EMPERYALİST etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EMPERYALİST etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2012 Çarşamba

BU YAZIYI MUTLAKA OKUYUNUZ


GİZLENEN AMERİKA REZALETİ

Marshall Yardımı ve NATO görevleri nedeniyle Türkiye'de bulunan Amerikalılar, 1950-1970 yılları arasında Türk bayrağına ve Atatürk'e hakaret başta olmak üzere ırza geçmek, kaçakçılık, adam öldürmek, esrar satmak gibi sayısız suç işlemiş, ancak bu suçların hiç birisinden ceza almamışlar.

Kırmızı Çizgi Dergisi'nin Temmuz sayısında İlhami Yangın imzasıyla yayınlanan araştırmaya göre, Türkiye NATO'ya üye olduktan sonra ülkemizdeki Amerikalı asker ve uzman sayısı 30 bine ulaştı.

İkili anlaşmalar gereğince, Amerikalılar görev başındayken Türk polisi onlara müdahale edemiyordu.Bu ise Amerikalıların cesaretini arttırdı, güpegündüz adam vurdular, sokakta insanlara saldırdılar, bayrağımıza ve Atatürk'e hakaret ettiler. Ayrıca Amerikan asker ve uzmanlarının işledikleri suçların basın organlarında yayınlanmasına da yasak getirilmişti.

Amerika kıtasının asıl sakinlerinin medeni insanlar olduğu vurgulanan haberde, Avrupalıların bu kıtaya akın etmesi ile yeni bir dönem başladığı belirtilerek şöyle deniliyor:


Kristof Kolomb 1492 yılında Amerika'ya ayak bastığında, Türk savaş gemilerini atlatarak Hindistan'a ulaştığını zannedecek düzeyde coğrafya bilgisine sahipti.

1498'deki üçüncü seferinde bile Venezuella sahillerini halen Doğu Hindistan kıyıları, Paria Körfezi'ne dökülen dört nehri de Nil, Fırat, Dicle ve Ganj nehirleri sanıyordu.

1500'de Brezilya'ya ayak basmış olan Cabral'da Hindistan'a geldiğini sanmaktaydı.

Amerika'nın Hindistan olmayıp aslında yeni bir kıta olduğunu 1507'de kıtaya ayak basan Americo Vespuci anlamıştır.

Türklerin deniz ve karadaki önemli ticaret yollarının büyük bölümüne sahip olmaları Avrupalıları tamamen yeni kıtaya sevketti. Amerika'nın zenginlikleri Avrupalıların dilinden düşmüyordu.

Avrupa'da ne kadar Katil, hırsız, ırz düşmanı, maceraperest, kilisenin aforozundan kurtulmak isteyen dinsiz varsa kısa yoldan zengin olmak için Amerikaya akın ettiler.

Öyleki 1500-1550 yıllarında Avrupa altın stokunda 57 misli artma görülmüştür.

İspanya, Portekiz, İngiltere, Galler, İrlanda, Fransa, Hollanda gibi Avrupa ülkeleri Amerika'da koloniler oluşturdular.

Haiti Adası beyazlar tarafından keşfedildiğinde nüfusu 500 bin civarındaydı, 22 yıl sonra ise yapılan katliamlar neticesinde 13 bine inmişti.

Sadece Peru'da katledilen Kızılderililerin sayısını araştırmacılar bir milyon olarak vermektedir.

Tarihçilere göre eğer imha edilmeselerdi Kızılderililerin sayısı bugün 500 milyon civarında olacaktı.

Oysa bugün Amerika topraklarında yaşayan Kızılderililerin sayısı ancak binlerle ifade edilmektedir. İspanya'nın desteği ile Peru'yu işgal etmeye giden Pizzaro ve Almagro, İnka kralı tarafından dostlukla kabul edilmişti.

Bu jestine karşılık olarak kralı ateşte kızartmadan önce cennete gitmesi için vaftiz etiler.

Avrupalıların ateşli silahlarının üstünlüğü karşısında kıta sakinleri hiçbir karşılık veremiyorlardı. Amerika'da büyük bir katliam gerçekleştirip bütün topraklara el koyan Avrupalılar bu kez de silahsız savunmasız zencileri zorla köle olarak Amerika'ya götürmeye başladılar.


Barbaros "İstila edelim!"

Karadeniz'den sonra Akdeniz de bir Türk gölü haline gelince donanmalarımız Atlas, Hint ve Pasifik Okyanusu'na yelken açmış, Barbaros'un yeni keşfedilen Amerika'yı istila teklifi devşirme sadrazamlardan Damat İbrahim Paşa tarafından reddedilmişti.

Murat Reis 17. asrın ilk yarısında Manş'ı geçip kuzey Kutup dairesine girmiş, bunu Ali Biçin Reis'in İzlanda seferi izlemiş, ardından Buz Denizi aşılarak New Fouland Adası ve Kanada'nın St. Lawrance Labrador kıyılarına demir atılmıştır. Böylece Amerika kıtasına ulaşılmış hatta daha da güneye inilerek Virginia sahilleri topa tutulmuştu.

Amerikalılarla Türklerin ilk münasebetleri işte böyle gümbürtülü bir şekilde başladı.

1869 yılında Sultan Abdülaziz zamanında Amerika'dan Türkülerimize konu olan 600 bin Martini tüfek ile 114 bin Spingfield tüfeği alındı.

Bu silahlar Amerikan iç savaşından (1861-1865) arta kalan silahlardı. Savaş bittiği için Amerikalılar ellerinde kalan işe yaramaz silahlarını satmak için Türklerle anlaşmıştı.


Amerika ile ikinci münasebetimiz Birinci Cihan Harbi sonrasında oldu.

Amerikalı General James G. Harbourd emrinde 15 asker, 31 sivil 46 kişilik yüksek mütehassıs heyeti ile emrinde Amerika'nın Akdeniz'de üstlenmiş savaş sahnesindeki kuvvetli donanması, o günün değeri 750 bin dolar tahsisatı olduğu halde Türk topraklarına ayak bastı.

Amerikalı General'in görevi Türk topraklarında bir Ermeni devleti oluşturmaktı.

General Harbourd ve yanındaki heyet Doğu Anadolu'yu gezdi, bölge halkıyla görüştü.

20-22 Eylül 1919'da Sivas'da bulunan Mustafa Kemal Paşa'yla da bir görüşme yaptı. Bu görüşme Türk tarihindeki en önemli görüşmelerden birisidir.

Mustafa Kemal Paşa, Amerikalı meslektaşını Ermeni propagandasına kanmaması için uyardı. Bölgenin tamamen Türklerden müteşekkil olduğunu anlattı.

Görüşme sonrası ikna olan General bir rapor yazarak Anadolu'nun Ermeni propagandasına feda edilmesinin tarihi bir hata olacağını belirtti. Bölgenin tarih boyunca da Türk yerleşimi olduğunu söyleyen General Harbourd, Ermeni devleti kurulması fikrinden vazgeçilmesini istedi.


"Well Come Missouri"

Amerika ile üçüncü önemli münasebetimiz yine bir savaş sonunda oldu.

İkinci Dünya Savaşı'nın galiplerinden Sovyetler Birliği'nin diktatörü Stalin, Kars/Ardahan ve Boğazlarda üs kurma hakkı talep edince, Türkiye 1948'de Marshall yardımı almaya ve 1951 yılında NATO'ya girmeye mecbur kaldı.

Stalin'in üs isteğinden hemen sonrasında Türk-Amerikan diplomatik ilişkileri hızlanmaya başlamıştı.

Türkiye'yi, Sovyetlere kaptırmak istemeyen Amerika, Stalin'in üs talebinin hemen ardından aradığı fırsatı bulmakta gecikmedi.

Washington'da vefat eden Türkiye'nin Amerika Büyükelçisi Münir Ertegün'ün cenazesinin Türkiye'ye gönderilmesi gerekiyordu.

Amerika bunun için donanmasının en gözde zırhlısını Missouri'yi görevlendirdi. Japonya'nın teslim antlaşması da döneminin en büyük zırlısı olan bu gemide imzalanmıştı.

1 Nisan 1946 günü Missouri zırhlısı Cebelitarık Boğazı'ndan Akdeniz'e girdi. Washington'da ölen Türkiye Büyükelçisi Münir Ertegün'ün cenazesini Türkiye'ye getiriyordu.

Zırhlının süvari kaptanı Rascol H. Hillenkolt'un yanında Truman'ın özel temsilcisi Alexander Weddel vardı.

İstanbul'da ise konukları iyi ağırlamak için hummalı bir çalışma sürmekteydi.

PTT Missouri için seri bir hatıra pulu bastırmış, Tekel ise piyasaya Missouri adında bir sigara çıkartmıştı. Gazeteler bütün sayfalarını Missouri'nin ziyaretine ayırmıştı.

Gemi Dolmabahçeye yanaşacağı için Karaköyden Beşiktaş'a kadar bütün evler aynı renge boyandı.

Taksim alanında ampullerden kocaman bir Missouri maketi yapılmış, geceleri ışıl ışıl yanmaktaydı.

Ayrıca camilerin minarelerine İngilizce "Well Come Missouri" yazan mahyalar asıldı.

Tramvaylar, otobüsler, taksiler gelen emirle yıkanıp temizlendi. Gazetelerde taksiciler, dolmuşçular röportajlar veriyor, dost Amerikan askerlerine bedava hizmet edeceklerini, hiç birinden para almayacaklarını söylüyorlardı. Türkiye'deki bütün genelevler taranarak en güzel kadınlar İstanbul genelevine taşındı.

Ayrıca İstanbul genelevi en seçkin doktorların başkanlığında inceden inceye gözden geçirildi. Bütün kadınların temiz ve güzel elbiseler giyinmesi sağlandı. Missouri zırhlısı gidene kadar Türk erkeklerinin içeriye alınmaması emri verildi.

Esnaflar zabıtalar tarafından tek tek tembih edilerek para vermek istemeyen Amerikan askerlerinin zorlanmaması istendi.

Ayrıca Emniyet Müdürlüğü Amerikan askerlerine yardımcı olmaları ve ihtiyaçlarını karşılamaları konusunda bütün polis ve bekçilere kurs verdi. Amerikan askerlerine kolaylık gösterilecek, kesinlikle kötü davranılmayacaktı.

İstanbul'un hem valisi hem de belediye başkanı olan Lütfü Kırdar, Taksim Belediye Salonu'nda Amerikan Başkanı'nın özel temsilcisi ve gemi komutanları onuruna büyük bir ziyafet düzenlemek için çalışmalar yapıyordu.

Ankara'dan gelen bir emirle konukların Dolmabahçe Sarayı'nda ağırlanması daha daha uygun görülerek hazırlıklar saraya kaydırıldı.

5 Nisan 1946 Cuma sabahı Missouri Zırhlısı Dolmabahçe önünde demirledi.

On binlerce İstanbullu ünlü zırhlıyı ve Amerikan askerlerini görebilmek için Dolmabahçe önüne gelmişti.

Elçi'nin cenazesi kimsenin umurunda olmamıştı. Bu nedenle, ne zaman nasıl çıkartılıp nereye götürüldüğünü kimse göremedi. Ortalık bayram yeri gibiydi. Bu arada Amerikan başkanının özel temsilcisi ve komutanlar zırhlıdan çıkarak onurlarına düzenlenen yemeğe gitti.

Truman'ın özel temsilcisi Weddel, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yemekten sonra Milli Şef İsmet İnönü ile görüşmek üzere Ankara'ya hareket etti.

Bu arada binlerce Amerikan askeri İstanbul sokaklarına dökülmüştü.

En kısa zamanda hepsi körkütük sarhoş olmuş, İstanbul tarihinde hiç yaşanmamış garip bir durum çıkmıştı ortaya. Önde sarhoş Amerikan askerleri, onların arkasında onların her istediklerini yerine getirmek için didinen görevliler.

Barların, gece kulüplerinin önlerinde, yollarda " yes! Yes!" diye bağıran muhabbet tellalları.

Amerikan askerleri güpegündüz yollarda, tramvaylarda, kızlara sarkıntılık etmeye başladılar. Karşı koyan, kadın, kız, nişanlı, kardeş Amerikan askerlerinden dayak yemezse de, polisten azar işitiyordu.

Çok zaman geçmedi ki karakollar dolmaya başladı. Ancak karakolları dolduranlar sarkıntılık eden Amerikan askerleri değil, şikâyetçi olan İstanbullulardı.

Polisler her ne olursa olsun Amerikan askerlerinin karakola getirlmemesi için emir almışlardı.

Missouri Zırhlısı 9 Nisan 1946 günü İstanbul'dan ayrıldı. Ancak yapılan anlaşma uyarınca daha fazla sayıda Amerikan askeri, uzmanı ve personeli Türkiye'ye gelecekti. Bu sayı Türkiye'nin NATO'ya üye olmasıyla birlikte 30 bin kişiyi aşacaktı.


Türkiye Teksas'a döndü

Amerikalılar gelmeden kısa bir süre önce gazetelerde Amerika'yı öven Türklere Amerikalıları sevdirmeyi amaçlayan yayınlar yapılmaya başladı.

Gün geçmiyordu ki,

"Amerikalılar Türkiye'de petrol buldular" ,
"zengin olduk",
"zengin maden yataklarımızı gün ışığına çıkacak" ,
"petrol yataklarımız Suudi Arabistan'dan fazla" haberleri çıkmasın.

Ve Amerikalılar geldiler

7.09.1950. Ankara Yenişehir'de oturan Mr. Morris adındaki Amerikalı uzman kapısınının önünde bıraktığı motorsikletinin çamurluğuna dokunan 11 yaşındaki Turhan adındaki çocuğu evinin penceresinden av tüfeği ile vurdu .

Yaralı çocuk hastaneye kaldırıldı. Mr. Morris görevi başında olduğunu söylediğinden polisler dokunamadı. Amerikalı ceza almadı.

3.01 1953. Amerikan Kongresi üyelerinden Mr. Sonston, Kongrede yaptığı konuşmada Türkiye'deki Amerikalıların sekreter adı altında metres tuttuklarını söyledi.

20.11.1957. Samsun'da Şehir Gazinosu'nda Amerikalılar Atatürk'ün resmini yırttılar.

1957 yılında Ankara, İzmir ve İstanbul'da yalnız erkek çocukların çalıştırıldığı fuhuş evleri çoğaldığı tespit edildi.

30.09.1955. Samsun'da içki içen on kadar Amerikan askeri ara sokaklarda nara atarak gezerken kızlara sarkıntılıkyaptılar.

Kendilerini önlemeye çalışan ve efendi olmaya davet eden mahalle bekçisini dövdüler.

Olaya vatandaşlar da müdahil oldu.

Amerikalı askerler kendilerini önlemeye gelen jandarmalara da saldırıp bir jandarma eri ve bir bekçiyi ağır yaraladılar.

Çünkü karşılarındaki erler ve bekçiler aldıkları emir nedeniyle Amerikalı askerlere zor kullanmama konusunda uyarılmışlardı. Sonunda halk galeyana gelerek Amerikalı askerlerin hepsini dövdü.

28.06.1955. Bir Amerikalı Hilton Oteli asansöründe görevli kıza tecavüz etmeye kalkıştı. Kızın bağırması üzerine yetişenler kızı kurtardı.

18.03.1959. Bill adındaki bir Amerikalı 15 yaşındaki bir kıza tecavüz etti.

23.04.1959. Tuslog'da çalışan Amerikalılar gece kulubünde Türklere çatarak kavga çıkarttılar. Dışarı çıkartılan Amerikalılar burada da nara atarak etrafa küfredince toplanan halk tarafından yuhalandılar. Amerikalılar polis kordonu altında evlerine götürüldüler.

13.08. 1959. Amerikalı çavuşların yönettiği büyük bir kaçakçılık çetesi yakalandı.

İki Amerikalı general ve iki albaydan oluşan bir heyet Türkiye'ye geldi. Bu heyetten sonra bir başka heyet daha Türkiye'ye gelerek olayın basına yansımaması için uyarıda bulundular. Heyet hükümetten bu işi kapatmasını istedi. Mahkemeye yayın yasağı kondu. İki Amerikalı mahkeme esnasında tanıkların önünde Atatürk'e küfretti. Bütün bu olanlara ve tanıklara rağmen Amerikalılar delil yetersizliği gerekçe gösterilerek bütün suçlardan beraat ettiler.

14.09. 1959. Amerikalı bir çavuşun evini randevu evine çevirdiği tespit edildi 3 Amerikalı fuhuş yaparken yakalandı.

7.11.1959. tarihi itibarıyle Türkiye içerisinde serbestçe çalışan dört Amerikan mahkemesi vardı. Amerikalılar Türkiye'de300'den fazla suç işlemişlerdi.

15.04.1961. Amerikalı astsubay Calvin Hubert, yol dışındaki bir çimenlikte uyumakta olan bir erimizi cipiyle kasten çiğneyerek öldürdü. Gelen polislere görevli olduğunu söyleyerek serbest bırakıldı.

18.04.1961. Amerikalı bir subay biri on iki yaşında olan iki Türk çocuğunu özel arabası ile çiğneyerek öldürdü. Ceza almadı.

15.06.1961. Evinde fuhuş yaptıran bir Amerikalı karakola gelmeyi reddetmişse de polis kendisini karakola götürüldü. Amerikalı'nın küçük yaştaki kızları çalıştırdığı tespit edildi.

16.07.1961. Amerikalılar plajda halka ellerinde saldırmalarla hücum ettiler. Gelen polislere ise görevleri başında olduklarını söylediler. Ceza almadılar.

18.03.1962. Bir Amerikalı çavuş Gebze yolu üzerinde bir Türkü çiğneyerek öldürdü.

7.10.1962. Amerikalı kadın Binbaşı Miltret Butler bir Türk'ü çiğneyerek öldürdü.

21.10.1962. Adana İncirlik Üssü Sendika Başkanı Canan Bıçakçı bir açıklama yaparak üste çalışan Türk görevlilere Amerikalıların kötü davrandığını, sürekli hakaret bulunduklarını ve küfür ettiklerini söyledi.

22.10.1962. Amerikalı Çavuş John Menemen yolu üzerinde bir Türk'ü çiğneyerek ölümüne sebebiyet verdi.

11.08.1963. İzmir'de büyük seks partisi. Radar üssünde görev yapan Amerikalılar seks partisi düzenlediler. Camlar açık olduğu için halk ortalıkta dolaşan çırılçıplar kızlar görünce polise haber verdi.

Amerikalılar gelen polislere görev başında olduklarını söyleyince polis müdahale edemedi. 15 kadar küçük kıza tecavüz edildiği halde, Amerikalılara dokunulamadı.

6.05.1964. Tuslog'da görevli bir Amerikalı yüzbaşı ve çavuş Türk bayrağına hakaret etti.

11.05.1964. Bayrağımızı yırtan bir Amerikalı Wilburd Martin "Bütün Türkler .... Çocuğudur" diyerek hakaret etti.

13.06.1964. Bir Amerikalı asker Türk kadınına cebren tecavüz etti.

24.06.1964. Adana'da John adındaki bir Amerikalı çavuş mahalle bekçisini vurdu. Bekçi Resul ağır yaralı.

28.11.1964. Bir Amerikalı çavuş zorla bir kızın evine girmek istedi. Mahalle halkı kızın bağırması üzerine olaya engel oldu. Kız sinir krizleri geçirdi.

6.12.1964. Ankara Amerikalı çavuş Veysel adındaki Türk'ü arabasıyla ezdi.

20.04.1966. Ankara'da çavuş Glen bütün mahallenin gözü önünde bir bayanın kapısına dayandı ve kırmak istedi vatandaşlar olaya engel oldu.

16.05.1966. Büyükadada otuz Amerikan askeri içki içtikten sonra etrafa saldırdı, vatandaşları dövdü, sarhoş Amerikan askerlerine polis müdahale edemedi.

6.08.1966 Çavuş Keith Esentepe'de Mediha isimli bir kadını ezerek ölümüne sebebiyet verdi.

Aynı tarihte Diyarbakır'a 20 kilometre uzaktaki Pirinçlik hava alanında korumakla görevli Türk birliğinin başındaki subaya Amerikalı subay silah çekti.

Birliğin başındaki Türk teğmenin adı Yılmaz Baysan'dı. Amerikalılar teğmeni silah zoruyla hapsettiler. Türk birliğindeki diğer askerler silahlarını alarak komutanlarını kurtardılar.

16.61961. Amerikalı S.W Topkapı Sarayı Bağdat Köşkü'nden sedef kakmalı takımları çalarken yakalandı. İfadesindeTürkiye'yi çok sevdiğini amacının hırsızlık değil Türkiye'den anı götürmek olduğunu söyledi.


(Komünist propagandasına malzeme olmasını engellemek amacıyla Amerikalıların Türkiye'de işledikleri suçlara büyük ölçüde sansür uygulanmış, sadece Amerikalıların isimleri değil mağdurların isimleri bile gizli tutulmuştur .)



İnönü: "Sökebilirsen sök!"

Amerikalı uzmanlar, askeri ve sivil devlet kademelerine dolmuşlardı. İsmet İnönü bu konuda şunları söylüyor:

"Daha bağımsız, şahsiyetli dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden bahsediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar etraflı çalışmalarını yapacaklar, tekliflerini hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu?

Hepsinin etrafında uzman denilen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Muvafak olamazlarsa işi sürüncemede bıraktırmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar.

Bir görev veriyorum. Neticesi bana gelmeden Washington'a gidiyor. Sonuç memurumdan önce sefirden öğreniyorum. Böyle mi teslim ettik biz bu devleti?

Bana şimdiye kadar bunlar tarafından hazırlanmış derdimize deva tek rapor göstermediler. Hepsi yasak savma kabilinden şeyler. Ne yapıyorsak kendi elemanlarımızla yapıyoruz. Peki, bu binlerce adam "avara kasnak" gibi dolaşmıyorlar ya? Elbette kendileri için önemli marifetleri var.

İstiklal Harbi'nden sonra sulh anlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa hudutlar fiili bir durum idi. Tazminat işini iki devlet aramızda hal ederdik. Bütün mücadele idaremize tasallut yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük tavizlerde bulunmaya hazırdılar.

Dayattık. Biz onların ne için ısrar ettiğini biliyorduk. Onlar bizim niçin inatla reddettiğimizi biliyorlardı. Böyledir bu işler. Peygamber edası ile size dünyaları vaad ederler, imzayı attınız mı ertesi günü gelmişlerdir. Ondan sonra sökebilirsen sök... Gitmezler. Ancak bu meselenin üstüne vakit geçirmeden eğilmek lazım. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdemezsiniz. Havanda su döğersiniz. Fakat zannetmeyinki kolay bir iştir. Savuşturulan iki üç badire bunun yanında hiç kalır. Teşebbüs ettiğinizde başımıza neler geleceğini kestiremem."


İlhami Yangın - Kırmızı Çizgi


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." MEHMET AKİF ERSOY

ÇEMBER DARALIYOR (İKİ HABERE BİRLİKTE BAKINIZ)



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." MEHMET AKİF ERSOY

7 Nisan 2012 Cumartesi

EMPERYALİZMİN ŞİRKİN YÜZÜ


 Kaddafi’nin gelini bu kadın. Oğullarından Hanibal'ın  eşi. Adam öldürülüyor. Diz üstü bilgisayarını alıyorlar. İçinde özel fotoları var. Onları yayınlıyorlar ve kadının son halini veriyorlar. Kadıncazın kocasıyla çektirdiği resimleri cüretkâr /erotik olarak sunuyorlar. O yetmiyor;son halini yayınlıyorlar gururla, köpek soyları.


11 Kasım 2011 Cuma

‘KÜRESEL DİRENİŞ’İN SPONSORLARINA BAKIN! DURUMU ANLAYIN!

 ‘15 Ekim: ‘Küresel’ Direniş Günü’ymüş!
Amerika’da bir şeyler oluyor!
‘Anonymous’- internet aktivistleri, Zeitgeist’cılar, Adbusters dergisi,  Wiki sızıntıcılar, ‘Wall Street’i  işgal et!’ hareketi, Soros destekli STK örgütü  ACORN ve 2 milyon üyeli Hizmet sendikası SEIU sokaklarda… Birileri internetten fırlayıp   Brooklyn Köprüsünü kapatıyor, Chicago’da banka şubelerini çöpe boğuyor,  New York’ta bir parkta geceliyor……Yine birileri Batı dünyasındaki  ‘bahar’dan sözediyor..
Sadece New York’un yüzde 50 nüfusu evini barkını son krizde kaybetti… Dünya lideri Amerika’nın  halkı aç ve işsiz.. Öfke dorukta ..
2011 yılı boyunca Amerika’da  yüz elli bin kamu çalışanı  işini kaybetti. Yıl sonuna kadar  elli bin çalışanın daha işten çıkarılacağı açıklandı. Sadece bu sektörde,  1 milyon kişi etkilendi!  Amerikalılara kış geldi!
O zaman bu öfkenin tamponlanma  zamanı… Ayrıca bu kış,  halkı yok edecek  ve küresel sırtlanları daha da semirtecek yeni yasalar  gelecek!
Tüm bunlar olurken, ‘Denetimli bir muhalefet’ kızgın halka yeni bir nefes,  birazcık da  ‘umut’ verecek!  Halkın hayal denizinde yüzmeleri gerek.. Sonra en başta orta sınıf, ellerinde apple’ları, I padleri, kulaklarında Iphone’larıyla  en sert şekilde toprağa gömülecek!
Bizde de hem sosyal paylaşım sitelerinde hem de Cumhuriyet gibi ‘sol’ gazetelerde ‘Amerikan  baharı’ndan umutmuş gibi  söz eden  birileri var…
 O zaman şu ‘bahar’ın arkasına bakmalı…
15 Ekim ‘Küresel Direniş Günü’ymüş ya!   Logosunda ‘United for Global Change!’  yazıyor.  Yani  bunlar   ‘Küresel Değişim için Birleşenler!
Küresel Değişim’i isteyenler kimler? 
Tek dünyacı küresel çeteler!  
Ama  New York’ta Zuccotti parkına sosyal paylaşım ağlarında örgütlenip gelenler,  küresel çetelerin merkezi   Wall Street’i ‘işgal’ etme gayretindeler!    
Kafanız karışmıyor mu?
 New York parkında yüksekçe bir yerden kalabalığı galeyana getirenlere bakalım. O da ne?   Yugoslavya’yı   CIA uzmanları ve NED (National Endowment for Democracy) fonlarıyla parçalara ayıran  OTPOR/CANVAS gençlik  örgütünün liderleri…


İvan Maroviç, Doğu Avrupa’ya, Kafkaslara, Orta Asya’ya turuncu darbeyi öğretti, Arap baharına yol verdi, sıra Amerika’ya mı geldi?!
Kapitalizmin merkezinde    ‘kapitalizme karşı mücadele’   ‘Emekten yana-sömürüye karşı elele!’  çığlıkları ortaya yayılıyor..  Meydanlarda Sırp aktivistler, feysbuk ikonları Amerikan halkını  küresel elite karşı savaşa çağırıyor! Aman ne inandırıcı…
Zaten İvan Maroviç durumu açıklıyor: ‘Devrimci bir eylemin planlamasında, hiçbirşey ‘kendiliğinden’ değildir!  İnsanlar sokaklara dökülüvermiş gibi görünebilir. Ama bu aylar hatta yıllar süren dikkatli bir hazırlığın sonucudur! Belli bir noktaya gelene kadar, grevleri ve büyük kitle  yürüyüşlerini örgütleyene kadar geçen süre çok sıkıcıdır.  Ama o noktaya vardığınızda  her şey birkaç hafta içinde  sona ulaşır!’ Revolution U, Foreign Policy, February 16, 2011)  
Çok önceden ve çok ince ince hazırlanmış bir operasyon olduğu   afişinden bile belli! ‘Occupy Wall Street !’ (Wall Street’i işgal edin!) in   afişinde polislerin kovaladığı kızgın bir boğanın üzerindeki zarif balerin, onların neyi nasıl planladığının göstergesi!
‘SOL’ un denetimi! 
Kurt Nimmo ve Prof. Michael Chaussodovsky  Globalresearch.com da sordular. ..
‘Küresel sermaye tarafından fonlanan Küresel direnişçiler’, nasıl oluyor da   dünyayı küresel şirketlerden kurtarma iddiasıyla ortalıktalar?!’ 
Evet nasıl!?
Meydanlara ilk çağrı The Adbusters  Dergisinden yapıldı.  .   Ortada   General Assembly of New York  (New York Meclisi)  adında bir düzenleyici örgüt vardı ama onların kim olduğu da meçhuldü..  Adbusters dergisi bir Medya vakfına bağlıydı..
Bu vakıf başka vakıflar tarafından  fonlanmaktaydı. Adbusters’a yüklü bağış  yapan vakıf  The Tides (Foundation) vakfıydı. ‘Sol’  ‘İlerici’ söylemlerle ortadaydı.
Tides vakfı,  George Soros’dan, 2008’de 4 milyar dolar almıştı.. Sonraki bağışların izine rastlanamamıştı.
 ‘Amerika  Öfke günü’  ya da   ‘Küresel Direniş!’ çağrılarının yeraldığı sitelerde  Ruckus Society  adlı bir vakıf daha vardı.  Ruckus Society web sayfasında,   Tides Vakfından fonlandığını açıklamıştı.
Direniş’i destekleyen  ACORN  (American Community Organization for Reform Now)ve SEIU (Service Employees International Union-AFL-CIO bağlantılı)  gibi sivil toplum ve sendikalar da  Warren Buffet ve George Soros fonları ile  bağlantılıydı ve  ‘küresel direniş!’ çığlıkları atıyorlardı!
Ünlü ‘sol’ belgeselci  Michael Moore   da,  yanlarındaydı..  Basında ‘Direniş’ hareketinin ‘kapitalizmin ölümü için olduğunu’ söylüyor,  konuşmasını  ‘muhalif sözlerle süslüyordu.  Ama  konuşmasında FED’den,  Soros gibi tefecilerden   hiç bahis yoktu…
SAĞ’ın kontrolü!
Küresel sermaye,  patlama noktasına gelmiş toplumun SOL kesiminin gazını  Soros vakıflarınca fonlanan , sendikalar, Sivil toplum örgütleri, medya organları yardımıyla alacaktı!   ‘Devrim ve değişim’ laflarıyla    ‘sol’ muhalefeti kontrolde tutarken, SAĞ  muhalefet de ihmal edilmeyecek, o cenaha da  Çay partisi (Tea Party) oturtulacaktı. 
Sahnelenen oyuna iyi bakın!   Patlamaya hazır ve her şeyini  küresel çetenin midesine yediren bir  toplumda sağ ve sol  taraf KONTROL ALTINDA!   Sadece kontrol altında olsa iyi… Dahası da var!
‘Wall Street’i İşgal et!! Hareketinin  web sitesinde, Soros’un takdir sözleriyle,  dünyanın en zengin 3. adamı Warren Buffet’ın ‘vergi reformu önerilerine yer veriliyor (!)
‘Zenginler için vergilerin arttırılmasını savunan’ Buffet’ın vergi yasası  önerisi, küresel direnişçilerin ağzında dolaşıyor!
 Halkın kendi bacağını kurşunlaması için ortaya OTPOR / CANVAS kuklaları sürülüyor..  Onlar da sloganları belirliyor… ‘Yüzde 99’u kurtarmak için yüzde 1’i verelim!’
Arkada Soros, Buffet, onların da arkasında Rockefeller Rothschild  Amerika’da kalan son kanı içmek için bekliyor…  Zenginlerin vergilerine bir şey olacağı yok. Onların parası   vergisiz cennetlerde gömülü..   ‘Vergiler yükselsin!’ diye bağıran orta sınıf,  kendi eliyle kendini yok edecek. Bağıra bağıra  kalan her şeyini küresel tefecilere verecek. Buffet ve Soros’ların cebinden kuruş vergi çıkmayacak ama  sokaklarda bağıranların iç çamaşırları bile gidecek!
Kurt Nimmo soruyor:  ‘ Wall Street’i işgal et!’ hareketi ‘Sol’ retoriği kullanırken,   hareketi fonlayan ‘Liberal’  vakıflar.! Aynı vakıflar ‘sağ’ muhalefeti de fonlamaktadırlar.  Küresel sermaye  gerçek muhalefeti güçsüzleştirip,  yok ederken,  kendini daha da zengin edecek adımları mı atıyor!?’’
Michael Chossudovsky bir yazısında alıntılamıştı: 1960’lı yıllarda Kennedy ve Johnson’un Ulusal Güvenlik danışmanı olan, Ford Vakfı başkanı Mc George Bundy soruya en genel şekliyle cevap veriyor: :
"[Ford] Vakfının yaptığı her şey Dünyayı kapitalizm için güvenli hale getirmek içindir..! Olumsuz etkilenenlerin rahatlatılmasına yardımcı olmak,  toplumsal gerilimleri azaltmak, KIZGIN OLANLAR İÇİN EMNİYET SÜBABI SAĞLAMAK ve hükümetin işleyişini kolaylaştırmak! Görevimiz budur!’
Yukarıdaki örnek çerçevesinde Türkiye’deki siyasi  muhalefeti dikkatle inceleyin.  Sivil toplum’un sendikaların, derneklerin yapısına ve sponsorlarına dikkatle bakın. ‘İlerici’ymiş  maskesi altında yayın yapanların, eylem örgütleyenlerin akçeleri nerden geliyor araştırın! 
Banu AVAR / 14 Ekim 2011 / banuavar@superonline.com

Wikileaks konusunda benim sözlerimi çürütmek için Akif Beki’den medet uman, ‘AB proje danışmanlarının dikkatine: ‘Sol muhalif’MİŞ gibi ortaya çıkanlar,  sahte ‘muhalefet’in en iyi örneklerini oluşturmaktalar.  Kendilerine teşekkür borçluyuz!. Türkiye’yi küresel sırtlanlara pazarlarken yukarda örneğini gördüğünüz  Soros ‘sol’culuğu  Türkiye bayiliğini layığıyla yapmaktalar. .
Wiki, Assange, Soros, Rothschild bağlantısını ve  Arap ülkelerinde  ‘halk hareketinin perde arkasını  yazdığımızda  pek rahatsız oldular!  Şimdi,   Batı ‘baharı’ ve sponsorlarını,  ders verdikleri Soros okullarında bakalım nasıl değerlendirecekler…

Banu AVAR
AYRICA BAKINIZ:

http://www.bibliotecapleyades.net/sociopolitica/sociopol_globalupraising26.htm
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

2 Kasım 2011 Çarşamba

KADDAFİ'NİN GİDİŞİNİ HIZLANDIRAN İKİ GÖRÜŞ

DERS OLMASI UMUDUYLA



BU ARADA HAİNLER KADDAFİ'Yİ GÖMEBİLDİ

25.10.2011
Libya'nın öldürülen devrik lideri Muammer Kaddafi'nin cenazesinin neresi olduğu açıklanmayan bir yere defnedildiği bildirildi.
El Cezire'nin, Libya yönetiminden bir yetkiliye dayanarak verdiği haberde, Kaddafi'nin cenazesinin sabaha karşı gömüldüğü belirtildi.
Kaddafi geçen perşembe günü doğum yeri olan Sirte'den kaçarken yakalanmış, ancak daha sonra öldürülmüştü.
Cenaze, birkaç gündür Misrata'daki bir soğuk hava deposunda tutuluyordu.
Kaddafi, oğlu ve yardımcısı defnedildi
Misrata Askeri Konseyi, Libya'nın öldürülen devrik lideri Muammer Kaddafi'nin yanı sıra oğlu Mutassım ve önde gelen yardımcılarından birinin cenazelerinin de açıklanmayan bir yere defnedildiğini belirtti.
Konsey yetkilisi İbrahim Beytalmal, cenazelerin yalnızca birkaç akraba ve yetkilinin katıldığı bir törenle İslami usullere uygun şekilde sabaha karşı toprağa verildiğini bildirdi.
Beytalmal, olası saldırıların önlenmesi amacıyla mezarların yerinin gizli tutulacağını kaydetti.
Kaddafi, perşembe günü doğum yeri olan Sirte'den kaçarken yakalanmış, ancak daha sonra öldürülmüştü.
Kaddafi ile oğlu ve yardımcısının cenazeleri, birkaç gündür Misrata'daki bir soğuk hava deposunda tutuluyordu.
Kaddafi'nin son günleri nasıl geçti?
Libya'yı 42 yıl boyunca yöneten ancak geçen hafta hazin bir sonla tarihteki yerini alan Muammer Kaddafi, hayatının son günlerini memleketi Sirte'de bir yerden bir yere gizlenerek ve öfke ile melankoli arasında gidip gelerek geçirmiş.
Kaddafi'nin son günlerine kadar en yakınında bulunan isimlerden birinin verdiği bilgiye göre; Kaddafi, oğlu Mutassım ve beraberindeki 20'den fazla sadık asker ile birlikte dolaşıyordu ancak bu kaçak hayatı sırasında televizyon, telefon ve hatta elektriği bile bulunmayan evlerde dünya ile bağlantıları kesik olarak yaşıyordu.
Sirte'de çatışmaların başlamasının ardından kent halkının terk ettiği evlerde kalan Kaddafi ve yakınındakiler, muhaliflerin ilerlemesi ve NATO hava saldırıları nedeniyle her 4 günde bir yer değiştiriyordu.
Kaddafi ile birlikte yakalanan ve şu anda UGK güçlerinin elinde bulunan Libya Devrim Muhafızları'nın başındaki isim olan Mansur Dav, Kaddafi'nin bu süre zarfında daha çok okuyarak ve yazarak vakit geçirdiğini, hatta kömür sobası üzerinde her gün kendi çayını demlediğini söyledi.
"Çatışmaları Kaddafi yönetmiyordu" diye konuşan Dav, bu görevi oğullarının yerine getirdiğini, Kaddafi'nin hiçbir plan yapmadığını anlattı.
Dav, "Kaddafi stresliydi. Gerçekten çok kızgındı, hatta bazen kızgınlığından deliye dönüyordu. Ama daha çok üzgündü" diye konuştu.
NATO'nun Sirte'de düzenlediği hava saldırılarından korktuklarını söyleyen Dav, "Ama Kaddafi'nin bundan korktuğunu sanmıyorum" dedi.
Dav'ın sorgusu sırasında verdiği bilgiye göre, Kaddafi başkent Trablus'taki karargâhını 18 ya da 19 Ağustos'ta muhalif güçlerin kente girmesinden hemen önce terk etti. Başkentin düşmesi üzerine doğruca Sirte'ye giden Kaddafi'ye oğlu Mutassım eşlik etti. Kaddafi'den sonra yönetimi devralacağı düşünülen Seyfülislam ise Beni Velid'e sığındı.
Dav ise, Kaddafi'ye bir hafta sonra katıldı. Bu sırada, Libya istihbarat örgütünün başındaki isim olan ve yeri hala tespit edilemeyen Abdullah El Senussi, Sirte ile güneydeki Sebha kenti arasında mekik dokuyordu.
Kaddafi'nin yanındakiler, Libya'nın eski liderine bu mücadeleden vazgeçmesini ve ülkeyi terk etmesini önerdi ancak o "Atalarımın toprağında öleceğim" diyerek bu öneriyi reddetti.
Dav, "Onun için çok üzülüyorum. Kaddafi durumun ciddiyetinin farkına varamadı. Bırakıp gidebilir ve mutlu bir hayat sürebilirdi. Trablus'un işgal edildiğini söylememize rağmen, Libya halkının hala kendisini sevdiğini düşünüyordu" dedi.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

9 Eylül 2011 Cuma


EMPERYALİZME HİZMET EDENLER CUMHURİYET REJİMİNİN BAĞIMSIZ KURUMLARININ HEPSİNİ ELE GEÇİRMEK İSTİYOR.ÇÜNKÜ KURTULUŞLARININ BAĞIMSIZ BİR TEK KURUM DAHİ KALMAYINCA GERÇEKLEŞECEĞİNE İNANIYORLAR.HER KURUMUN AYNI  ZİHNİYETİN ELİNDE OLMASI DURUMUNDA ELEŞTİREN KALMAYACAĞINI DÜŞÜNÜYORLAR.BU DUYGU VE DÜŞÜNCE ONLARI SALDIRGANLAŞTIRIYOR VE KONUSU SİYASET OLMAYAN KURUMLARDA YANDAŞLARLA DOLDURULMAYA ÇALIŞILIYOR.BUNU DA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERLE KAŞLA GÖZ ARASINDA; NE MUHALEFETE ;NEDE KONUNUN UZMANI İLGİLİLERE SORMADAN YAPIYORLAR.AŞAĞIDA İNGİLİZ BİLİM DERGİSİNDEN (NATURE) TÜRKİYE'DEKİ BİR AKP REZİLLİĞİNİ DAHA GÖRECEĞİZ.
DAHA ÖNCE AYAKTA KALAN BİR KAÇ BAĞIMSIZ GAZETEDE (istisna ben Aydınlıkta okudum) HABER OLDU MU DERSİNİZ?
BİLİMİN BAĞIMSIZLIĞINA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERLE DARBE VURULURKEN EMPERYALİSTİN MERKEZİNDEKİ BAĞIMSIZ DERGİDEN SES GELİYOR FAKAT ALLANIP PULLANIP TV EKRANLARINI SÜSLEYEN TÜRK (Olduğunu iddia eden) MEDYASINDAN SES YOK.


Dünyanın en saygın bilim dergilerinden Nature, AKP'nin TÜBA ve TÜBİTAK "Operasyonu’nu eleştirdi ve "Türk hükümeti akademik özerkliği aşındırıyor" diye yazdı

İngiltere merkezli Nature dergisinde bu konu başyazıda ele alındı.

Hükümetinin Kanun Hükmünde Kararname ile Türkiye Bilimler Akademisi'ne üye atama yetkisi almasını eleştiren yazıda tüm dünyadaki bilim insanları "Türk hükümetinin akademik özerkliği aşındırma çabalarını" protesto etmeye çağrıldı.

Nature, "TÜBA, dünya sahnesinde küçük görünebilir. Ancak, akademi, dünya politikasında önemli yer tutan bir ülkede yaşanan genel antidemokratik dönüşümün simgesidir. Bu ele geçirmeye meydan okunmalı" diye yazdı.

Ünlü bilim dergisinin "Tam bir Türk darbesi" adlı başyazısı özetle şöyle:

"TÜRK HÜKÜMETİ OLAĞANDIŞI BİR BİLİMSEL DARBE GERÇEKLEŞTİRDİ. TÜRKİYE'NİN İKİ ANA BİLİM KURUMU ÜZERİNDE KENDİSİNE DAHA SIKI KONTROL SAĞLADI. TÜBA'NIN YÖNETİMİ O KADAR DEĞİŞTİRİLDİ Kİ ARTIK BİR AKADEMİ OLARAK BİLE GÖRÜLMEYEBİLİR.
BU HAREKET, TÜRK BİLİM İNSANLARINI ŞAŞKINA UĞRATTI. BU, TÜRK TOPLUMU İÇİN DE BİR ALARM ZİLİ OLMALI.
TÜBİTAK, HÂLİHAZIRDA HÜKÜMETE YAKINDI. ŞİMDİ BU İLİŞKİ GÜÇLENDİRİLDİ VE KURUMSALLAŞTIRILDI. ENSTİTÜLERİN ULUSAL AKADEMİLERE BAĞLANDIĞI SOVYET MODELİ GÖZDEN DÜŞTÜ. HÜKÜMET TÜBA'NIN ÜYELERİNE KARIŞMAK İLE BÜYÜK BİR HATA YAPTI. HER DEMOKRATİK ÜLKENİN BAĞIMSIZ BİLİMSEL TAVSİYE SAĞLAMASI İÇİN BAĞIMSIZ AKADEMİLERE İHTİYACI VAR. ANCAK BU HÜKÜMET UZMANLARIN ÖĞÜTLERİNE HİÇ SAYGI GÖSTERMİYOR. BU KARARININ AKILLICA OLUP OLMADIĞINA DAİR BİLİM TOPLUMUNA, HATTA MUHALEFETE BİLE DANIŞMADI."

Nature, "Bu karar kabul edilirse TÜBA dünya bilim camiasından dışlanır" ifadesiyle de akademi üyelerinin endişelerinin yersiz olmadığını gösterdi, dünya bilim insanlarını TÜBA'ya destek vermeye çağırdı.

Eğer düzenleme bu haliyle kalırsa, bilim dünyası, bilimsel kriterlere uygun olmadığı için TÜBA'yı resmi olarak tanımadığını açıklayacak. TÜBA üyeleri ise toplu istifanın eşiğinde Cumhurbaşkanı Gül ile görüşmeyi bekliyor...

A very Turkish coup

Scientists around the world should protest efforts by the government of Turkey to erode academic autonomy. And the wider world should note the threat to democracy.
On the eve of a week-long holiday to celebrate the end of the fasting period of Ramadan, the Turkish government executed an extraordinary scientific coup. On 27 August, it issued a decree with immediate effect, giving itself tighter control of Turkey's two main scientific organizations: the funding agency TÜBİTAK and the Turkish Academy of Sciences (TÜBA), the governance of which is now so altered that it can no longer be considered an academy at all.
The move has startled and appalled Turkish scientists. It should also sound an alarm bell throughout Turkish society. The government of Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan is also taking greater control of other sectors through a series of decrees requiring no parliamentary debate. In the past few weeks, for example, it has brought under direct government supervision ten previously independent regulatory bodies, including some financial institutions and media regulators, as well as the Natural and Cultural Assets Conservation Committee, which determines environmentally protected zones.
TÜBİTAK, the Scientific and Technological Research Council of Turkey, was already close to the government. Now that relationship has been reinforced and institutionalized. A triumvirate of president, prime minister and science minister will appoint some members of TÜBİTAK's decision-making scientific board, and nominate its president and two vice-presidents. The triumvirate lost no time, and on 30 August it replaced the incumbent president with electrical engineer Yücel Altunbaşak, rector of the TOBB University of Economics and Technology in Ankara. The government will also have much more influence over the choice of other board members.
“The takeover must be challenged.”
At least TÜBİTAK is a state agency. It matters much more that the government is taking over TÜBA, which was founded in 1993 as an autonomous organization under the patronage of the prime minister. It has nearly 82 full members (from a total membership of 140) and has been doing all the things academies should do — including offering scientific advice to the government, publishing reports, and giving scholarships and awards. TÜBA has also been active in international organizations of academies such as the InterAcademy Panel, ALLEA (the organization of European academies) and the Association of Academies of Sciences in Asia (AASA).
A June decree transferred TÜBA to the Ministry of Science, Industry and Technology. The current decree raises the number of full members to 150. One-third will be appointed by the government and one-third by YÖK, the Higher Education Council, most of whose members are in turn appointed by the government or president.
The current decree also says that TÜBA will be involved in creating a series of basic-research institutes. What this means is unclear, because no budget for institutes has been announced, and the government has recently effectively closed down the only non-university basic-research institute, the Feza Gürsey Institute (see Nature 477, 33; 2011). If the intention to create basic-research institutes were sincere, it would be a welcome counterbalance to this government's naive encouragement of only applied research. But the academy would not be the right place for them. The Soviet model of linking institutes to national academies has been discredited, and post-Soviet countries quickly moved to separate the entities.
The government has made a big mistake in interfering with TÜBA's membership. Every democratic country requires an independent academy to provide independent scientific advice. But then this government shows little respect for expert advice. It did not consult the scientific community (or even its political opposition) on the wisdom of the move — just as it didn't consult when it created a catastrophic law last year (see Nature464, 478; 2010) intended to regulate the use of genetically modified plants, but which unintentionally crippled all molecular biology research. (Scientists continue to work by ignoring the law.)
The academy is appealing to President Abdullah Gül to reverse the decree. Academies all around the world should write to Gül too. Many TÜBA members say that if this approach fails, they will resign as soon as the government's first appointments are made. They would be right to do so. At this point, international organizations of academies should formally derecognize TÜBA on the grounds that it no longer meets the membership criteria of self-governance and appointment solely on scientific merit.
Scientists around the globe need to respond to this. Although the fate of one academy may seem small on the world stage, it is symbolic of a general anti-democratic shift in a country that is pivotal in world politics. The takeover must be challenged.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

29 Ağustos 2011 Pazartesi

ERDOĞAN’DAN SURİYE’DE DARBE GİRİŞİMİ!



Tayyip Erdoğan, Suriye’de yaşananları insan vicdanının almasının mümkün olmadığını belirterek, “Zorla, zorbalıkla, sokakları dolduran silahsız insanları ağır silahlarla vurup öldürerek bir rejim ayakta kalamaz, silahları bir an evvel susturmak ve halkın taleplerine kulak vermek yegane çıkar yoldur, bu yolu seçmeyenlerin akıbetini şu son birkaç ay içinde Tunus’ta, Mısır’da gördük, şu anda da Libya’da yaşananları ibretle, hüzünle müşahede ediyoruz” dedi.
Bir defa Suriye’de sokakları silahsız insanların doldurduğu iddiası doğru değildir. Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Dr. Faysal Miktat, “El Kaide örgütü, liderleri El Zevahiri’nin ağzından Suriye’de bulunduklarını ve eylemleri desteklediklerini açıklamıştır. Yine Müslüman Kardeşler Örgütü eylemlerin içindedir. Bunlar uyuşturucu ve mafya örgütleriyle de işbirliği içindedir. Eylemci olarak, genel afta çıkmış, eski mahkûmları kullanıyorlar. Kendilerini dindar olarak tanıtan ama gerçekte dini dar olan kimselerden para yardımı alıyorlar. Ağırlıklı olarak silahlar Irak’tan, Lübnan’dan, Ürdün’den ve kısmen de Türkiye’den geliyor. Bunların resmi kurumlarla ilişkisi yok elbette ama teröristlerin ellerinde gelişmiş teknolojik araçlar, uydu telefonları ve bilgisayarlar var” demişti.
Ve bu terörist gruplar vur-kaç taktiği kullanarak karakollara saldırıp polis öldürmeye devam ediyor. Hama’da basıp yaktıkları karakol, subay gazinosu ve hastaneyi gördüm..
Erdoğan, El Cezire televizyonunun ürettiği yalanlara itibar etmek yerine, Suriye’deki Türk kaynaklardan istihbarat edinse veya o istihbaratı kullansa böyle yanlış kabullerden hareket etmezdi.

***

Erdoğan yine “Bugünün dünyasında artık tek adam yönetimlerine, dikta rejimlerine, kapalı toplumlara yer kalmamıştır. Bu gerçeği daha önce Mısır yönetimine, Tunus yönetimine, Libya yönetimine nasıl hatırlattıysak, bugün de Suriye yönetimine, Yemen yönetimine hatırlatıyoruz” dedi.
Yani Erdoğan “Arap baharı” denilen girişimin arkasında Türkiye’nin bulunduğunu resmen ilân etti. Aslında ilan etmesine gerek de yoktu. Zaten, biz bu durumu 29 Nisan 2005 tarihinde “İstanbul’da Kadife Devrim toplantısı!” başlığı altında Türk halkına duyurmuştuk.
30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde, Topkapı’daki Eresin Otel’de “Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı” düzenlenmişti.
Arap Basını, bu toplantıyı, “Türk Dışişleri Bakanlığı Büyük Orta Doğu Projesi Genel Koordinatörü” Ömür Orhun’un düzenlediğini belirtiyor ve bu konudaki bilgileri Amerikan basınına dayandırıyordu.
Arap basını, toplantıya, ABD’nin Büyük Orta Doğu projesini destekleyen İslam ülkelerinde ABD ve AB tarafından fonlanan sivil toplum kuruluşlarının davet edildiğini yazıyordu.
El Küdüs El Erabi adlı gazete ise Mısır ve Suriye’deki İhvanı Müslimin (Müslüman Kardeşler) örgütü ve sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1.1 milyar dolar kaynak ayırdığını ve bu örgütleri kullanarak, Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile ilgili haberlerin USA News gazetesinden alındığını da yazıyordu.

***

Aradan geçen zaman içinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde örümcek ağlarını kurdular. Tunus ve Mısır’da silah kullanmalarına gerek kalmadı ama Libya’yı kana buladılar. Suriye’de de silah kullanıyorlar. Çünkü Suriye’de kışkırtacak iki üç bin fanatikten başka kimse bulamadılar.
Fakat, Türkiye’yi buldular işte. Nitekim Newsweek’in yazarı Owen Matthews, Suriyeli siyasi muhaliflerin şimdiye kadar sağlanan “en geniş koalisyonu” nun, Esad rejimine “ölümcül bir darbe” vurmak üzere İstanbul’da toplandığına dikkat çekiyor.
Demek ki, Esat rejimini bu hazırlıklarla düşürmeye çalışan bizzat Tayyip Erdoğan’dır. Bu, bir darbe girişimi değil midir? Darbenin mimarı ABD yönetimi, uygulayıcısı Tayyip Erdoğan değil midir?
Erdoğan, daha düne kadar “kardeşim” dediği adamın kuyusunu kazmış olmuyor mu!
Bunu yaparken de kendi ülkesini tek adam yönetimine, hatta dikta rejimine doğru sürüklemiyor mu?
Arslan BULUT-29 ağustos 2011-yeniçağ



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

3 Nisan 2011 Pazar

COLİN DEDİĞİNİ YAPTIRDI
kaynak: 2Nisan 2011 Aydınlık Gazetesi

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

5 Şubat 2011 Cumartesi

YOK ARTIK!
Nobel Ödülü sahibi Rahip Desmond Tutu, Roj TV’yi Nobel’e aday gösteriyor

CİHAN
Aralarında Nobel Ödülü sahibi Güney Afrikalı rahip DesmonTutu’nun da bulunduğu 150 kişi Danimarka’da hakkında teröre destek verdiği suçlamasıyla kapatma davası açılan Roj TV’yi Nobel Barış Ödül’üne aday gösterdi.

Konuyla ilgili henüz Danimarka Adalet Bakanlığı’ndan resmi bir açıklama yapılmadı. Ancak iktidarın küçük ortağı Muhafazakar Parti’nin Sözcüsü Tom Behnke, konuyla ilgili yaptığı açıklamada "Danimarka’nın, hakkında kapatma davası açtığı bir televizyon istasyonunu Nobel barış ödülüne aday gösterilmesi tuhaf." dedi.

Roj TV’nin Nobel Barış Ödülüne aday gösterilmesinin önde gelen destekçilerinden Danimarkalı fizikçi İnge Genefke, "ROJ TV Kürtlerin çektiği acıları ve Türkiye’deki durumu dünyanın görmesini sağlıyor. Türk medyası iktidarın baskısı altında bulunduğundan gerçekleri kamuoyuna aktarmıyor. ROJ TV ise gerçeği kamuoyuna aktarıp Kürtlerin ulusal bilinci ve adalete olan inançlarının oluşup gelişmesine katkıda bulunuyor." diye konuştu.
Hakkında AB’nin yanı sıra ABD’nin de terör örgütleri listesinde bulunan PKK’ya destek vermek suçundan kapatma davası açılan ROJ TV’yi Nobel Barış ödülüne aday gösteren isimler arasında Desmond Tutu’nun yanı sıra Danimarkalı fizikçi ve insan hakları savunucusu İnge Genefke, Danimarka’daki Türkiye kökenli yerel politikacılardan Serdal Benli ve Mehmet Aksoy ayrıca çeşitli Danimarka politikacılar ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri yer alıyor.

Nobel Barış Ödülü her yıl 19 Aralık tarihinde ’ulusların ve halkların kardeşliği, silah ve orduların azaltılması, ve barış kongreleri düzenlemek için en çok çaba sarf eden kişi, kişiler veya kuruluşlara’ veriliyor. Norveç Nobel Komitesi tarafından verilen ödüle her yıl 150 ile 200 farklı kişi ya da kurum aday gösteriliyor. Ödülün kime verileceğine Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland’in de aralarında bulunduğu ve Kaci Kullmann Five, Sissel Marie Rønbeck, İnger-Marie Ytterhorn, Ågot Valle’den oluşan 5 kişilik özel Nobel Komitesi karar veriyor.
Konuyla ilgili Cihan Haber Ajansı’na konuşan Norveç Nobel Komitesi’nden bir yetkili, adaylarla ilgili herhangi bir açıklama yapmak istemediklerini ancak Roj TV’nin aday olabilmek için gerekli şartlara sahip olması durumunda aday olabileceğini söyledi.



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

3 Şubat 2011 Perşembe

"PROJECT DEMOCRACY" YE DOYMADINIZ MI?


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

17 Ağustos 2010 Salı

TESLİMİYETTE SON HALKA; YOKSULA KÖMÜRÜ AMERİKAN ŞEHİR TEMSİLCİSİ DAĞITACAK
‘Obama Amca, sen yeter ki darılma’
Sadece yoksula kömürü değil, iftar çadırı kurup, “Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız ve Dışişleri Bakanımız adına sevap toplamayı” da Amerikalı şehir temsilcileri yapacaklar! Bizim kaymakamların, valilerin, belediye başkanlarının üzerindeki yükü azaltacaklar!
Doğru mu bu?
O noktaya gidiyor!
İzmir Milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan’ın 30 gün önce Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’na sorduğu “ABD Büyükelçiliğinin Konya, Kayseri, İzmir kentlerimize şehir temsilcileri atadığı gerçek mi, bunların görevi ne olacak?” ana fikirli sorusuna yanıt verildi.
ABD Büyükelçiliği var.
ABD Başkonsolosluğu var.
ABD Konsolosluk Ajanları var.
ABD Fahri Konsolosları var da var.
Bunlara ilave olarak; başka hiçbir ülkede olmayan “ABD Şehir temsilcileri Konya, Kayseri ve İzmir’e atandı...” görevlerine başladılar.
100 yıldır görülmedik sıcak!
150 yıldır rastlanmadık nem!
Sıcağa ve neme aldırmadan ve ramazandır oruçlu ağız diye yüksünmeden; canla başla çalışıyorlar. Şehir merkezlerinde, ilçelerinde, köylerinde bilgi topluyorlar.
* * *
Amerikan şehir temsilcilerimiz; kentlerin önde gelenleriyle görüşüyor, kanaat önderlerinin nabzını tutuyor; Türkiye’de gerçekte “Who is in charge?” (güç aslında kimin elinde) sondajları yapıyor, raporluyorlar.
Teslimiyette son halka!
Bizim Dışişleri Bakanı uzun uzun; dostluk-işbirliği-stratejik ortaklık-fazla teması kolaylaştırma türü faydaları sayıp döküyor.
Allah! Allah!
Bu ne çelikten bağlılıktır!
Daha geçen ay bizim Başbakan Kanada’ya 20’ler toplantısına gittiğinde ABD Başkanı Obama ile görüşmek istedi. Maç seyrediyor dediler.
Kapısında 45 dakika beklettiler.
Böyle bir tablo varken; ABD’ye bugüne kadar benzeri olmayan “şehir temsilciliği” vermekle; “Obama Amca lütfen bana kızıp darılma... Senin gösterdiğin yoldan bir milim sapmadan yürümeye devam ediyorum...” demek istediler.
* * *
Türkiye’nin sorması gerekir!
ABD’nin Kuzey Irak’da 130 bin askeri ve kurdurup desteklediği Irak Hükümeti ile Barzani güçleri var. 4. Cenevre Sözleşmesi’ne göre, ABD askerinin Kuzey Irak’taki PKK terörünü yok etme, yakalayıp Türkiye’ye teslim etme mecburiyeti bulunuyor. Bunu yapamıyorsa Türk
Ordusuna “sıcak takip imkanı verip”
terörün yok edilmesine destek sunması gerekiyor.
ABD ikisini de yapmıyor.
PKK’yı bitirmiyor. TSK’ya da izin
vermiyor.
Konya’ya, Kayseri’ye, İzmir’e “şehir temsilcileri” yerleştiriyor. Bizim Başbakan ile Dışişleri Bakanı, kapı önünde 45 dakikalık dik duruşta!
Yoksula kömür dağıtımı da alırlar!
* Necati Doğru / Sözcü 

HASAN DEMİR-YENİÇAĞ GAZETESİNDEN  ALINTIDIR
……………………
ABD Dışişleri Bakanlığı Genel Teftiş Bürosu birkaç gün önce ülkesinin Türkiye’deki temsilcilikleri ile ilgili bir rapor yayımladı. “Türkiye hem bölgesel hem yerel çapta yeni bir hareketlilik zeminine girdi” notu düşülen raporun ilginç ayrıntılarından biri de, kamuoyuna sunulurken bazı bölümlerinin “silinmiş” yani “sansürlenmiş” olması. Kim bilir o sansürlenmiş bölümlerde neler var? 
Raporun silinmemiş bölümlerini okurken bile ABD’nin Türkiye’deki gelişmelerden oldukça heyecan duyduğunu hissetmek mümkün. ABD’yi heyecanlandıran Türkiye’deki bu: a) Bölgesel, b) Yerel hareketliliklerin neler olduğu kafamıza takılmıyor değil. Türkiye’nin (acilen) masaya yatırılmış olması sadece ABD Dışişleri Bakanlığı Genel Teftiş Raporu ile kalsa belki “rutin bir işlem” dir der, rahatlayabiliriz. Ama ABD’li müfettişler Türkiye’den çantalarında böyle bir raporla Beyaz Saray’a doğru yol alırken ABD Dışişleri Bakanlığı’nın özel salonlarından birinde Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Başkanlığında konusu Türkiye olan “özel bir toplantıda” daha yapılmaktadır. Katılımcılar arasında Dışişleri Bakan Müsteşarı Jack Lew, Bakan Yardımcısı Phil Gordon ve Politika Planlama Direktörü Anne Marie Slaughter’in de olduğu Türkiye ile ilgili resmi ve sivil uzmanların davet edildiği toplantının resmi adı ise, “Türkiye Politikası Oturumu”dur. 
Birleşmiş Milletler’e üye 190 civarında ülke var. Başında, “Irak’tan çekilme” ve “Afganistan’da Taliban’a boyun eğme” hatta  “İran’ın nükleer güce kavuşması” ve “Pakistan’ın Taliban’a desteği” gibi onca gaile varken Müfettişlerinin  “Türkiye’de ilginç şeyler oluyor” raporları hazırlaması ve Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye ile ilgili özel bir toplantı düzenleme sebepleri, herhalde, Ramazan ayında Türk tüketicilerin yükselen et fiyatlarından ABD’nin duyduğu sıkıntı olmasa gerek. 
Türkiye Dışişleri Bakanlığı müfettişleri Suriye’de uzun bir çalışma yapıp, “Ülkede ilginç şeyler oluyor” başlıklı bir rapor hazırlasa ve Türk Dışişleri Bakanlığı da özel bir oturumda “Suriye’de neler oluyor” konusunu tartışsa, Şam bundan tedirgin olmaz mı? “Ne yapıyorsun ey komşu” diye sormaz mı? Elbette tedirgin olur, elbette sorar. Ama Türkiye’yi yönetenler ABD’nin Türkiye hakkındaki bu hareketliliğinden zerre rahatsız değiller. Dışişleri Bakanı’na göre ise, Bütün bunlar Türkiye’nin önemini gösteriyor.
 Hayret bir şey. 
Demek ki Rusya’nın ABD için önemi yok, Almanya’nın, İngiltere’nin, Çin’in önemi yok. Öyle ya ABD Dışişleri Bakanlığı Teftiş Bürosu müfettişleri bu ülkelerle ilgili “ilginç şeyler oluyor” raporları hazırlamıyor ve ABD Dışişleri Bakanlığı salonlarında bu ülkelerle ilgili eş zamanlı yüksek katılımlı toplantılar düzenlenerek adı geçen ülkeler masaya yatırılmıyor!
 Geçekten tedirginiz. Tedirginiz çünkü bu gelişmelerle birlikte Türkiye içi ve çevresindeki gelişmeleri ve Avrupa merkezlerinde, “Türkiye’de 2011’de iç savaş çıkartılacak” rapor ve hazırlıklarına müşterek kulak verdiğimizde... Türkiye’de bir iç savaşın, bölgede ise bir Kürdistan yapılanmasının ayak seslerini duyuyor gibi oluyoruz.
 Bu gelişmeye Türkiye içinden bir parti “cebren” bir başka parti ise “hile ile” çanak tutuyor, bunu da görüyoruz...
Hasan DEMİR-YENİÇAĞ




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."