PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2013 Perşembe

KATIR GÜDEN MASUM KÖYLÜ




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." MEHMET AKİF ERSOY

3 Eylül 2012 Pazartesi

ADINI DOĞRU KOY


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." MEHMET AKİF ERSOY

30 Haziran 2012 Cumartesi

CELLATA DAVET






"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." MEHMET AKİF ERSOY

29 Haziran 2012 Cuma

OKUMUYORSAK BAKARIZ


KUZEY IRAK İÇ SAVAŞI
Kuzey Irak İç Savaşı 1990'ların ortalarında Irak'ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi içindeKürdistan Demokrat Partisi (KDP) ile Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) arasında yaşanan ve İran, Türkiye, ABD ile Irak'ın da (Bağdat) dahil olduğu silahlı çatışma.
1970'te Bağdat yönetimiyle Irak'taki Kürt topluluğunun liderleri arasında varılan anlaşmayla oluşturulmasına karar verilenKürdistan Bölgesel Yönetimi ancak 1992'de, Körfez Savaşı'ndan sonra hayata geçebildi. Aynı yıl bölgesel parlamentonun oluşturulması için yapılan seçimlerde Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) oyların yüzde 45'ini, Kürdistan Yurtseverler Birliği(KYB) ise oyların yüzde 43.6'sını aldı. Sandalyeler tabanı iki aşirete dayanan iki parti arasında neredeyse eşit olarak bölündü.[2]
Bağdat yönetiminin Kürt yönetimine uyguladığı yaptırım nedeniyle bu bölge için dünyayla bağlantı yalnızca Habur sınır kapısı ile Türkiye üzerinden sağlanıyordu. Çatışmanın nedeni Iraklı Kürt grupların Habur sınır kapısından geçen kamyonlardan alınan gelirin paylaşılması gibi gözükse de asıl neden temelde iki büyük aşiretin bölgeye egemen olma çabasıydı.
Savaş 
Bu anlaşmazlık Mayıs 1994'te iki taraf arasında bir iç savaşa (bırakuji) dönüştü ve Saddam Hüseyin yönetimine karşı Kuzey Iraklı Kürtlerin işbirliğine dayanan ABD politikası tehlikeye düşürdü. Bu gelişme üzerine, ABD devreye girdi ve iki tarafı Ağustos 1995'te Dublin'de biraraya getirdi. Burada yapılan görüşmelerde Türkiye de gözlemci statüsüyle yer aldı. ABD'nin girişimleriyle taraflar arasında uzlaşma sağlanırken, Türkiye'nin ısrarıyla, karar metninde, Türkiye'nin güvenliğinin de göz önünde bulundurulacağı hükmü yer aldı.
Fakat ABD'nin bu girişimleri başarılı olmadı, hatta İran da Kuzey Irak'taki etkinliğini artırmaya başlayıp ve iki Kürt grup arasındaki ateşkesi sağlamak amacıyla bölgeye “Bedir Tugayı” adıyla 10,000 kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu gelişmeden rahatsızlık duyan ABD tekrar girişimde bulundu ve Türk yetkililerin de bulunduğu bir heyeti bölgeye göndererek iki tarafı biraraya getirdi ve ateşkesi sağladı.
1995 yazında sağlanan ateşkes ancak 1 yıl sürdü; Ağustos 1996 sonunda, İran'dan yardım ve destek alan Celal Talabani'nin liderliğindeki KYB'nin Erbil'e girerek burayı ele geçirmesi üzerine bölgedeki dengeler yine bozuldu. Fakat bu kez çok değişik bu durum oluştu, çünkü zor durumda kalan ve hem İran'la hem de Talabani'yle karşı karşıya kalan Mesut Barzani'nin Bağdat yönetiminden (Saddam Hüseyin) yardım istemesi sonucu Irak birlikleri, Çekiç Güç'ün göreve başladığı 1991'den beri ilk kez bölgeye girdiler ve Talabani kuvvetlerini Erbil'den çıkardılar.
Ancak Saddam Hüseyin'in Irak'ın kuzeyinde tekrar hakim olacağından endişe eden ABD 3-4 Eylül 1996 tarihlerinde Irak'ın güneyindeki hava savunma mevzilerini bombaladı. Ayrıca 1991'de ABD tarafından Irak hava taşıtları için ilan edilen uçuşa yasak bölge sınırı 32. paralelden 33. paralelin güneyine çıkarıldı.
Bu sırada Kuzey Irak'ta bulunan ve ABD (muhtemelen CIA) için çalışan, aileleriyle birlikte 6,700 kadar Kuzey Iraklı Kürt Türkiye üzerinden bölgeyi terk ederek Pasifik Okyanusu'ndaki ABD'ye bağlı Guam adasına gönderildi. Bu gelişme Türkiye'de ABD'nin bölgeye yönelik planları konusundaki kuşkuları artırırken hem bölgedeki ABD politikası, hem Kuzey Irak'taki dengeler, hem de Türkiye'nin politikası açısından önemli değişiklikler yarattı.
Ekim 1996'da Türkiye, ABD ve Birleşik Krallık yetkilileri ile KDP, KYB ve Türkmen temsilcileri Ankara'da toplandılar. Böylece Dublin'de başlayan süreç, Ankara'ya taşındı. Fakat KYB'nin tekrar PKK'ya yaklaşması ve KDP'nin ise Türkmenlerin siyasi sürece sokulmasından rahatsızlık duyarak işbirliğinden uzaklaşması bu sürecin önemini azalttı. Ankara toplantıları Mayıs 1997'ye kadar sürdü.
Bu dönemde Türkiye, 1997 yılının mayıs-ekim ayları arasında Talabani'nin yanında olan PKK'nın Kuzey Irak'taki kamplarına yönelik iki askeri harekât (Çekiç Harekatı ve Şafak Harekâtı) gerçekleştirdi.
ABD, Kürt grupları Eylül 1998'de Washington, D.C.'de biraraya getirerek süreci kendi denetimine aldı. Bu görüşmelerde iki grup arasında ateşkes antlaşması yapıldı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi içinde meydana gelen iç çatışma 1991-2003 arasındaki dönemde çevre ülkelerin ve ABD'nin bölgeye dönük politikalarında değişikliklere neden oldu.
Kaynaklar :

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzey_Irak_İç_Savaşı


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." MEHMET AKİF ERSOY

10 Nisan 2012 Salı

9 Şubat 2012 Perşembe

RESİMLERİN DİLİ

HİÇ BİR ŞEY YAZMAYA GEREK YOK.
SADECE GÖRSELLEŞTİRİLMİŞ GELİŞMELERE BAKMAK VE TAMAMLANAN RESMİN BÜTÜNÜNÜ GÖRMEK YETERLİ
ISRARLA İSRAİL'E TEMİZLETİP 49 YILLIĞINA VERİLMEK İSTENEN MAYINLI SINIRIMIZ
IRAK'IN KUZEYİNDE PKK KAMPLARI
SURİYE'DE TERÖR OLAYLARININ YAŞANDIĞI HAT
KUZEY IRAK'TA BARZANİ LİDERLİĞİNDE ÖZERK KÜRT BÖLGESİ
SURİYE İÇİN ÇİZDİKLERİ HARİTA 
 AKDENİZ KITA SAĞANLIĞI VE YUNANİSTAN TARAFINDAN İŞGAL EDİLEN AMA GÖRMEMEZLİKTEN GELİNEN ADA
(Kendileri gösteriyorlar)

BULUNAN ZENGİN DOĞAL GAZ BÖLGELERİ

TAMAMLANAN BU RESİM
(Tek eksiği;sadece karayı göstermesi.Ayrıca bunun birde Doğu Akdeniz'de karasuları var)
SONUÇTA;SİYONİST BAYRAK RENKLENİR VE TOPRAKLARI DEVASA BÜYÜR.


SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."M.A.ERSOY

11 Kasım 2011 Cuma

VAN KIRSALI VE PKK HOLDİNG



Van depremi ile ilgili kamuoyu ilgisi devam ederken, bölgede görev yapan bir devlet görevlisinden aldığım mektup, Van-Hakkâri kırsalının terörün finansmanında sahip olduğu stratejik rolü ortaya koyuyor. Bu uzun mektubun bazı bölümlerini kamuoyu ve yetkililer ile Yeniçağ aracılığı ile paylaşmanın bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. PKK ile mücadelede psikolojik-politik boyutun yanında en önemli mücadele boyutunun ekonomik mücadele boyutu olduğu neden ise ihmal edilir. PKK’lı teröristleri dağda arayıp bulmak yerine onları dağa çıkaran ekonomik gücü imha ederek, yerlerinde kalmalarını sağlamak. Bunun gerçekleşmesi için AKP Hükümetinin bazı radikal adımlar atması gerekiyor.

Ağrı-Doğu Beyazıt, Van-Saray-Özalp-Başkale, Hakkâri-Yüksekova-Şemdinli, Şırnak-Silopi PKK’nın darphanesinin yerleşik olduğu kaçakçılık güzergâhlarını oluşturuyor. 450 kilometre uzunluğundaki Van sınırındaki ilçelerde ortalama 60-70 köy bulunuyor. Bu köylerin % 80’i kaçakçılık ile meşgul. Verimli tarım arazileri ekilmiyor, hayvancılık yapılmıyor. 60 haneli bir köyde ortalama 1000 katır var. Her katır, İran’dan bir seferde 140 litre kaçak mazot getiriyor. Her köyde her evin bodrumunda beş-on tonluk mazot depoları bulunuyor. Köylü vatandaşın cebinde nakit 3 bin, 5 bin lira bulunması çok normal. Bundan dolayı, PKK her köyden her yıl ayrıca rahatlıkla 200 bin lira “vergi” topluyor ve vatandaş rahatlıkla ödüyor.

Başkale’de mazot fiyatı, Van’a geldiğinde % 35 artıyor. Ancak İran sınırı, çay, yağ, sigara, şeker, cep telefonu, bıçak, halı, kilim, et, her türlü gıda maddesi ve kenevir (esrar) sokuluyor sınırdan. Katırlar ile getirilen mallar bazı noktalarda kamyonlara yüklenerek Van’a sokuluyor. Ancak, daha kamyonlara yüklenmeden önce PKK’nın atla gezen “gümrükçüleri” her katırdan “gümrük vergisi” alıyorlar. Toplanan günlük para, Boğaz Köprüsünden bir günde devletin aldığı paradan fazla. Ancak gelir bununla sınırlı değil. Kaçak sigara gibi bazı gelirlerin tamamı PKK’nın denetiminde.

Bir başka büyük gelir kaynağını uyuşturucu oluşturuyor. Afyon sakızı, Afganistan’dan İran’a oradan Türkiye’ye giriyor ve Başkale, Yüksekova, Hakkâri, Şemdinli yolu ile mezralarda kimya mühendisi kadar becerikli “uzmanları” tarafından titizlikle işlenip eroine dönüştürülüyor. Çoğu gece yolculuğu ile Van’a taşınan eroin Van’dan Türkiye’ye ve Avrupa’ya dağılıyor. Bu yolla giden eroinin günde 500 kilo olduğu ileri sürülüyor. Ayda eğle geçirilen ise ancak 100 kilo.

Mektup bir çok ayrıntı veriyor. Ancak ana hatları bunlar. Özetle, PKK sadece bir terör örgütü değil aynı zamanda bir holding. PKK terörünü etkisiz hale getirmek için PKK holdingi etkisiz hale getirmek şart. Bu, bölgedeki polis veya jandarmanın yapabileceği bir şey değil. Sadece daha etkin yol denetimleri ile de istenen neticenin alınması mümkün değil. Burada özel bir hükümet programına ihtiyaç var. Barzani’den PKK’ya karşı ekonomik önlemler alması istenirken, bu noktada Türkiye’de de yapılacak çok şey olduğu unutulmamalı.
Öncelikle Van-Hakkâri kırsalında bir tek katır kalmamalı. Devlet hepsini satın alıp, nakletmeli. Evlerin altındaki yakıt depoları imha edilmeli. Sınıra çok yakın köylerin arazilerinin kamulaştırılması ve halkın başka yerleşim bölgelerine nakledilmesi gerekiyor. Ancak bu insanlara gittikleri yerlerde yeni iş alanları yaratılmalıdır. Jandarma ve polis içinde ağırlıklı olarak kaçakçılık-terörizm bağlantısı ile çalışan ekipler güçlendirilmeli ve yüksek verimli çalışmayı teşvik edici düzenlemeler yapılmalıdır. Bu ekipler büyük bir saldırganlık ile çalışmalıdırlar. Kaçakçılığa göz yuman her türlü devlet görevlisi en ağır şekilde cezalandırılarak meslekten çıkarılmalıdır.  
Ümit Özdağ
uozdag61@gmail.com 
Kaynak:yeniçağ gazetesi-11/11/11-köşe yazısı




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

7 Kasım 2011 Pazartesi

PKK’NIN YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ



Yaklaşık 40 bin insanımızın öldürülmesinden sorumlu terör örgütü PKK’nın başı Abdullah Öcalan, yakalanıp götürüldüğü İmralı adasında kendisini sorgulayan Albay H. Atillâ Uğur’a bülbül gibi öter, çoğu bilgiyi kendisine sorulmadan verir, yurtiçinde terör örgütüne destek vermiş olan yandaşlarının adlarını tek tek sayar.[1]

Onursuz çete başı Abdullah Öcala’ın anlattıklarından öğrendiğimiz, PKK’nın yurtiçi destekçileri şunlar:

  • M. Ali Birand: Türkiye’den çete başının yanına gitmeye cesaret eden ilk kişiymiş! Çete başının eylemlerini olumlu buluyormuş!
  • Hasan Cemal: 1993 sürecinde Bekaa’ya, çete başının yanına gitmiş. Sıcak ve samimi bir görüşme olmuş. Onursuz çete başına, devlet katında olanları anlatmış. Yani Türkiye’de, PKK ajanlığı yapmış.
  • İsmet Sezgin: İçişleri Bakanı olduğu dönemde, onursuz çete başına şu mesajı göndermiş: “Üslubuna dikkat et, bizim sert konuşmalarımızı da dikkate alma!” Bu mesajı götüren, ajan Hasan Cemal! Peki, İsmet Sezgin kim? Yedi dönem, yani 28 yıldan fazla milletvekilli olmuş, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlığı yapmış, TBMM Başkanlığına seçilmiş. Her şehit verildiğinde analar kan ağlarken, yurtseverler “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye haykırırken, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin bir ajan kuryeyle, PKK terör örgütünün onursuz başına mesaj gönderiyor, “biz burada senin hakkında sert sözler kullanacağız, ama sen bunları dikkate alma, bildiğini yapmayı sürdür!” diyor! Peki, söyler misiniz, İsmet Sezgin içimizdeki hain değil de ya nedir?
  • Cengiz Çandar: Onursuz çete başı ile görüşen ve mesaj götüren gazetecilerin önde gideni, yani ajan gazeteci.
  • Güneri Civaoğlu: 1991’de onursuz çete başının yanına gitmiş, “güzel bir röportaj” yapmış. Güneri Civaoğlu, çok yönlü bir gazeteci, bir yandan Siyonist İsrail’in Türkiye’de önde giden savunuculuğunu yapmakta, diğer yönden de PKK yandaşlığı…
  • İsmet İmset: Bir zamanlar, Turkish Daily News adlı Türkiye’de İngilizce yayınlanan gazetede çalışmış. Gazetenin patronu, “Git, Öcalan’la görüş” demiş. Bekaa’ya ve Şam’a gide gele PKK’nın sesi oluvermiş. Onursuz çete başı Öcalan diyor ki, “İsmet İmset yanıma geldi. Hatta HADEP’ten aday olmak için benden yardım daha doğrusu onay istedi.” Terör örgütünün televizyon kanalı MED TV’nin kuruluşunda da İsmet İmset büyük katkılarda bulunmuş. Daha sonra da İngiliz gizli haber alma servisinin ajanı olmuş!..
  • İbrahim Tatlıses: PKK’ya maddi yardımlarda bulunmuş.
  • Ferhat Tunç, Ahmet Kaya, Şivan Perver: MED TV’de programlara çıkmışlar.
  • Prof. Dr. Haluk Gerger: Avrupa Birliği’nden 250 bin Avrodan fazla hibe alan İnsan Hakları Derneği’nin kurucu üyesi. Yani o, bir AB Mandacısı. AB hibeleriyle iğfaledilenlerden! Hükümete, “İmralı’nın önerilerine uygun davran!” diye buyuran akademisyen. Terörist örgüt PKK’nın onursuz çete başını Roma’daki villasında ziyaret etmiş.
  • Prof. Dr. Doğu Ergil: PKK’ya yanaşmaya çok çalışmış. İsviçre’de örgütün elemanlarıyla bir görüşme yapmış. Ayak takımı teröristler, Doğu Ergil’i pek olumlu bulmamışlar. Hatta bu işin, yani Kürt meselesinin rantı ile uğraştığını onursuz Öcalan’a bildirmişler. Çünkü bazı kuruluşlar bu işlerle uğraşanlara maddi destek sağlıyormuş. Şu sözler onursuz çete başı Öcalan’ın: “Sivil Toplum Kuruluşlarından Doğu Ergil’e para yardımı edildiğini öğrendim. Parayla yapılan işin bizim meselemize faydası yoktur dedim.” Doğu Ergil, para karşılığında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne “Doğu Raporu”nu hazırladı. Doğu Ergil, yüksek lisans öğrenimini Amerika’da görmüş, doktorasını da orada yapmış. Yüksek öğrenimlerini yurt dışında, özellikle de ABD’de yapmış olanlar çoğunlukla işbirlikçisi, yani ajan oluyorlar. Elbette istisnalar var, fakat genel kuralı değiştirmiyor…
  • Botan’da Babatlar, Osman Demir: PKK’ya önceleri adam verme, erzak temini gibi çok yardımları olmuş.
  • Yüksekova’da Cihangir Ağa: PKK’ya büyük yardımlar yapmışlar.
  • Bucak Aşireti: Burada PKK’nın dostları varmış.
  • Suruç’ta Kılıçlar: PKK’ya çok yakınmışlar.
  • Bitlis’te Şeyh Muhiyettin Mutlu: PKK, büyük yardımlarını görmüş.
  • Adıyaman’da Kaviler: PKK’yla dostmuşlar.
  • Siirt’te Mamkuran Aşireti: PKK’nın dostuymuşlar.
  • Batman’da Raman Aşireti: PKK ile dostluğu giderek çok gelişmiş.
  • Diyarbakır’da Silvan’da Azizoğulları: PKK ile dostlukları çok iyi ve üst seviyedeymiş.
  • Bingöl’de Şeyh Sait’in Akrabalarından Bilginler: PKK ile dostlukları varmış.
  • Elazığ Karakoçan’da Okçiyen Aşireti: Büyük desteği olmuş PKK’ya.
  • Tunceli Bölgesi: Bu bölgenin hiçbir yerinde PKK’ya problem çıkmamış, destek her zaman çok iyi olmuş.
  • Erzurum’da Malik Ailesi: PKK’ya yardımları çok olmuş.
  • Ağrı’da Öztürk Ailesi: PKK’ya büyük destek sağlamıştır.
  • Van’da Kartal Ailesi: Başta Remzi Kartal olmak üzere, PKK’ya inanmışlar, yardımları olmuş.
  • Hakkâri Yüksekova’da Cananlar, Buldanlar, Herkiler: PKK’nın dostları olmuşlar.

Terörist örgüt PKK’ya karşı sınır ötesi operasyonlar televizyon kanallarından günü gününe, sıcağı sıcağına ve ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

Peki, yukarıda adları verilen sınır içindeki işbirlikçi ajanlara, hainlere operasyon yapıldığını hiç duydunuz mu?

Yılmaz Dikbaş
2 Kasım 2011
dikbas@kalinka.com.tr
www.kalinka.com.tr
www.dikbas.tv
0532 233 31 52
[1] H. Atillâ Uğur, “Abdullah Öcalan’ı Nasıl Sorguladım-İşte Gerçekler”, Kaynak Yayınları, Ekim 2011, İstanbul, 5. BasımPKK

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

14 Eylül 2011 Çarşamba

EMPERYALİST YALANLAR-SIRITAN GERÇEKLER

TÜRKİYE DÜNYANIN EN REZİL TERÖR ÖRGÜTÜYLE ANLAŞMA YOLUNA GİDERKEN
İRAN PKK-PJAK'I MELETİYOR: 
 
EMPERYALİSTLER  SESSİZ KALIRKEN BİZ BATAKLIĞA BALIKLAMA DALIYORUZ
YANDAŞ MEDYA YALANLARLA HALKI KANDIRIYOR 

 LİBYA'DA EMPERYALİST SALDIRI TÜM REZİLLİĞİYLE DEVAM EDERKEN MÜSLÜMAN KATLİNİN UTANCI BİZE KALIYOR.




İŞTE  FETTULLAH'IN ILIMLI İSLAMI VE ARKASINDAKİ GÜÇLER
 
"SIFIR SORUN" DEĞİLSE BİLE "SIFIR BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA"
TAM KATIKSIZ EMPERYAL UŞAKLIĞI
 
 
HER ŞEYE RAĞMEN EMPERYALİST MÜSLÜMAN COĞRAFYASINDA KAYBEDİYOR.
AYIBI VE BİRİKEN KİNİ PAYLAŞMAK MÜSLÜMANLIĞI AĞIZLARINDAN DÜŞÜRMEYEN AKP İKTİDARINDAKİ TÜRKİYE CUMHURİYETİNE;BİZLERE DÜŞÜYOR 
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

13 Eylül 2011 Salı

AB'NİN GÜNEYDOĞU PROJESİ (SADİ SOMUNCUOĞLU 4 GÜNLÜK YAZI DİZİSİ)

AB’NİN GÜNEYDOĞU PROJESİ 1: ÖNCE AZINLIK, SONRA AYRI BİR ULUS...
Bu yazımız 27 Aralık 2004 günü Cumhuriyet Strateji dergisinde yayımlanmıştır. Hatırlanacağı gibi o tarihte Türkiye AB’den 3 Ekim 2005 itibarıyla müzakere tarihi almanın sarhoşluğunu yaşıyor, güpegündüz maytaplı kutlamalarla adeta bayram yapıyordu. Aslında bu bayram sahteydi, ciddi ve tehlikeli bir yanılgının tezahürüydü.
Buna rağmen müzakere tarihinin sanallığını, ülke bütünlüğüne yönelik AB yaptırımlarının yıkıcı sonuçlarını gören ve yöneticileri uyarmak için çırpınan sınırlı sayıda da olsa gayretler eksik değildi. Bugün, ağır bedeller ödendikten sonra  uyarıların ne kadar yerinde olduğu, çok daha iyi anlaşılmaktadır. Aslında gelişmeleri yakından takip edenlerin, eğer özel gündemleri yoksa, ülkemize kurulan korkunç tuzağı görmemesi mümkün değildi. Özellikle bölücü terörün 2004’de dirilmeye başlamasıyla devlet düşmanlığının ve  cinayetlerin İstanbul’dan Hakkâri’ye kadar ülkenin her tarafına yayılacağını görmemek hiç mümkün değildi.
Buyurun ibret verici yazıyı okuyalım, nereden nereye geldiğimizi görelim:   
“Türkiye’nin haraç mezat satışa çıkarılmış gibi beş koldan saldırıya uğraması sebebiyle, adeta Sevr’le özdeşleşen  16-17 Aralık nihayet gelip geçse de, asıl zorluk bundan sonra başlıyor. Zorluğun sebebi ise Brüksel muhiplerinin dediği gibi ‘AB’ye uyum’ değil, ülkemizin üniter yapısıyla birlikte bütünlüğünü AB’ye karşı koruma mücadelesi olacaktır. Çünkü AB’nin ülkemizi üyeliğe almayacağı, tümüyle ele geçirip, kendisine ‘demirlemek’niyetinde olduğu ortaya çıkmıştır. Bu kontrol noktalarından birisi de, bugüne kadar parça parça konuşulsa ve AB yetkililerinin ağzından ‘Kürdistan’ lafı düşmese de fotoğrafın bütünü ortaya konulamadığından tam olarak adlandırılamayan Güneydoğu planlarıdır. İşte bu projenin fotoğrafını 6 Ekimde yayımlanan İlerleme, Tavsiye ve Etki raporları ile zirveden önce oylanan, zirve kararında da ‘Dikkate alınacağı’ vurgulanarak bağlayıcı hale getirilen Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raporu netleştirmiştir. Bu fotoğrafın içinde, fiili azınlık haline getirilen Kürt vatandaşlarımızın bu statüsünün daha da sağlamlaştırılması, milletleşme sürecinin başlatılması, gerekirse Gürcistan/Ukrayna benzeri ayaklanmalara zemin hazırlanması, bölgenin ekonomik/kültürel kaynaklarının paylaşımı ve nihayet ‘Mezopotamya Bölgesi’ni kapsayan ‘Büyük Kürdistan’ Projesi vardır.
Öncelikle AB komisyonunun raporlarına bakarsak, “Kürtlerin diğer azınlıkların (Gayri Müslimlerin) hak ve özgürlüklerinden tam olarak yararlanmasına imkan verecek tedbirlerin alınması, yüzde on barajının düşürülüp, azınlıklara TBMM’de temsil hakkı verilmesi, ana dillerde eğitim ve bölgesel yayın yapılması, yayınlarda içerik sınırlaması ile yayınların, Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri ile devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olamayacağı şeklindeki düzenlemenin kaldırılması, terörist başının yeniden yargılanması, tüm PKK teröristleri için şartsız genel af ve bunların demokratik sürece katılımı, kamu reformu ile ademi merkeziyetçi yapıya geçilmesi, askere gitmek istemeyenlere vicdanî ret hakkının tanınması, Lozan’ın yeniden yorumlanarak Kopenhag Kriterleri temelinde yeni bir anayasa yapılması” gibi istekler sıralanmıştır. Avrupa Parlamentosunun konuyla ilgili en can alıcı talepleri de şöyledir:
- Silahlarını bırakmayı kabul eden Kürt güçleriyle uzlaşma sağlanması,
- Güneydoğu’nun sosyo-ekonomik kalkınmasında AB’ye inisiyatif verilmesi,
- Türkiye’nin her yerinde, özellikle de uzak bölgelerinde faaliyet gösterebilecek geniş yetkileri haiz bağımsız bir teftiş mekanizması oluşturulması,
- Sivil toplum kuruluşları  (STK) organizasyonları ve bunların liderlerinin özgürlük ve güvenlik kampanyalarının desteklenmesi,
- AP  Dışişleri Komisyonu ve İnsan Hakları Alt Komitesi’nin işkenceye karşı sıfır tolerans, kadına karşı şiddet, azınlık hakları, dini özgürlükler (misyonerlik faaliyetleri ve kiliseler), fikir özgürlüğü gibi kampanyalara zemin hazırlanması,
- AP üyelerinin  ziyaret ve diyaloglarının sınırlama getirilmeksizin desteklenmesi,
- Türkiye’nin etnik ve dini azınlıklarının durumunun düzeltilmesi gerektiğini daha iyi anlaması için onların kültürel mirasının  (Hasankeyf, Ani, Zeugma, Akdamar gibi) korunmasına yardımcı olunması,
- Bölgesel denge ve Türkiye’nin komşuları ile daha iyi ilişki kurması için Suriye dahil suların eşit dağılımının sağlanması,
- Fırat’la Dicle üzerindeki barajlar/sulama şebekeleri ve projeler ile su kaynaklarında uluslararası yönetimin düşünülmesi.


AB’NİN GÜNEYDOĞU PROJESİ: 2 ALT YAPI NASIL HAZIRLANDI?
Bahsettiğimiz Avrupa Parlamentosu’nun taleplerinin hemen ardından yine AB’nin ilk kez ve sadece Türkiye için hazırladığı Etki Raporunda “AB’nin Türkiye ile ilişkilerinde, Türkiye’de ve diğer bölge ülkelerinde bulunan kayda değer Kürt azınlıklar ile AB’deki mevcut Kürt diasporasını dikkate alacağı” şeklinde bir ifade bulunduğunu vurgulamamız gerekmektedir. Ancak daha büyük boyutlu istekler de gündemdedir.
Bunlardan ilki uluslararası anlaşma ve sözleşmelerin anayasanın üstünde sayılmasıdır ki, hiçbir AB ülkesinde böyle bir uygulama olmadığı halde, Türkiye bunu daha önce yerine getirmiştir. Yine bazı AB ülkelerinin imzalamadığı veya yürürlüğe koymadığı, Avrupa “Azınlıklar ile Bölgesel ve Azınlık Dilleri Çerçeve” sözleşmelerini, hem de çekincesiz imzalamamız, “BM Medeni ve Siyasi Haklar ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar” sözleşmelerindeki (İkiz sözleşmeler) çekincelerimizi kaldırmamız şart koşulmaktadır.
Peki nasıl olmuş da AB, Türkiye’den bunları resmen isteyebilme cüretinde bulunabilmiştir? AB’ye uyum kapsamında, bireysel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi adı altında yaptırılan düzenlemeleri ana başlıklarıyla hatırlayalım; idamın kaldırılması, ana dillerde yayın/öğretim, çocuklara isim koyma serbestisi, bölücülük propagandasının fikir özgürlüğü haline getirilmesi, terör ve terör örgütü tarifinin değiştirilmesi, şiddete özendirmemek şartıyla terör örgütünü övmenin serbest bırakılması, bu suçtan cezaların azaltılıp dolaylı af getirilmesi, DGM’lerin kapatılması, Zana ve arkadaşlarının serbest bırakılması, toplantı ve gösteri düzenlemenin alabildiğine kolaylaştırılması, derneklere ülkemizde azınlıklar olduğunu öne sürme, istedikleri dilde yazışma yapıp bildiri yayınlama, yurt dışındaki dernek ve kuruluşlardan para alıp, siyasi partilere maddi yardımda bulunma izninin verilmesi, 15 yaşındaki çocukların dernek kurması, 12 yaşındakilerin ise üye olmasının önünün açılması gibi düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.
AB’ye uyumla hiçbir ilgisinin bulunmadığı gibi, bugün daha iyi görülen bu düzenlemelerin de, bundan sonra yapılması istenenlerin de merkezinde sadece Kürt vatandaşlarımız ile Güneydoğumuzun olduğu ve AB’nin gerçek hedefine oldukça yaklaştığı açıktır. Ancak malum zirve öncesi yayımlanan raporlara konulanlar ve yaşananlar, Güneydoğu treninin bundan sonra iyice hızlandırılacağını göstermektedir.
Bu noktada öncelikle hatırlamamız gereken uluslararası hukuka göre, azınlıkları belirlemenin egemen devletlere ait olduğu ve dünyada üzerinde anlaşmaya varılmış bir azınlık tarifinin bulunmadığıdır. Ayrıca azınlık düzenlemelerinde söz konusu edilen gruplar değil, bireyler olup, hiç kimseye kendi kaderini tayin (self-determinasyon) hakkı verilmemektedir. Sözleşmeler, bireylere tanınan imkanların, ülkelerin siyasi egemenliği, kamu düzeni ve toprak bütünlüğüne karşı kullanılmasını da yasaklamaktadır. Görüldüğü gibi AB tamamen hukuk dışı bir şekilde, ülkemizin bütünleşmiş insanlarının bir bölümünü önce eşit vatandaş temelinden koparıp azınlık konumuna çekmek, ardından da ayrı bir “halk-millet” eksenine oturtmak istemektedir. Aslında PKK’nın stratejisi de aynı hedefe yöneliktir. Bu hedef, terörist başı tarafından 2000 yılından önce “demokratik cumhuriyet projesi-Türk/Kürt federasyonu” olarak açıklanmış, Leyla Zana da Avrupa Parlamentosunda yaptığı, “Türk ve Kürt halklarının eşit bir anayasaya ihtiyaç duyduğu, Kürtlerin cumhuriyetin ortağı olduğu, AB’den yardım bekledikleri” şeklindeki konuşma ile bunu uluslararası zemine taşımıştır.

AB’NİN GÜNEYDOĞU PROJESİ 3 : AYRI BİR HALKIN HUKUKİ ALTYAPISI
Bireysel hak ve özgürlükler kılıfındaki düzenlemelerle Kürt vatandaşlarımızı fiili azınlık statüsüne getirip, projenin siyasi temellerini büyük ölçüde tamamlayan AB’nin, “sanal halk” projesini de hayata geçirip, gerçekleştirmesi mümkün müdür? Bekleyen düzenlemelerin yaptırılması ve uluslararası sözleşmelerin Türkiye’ye göre yorumlanmaya devam edilmesi üzerine evet...
Burada da öncelikle BM Genel Kurulu’nun 1970 yılında kabul ettiği ve self- determinasyon hakkının ulus-devletlerde kullanılmasını içeren “Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi” önem taşımaktadır. Buna göre, “hükümetin, halkının tümünü temsil ettiği ülkelerde, toprak bütünlüğünü ve siyasi birliği bozucu eylemler yapılması mümkün değildir”. Bunun anlamı bir ülkede temsili demokrasi varsa ve halkın bütününü temsil ediyorsa, orada self-determinasyon hakkı kullanılamaz.  Aynı hüküm tersinden okunduğunda ise, demokrasilerde dahi eğer hükümet bir bölgede veya bir grup üzerinde egemen değilse, burada self-determinasyon hakkı gündeme getirilebilir. İşte bu noktada AP’nin  DEP’lilerin yargılanması üzerine 15 Aralık 1994’te “Türk Hükümetinin ülkenin tümünü temsil etmediği” iddiasıyla self-determinasyon hakkının kullanılabileceğine dair bir karar aldığını vurgulamak durumundayız.
AP kararının “siyasi” olduğunu söyleyip, geçmemiz mümkün değildir. Hele de Diyarbakır için “Kürdistan” diyen AP Başkanı Josep Borell’in, bunun Türkiye’de iken sürçü lisan deyip Brüksel’e dönünce üslubunu değiştirmesi ve “Kürt aydınların” yabancı gazetelere verdikleri ilanlardan sonra “Kürdistan” kelimesi Türkiye’de sıkıntı yaratıyor. Oysa bir vatandaş devlete karşı kendini savunabilmeli, o devletin parçası olmayı istememe hakkına sahip olmalı. Demokratik bir şekilde, -sizin devletinizi değil, kendi devletimi istiyorum- diyebilmeli. Bu bir ülkenin toprak bütünlüğünün sorgulanmasını beraberinde getirmez sözleri hiç de tesadüf değildir. Bu sözler hem AP’nin söz konusu kararının yürürlüğe sokulma hazırlığının göstergesi, hem de Zana’nın AP’deki Türk-Kürt federasyonu çağrısına farklı ifadelerle destek verilmesidir. Borell’in çıkışının hemen ardından, DEHAP’lı kadınların “Kürt kadınıyım, Türkiyelilik kimliği ile AB’ye girmek istiyorum” sloganı ile başlatıp, “Öcalan’a özgürlük” çağrısıyla süslediği (!) kampanya da planın bir başka parçasıdır.
Konumuz açısından önemli bir diğer uluslar arası düzenleme BM İkiz Sözleşmeleridir. 1966’da onaylanan, 1976’da yürürlüğe giren, daha önce de defalarca kabul etmemiz istenen bu sözleşmeler, Haziran 2003’de onaylanmıştır. Azınlıklara ilişkin maddelere çekince konulmuş olsa da, AB bunların kaldırılmasını istemektedir. Ancak sözleşmelerde, Türkiye’nin çekince koymadığı şu maddeler bulunmaktadır.
“Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler. Doğal kaynakları ve zenginlikleri kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz. Bu sözleşmeye taraf bütün devletler kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve BM Şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.”
İstanbul Barosu
, sözleşmeler onaylandığında bu maddelerin, “ayrılmayı da kapsayacak şekilde kendi kaderini tayin hakkı tanınanın uluslar değil halklar olduğunu” (1),böylece ülke bütünlüğünü tehdit eden eylemlerin uluslar arası güvenceye kavuşturulduğu, bu maddeye göre Türkiye’nin halklara göre ekonomik parçalara bölüneceğini savunmuştur. İşte uyum adı altında yaptırılan azınlık hakları benzeri düzenlemeler, AB’nin bugün gündeme getirdiği Dicle-Fırat’taki barajlar ve havzalarla, sınırı aşan sularda uluslar arası yönetim sağlanması talepleri birlikte değerlendirildiğinde bu endişelerin ne kadar haklı olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
AB’NİN GÜNEYDOĞU PROJESİ 4 : TÜRKİYE SON İSTASYONA GELMEK ÜZERE
Türkiye henüz 2000 yılında imzaya açılan ve birçok ülkenin imzalamadığı “Çocukların Müdahil Oldukları Silahlı Çatışmalara İlişkin Protokolü” de, ihtiyari olduğu halde, 2003’te sessizce imzalayıp AB’nin takdirini almıştır. Özellikle 15 yaşın altındaki çocukların askere yazılmasını/alınmasını, ya da uluslar arası olan/olmayan silahlı çatışmalarda faal olarak kullanılmalarını savaş suçları kapsamında değerlendirmektedir. Ayrıca silahlı çatışmadaki tarafların her birine, uluslararası insancıl hukuk hükümlerine uyma yükümlülüğü getirilmekte, istemeyenin askerlik yapmama (vicdani ret) hakkının olması ve Uluslararası Ceza Divanı statüsünün kabul edilmesi öngörülmektedir. Türkiye protokol hükümlerini sadece tanıyıp, diplomatik ilişki kurduğu taraf devletlere karşı uygulayacağını ve Türk mevzuatına göre askerliğin zorunlu olduğunu beyan etmiştir, ama AB’nin müzakerelere başlayabilmemiz için anlaşmalardaki çekincelerimizi kaldırmamızı istediği unutulmaması gereken önemli bir husustur.
Çocuklarla ilgili bir başka düzenleme Kasım 2004’de Dernekler Kanununun değiştirilerek, onlara da dernek kurma ve üyelik hakkının verilmesidir. Önemli bir diğer nokta da kanunda öngörülen cezaların çocuk derneklerine yazılı ikaza rağmen tekrarı halinde uygulanacak olmasıdır. Terör örgütünün son dönemde tüm gösterilerde çocukları kullandığı hatırlandığında, bu düzenlemeleri çocuklar üzerinden bir “kalkışmanın” alt yapısı olarak düşünmek mümkündür.
AB’nin köye dönüş ve terörden etkilenenlerin zararlarının tazmin edilmesi talebi üzerine, Temmuz 2004’de çıkarılan Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması hakkındaki kanunla “terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddi zarara uğrayanların, zararlarının karşılanması” kararlaştırılmıştır. Buna göre devlet, teröristlerin eylemlerinden zarar görenlere tazminat ödemekle kalmayacak, bu zararları terörle mücadele eden kamu görevlilerine rücu edebilecektir. Böylece terörist başının terörle mücadele edenlerin yargılanması talebi, dolaylı da olsa gündeme gelebilecektir. Bu düzenlemeyi, “bölgede devletin suç işlediğinin kabulü ve özür dileme” olarak yorumlayanlar da olabilecektir.
Eylül 2004’de de TCK değiştirilerek, soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlara yer verilmiştir. Özellikle soykırım suçuyla ilgili düzenleme herkesi şaşırmıştır. Türkiye’nin soykırımla ne alakası olduğu sorulmuş, hatta bunun ileride Ermeni soykırımı iddiasının kabulüne zemin için konduğu ileri sürülmüştür. Yeni düzenlemede her iki suçun tarifi yapılmış ve bu suçları işlemek için örgüt kurmanın cezaları belirlenmiştir. Ayrıca söz konusu suçlardan “tüzel kişilerin” de sorumlu tutulması ve zaman aşımının işlememesi öngörülmüştür.
BM soykırım sözleşmesini 1950’de çekincesiz onaylayan Türkiye’nin 44 yıl sonra, üstelik birçok AB ülkesi yapmadığı halde, soykırımı iç mevzuatına geçirmesi çok önemli bir husustur. Kaldı ki sözleşmeye göre soykırım, “bir insan grubunu imha niyeti” iken, bunu sübjektif bulan Türkiye, TCK’ya, “bir planın icrası suretiyle” ifadesini ekleyerek, sözleşmenin de ötesine geçmiştir. Ayrıca sözleşmede belirli gruplar sayıldığı halde TCK grupları, dolayısıyla suçun kapsamını da genişletmiştir. İşte TCK’daki bu düzenlemeler, özellikle de insanlığa karşı işlenen suçlar maddesinin, terör ve terörle mücadeleden doğan zararların karşılanması ile ilgili kanunun sonuçlarıyla birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Terörle mücadelenin “suç”, bir dönemin “suçlu” gösterilmek istendiği bir ortamda, bu düzenlemeler, içerik ve zamanlama bakımından gerçekten çok dikkat çekicidir.
Özetle Türkiye AB/PKK planlarındaki, sondan bir önceki istasyona gelmek üzeredir. Bu istasyona gelindiğinde ise AB ile PKK’nın yollarının ayrılacağı görülmektedir. Çünkü AB’nin nihai hedefi Türkiye’yi bölerek küçültmek, PKK’nın ki ise Türkiye Cumhuriyeti Devletine ortak olmaktır.  (2) Bütün bunların anlamı da, Türkiye’nin kendi eliyle aldatılarak silahsız-savaşsız parçalanmaya veya federasyona götürülmesidir.
Türkiye tüm bu oyunları bozarak siyasi egemenliği ile vatan ve millet bütünlüğünü koruyabilir mi? Şüphesiz evet. Yeter ki yöneticilerimiz kendi gizli gündem hayallerinden kurtulup, Türk Milletine ve devletine sahip çıkma basiretini gösterebilsinler.”
Sadi SOMUNCUOĞLU


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."