştırmacı Yazar
6 Ekim 2009



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."