TERÖR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TERÖR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2011 Salı

TERÖR ENSTİTÜSÜ



Doç. Dr. Celalettin Yavuz
TÜRKSAM Başkan Yardımcısı
Terör Enstitüsü
Devlet görevlilerinin PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’la İmralı’da görüşme- müzakereleri yanında, bazı terör elebaşılarıyla benzer müzakerelerin Oslo’da sürdürüldüğünün anlaşılması, ancak bu müzakerelerin aksine PKK’nın istekleri verilmeyince, Haziran 2011’in sonundan itibaren artan sayıda terör olayları Türkiye’nin en önemli gündem maddesi haline geldi.

Terörün tasfiyesi konusunda da çeşitli fikirler gene havada uçuşmaya başladı. Terörün tasfiyesi bir günde, bir ayda, bir yılda olabilecek bir şey değildir. Tasfiye yavaş, ancak kararlılıkla, ülkenin ve Meclis’in uzlaşmasıyla mümkün olabilmektedir. Terörün tasfiyesi konusunda en sık verilen İngiltere’deki İrlanda Cumhuriyet Ordusu (İRA)’nın tasfiyesi örneği, bu yazının esasını oluşturmaktadır.[1]

IRA Terörünü Hazırlayan Sebepler

Kuzey İrlanda olayları, diğer milliyetçi hareketlenmeler gibi kısa bir geçmişe değil, oldukça köklü bir tarihe sahiptir; İngiltere ile İrlanda arasındaki bu sorun dünyanın birçok bölgesinde koloni oluşturma yarışına girmiş olan İngiltere’nin 12. yy’de İrlanda adasını ele geçirmesiyle başlamıştır. IRA’nın oluşumuna zemin hazırlayan etkenlerin başında Katolik-Protestan çatışmasının geldiği görülmektedir.

İrlanda adasında meydana gelen bu mezhep bölünmesinin kökleri, Katolik Kilisesi’nin Kral VIII. Henry’nin Anne Boleyn ile evlenmesine izin vermemesi sonucu Kral Henry’nin mezhebini değiştirerek Anglikan Kilisesi’nin kurulmasını sağladığı dönemlere kadar uzanmaktadır. Katolik mezhebinin tüm değerlerini silebilmek amacıyla sert ve kararlı adımlar atılmış, baskı 12. yy’de Kral II. Henry tarafından İngiltere’ye katılan İrlanda adasındaki Katoliklere de uygulanmıştır. İngiltere Kilisesi 16. yy’de Vatikan’dan uzaklaşarak kendi Protestan Kilisesi’ni kurmaya başladı. İngiltere, Galler ve İskoçlar Protestanlığı kabul ederken, İrlanda Katolik olarak kalmayı sürdürdü. Bu “İngilizleştirme” harekâtı 1534’ten 1691 yılına kadar çeşitli savaşlarla devam etti. Özellikle de Kral VIII. Henry’nin İrlanda’ya Britanyalı göçmenleri yerleştirmesi ile İrlanda’da ayrımcılıkla ilgili çatışmaların kıvılcımı çakıldı.

VIII. Henry, Katolik Kilisesinin tüm mal varlığına el koymuş ve İrlanda adasına göç eden Protestanlara bu mal ve toprakları dağıtmıştır. Bu şekilde adada, dini ve geleneksel değerlerini korumaya çalışan İrlandalı Katolikler ile Anglikan Kilisesi’ne girerek Protestanlığı kabul eden göçmenler olmak üzere iki grup oluşmuştur.

Yüzyıllar boyunca adanın Katolikler lehine olan nüfus yapısı değiştirilmeye çalışılmış; önceleri toprakların %60’ına sahip olan Katolikler, zamanla 18. yy’nin ortalarına varıldığında sadece %7’sini ellerinde tutabilmişlerdir. Büyük Britanya Kralı William of Orange dönemi ise, Katolikler açısından tam bir felaket olmuş, kamu kurumlarında görev almaları ve üniversite eğitimi almaları yasaklanmıştır. Bu durum İrlanda milliyetçiliğinin doğmasına zemin oluşturmuştur. İrlanda’da din eksenli bölünme, bu gelişmeler doğrultusunda etnik kökenli bölünmeye doğru yol almıştır.

Kolonisi olarak İrlanda’da hakimiyetini devam ettirmek isteyen İngiltere, İrlanda ile arasında halk, kültür, düşünce ve dil değiş-tokuşu yapmış ancak yapılan bu değiş-tokuşun adaletsiz bir şekilde uygulanması zamanla Katoliklerin mal varlığının elinden alınmasına neden olmuş ve Protestanlar varlıklı bir hayat sürerken, Katolikler yoksulluk içerisinde hayatlarına devam etmişlerdir. Bu durum Katoliklerin, Protestanlara ve onların bu varlıklı hayata sahip olmalarını sağlayan İngilizlere karşı kin ve nefret beslemelerine neden olmuştur.

İrlanda milliyetçiliğinin doğmuş olduğu ortamda Kuzey İrlanda’daki Katoliklerin oranı %34 civarındaydı ki, bu oranın çoğunluk olan Protestanların içerisinde asimile edilmesi çok zordu. Dolayısıyla ilk önce ‘Birleşik İrlanda Topluluğu’ oluşturulmuş, bu topluluğun etkin rol oynadığı 1798 isyanı sonucu 20.000’den fazla kişi ölmüştür. Bu ayaklanma İngiltere’yi, İrlanda’yı bir an önce Britanya’ya katma gerektiğini hatırlattı. Bu maksatla rüşvet, asalet ve toprak dağıtarak İrlanda Parlamentosunu adeta satın alarak ikna ettiler. Buna rağmen “Birleşme Yasası” ilk oylamada 104’e karşı 109 oyla reddedildi. Bunun üzerine ikinci bir oylama yapıldı ve 115 ret oya karşılık 158 oyla ilgili yasa kabul edildi. Zaman içerisinde de Protestanların baskın olduğu yeni yerleşim bölgeleri kurularak, İngiltere’yi destekleyen milletvekillerinin sayısı artırılmaya çalışıldı. Ağustos 1800 tarihli bu İrlanda ve İngiltere parlamentoları tarafından kabul edilen “Birleşme Yasası”na göre kabul edilen temel maddeler şöyle idi:
“1. İrlanda, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı’na katılacaktır.
2. Dublin Parlamentosu feshedilecektir. İrlanda, İngiliz Parlamentosunda 100 milletvekili, 4 daimi ve 28 geçici lord tarafından temsil edilecektir. (Hepsi de Anglikan olacaktır.)
3. İngiltere ile İngiltere arasında serbest ticaret yapılacaktır.
4. İrlanda, Birleşik Krallığın genel harcamalarının on yedide ikisinden sorumlu olacak, ayrı bir maliye bakanı istihdam edecektir.
5. İrlanda kendi mahkemeleri ve memuriyet sistemini koruyacaktır.
6. Hiçbir Katolik, memur olamayacaktır.”

Aslında bunun anlamı “Birleşme” değil, İrlanda’nın, İngiltere’nin boyunduruğu altına girmesi demekti.

Birleşme Yasası böyle kabul edilirken, Katolikler ile Protestanlar arasında eşitliği amaçlayan ‘Katolik Topluluğu’ ise, 1823 yılında kurulmuştur. İrlanda’daki baskı ve fakirlik dolayısıyla İrlanda adasını terk edip New York’a yerleşen İrlandalı Katolikler ‘Fenian Brotherhood’ adlı örgütü kurmuş ve İrlanda’nın bağımsızlığı için çabalamıştır. Bu örgütün Dublin’deki karşılığı ise ‘İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği’ örgütüdür. Bu örgütlerden de anlaşılacağı üzere, İrlanda milliyetçiliği oldukça yaygın bir hale gelmiştir. 

İngiltere’nin artık rahat edebileceğini düşündüğü bir dönemde bu kez İrlanda’daki büyük kıtlık yeni bir sorun yarattı. 1845’te çıkan ve özellikle patateste görülen büyük kıtlık dönemi beş yıl sürdü. Bu dönemde büyük sıkıntı çeken İrlandalılara İngiltere yardım etmedi. Kıtlığın atlatılmasında gene en büyük yardımı İrlandalılardan görmüşlerdi. Yani, evvelce Amerika’ya göç eden ve yıllar sonra İrlanda’nın bağımsızlığında da kendilerine yardımcı olacak olan Amerikalı İrlandalılardan…

İrlanda’yı kendi içerisinde özerk yapabilecek olan bir düzenleme nihayet 20. yy.’da hazırlanmış, lakin Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile bu tasarı askıya alınmıştır, bu durum İrlandalıların silahlı mücadeleye başvurmasına neden olmuştur. Bu süreç içerisinde 1919 yılında İrlandalı gönüllü grupları bir araya gelerek silahlanmış ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA)’nu kurmuşlardır. Bu örgüt üyelerinin yaş durumları incelendiğinde %5’inden çok daha azının 40 yaş ve üzerinde olduğu, büyük bir bölümünü ise arkadaş etkisiyle örgüte katılan 18 ile 19 yaşlarındaki gençlerin oluşturduğu görülmektedir. Örgüt üyelerinin hem genç hem de bekar oluşu inandıkları değerlere daha sıkı bağlanmalarına ve hayatta riske atacak pek fazla varlıklarının olmayışı nedeniyle beklenenden çok daha fazla şiddet eylemine yönelmelerine neden olmuştur. Erkekler silahlı örgüt içerisinde yer alırken, kadınlar genellikle örgütün siyasi kolu olan Sinn Fein içerisinde bulunmuş ya da IRA’ya destek olan ve yarı-askeri bir birliktelik olarak bilinen ‘Cumann na mBan’ isimli örgütte görev üstlenmişlerdir. 

Eski “IRA” olarak da bilinen bu ilk IRA’nın mensupları 1919 yılında patlayıcı madde nakline refakat eden İrlanda Kraliyet polisine saldırarak ikisini öldürmüştü. Bu eylemleri dönemin IRA militanlarından Dan Breen, “Kasıtlı olarak eylem yaptık. Treacy (diğer saldırgan) bana, savaşı başlatmanın yolunun birisini öldürmek olduğunu söyledi ve biz bir savaş başlatmak istiyorduk. Bu yüzden düşman güçlerinin en önde ve en önemli dalından olan polisleri öldürmeye karar verdi…” şeklinde anlatmıştır.

IRA, 1920’li yıllarda eylemlerini kentlere taşımış, ardından bombalamalar, yaralamalar ve diğer terör eylemleri birbirini izlemiştir. İrlandalılar uzun yıllar süren mücadeleler sonrası, Birinci Dünya Savaşı sonrasında uygun atmosferden yararlanarak Bağımsız İrlanda Cumhuriyetini ilan etmiştir. İngiltere, İrlanda adasının kuzeyinde yer alan Ulster bölgesinin kendisine bağlı kalması şartı ile Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti’ni tanımıştır. 

1921 tarihli bu anlaşmaya göre, Kuzey İrlanda istemesi halinde, anlaşmada belirlenen koşullar dâhilinde “Serbest İrlanda”dan ayrılabilecekti. Bunun için de anlaşmanın imzalanmasından itibaren birkaç aylık belirli bir süre gerekliydi. Serbest İrlanda ile Kuzey İrlanda arasındaki sınır ise “İrlanda sınır komisyonu” tarafından belirlenecekti. Fakat bu işlem gerçekleşmedi. Serbest İrlanda’nın İngiltere’ye olan borcunun silinmesi karşılığında sınırlar değiştirilmedi. İki yıl boyunca Kuzey ve Güney iki İrlanda Meclisi ve iki hükümet mevcuttu.

Ancak, adanın ikiye bölünmesi ve Kuzey İrlanda’nın İngiltere’ye bağlılığı üzerinde anlaşmaya varılması sonucu, bu durumu IRA içerisinde kimi gruplar Cumhuriyete ihanet olarak kabul etmiş ve örgüt ikiye bölünmüştür. Bundan böyle IRA iç hesaplaşma ile İrlanda topraklarında da terör estirmeye başlamıştır. İç savaş sonrasında İrlanda hükümeti, IRA’yı yasadışı terör örgütü olarak ilan etmiş ve tasfiye etme harekâtına başlamıştır. Bu dönem sonrasında ise Cumhuriyetçi İrlandalılar 1921 yılında ayrıldıkları soydaşlarıyla birleşmek amacıyla İngiltere ve İngiliz kontrolündeki Kuzey İrlanda hükümetine karşı mücadele etmeye başlamışlardır.  

Cumhuriyetçilerin isteği, İrlanda adasındaki tüm İngilizlerin adayı terk etmesi idi. Buna karşılık adada önemli sayıda Protestan İngiliz iskân edilmişti. Bu Protestan Kuzey İrlandalılar da yapılan bağımsızlık antlaşmasından tedirginlerdi. Çünkü yeni Katolik devletin dini özgürlükleri kısıtlayacağı endişesini taşıyorlardı. Üstelik adanın diğer sakinlerine göre sanayi açısından çok daha gelişmiş ve daha varlıklı idiler. Gelecekte adanın diğer yerleri gibi “geri” kalacakları düşüncesine sahiplerdi. Bu sebeple Kuzey İrlandalı Protestanlar da silahlanmışlardı. Bu grup daha sonra “Birlikçiler” adıyla anılacaklardı. Amaçları İrlanda Cumhuriyeti’nden bağımsız, Protestanların kontrolü altında ve İngiltere’nin bir parçası olarak “Kuzey İrlanda” adı altında toplanmaktı. “Ulster Unionist Party” (Ulster Birlikçi Parti) ve “Democratic Unionist Party” (Demokratik Birlikçi Parti) şeklinde de iki önemli parti kurmuşlardı.

Öte yandan, “Cumhuriyetçiler” ya da “Milliyetçiler” olarak da bilinen Kuzey İrlanda’nın Katoliklerinin ana hedefi İngilizlerin tamamen İrlanda adasından çıkarılmasıydı. Sosyal Demokrat Liberal Parti (SDLP) ve IRA’nın siyasi kanadı olan Sinn Fein adında da iki parti mevcuttu. SDLP, İrlandalı Protestan nüfusun da ikna edilmesi suretiyle birleşmeyi savunurken, Sin Fein, birleşmenin derhal yapılmasını ve İngilizlerin de adadan çıkarılmasını hedefliyordu. Sinn Fein’ın siyasi destek verdiği IRA ile bu tarihten sonra amansız mücadeleler başladı. Çok iyi finanse edilen IRA aynı anda 400 militan bulundurabilmekteydi.

1921 yılından itibaren pek çok IRA faaliyeti sonunda çok sayıda insan öldürüldü, IRA elemanları yakalandı. Ekim 1921’de İrlanda’daki İngiliz askeri sayısı 57.000’e, güvenlikle ilgili RIC polisi sayısı 14.200’e ve gene güvenlik güçlerine yardımcı milislerin sayısı 2.600’e çıkmıştı. Anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte Güney İrlanda’daki İngiliz birlikleri 12 Ocak 1922’den itibaren çekilmeye başladılar. Anlaşma yanlıları ve IRA grupları arasındaki iç savaş 1923 yılı ortalarına kadar sürdü. Bir taraftan da Serbest İrlanda devleti ile İngiltere arasındaki müzakereler sürdürülmekteydi. Bunların sonucunda 6 Aralık 1922’de Serbest İrlanda devleti de resmen kuruldu. Bu devlete ait hükümet kuvvetleri karşısında IRA’nın yenilmesi sonucu, 1923 yılı ortalarında iç savaş da sona ermişti. 4.000 kişinin hayatına mal olan bu savaş sonucunda, anlaşma karşıtı yaklaşık 12.000 kişi de bir yıl süreyle toplama kamplarında tutukluluk hali yaşadılar. Anlaşma sonrasında 32 vilayetin yer aldığı Serbest İrlanda’ya karşılık, 6 vilayetin bulunduğu Protestan ağırlıklı Kuzey İrlanda İngiltere’ye bağlı kalıyordu. Bu sonuçla İngiltere İrlanda’dan vazgeçmiş, sadece Kuzey İrlanda ile yetinmişti. Ancak Serbest İrlanda hala “bağımsız” değildi.

Bu yeni düzenlemeyle İrlanda’nın kuzeyi Protestan ağırlıklı bir otonomiye kavuşurken, Serbest İrlanda’da da Protestanlar baskılara maruz kalıyorlardı. Bu sebeple kuzeyle güney İrlanda arasında karşılıklı göç yaşandı. Bir taraftan da şiddet olayları devam ediyordu. Kuzey’deki Protestan yönetiminde ilk Başbakan James Craig’le birlikte kurulan tüm “Birlikçi” hükümetler Katolik azınlığa karşı ayrımcı politikalar izlemeye başladılar. Kamu kesimi, gemi inşa ve ağır sanayideki mühendislik iş alanlarında Katoliklere yer verilmeyen bir uygulama başlatıldı. 1929 yılında da nispi temsil (orantılı temsil) sistemi kaldırılarak, 50 yıl sürecek bir “Birlikçi” tek parti iktidarının yolu açıldı. Bu arada aynı yıl 12 Temmuz’da Protestan Kardeşlik Örgütü’nün “Orange Tarikatı”, Orange’li Prens William’ın 1690 tarihli Katolik Kral II. James’e karşı zaferini simgeleyen yürüyüş yıldönümünde, bu yürüyüşü Katolik mahallelerinden yapmaya kalkınca çıkan çatışmada 9 kişi öldü.

Bu karışıklıklara rağmen “Kuzey İrlanda”, 1969 yılına kadar, IRA’nın zaman zaman yaptığı saldırılar dışında nispeten sakin, ancak Katoliklerin dışlandığı ve ekonomik açıdan yoksullaştırıldığı bir bölge olarak kaldı. Serbest İrlanda ise 1949 yılında bağımsızlığını ilan ederek “İrlanda Cumhuriyeti” adını aldı ve İngiliz Milletler Cemiyeti’nden de ayrıldı. Adanın bölündüğü 1920’li yıllarda nüfusun %10’u Protestan iken, gelinen günde bu oran %4’lere kadar düştü.

Kuzey İrlanda’daki çatışmalar 1960’lı yıllarda yeni bir boyut kazanmış ve ABD’deki bağımsızlık hareketi örnek alınarak İnsan Hakları Hareketi başlatılmıştır. Bu haklar ev ve iş dağılımın adil bir şekilde yapılmasını, seçimlerde uygulanan adaletsizliklerin giderilmesini öngörmekteydi. Bu hareket dâhilinde yürüyüşler, oturma eylemleri düzenlenmiş, kitle iletişim araçlarının ilgisini çekmek planlanmıştır. Ancak bu hareket, başarılı olduğu takdirde imtiyazlı hakları ellerinden alınabilecek olan Protestanlar tarafından karşılık bulmuş ve şiddet eylemleri iki taraflı sürdürülmüştür. 

Ekim 1968’de Londonderry’de “Sivil halklar Yürüyüşçüleri” İngiliz RIC polisleri tarafından dövüldüler ve bu manzara televizyonlardan da gösterildi. Bunun üzerine eski IRA militanları tarafından “Geçici İrlanda Cumhuriyeti Ordusu” (PIRA) kuruldu. Her ne kadar PIRA olarak kurulsa da, kamuoyunda “IRA” olarak anılmayı sürdüren bu İrlandalı örgüt, silahlandı. Katolikler güvenlik güçlerinin giremeyeceği “kurtarılmış bölgeler” oluşturmaya başladılar. Ağustos 1969’da Kuzey İrlanda hükümeti İngiliz kuvvetlerini yardıma çağırdı. Temmuz 1970’te Belfast’a ulaşan İngiliz birlikleri sokağa çıkma yasağı ilan ettiler. Masum dört sivilin öldüğü çıkan olaylar sonucu 337 kişi tutuklanmış, tüm evler aranmıştı. Altı ay sürmesi düşünülen bu “Barışı koruma Harekâtı” bir türlü sonuçlanmamış, 38 yıl devam etmişti… Zaman içerisinde Protestanlar da mücadelenin içerisine girdiler. 30 Ocak 1972’de İngiliz askerleri Derry’de 13 silahsız protestocuyu silahla katlettiler. Bu olay üzerine IRA, öldürülen Katoliklerin intikamını almak istediğini dile getirmiş ve şiddetin artmasına neden olmuştur. Oysa IRA’nın daha önceki eylemleri, can kaybına yol açmayacak, fakat hayatı sekteye uğratacak türdendi.

Tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen bu olayından sonra, İngiltere, kurulduğu ilk günden bu yana ‘Protestanlar için Protestan Parlamentosu’ olarak anılan Kuzey İrlanda Parlamentosunu kapatmış ve bu durum Katolik toplum için bir zafer olarak anıla gelmiştir.
Kuzey İrlanda Parlamentosunun kapatılması IRA eylemlerine son vermemiş, aksine bombalama eylemlerini arttırmıştır ve IRA’nın artan eylemleri sonucu yargıç kararı olmaksızın tutuklamaya izin veren ‘internment’ (enterne etme) yasası yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın 12. Maddesine göre İçişleri Bakanı “Kuzey İrlanda’da barışın korunması ve kamu düzeninin sürdürülmesine zarar vereceği veya verdiği ya da vermekte olduğundan kuşkulanılan herhangibir kimseye karşı” enterne etme emri verebiliyordu. 

 IRA’nın dönem lideri Macstiofain ise örgütün amacının, Kuzey İrlanda’yı yönetilmez hale getirmek olduğunu sürekli dile getirmiştir. İnsan Hakları Hareketi ve daha sonra meydana gelen şiddet eylemleri sonrasında hükümet ekonomik ayrımcılığın önüne geçebilmek amacıyla 1976 yılında ‘Adil İşe Alım Yasasını’ çıkartmıştır, ancak bu yasanın, her bir Katolik’e verilen işin Protestan’ın o işi kaybetmesi anlamına geldiği için şiddeti yok etmede etkili olduğu söylenememektedir.

Kuzey İrlanda’da IRA Dışında Diğer Terör Örgütlenmeleri

Kuzey İrlanda Bölgesi’ndeki terör örgütü olarak, sadece IRA genel olarak bilinmesine rağmen bölgede terör çift yönlü sürdürülmüştür. Protestanlar kendi ayrıcalıklarından taviz verme taraftarı değillerdi. Bu amaçla karşı terör kampanyası başlatmışlardır. Protestanlar tarafından kurulan terör örgütleri şu şekilde olmuştur:
•          Ulster Özgürlük Savaşçıları (UFF: Ulster Freedom Fighters): IRA’ya benzer yöntemler uygulayan, mali desteğini zengin iş adamalarından sağlayarak, Katoliklerin bulunduğu yerlere bombalı saldırılar düzenleyen bir terör örgütüdür.
•          Ulster Gönüllüler Gücü (UVF: Ulster Volunteeer Force): Hedefi tüm IRA üyelerini öldürmek olan bir terör örgütüdür.
•          Ulster Savunma Birliği (UDA: Ulster Defence Association): 1971 yılında Protestanların silahlı gücünü koordine etmek amacıyla kurulmuş ve Protestanların en geniş silahlı birliği olarak tanınmıştır.

Bu örgütler ve eylemleri incelendiğinde Protestanların da IRA’dan daha az tehlikeli olduğu söylenemez. Hatta kimi dönemlerde Protestan örgütlerinin terör sonucu katlettiği insan sayısı IRA’nınkilerini geçmiştir. Bu örgütlerin tüm Katolikleri hain olarak görmesi eylemlerini kendilerince meşrulaştırmaktaydı. Ancak bu örgütler IRA’yı tamamen yok etme gücüne sahip değildi. Bunun nedenleri şöyle özetlenebilir:
•          Belfast, Derry gibi Katoliklerin yoğun olduğu bölgelerde yoğun Katolik doğum oranının varlığı ve her bir doğumun ileri yıllarda IRA’ya militan olarak katılabilme ihtimali,
•          Örgütün, kurulduğu ilk dönemlerde Amerika’dan, daha sonra ise Arap devletlerinden para, silah, eğitim gibi destek almış olması,
•          Gerçekleşen olaylar sonucu IRA lehine destek artışı,
•          Eşitsizlikleri yok etmeyi amaçlayarak yürürlüğe konulmuş olan 1920 İrlanda Yasası gibi yasaların varlığı,
•          Katolik İrlandalıların yoğun bulunduğu bölgelere İngiliz ordularının girmiş olmasına rağmen çatışmaların kaçınılmaz olması ve kimi asker ve polis güçlerinin İrlandalılardan nefret etmeleri sonucu İngiltere’nin kimi politikalarının ters tepmiş oluşudur.

1920 İrlanda yasası ülkenin ırkçı kanunlar çıkarmasını engelliyor olsa da, bu yasa sadece devlet düzeyinde parlamentoyu bağlayıcı olduğu için yerel unsurlar üzerinde etkisi olmamaktadır ve birçok kez bu yerel yönetimler ayrımcılığı öngören uygulamalar yapmıştır. 

Bu arada 1976 yılından itibaren İngiltere Kuzey İrlanda’ya “Özel Harekat Birliği” (SAS) gönderdi. IRA içerisindeki muhbir ve ajanları vasıtasıyla terör faaliyeti yapılacağını öğrenen SAS, pek çok operasyon öncesi IRA mensuplarını pusuya düşürerek öldürdü. Bu arada anılan operasyonlar sırasında masum insanlarda ölmüştü. 1980 yılında SAS yeniden yapılandırıldı. Buna rağmen 1988’de Cebeli Tarık’ta yaşanan ve büyük yankı yapan olaylar da dâhil, SAS’ın “yargısız infazları” artış kaydetmeye başlamıştı. 

Öte yandan Katolik ve Protestan örgütlerinin terör eylemleri, Kuzey İrlanda’daki yatırımları olumsuz etkilemiş ve bu durum işsizliğe yol açmıştır. İşsizliğin artması ise bu örgütlerin eleman sağlamasını daha kolay hale getirmiştir.

Teröre Karşı Mücadelede İngiltere-İrlanda Uzlaşması

Terörü sona erdirebilmek amacıyla Dublin ve Londra hükümetleri 1985’de İngiltere -İrlanda Antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşmaya göre Kuzey İrlanda sorununa çözüm bulmak amacıyla siyasi, güvenlik, yasal konularda düzenli olarak bilgi alışverişi sağlanacaktı. Ancak, bu antlaşmadan IRA süreç içerisinde olamadığı için rahatsız olmuş ve saldırılarını arttırmıştır. IRA’nın saldırılarına ise UFF, karşı saldırılarla cevap vermiştir. 

Bu gelişme bir başka yeni gelişmeyi de beraberinde getirdi. Sinn Fein içerisindeki birçok kişi, IRA’nın askeri mücadelesiyle İngilizlerin Kuzey İrlanda’dan çıkarılmasının mümkün olamayacağını görmeye başlamıştı. Keza İngiliz kuvvetleri de pek çok yerde çatışmayı kontrol altına alabilse dahi, toplumun IRA’ya verdiği desteğin dikkate alındığında IRA’yı askeri yolla yenmenin mümkün olmadığını da görebiliyordu. Bu duruma “Çatışmaların Çözümlenmesi” (Conflict Resolutions) sözlüğünde “olgunlaşma noktası” da denmektedir. Yani çatışan taraflar birbirlerini yenemeyeceklerini anlamış, çatışmayı sonlandırabilmek için iki tarafı da memnun edebilecek bir çözüm yolu arama dönemi başlamıştı.

Sinn Fein bu tarihten sonra “Birleşik İrlanda” hedefine erişebilmek için daha geniş tabanlı bir milliyetçi siyasal cephe oluşturma gayreti içerisine girdi. Siyasi taleplerin yapısı değiştirilmeye, İngilizlerin Kuzey İrlanda’dan çekileceği takvimle ilgili tarih konusunda yumuşamaya başladı. Birleşik İrlanda için “Birlikçilerin”, yani Kuzey İrlandalı Protestanların onayının da gerekli olduğunu kabullenmeye başladılar. Bu maksatla da İngiliz hükümetinden bu konuda yardım talebinde bulundular. Ancak, her şeye rağmen 1985 tarihli bu anlaşma ile Kuzey İrlanda sorunu kalıcı olarak taraflarca bir çerçeveye oturtulmuştu. Bunu 1992 yılındaki başarısız bir siyasi müzakere izledi. Şiddeti desteklediği gerekçesiyle Sinn Fein müzakerelerden dışlandı. 

1993 yılında Dublin ve Londra yönetimlerinin gelecekteki görüşmeler konusunda ortak bildiri hazırlaması tasfiye sürecine yeni bir boyut kazandırdı. IRA ve Protestan örgütlerinin silah bırakmayı reddetmesi her defasında denenen barış görüşmelerini sekteye uğratmıştır. SDLP Lideri John Hume ve Sinn Fein’in lideri Gerry Adams, şiddetin devam ettiği ve hiçbir siyasal seçeneğin görünmediği 1993 yılında yeniden görüşmelere başlayarak, düğümlenen sorunu azma girişiminde bulundular. Yıl boyunca devam eden görüşmeler sonunda IRA’nın “onurlu” bir şekilde şiddeti sona erdirmesini mümkün kılabilecek önemli prensipler kabul edildi.  

Bu barış sürecine ABD’nin katkısı önemliydi. Zira uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı Kuzey İrlanda meselesini “İngiltere’nin iç meselesi” gibi görmeye çalışsa da, gayrı resmi yollardan ABD’de yerleşmiş zengin İrlanda göçmenlerinin İrlanda’daki Cumhuriyetçilere verilen desteğe göz yummuştu. 1970’te IRA mahkûmlarının ailelerine yardım amacıyla ABD’de adı NORAID (İrlanda Yardım Komitesi) olan bir sivil toplum örgütünün kurulmasına da yardım etmişti. SDLP’li John Hume’ın devreye girmesiyle İrlanda kökenli Amerikalıların İrlanda sorununa yaklaşımı da değişmeye başladı. Hume’ın çabaları sayesinde IRA’ya silah ve para desteği vermek yerine, NORAID’e alternatif olarak kurulan “İrlanda Dostları (FOA) grubu kurularak desteklendi. 1985 tarihli İngiltere-İrlanda Anlaşması ABD tarafından da desteklendi. Bu maksatla Kongre’de 50 milyon dolarlık bir yardım paketi de onaylandı.     Bill Clinton’un Başkan seçilmesinin ardından ABD’nin konuya yaklaşımı daha da netleşti. 

Clinton’ın 1992 yılında Kuzey İrlanda sorununa el atacağını dile getirmesi ve yapılan gizli görüşmeler sonrasında 31 Ağustos 1994’te IRA ateşkes ilan etmiştir. 1995 yılında ise Kuzey ve Güney İrlanda’nın birleşmesini amaçlayan iki tasarı hazırlanmıştır. Birinci tasarı, hükümet yapısı ile ilgili olup 90 kişilik bir meclisin kurulmasını, ikincisi ise ticaret, kültürel faaliyetler, tarım, balıkçılık, endüstri, ulaşım, enerji, sağlık, sosyal refah ve eğitim gibi alanlarda İrlanda adasının kuzeyi ve güneyindeki kurumların işbirliğini öngörmekteydi. Ancak ateşkesin ilan edilmesinden itibaren 17 ay geçmesine rağmen siyasal bir gelişmenin olmaması IRA’nın 9 Şubat 1996’da bomba yüklü bir arabayı patlatarak ateşkesi bozmamasına neden olmuştur. 
Silahların tekrar patlaması ve IRA terör örgütünün tasfiye sürecinde söz sahibi olabilmek isteği Amerikalı senatör George John Mitchell’i* 1996 yılında barış görüşmeleri masasına oturmak isteyen her iki tarafın da kabul etmesi gereken bazı prensipleri yayınlamaya itmiştir. Bu prensipler şu şekildedir:
         “Sorunların çözümünde barışçı ve demokratik yöntemler kullanılacak.§
         Silahlı örgütler silahlarından arındırılacak.§
         Silahsızlanma bağımsız bir komisyon tarafından izlenecek.§
         Görüşmeleri etkilemek amacıyla güç kullanımı ya da güç kullanımıyla tehdit reddedilecek.§
         Görüşmeler sonunda varılan anlaşmalara uyulacak.§
         Cezalandırma amaçlı saldırılar ve öldürmeler son bulacak.”§

1997 yılında Başbakanlığa gelen Tony Blair’in, yaklaşık olarak 150 yıl önce gerçekleşmiş olan ve İngiltere hükümetinin, birçok İrlandalı Katolik’in ölümüne neden olan ‘kıtlık’ dönemine ilgisizliği dolayısıyla özür dilemiş olması barış sürecine önemli katkı sağlamıştır. Kuzey İrlanda’yı İrlanda Cumhuriyeti ile birleştirme amacından vazgeçmemesine rağmen ABD’nin arabuluculuğu ile IRA, ateşkes ilan etmiş; fakat karşılıklı silah bırakma gerçekleşmediği takdirde kendilerini güvende hissedemeyecekleri için silah bırakmamıştır. 1998 yılında Kuzey İrlanda’daki tüm örgütlerin silahtan arındırılması gibi konuları içeren ‘Good-Friday’ (Kutsal Cuma) Anlaşması imzalanmıştır. 

Bu “Kutsal Cuma Anlaşması” ile, 1969’dan beri 3.700’den fazla kişinin ölümünün, 30 binden fazla insanın yaralanmasının ve eşyaya verilen zararların ardından istikrara yürüyüş başlamıştı. Ölenlerin %60’ı Cumhuriyetçi milisler, %30’u Loyalistler ve %10’u da tartışmalı olmakla birlikte çoğunlukla güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilmişti. 1984-1993 döneminde ölümlerin yıllık ortalaması 467 iken, daha sonra 80 kişiye düşmüştü. Bu arada Kuzey İrlanda dışında (İrlanda Cumhuriyeti, İngiltere ve Avrupa) öldürülenlerin sayısı da 200 civarındaydı. Ölenlerin 763’ü asker iken, askerler tarafından öldürülenlerin sayısı da 309’du. Cumhuriyetçiler içerisinde öldürülenlerin %75’i, Loyalistlerin de %50’den fazlası “faili meçhul” cinayetler olarak kaydedildi. Cinayetlerin %10’undan sorumlu tutulan askerler içerisinde de çok azı bu sebeple mahkûm edildi.

1998 Kutsal Cuma Anlaşması ile taraflar, Kuzey İrlanda’nın geleceğine Kuzey İrlanda halkının karar vereceğini kabul etmişlerdi. Kuzey İrlandalılar İngiliz, İrlandalı ya da her ikisi dâhil pasaport taşıma hakkına sahip olacaklardı. İrlanda Cumhuriyeti de Kuzey İrlanda’dan toprak talebinden vazgeçecekti. Buna karşılık anlaşma, Kuzey İrlanda’nın, halkın onayı ile İrlanda Cumhuriyeti’ne katılma hakkını da kapsamaktaydı. İngiltere de İrlanda adası genelinde İrlandalıların “Self Determination” (kendi kendini yönetme) hakkını tanımaktaydı. İrlanda Cumhuriyeti için de federal yönetim yolunu açmaktaydı.

Anlaşma ayrıca yönetimde güç paylaşımı, yetki paylaşımı, seçimlerdeki oran, toplumsal özerklik ve eşitlik, azınlık hakları, azınlık veto hakları gibi konularda da anlaşmaya açık ifadeler konmuştu.

28 Temmuz 2005 tarihinde IRA terör örgütünün siyasi kolu Sinn Fein lideri Garry Adams, IRA’nın silahlı mücadeleye son vereceğini açıklamıştır. İngiliz askeri birlikleri ise, 1 Ağustos 2007’de Kuzey İrlanda’dan çekilmeye başlamıştır.

IRA’nın isteği olan Birleşme hususunda ise Dublin’in görüşü, Kuzey İrlanda ile oradaki halkın çoğunluğunun onayı olmadan birleşmenin olamayacağı noktasındadır.  

İngiltere’nin IRA Terörünü Önlemek Maksadıyla Aldığı Önlemler

İngiltere’de IRA terörünü önlemek maksadıyla alınan pek çok tedbirler şöyle özetlenmiştir:

1. Güvenlik/ Polisiye Tedbirler: İngiltere, terörle mücadele edecek özel güvenlik birimleri oluşturmuştur. Bu birimlerin başında ‘SAS’ (Special Air Service) gelmektedir. 1988 yılında SAS’ın silahsız üç IRA üyesini öldürmesi , bu birliğin gerekirse tüm IRA üyelerini öldürebileceğini göstermiştir. SAS’ın yanı sıra, ‘Kraliyet Ulster Güvenlik Teşkilatı’ ve ‘Ulster Savunma Alayı’ diğer terörle mücadele eden güvenlik birimleridir.

2. Yasal Tedbirler: İngiltere’de terörle mücadele konusunda iki yasa bulunmaktadır. Birincisi 1974 yılında yürürlüğe girmiş olan Terörü Önleme Geçici Yasasıdır. Bu yasa Parlamentoda yılda bir kez görüşülmekte ve zamanın şartlarına göre değişikliklerin yapılabileceği esnekliğe sahiptir. Bu yasa bağlamında, ilgili bakana, terörle ilgili şüpheli kişileri İngiltere ve Kuzey İrlanda dışına çıkarma ya da bu kişilerin bu ülkeye girişini engelleme yetkisi ile polislere terörizm ile ilgili olarak gözaltı belgesi olmadan şüphelileri 48 saat gözaltında tutmak ve ilgili bakanın izni ile bu süreyi beş güne kadar uzatmak yetkisi verilmiştir. Terörist örgüt üyeleri ile mülakat yapılması ve yayınlanması yasaklanmıştır. Halka açık alanlarda terör örgütlerinin renklerini içeren kıyafet giyenlerin altı aya kadar hapsedilmeleri öngörülmüştür. Terör eylemlerini önceden haber almak için, polise belli durumlarda posta gönderilerini açma ve telefon dinleme yetkisi verilmiştir.

Diğer bir yasa olan Kuzey İrlanda Olağanüstü Koşullar Yasası ise, idareye, Terörü Önleme Geçici Yasası’ndan daha fazla yetki vermektedir. Bu yasa bağlamında, polis şüpheli evlere girmek ve arama yapmak, düzeni sağlamak bakımından yargı öncesi bazı yayınları durdurmak, terör örgütü üyesi olduğundan kuşku duyulan kişileri oturma ve seyahat özgürlüklerinden alıkoymak gibi haklar tanınmıştır.

3. Ekonomik ve Sosyal Tedbirler: Kuzey İrlandalı Katoliklerin ekonomik ve sosyal yönden Protestanlarla eşit olmamaları ayaklanma nedenlerinden bir tanesidir. Bu yüzden İngiltere, kimi ekonomik ve sosyal tedbirler alma gerekliliği hissetmiştir. Kuzey İrlanda’da gerçekleşen terör eylemleri bu bölgenin yatırımcılar için cazip olmamasına neden olmuştur. Bu nedenle, bölgede devlet yatırımı yapılarak kişilerin gelirlerinin devlet tarafından sağlanması gerçekleştirilmiştir. Eşitsizliğe dayalı sorunları gidermek için Yoksunluğa Son Verme Programı geliştirilmiştir. Bu Program bağlamında, 10 kişiden fazla kişinin çalıştığı işyerlerinde işgücünün dinsel kompozisyonu inceleme altına alınmış ve kişilerin dini mezhebinden dolayı iş yerinde ayrımcılığa uğramalarının önüne geçilmeye çalışılmıştır. ‘Birlikte Tatil Yapma Projesi’ geliştirilerek Katolik ve Protestan topluluklarının kaynaşmasını sağlamak hedeflenmiştir.

4. Uluslar arası Tedbirler: IRA’nın bulmuş olduğu dış desteği kesmek amaçlı İngiliz hükümeti adımlar atmıştır. İngiliz hükümeti, destek veren ülkelerin uluslararası arenada dışlanmasını mümkün kılarak, desteğin kesilmesini sağlamıştır.

Bir başka araştırmacı ise IRA-İngiltere çatışmasının sona ermesinde şu esaslara dikkat çekmektedir:
1. Güvenlik önlemlerinin yeterli olmadığını görme: Temmuz 1970’de 6 aylığına Belfast’a gelen İngiliz kuvvetleri 38 yıl burada kaldı. Sadece IRA ile değil, milliyetçi nüfusla da çatıştı. IRA militanları Katolik İrlandalılardan ayrılmaya çalışılarak, adi suçlu gösterilmek istendi. Bu durum uzun vadede IRA’nın halka dönüp, “Hayatlarını sizin uğrunuza feda etmeye hazır oğullarınıza ve kızlarına adi suçlu muamelesi yapılıyor. Bunu kabul edecek misiniz?”Bu politikalar tutmadı, hatta ters bile tepmişti.

Bu arada İngiliz kuvvetleri tam bir “nizami savaş” mantığı içerisinde; “savaş, düşman ve bölgenin kontrol altına alınması” gibi savaş mantığı içerisinde hareket ediyordu. 1985 yılına gelindiğinde sorunun savaş mantığı ile çözülemeyeceği anlaşıldı.

2. Sorunun gerçek yüzüyle tanınması ve kabullenilmesi: İngilizler siyasi yollara başvurulsa dahi, güvenlik önlemleriyle IRA’nın etkisizleştirilebileceğini düşünüyordu. Margareth Thatcer’in başbakan olduğu 1975-1979 döneminde katı bir “Birlikçiler” (Protestan İrlandalılar) taraftarlığı hakimdi. Katoliklerin talepleri “ayrılıkçı talepler” gibi değerlendiriliyordu.

Öte yandan, 1980’lerin ortalarından itibaren IRA’nın siyasi kanadı Sinn Fein’de de çok kişi IRA’nın askeri mücadeleyi sürdürerek İngilizleri Kuzey İrlanda’dan atamayacağını görmeye başlamışlardı. İngiliz kuvvetleri de “halk desteği” bulunan IRA’yı kontrol edebilse dahi, tamamen ortadan kaldıramayacağını görüyordu. Çatışma artık “olgunlaşma noktası”na ulaşmıştı. Bu durumu bilenlere göre, şiddetin devamı ya da artırılması, barışı öngören alternatiflerden çok daha yüksek maliyetli idi. İki tarafta da bu durumu görenler mevcuttu.

3. Muhatap Belirleme: İngiltere uzun süre IRA’nın siyasi destekçisi gibi gördüğü Sinn Fein’i muhatap görmemişti. Ne zaman ki Kuzey İrlandalı Protestanların da sürece dahil edilmesini ileri süren SDLP öne çıktı, ondan sonra bu parti muhatap alındı. Seçimlerede %20 oy alan SLDP, bir anda Başbakan John Major tarafından muhatap alınmıştı. Bu arada süreç ışında kalan Sinn Fein da SLDP ile görüşerek sürece dolaylı muhatap olmuştu. Her iki partinin liderlerinden Gerry Adams ve John Hume sık sık bir araya gelerek bu süreci değerlendirmişlerdi.

4. Eylemlerin Durması ve ülke topraklarının silahlı teröristlerce arındırılması: İngiltere; sindirilemeyeceğini, aksine IRA’nın terörist faaliyetlerine güçlü bir şekilde karşılık vereceğini göstermişti. Tüm mücadelesine rağmen IRA, İngiltere’yi Kuzey İrlanda’dan çıkaramamıştı.
           
5. Silahsızlanma: Tony Blair İngiltere’de iktidar oluncaya kadar Kuzey İrlanda’daki görüşmelerin önünü tıkayan en önemli konu buydu. 1993’te Sinn Fein’e, açıkça silahların teslim edilmesi beyan edilmeksizin “IRA’nın şiddeti durdurması kaydıyla” Kuzey İrlanda’nın geleceğine ilişkin siyasi müzakerelere katılma imkânı sunuldu. Mayıs 1997’de Blair’in ezici bir çoğunlukla iktidar olması üzerine “silahsızlanmanın bir ön şart olmayacağı”, tüm partilerin katımlıyla müzakerelerin yürütüleceği bir sürecin başladığını bildirdi. Bundan sonra tamamen silahsızlanma için uzun bir süre beklemek gerekti. Öyle ki Uluslararası Bağımsız Silahsızlanma Komisyonu (IICD), Eylül 2005’te kendisi ve bağımsız tanıkların, IRA’daki mevcut silahların kullanılmayacak derecede etkisizleştirildiğini açıklayabildi.

Bu tecrübe şunu göstermişti: Her ne kadar tam ateşkes ve şiddet olaylarının durdurulması ön koşul ise de, ayrıca taraflar arasındaki güven inşası için barış görüşmeleri sürdürülmeli ve bu arada silahsızlanma da başlatılmalıydı.

6. Af: Bu durum da karşılıklı güven inşasında önemlidir. IRA’ya ait mahkûmlar erken salıverilmişti. 10 Nisan 1998’den sonra 450 mahkûm “şartlı” olarak tahliye edildiler. Bunlardan 242’si Cumhuriyetçi örgütlere, 196’sı Loyalistlere mensuptu. Yasada 10 Nisan 1998’den önce işlenmiş terör suçları için bazı hafifletici çareler bulundu. Bunlar ömür boyu hapis ya da en az beş yıl hapis cezası olacak şekilde düzenlendi. O sırada bir terör örgütüne desteği devam etmeyenler ile serbest bırakılması halinde terör örgütünün destekçisi olmayacağı kanaati verenler için serbest bırakılma fırsatı da getirilmişti. Keza, cezalarının üçte birini çekmiş olanların da derhal salıverilmeleri ile ömür boyu hapis cezası alanlar için bazı hafifletici düzenlemeler getirilmişti. Burada esas sorunu hala örgütte devam eden militanların durumu oluşturuyordu. Bunlardan 10 Nisan 1998 tarihinden önce suç işleyenler için bulunan ara formül şöyle idi:
     “a. Halen terör faaliyetini sürdüren bir örgütün mensubu olmamaları, halen terörizmle uğraşıyor olmamaları,
       b. Bu tarihten sonra 5 yıl veya daha fazla cezayı gerektirecek bir suç işlemeleri halinde, başvuruları üzerine bir komisyonca uygunluklarına karar verileceği,
          (1) Bu kararı alanların serbestçe Kuzey İrlanda’ya dönecekleri,
          (2) Bu komisyon kararının özel mahkemeye gönderileceği,
          (3) Mahkemenin yapacağı kovuşturma sonucunda ilgilisinin yargılanmayı gerektirir bir suç işlediğine kanaat getirmesi halinde yargılama yapacağı,
          (4) Bu yargılamada sanığın bulunmayacağı, avukatının gelebileceği, sonuçta verilecek cezanın ise hemen yukarıdaki, mahkûmlara uygulanan hükümlere tabi tutulacağı belirlenmişti. Böylelikle ‘kanun kaçağı’ durumunda olanlara cezaevine girmeksizin yargılanıp serbest kalma imkânı getiriliyordu.”

7. Haklar Temeline Dayalı Politika Geliştirilmesi: Terörün hortlamasını önlemek üzere siyasi, sosyo-kültürel önlemlerin alınması da önemlidir. Bu maksatla yerel halkın kalbinin ve akıllarının kazanılması, muhalefetle işbirliği yollarının bulunması düşünüldü. İngiliz hükümetlerinin konut, istihdam ve polis servisindeki ayrımcılığı kaldırma girişimi yararlı oldu. Katolikler zamanla eşitlik, insan hakları, güç paylaşımı dâhil tüm “sivil haklara” sahip olduğu görüldü. Bunların bir ayrıcalık değil, doğuştan gelen haklar olduğu kabullenildi. Entegre eğitim sistemi, yerel-küresel vatandaşlık eğitimleri gibi çalışmalar da IRA’yı destekleme azmindeki Cumhuriyetçileri farklı düşünmeye sevk etti. Böylece hükümet siyasi bir stratejiyi formüle edip yürürlüğe koyuncaya kadar, askeri önlemler de durumun kontrolü için alındı.

8. Ekonomik Kalkınma Programları: Çatışma süreci içerisinde ekonomik kalkınma programlarının özellikle de yerel ekonomi sektörü için yürürlüğe konması, şiddetin sona erdirilmesini desteklemektedir. Şiddetin azalmasıyla ekonomik hedefler daha kapsamlı olarak devreye sokulur. Barış süreci ile birlikte ekonomik önlemlerin aynı anda başlatılması, ekonomiyi bahane edenler için önleyici bir tedbir gibidir.
Kuzey İrlanda’da ekonomik önlemlerin devreye sokulmasında özellikle ABD ve AB üslendi, bölgeyi geliştirme özel yatırımcıları bölgeye çekmek için milyarlarca dolar harcama yapıldı.

9. Toplumsal Kaynaşma Politikaları: Uzun süren çatışmalar sebebiyle taraflar arasında kapanması güç derin izler bırakmaktadır. Ölenlerin ailelerinin, yaralıların acılarının hafifletilmesi, toplumsal bölünmenin getirdiği karşılıklı güvensizlik kaygılarının giderilmesi, çatışmayı körükleyen ekonomik sıkıntıların giderilmesi bu izlerin zamanla silinmesinde belirleyici rol oynamaktadırlar.

Her grubun kendi okulu, kendi gazeteleri, kendi siyasi partileri, kendi kültürel ve spor organizasyonları, karşı tarafı “güvenilmez” gibi gösterin tarihi mevcut Kuzey İrlanda’da bu bölünmüşlüğü gidermek çok daha güçtü. Üstelik dini bölünme (Katolik ve Protestan) çok derin etkiler bırakıyordu. Nüfusun %90’ı kendi grubundan insanların bulunduğu semtlerde yaşıyordu. Bu derin bölünmüşlüğü gidermek için AB destekli projelere sarıldılar. Çocukların ayrılmış yerine karışık okullara gitmesi teşvik edildi. Toplumların bir diğerinin bayramına saygı göstermesi sağlanmaya çalışıldı. Polis gücünde Katolikler de istihdam edilmeye başlandı. Böylelikle iki tarafı zamanla husumetten arındırıcı, birbirlerine saygılı ve kaynaştırıcı formüller üretilmeye çalışıldı.

Sonuç

Her ne kadar İngiltere IRA sorununu çözmüş gibi görünse de, zaman zaman Kuzey İrlanda’da münferit bomba yüklü arabaların patlatılması, ya da gösteri yürüyüşleri yaşanmakta, terör birdenbire tasfiye edilememektedir. 1998 yılından sonraki en önemli hadise 2001 yılında bomba yüklü bir arabanın patlatılmasıydı. Bu tarihten sonra polisin erken istihbarat temini ile benzer tehlikeler büyük ölçüde önlenebildi. Bu olayı takiben Şubat 2010 ayında IRA mensupları misket bomba yüklü bir arabayı daha, Kuzey İrlanda milliyetçiliğinin “kalesi” olarak bilinen Newry’deki mahkeme binası önünde patlattılar. Tesadüf eseri ölen ve yaralanan olmadı.

Nisan 2010 ortalarında İngiltere Gizli Servisi Mİ-5’in kuzey İrlanda’daki merkezi binası yakınlarında benzer bir bombayı daha patlattılar. Hemen bir hafta sonra bu kez gene Kuzey İrlanda’da Newtownhamilton’daki bir karakol önünde bomba yüklü araba patlatıldı, sadece iki polis yaralandı.   Haziran 2010 ayı içerisinde ise 136 kilo ağır patlayıcı yüklü bir araç gene Kuzey İrlanda’daki sınır köyü Aughnacloy’da polis tarafından bulundu.

11 Temmuz 2010’da Belfast’ta gene IRA’nın kalesi olarak nitelenen Ardoyne bölgesinde Protestanların geleneksel, ancak Katolikleri tahrik eden yürüyüşünün ardından 4 gün süren bir kargaşa çıktı. Protestanlar tarafından geleneksel şekilde her yıl 12 Temmuz’da düzenlenen, Protestan Kral William’ın 1690’da Katolik rakibini üstünlüğünü simgeleyen yürüyüş üzerine çıkan kargaşada 82 polis yaralandı. Göstericiler polise taş, şişe ve Molotof kokteyl, polis de lastik mermi kullandı. 100’den fazla gösterici tutuklandı.


[1] İRA’nın tasfiyesi ile ilgili dipnotlu ve kaynakçalı metnin orijinali için bkz: Celalettin Yavuz, Terör ve Terörizmle Mücadele – ‘PKK Özeli’ ve Çözüm Arayışları, Berikan Yayınları, Ankara, 2011, s. 63-82.


http://www.turksam.org/tr/a2483.html

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

5 Şubat 2011 Cumartesi

YOK ARTIK!
Nobel Ödülü sahibi Rahip Desmond Tutu, Roj TV’yi Nobel’e aday gösteriyor

CİHAN
Aralarında Nobel Ödülü sahibi Güney Afrikalı rahip DesmonTutu’nun da bulunduğu 150 kişi Danimarka’da hakkında teröre destek verdiği suçlamasıyla kapatma davası açılan Roj TV’yi Nobel Barış Ödül’üne aday gösterdi.

Konuyla ilgili henüz Danimarka Adalet Bakanlığı’ndan resmi bir açıklama yapılmadı. Ancak iktidarın küçük ortağı Muhafazakar Parti’nin Sözcüsü Tom Behnke, konuyla ilgili yaptığı açıklamada "Danimarka’nın, hakkında kapatma davası açtığı bir televizyon istasyonunu Nobel barış ödülüne aday gösterilmesi tuhaf." dedi.

Roj TV’nin Nobel Barış Ödülüne aday gösterilmesinin önde gelen destekçilerinden Danimarkalı fizikçi İnge Genefke, "ROJ TV Kürtlerin çektiği acıları ve Türkiye’deki durumu dünyanın görmesini sağlıyor. Türk medyası iktidarın baskısı altında bulunduğundan gerçekleri kamuoyuna aktarmıyor. ROJ TV ise gerçeği kamuoyuna aktarıp Kürtlerin ulusal bilinci ve adalete olan inançlarının oluşup gelişmesine katkıda bulunuyor." diye konuştu.
Hakkında AB’nin yanı sıra ABD’nin de terör örgütleri listesinde bulunan PKK’ya destek vermek suçundan kapatma davası açılan ROJ TV’yi Nobel Barış ödülüne aday gösteren isimler arasında Desmond Tutu’nun yanı sıra Danimarkalı fizikçi ve insan hakları savunucusu İnge Genefke, Danimarka’daki Türkiye kökenli yerel politikacılardan Serdal Benli ve Mehmet Aksoy ayrıca çeşitli Danimarka politikacılar ve sivil toplum kuruluşu temsilcileri yer alıyor.

Nobel Barış Ödülü her yıl 19 Aralık tarihinde ’ulusların ve halkların kardeşliği, silah ve orduların azaltılması, ve barış kongreleri düzenlemek için en çok çaba sarf eden kişi, kişiler veya kuruluşlara’ veriliyor. Norveç Nobel Komitesi tarafından verilen ödüle her yıl 150 ile 200 farklı kişi ya da kurum aday gösteriliyor. Ödülün kime verileceğine Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland’in de aralarında bulunduğu ve Kaci Kullmann Five, Sissel Marie Rønbeck, İnger-Marie Ytterhorn, Ågot Valle’den oluşan 5 kişilik özel Nobel Komitesi karar veriyor.
Konuyla ilgili Cihan Haber Ajansı’na konuşan Norveç Nobel Komitesi’nden bir yetkili, adaylarla ilgili herhangi bir açıklama yapmak istemediklerini ancak Roj TV’nin aday olabilmek için gerekli şartlara sahip olması durumunda aday olabileceğini söyledi.



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

20 Ocak 2011 Perşembe

İLAÇ TERÖRÜ
Zahide UÇAR
Kaynak:
http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=3217

RTÜK yasası meclisten geçti. Başbakana yayın durdurma yetkisi de veren yasanın bir maddesi reçetesiz ilaçların reklamının yapılmasına izin veriyor. 

Her gün, her an bir rezalet yaşıyoruz. Biri tartışılmadan ötekine koşuluyor. Nereye, neye el atsalar önce değersizleştirip sonra kurutuyorlar. 

İlaç konusu ülkemizin kangren olmuş bir sorunudur. Aslında insanlığın ortak bir sorunudur. Silah tüccarları ilacı da üretiyor. Savaş çıkartarak çok para kazanmayı keşfettikleri gibi, ilaç satarak da çok para kazanıldığını tespit ettiler. İlaç üreten küresel tröstler, tedavi etmek yerine sağlıklı insanlara da ilaç satmanın yolunu buldular. 

Şimdi reçetesiz ilaçların reklamı yapılacak. Yani, sağlam insana ilaç satılacak. Bunlar da genelde vitamin ve ağrı kesiciler olacaktır! 

Bir eczacı arkadaşım bana şöyle dedi: “On yıldır eczacılık yapıyorum, ilaç kullanıp tedavi olan görmedim. Bir ilaç ile başlıyor hasta, o ilaç bir yerini bozuyor, ikinci ilaç ilave ediliyor. Sonra üç, dört, beş diye devam ediyor.” Düşündürücü değil mi? 

Avrupa’da doktorlar kolay kolay antibiyotik yazmaz. Türklere antibiyotik fayda etmiyor, çünkü avuç avuç antibiyotik içiyorlar diye alay konusu oluyoruz. Bebeklere antibiyotiği yüklüyorlar. Küçücük çocuklar diyalize giriyor. Sebebini arayan yok. Türkiye’de insanın ne değeri var ki sebep aransın? Paradan başka değer kaldı mı? 

2009 yılında 15 milyar dolarlık ilaç tüketmişiz. Yerli ilaç firmamız kalmadı sayılır. Aşı bile üretmiyoruz. Yani bir ambargo konsa hem açız, hem ilaçsız. 15 milyar doları küresel sermayenin kirli paralarına ekledik. Sağlıksız bir toplum olarak çalışma verimimiz düşüyor. Alzheimer neden bu kadar yaygınlaştı sorgulayan var mı? 

Üniversitelerimiz, doktorlarımız; neden ABD’nin dayattığı tıp yöntemlerini sorgulamıyorsunuz. ABD’de aldığınız eğitime dayanarak bu millete yıllarca trans yağları yedirdiniz. O güzelim zeytinyağını, tereyağını yasakladınız. Meyvenin bu kadar bol olduğu bir ülkede insanlara vitaminleri dayattınız, çünkü bu yöntemi öğrettiler. Oysa bilim adamı olmanın ön koşulu şüpheci olmaktır, kabulcü olmak değil!! 
Genetiği değiştirilmiş organizmalar(GDO), diğer adıyla “Frankeştayn” yiyecekler... İnsan bedeni toprağa uyumludur. GDO’yu tanımıyor. Ve çocuklarda tanımlanamayan hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. 

Sevgili doktorlarımız, millete içirdiğiniz vitaminler ne? GDO’DAN ÜRETİLMİYOR MU? Aspirin, yani en masum olanı… Söğüt ağacından üretiliyordu ya? Artık değil. Söğüt ağacı azaldı, aspirin de değişime uğradı. Sizler bol bol aspirin yazıyorsunuz. Bu ülke narenciye cenneti ama sizler hala c vitamini yazmaya devam ediyorsunuz. 

Değerli okur, sizler genelde sadece İslami tarikatları biliyorsunuz değil mi? Oysa ülkede Amerikalı, İngiliz ve az da olsa başka ülkelerin mistik(!) öğretmenleri cirit atıyor. Ruhsal gelişim, aydınlanma adı altında “bir ton para karşılığı” kendini toplumun elit kesimi olarak gören kişilere eğitim(!) veriyor. Hepsi de 2012 yılında büyük değişim olacak diyor. Yeni nesil çocukların indigo ve kristal çocuklar olarak dünyaya geldiğini ve kurtuluşun onlarda olacağına inanıyorlar. İnsan DNA’sının 2 sarmaldan 12 sarmala yükseleceği, İndigo ve kristal çocukların DNA sarmalının 12 olduğu anlatılıyor. 10 yaşın altındaki çocukların %90’ı indigo veya kristal çocuk diye söyleniyor. Bu kurslarda ses, renk ve koku faktörü kullanılıyor. Yani konuyu bilenlere göre zihin kontrolü yapılıyor. 2012 yılından sonra DNA’sı 2 sarmallı insan kalmayacak, 12 sarmallı, tek auralı “birlik bilinci” içinde bir toplum oluşturulacak” diye inanılıyor. Yani; insan ırkı “de-ğiş-ti-ri-li-yor!!!..”
Birlik içinde bir toplum(!!) size neyi çağrıştırıyor? 
“Tek dünya düzeni devleti”ni hatırlatmıyor mu?
Amerikalı ve İngiliz öğretmenler Türkleri niye buna inandırıyor dersiniz? Bizi pek çok mu seviyorlar(!)? Öyle olmalı değil mi(!)? Öyle olmasa Kayseri’den Konya’ya konsolosluk açarlar mıydı hiç(!)? Türkiye hazır çadır devletine dönmüşken, devleti sahiplenen de kalmamışken, gönüllerince at koşturmanın vaktidir!!. 

Sadece mallarımıza el konmadı bizim. Hedef tahtasına konan sadece Atatürk, asker ve ulusalcılar-milliyetçiler değildi. Beyinlerimiz hedefte, beyinlerimiz!!. Hipnoz ediyorlar, değiştiriyorlar, dönüştürüyorlar ve bu konularda insanlarımızı bilgilendirecek devlet görevlileri yok!! Yoook!! Vergilerimizle üstümüze basa basa zıkkımlanıyor onlar. 
Hükümet edenler mi? Onlar “Amerikan Kondu Partisi” olduğu için, kendileri adına ABD’nin karanlık prensleri düşünüyor. Onlar ABD’nin uzaktan kumandalı sis bombaları, ülkenin bölünmez bütünlüğüne konan C4’dür. Oradan tak, bunlar şak. Oradan düğmeye basılıyor, burada bunlar bazen göz yaşartıcı bomba, bazen biber gazı, bazen C4 olarak üzerimize patlıyor. Alet utanmaz, bunlar da utanmıyor. Aletin merhameti olmaz, bunların da yok. Bıçak bir alettir, güzel ellerde güzel yemeklere alet olur. Bir canavarın elinde ise cinayet aleti. Ve bunlar şimdi luciferin piçlerinin elindeki bir alet olarak görev yapıyor. GDO’ya izin vererek, ilaç reklamına onay vererek bunu bir kere daha teyit ettiler zaten. İlaç ve gıdaya hükmeden küresel şebeke şeytana tapar. 

Kur’an bu konuları açıklıyor ama bizim ruhban sınıfı milleti cehenneme atmakla meşgul olduğu için bu konulara eğilemiyor. Ya da kadının bel altına kafaları sıkıştığı için Kur’an-ı Kerimin yaptığı bu muhteşem uyarıyı okuyamıyorlar, yazık!!. 

Nisa Suresi 119. Ayet: ”Elbette onları saptıracağım, onları boş heveslerde(bedensellikte) boğacağım; onlara emredeceğim de en’amın (kendilerinden kurban olan davarların) kulaklarını kesecekler ve dahi onlara emredeceğim, Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakır da şeytanı(bedensel dürtülerini) yönetici edinirse, gerçekten o apaçık bir hüsrana uğramıştır. 
Nisa Suresi 120.Ayet: Onlara vaatlerde bulunur ve onlara umut verip sonu boş çıkacak arzular peşinde koşturur. (Oysa) şeytan aldanıştan başka bir şey vaat etmemektedir. 
Bakara Suresi 205. Ayet:  O dönüp gittiği zaman arzda fesat çıkarmaya, insanın ürününü ve neslini mahvetmeye koşar. Allah fesadı sevmez. 

Bu ayetler çok açık bilgi veriyor. “Hayvanların kulaklarını yaracaklar” ifadesinin ne anlama geldiğini bir doktor arkadaş anlattı. Genetik araştırmalarda ve mutasyonları takip etmek için yapılan deneylerde gerekli olan doku, hayvanlardan, kulakları yarılarak veya enjektörle alınıyormuş. Bu ayetlerden anladığımıza göre transgenik (GDO) teknolojisi şeytani özellikler taşıyor. Bu yasayı serbest bırakanlar ise şeytanın ahdine yardımcı olmuş oluyor. Sahi, diyanet GDO’ya helal fetvası vermişti değil mi(!)? Onlar bu ayetleri bilmiyor mu? Bilmez olurlar mı? Ne de olsa 3 bakanlık bütçesine eşit bütçeleri var. Bilirler ama bu bütçe de adamı unutkan yapabilir ne de olsa. Siz Kuran-ı Kerim’in Türkçe olarak öğrenilmesini niye istemiyorlar sanıyorsunuz? O zaman Yasin satabilirler mi? Hatim duası satabilirler mi? Herhalde Allah’ı Türkçe bilmiyor diye düşünmüyorlardır(!).. “Kur’an-ı Kerim-i anlayasınız diye Arapça indirdim” dediğine göre, Kur’an başka bir millete inseydi o milletin dilinde geleceğini de bilirler ama işlerine gelmez. 
Kısacası; bu ayetlere göre “insanın ürününü ve neslini mahvetmek için” yasa çıkaranlar deccalın ortaklarıdır.Deccal kötüyü iyi, iyiyi kötü gösterir. Televizyonlardan bütün rezillikleri iyi diye kim pazarlıyor? Ya bunlara destek verenler? Bilmiyorduk deme şansları var mı? Allah buluğa eren her insanı sorumlu tutmuyor mu? Kur’an “hiç akıl etmez misiniz” diyerek aklı kullanmaya zorlamıyor mu? 

AKP benim için parti bile değil de, geçmiştekiler de masum sayılmaz. 2000 yılında ABD’ye gittiğimde bir profesör “biz tarım ilacı ve gübreyi ilk önce Türkiye gibi ülkelerde deniyoruz. Sonuca göre ülkemizde kullanıyoruz” dedi. 

Düşünün, adamlara ülkeyi yönet diyorsun. Avrupa ülkelerinde bile olmayan lüks imkanlar sunuyorsun. Onlar ne yapıyor? Kanına ekmek doğruyor. AKP’ye alt yapıyı ve arka bahçe insan kaynağını geçmiş iktidarlar ve Kenan Evren gibi “bizim oğlanlar” sunmadı mı?. Bu ülke ve ülke insanı ihanet hançeri ile binlerce defa hançerlenmiştir. Emaneti teslim ettiklerimiz emanete hıyanet etmiştir. 

Bir televizyon programında anlatıyor. Kilo yapan gıdaları tespit etmek için “york testi" denen bir test yapılıyormuş. Bu çok pahalı yapılan test ikinci defa tekrarlanıyor ama alınan kan örnekleri İngiltere’ye gönderiliyormuş. Eee, salaklık para ile değil ki, bedava. Bir zamanın safları da Babuna’ya takılıp kanlarını ABD’ye göndermişti. Zamanın Sağlık Bakanı Osman Durmuş karşı çıkınca da zalim ilan edilmişti ama olay anlaşılınca da iş işten çoktan geçmişti. Genetik şifrelerini kendi elleri ile teslim etmişlerdi bir kere. Artık vatandaşa sahip çıkan zaten yok. Saldım çayıraaa, mevlam kayıra. Nasıl olsa ülke yönetmenin ölçütü “3 koyun güdebilmekle” eşitlendi. Yani adam diyor ki; “ülke koyun dolu, önce bunu bileceksin, sonra gütmeyi öğreneceksin, tıpkı benim gibi.” Ülkede ne kadar mazoşist var ki, hakaret edildikçe gidip hakaret edene oy veriyor. 
Sırtımızdaki bu çirkef yükü atmanın tek yolu, eşek olmaktan kurtulmaktır!!.. 
MUHALEFET PARTİLERİNE Bu taşeron partinin binlerce rezilliğine rağmen hala umut olamamışsanız, gidin!!. Lütfen gidin!!. Hangi cehenneme gitmek istiyorsanız oraya gidin! Ne çıkan yasaları anlatıyorsunuz, ne de doğru düzgün muhalefet yapıyorsunuz. Katilleri sokağa salma operasyonu yapılırken eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun anlattığına göre hiçbir tepkiniz olmamış. Şimdi kalkmış tribüne oynuyorsunuz. Basın yer vermiyor falan demeyin. Sizler birçok konuyu hala diretebilen birkaç basın mensubundan öğreniyorsunuz. Yani geriden geliyorsunuz. Ayrıca nasıl muhalefet yapılır, üç kağıtlar nasıl suratlarına çarpılır, gidip Kamer Genç’ten öğrenin. O tek başına başarıyor. 

NAMUSLU NAMUSSUZLAR… 
Şener Şen’in başrolünü oynadığı film artık gerçek oldu. Vergisini, üstelik delidumrul vergisini zamanında ödeyen, ülkesini seven, değerlerine sahip çıkan ne kadar namuslu vatandaş varsa “namuslu namussuz” durumuna düştü. Bence hepsi dilekçe verip hapse girmek istediğini belirtsin. Nedenini de şöyle yazsın: Çalan, devlete baş kaldıran, asker-polis-sivil-bebek öldüren, yetim hakkı yiyen, tecavüz eden, cinayet işleyen bilumum zevat iktidarınız sayesinde NAMUSSUZ Namuslu olarak sokağa bırakılmıştır. Kimseyi öldürmediğim, gasp yapmadığım, tecavüz etmediğim, devlet malını çalmadığım, vatana ihanet etmediğim, vergilerimi günü gününe ödediğim için “Namuslu Namussuz”luk suçunu işlemiş bulunmaktayım. Kendimi ihbar ediyorum. Lütfen beni tutuklayın. Yoksa bu kadar KERİZ olduğum için kendi cezamı kendim vermek zorunda kalacağım. 
Kaygılarımla. 
İsim:Vatandaş Namuslu Namussuz.
Adres:Türkiye Açıkhava tımarhanesi 

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."