YANDAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YANDAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2012 Çarşamba

BUGÜN CHP-AKP UZLAŞMASI VE YANDAŞ MEDAYADA ÖZELYETKİLİ MAHKEMELER AĞIRLIKTA





BUDA GÜNÜN ŞAKASI GİBİ BİŞE


BUNA TEPKİ GÖSTERDİ

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." MEHMET AKİF ERSOY

22 Ekim 2011 Cumartesi

YANDAŞ BASIN PJAK'I TEMİZLEYEN İRAN'I PKK'YA DESTEK VERMEKLE SUÇLADILAR


PJAK’I BİTİREN İRAN, İKTİDARA ADRESİ GÖSTERDİ
“ABD bilgisi olmadan ağır silahları taşıyamazlar. Hareketlilik Türkiye’ye iletilse Türk kardeşlerimiz bu felaketi yaşamazdı”
Önce ülkesinin taziyelerini sundu
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, Hakkari’deki kahpe PKK saldırısında 24 evladını şehit veren Türk halkına İran’ın baş sağlığı dileklerini iletti ve Hakkari Çukurca’da yaşanan facianın sorumlusunu açıkça ortaya koydu: ABD...
Türkiye’ye bilgi vermiş olsalar...
Salİhİ, “Irak’ta ağır silahların nakledilmesi ABD’nin bilgisi dahilindedir. Teröristlerin hareketleri ve bu silahları taşıdığı bilgisi önceden Türkiye’ye iletilseydi böyle büyük bir faciayla karşı karşıya kalmazdı Türk kardeşlerimiz” dedi.
“Karayılan’ı yakaladığımız yalan”
PKK’nın Kandil elebaşısıyla ilgili iddiaları da yalanlayan Salihi, “Yakalasak niye serbest bırakalım ki? Bu, Türk kardeşlerimize yardım etmek için çok iyi bir fırsat olurdu. Çünkü PKK da PJAK da terörist gruplar” ifadesini kullandı.

“ABD haber verseydi bu facia yaşanmazdı”
İran Dışişleri Bakanı Salihi: Irak’ta ağır silahların taşınması ABD’nin bilgisindedir. Amerika, teröristlerin hareketlerini Türkiye’ye iletebilirdi.
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, ABD’nin PKK konusunda Türkiye’ye gerekli istihbaratı vermediğini ima etti. PKK ve PJAK’a yönelik ortak harekat yürütmek amacıyla Türkiye’ye gelen Salihi, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile birlikte düzenlediği basın toplantısındaki konuşmasına Hakkari’deki terör saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine İran Devleti’nin taziyelerini ileterek başladı. Irak’taki terör örgütü PKK faaliyetlerine değinen Salihi, Irak’ta ABD’nin etkin bir konumda olduğunu hatırlatarak, “Tabiiki burada (Irak) ağır silahların bir noktadan diğerine taşınması ABD’nin bilgisi dahilindedir. Teröristlerin hareketleri ve bu silahları taşıdığı bilgisi önceden Türkiye’ye iletilseydi böyle büyük bir faciayla karşı karşıya kalmazdı Türk kardeşlerimiz” dedi.

Karayılan’ı yakalamadık
Salihi,  PKK terör örgütü elebaşı Murat Karayılan’ın İran tarafından yakalandığı ve serbest bırakıldığı iddialarıyla ilgili olarak, “Tüm bilgileri topladık ve bunun gerçek olmadığını öğrendik. Karayılan hiç bir zaman İranlılar tarafından yakalanmamıştır. Yakalasaydık biz onu niye serbest bırakacaktık ki? Bu, Türk kardeşlerimize yardım etmek için çok iyi bir fırsat olurdu. Karayılan’ı yakalayıp serbest bırakmakta nasıl bir menfaatimiz olabilir ki? Biz tekrar ediyoruz ki PKK da PJAK da terörist gruplardır” ifadelerini kullandı. Konuk Bakan, PKK ve PJAK’ın iki ülkenin ortak sorunu olduğunu kaydederek, “Biz bu örgütlere karşı daha fazla işbirliği yapmamız gerektiğine inanıyoruz. Devletlerin ve halkların sabırlarının da bir kapasitesi vardır. İran ve Türkiye olarak bir ağacın iki dalıyız. Türkiye’nin sorunları kesinlikle bizim sorunumuzdur. Bizim sorunlarımız da aynı zamanda Türkiye’nin sorunudur. İran ve Türkiye birbirlerinin rakibi değil, tamamlayıcısıdır” açıklamasını yaptı. Salihi, AB’nin PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen aynı tutumu PJAK’a karşı göstermediğini belirterek bu duruma sitem ettiklerini ve bu konuda Davutoğlu’ndan destek istediklerini ifade etti.

Davutoğlu’ndan teşekkür
Salihi’ye düşüncelerinden dolayı teşekkür eden Davutoğlu da “Biz PKK ve PJAK’ı bölgemizdeki istikrarı, Türk, Kürt, İran halklarını ortak olarak tehdit eden bir odak olarak görüyoruz” dedi. Davutoğlu, son dönemde Türkiye ile İran istihbarat ve güvenlik kurumları arasında, ortak mücadele bağlamında çok önemli adımlar atıldığını kaydetti.
YENİÇAĞ


OBAMA BU DAVAYI DUYMASIN!
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, PKK terör örgütünün, başlangıçtan günümüze kadar ABD tarafından, Türkiye’yi meşgul etmek için kullanıldığını, bu desteğin arkasında, Amerikalı bir generalin İncirlik üssünde verdiği brifingde açıkladığı gibi Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında Kürdistan devleti kurmak projesinin yattığını, bunun da NATO ve BOP haritaları ile sabit olduğunu resmen açıklasa, ardından Türk ABD ilişkileri bozulsa, ABD yönetimi Türkiye’deki siyasi iktidarı “kendi halkının üstüne bomba yağdıran bir yönetim” olarak ilan etse ve terör örgütü ve yandaşlarını “demokrasi isteyen muhalifler” olarak gösterse, ardından NATO uçakları Türkiye’yi bombalamaya başlasa, Abdullah Gül veya Tayyip Erdoğan, meydana getirilen kaos ortamında, teröristler veya ABD’ye göre muhalifler tarafından yaralı olarak ele geçirilse, oınlara ne yaparlardı?
Libya’daki satılmışlar, Kaddafi’ye ne yapmışlarsa onu yaparlardı büyük ihtimalle?
Peki Türk halkı böyle bir saldırıya karşı ne yapardı?
Bütün Türkler, kanının son damlasına kadar Türkiye’yi, Cumhurbaşkanı’nı ve Başbakan’ı savunur, onları gözü gibi korurdu. Şimdi de koruyor zaten.. İfade etmek istediğim o ki Türkiye’nin iktidarı, “Arap Baharı” denilen Amerikan operasyonuna destek vermek suretiyle, işte böyle bir adaletsizliğin ortağı olmuştur.

Bir ara devlet televizyonu marifetiyle, “İran, PKK terör örgütünün iki numaralı adamı Murat Karayılan’ı yakaladı” haberini yaydılar. O kadar iddialı bir haberdi ki, İran’ın tutumunu beklemekten başka çare yoktu. (İran makamları ile temas kursanız, adınızı “İran ajanı”na çıkarabilirler hemen. Amerikan elçisi ile görüşenler ise ülkeyi yönetiyor.)
Meğer İran Dışişleri Bakanı Salihi, anında Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu arayıp, Murat Karayılan’ın yakalandığı haberinin doğru olmadığını bildirmiş.
Biz bunu ne zaman öğrendik? Salihi, Davutoğlu ile birlikte Ankara’da ortak basın açıklaması yaparken.. Fakat bu arada, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Türkiye ile İran’ın arasını açmak için özel mesajlar veriyordu.
Son Çukurca saldırısından sonra da Tayyip Erdoğan’ın PKK’ya destek veren iki ülkeyi suçladığını, bunların da İran ve Suriye olduğunu işleyen gazeteciler var.

Aynı çevreler, PKK’nın içindeki Suriyeli Kürtleri ve son Çukurca saldırısı emrini Suriyeli Fehman Hüseyin’in verdiğini de gündeme getirerek, Türkiye’nin ABD adına Suriye’ye askeri müdahalede bulunmasına haklı gerekçe oluşturmaya çalışıyor.
Suriye’nin geçmişte Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yı Bekaa Vadisi’nde barındırdığını hatırlatanlardan biri, orada terör eğitimi almış bir kişi!
Suriye hükümeti, bu konuda masumsa ve ortada büyük bir fitne varsa, hiç beklemeden, Türk Dışişleri’ne bilgi vermekle yetinmeyerek, bütün bildiklerini dünya kamuoyuna açıklamalıdır.

Çünkü, biz artık bu gibi konuları gazeteci olarak araştırırken bile tehdit altındayız. Mesela, bu yazıyı yazmadan önce karakola uğradım..
Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, “Kendilerini Olimpos tanrısı gibi görüp, ’ben yaparım’ mantığıyla hareket edenler Türkiye’yi bu noktaya getirmişlerdir. Türkiye’deki terörü Olimpos tanrıları azdırdı” diyerek “İslam’ı irtica diye gösterenler”i suçlamıştı.. Ben de bu ifadeyi yazıya “ayak” olarak almış ve Obama ile Erdoğan’ı eleştirmiştim. Bir AKP’li milletvekilinin “Ona dokunmak ibadettir” sözünü de hatırlatmıştım..
Yazım, Erzurum’da bir yerel gazetede, “misafir yazar” başlığı altında yayınlanmış, orada “Basın yoluyla hakaret” ten bir soruşturma açılmış, gazetenin sahibi ve yaziişleri müdürü ile birlikte tutuklanmam istenmiş. (Erdoğan’ın davadan haberi yoktur herhalde.. Bereket versin, Obama’ya hakaret iddiası yok.) Sulh Ceza Mahkemesi tutuklama talebini reddetmiş. İki aylık süre geçmesin diye ifadem alınmadan dava açılmış. Sulh Ceza Mahkemesi görevsizlik kararı ile davayı Asliye Ceza’ya gönderme kararı vermiş. Karakola ise geç gelen savcılığın “ifadesinin alınması” talimatı dolayısıyla davet edildim. Mahkeme kararını ibraz ettim.. Gazeteye geldim, televizyonda “Deniz Feneri sanıkları serbest bırakıldı” alt yazısını gördüm..
Bu itibarla biz artık kendimizi korumak derdindeyiz; her an Felâk suresini okuyoruz; Suriye de İran gibi kendisini savunsun..
Aslan BULUT


ASIL HEDEF SURİYE!..
Şehitlerin kanları yerdeyken ve bütün ülke ayaktayken yüzyılın rezaleti Deniz Feneri’nde tahliye kararı... Bir taraftan asker Irak’ın kuzeyinde terörist peşindeyken birer ikişer general ve amiraller tutuklanmaya devam ediyor. Sultan Tayyiban hazretleri medya patronlarını ve yöneticilerini toplayarak emirler yağdırıyor. Bölücülüğün, ayrımcılığın dik âlâsı yapılıyor hükümetin icrasında... Üç bin satan, bedava dağıtılan gazeteler misafir ediliyor başbakanlıkta. 250 bin okuru olan Sözcü yok. Cumhuriyetimizle yaşıt Cumhuriyet yok. Milli direnişin kalesi Yeniçağ yok. Tirajı 40 bini geçen Aydınlık yok...
Düne kadar Genelkurmaydaki akredite gazeteciler meselesini dile getirip demokrasi nutukları çekenler bakalım bu ayrımcılık karşısında neye sığınacak. 28 Şubat’ta Çevik Bir’in talimatı ile işinden atılanlar bakalım Erdoğan’ın “ileri demokrasi” sine ne yazacaklar. Vatandaşın iliğini, kemiğini sömüren zam yağmurlarına Şimşek’in ağzı ile “güncelleme” haberi yazan kalemşörler umarım aynalara bakabiliyordur.
Manşetlerde hedef Suriye ve İran... Oysa İran Kandil’i bombalıyor. PEJAK’ın canına okudu. Ama ABD’nin tebliği gereğince hedefte Suriye var. Bu yüzden PKK’nın son saldırılarının emrini Behroz Erdal’ın verdiği yazılıyor. Çünkü Behroz Erdal Suriyeliymiş. Aslında İmralı’daki Apo ile Kandil’deki Karayılan böylesi saldırı emirlerini vermezmiş. Behroz da Suriyeli öyle mi? Bu sütunlarda defalarca yazdım. Behroz Erdal Cizrelidir. Albay Cemal Temizöz uğradığı iftiralara mahkemede cevap verirken Behroz Erdal’ın Cizreli olduğunu, yedi sülalesi ile beraber evlerine kadar tarif etti. KCK’nın avukatı olan akrabasını da ifşa ettiği için müdahil avukatların sözlü saldırısına uğradı. Halen kod adı “Dr Behroz Erdal” deniyor, Suriyeli Hüseyin Feyman yalanları söyleniyor. Her şeyden önce doktor falan değil. Mektep dahi görmemiş katilin tekidir. Emirleri Suriye’den değil Kandil’den alır. Aksi halde binlerce örgüt içi infaz gibi hain ilan edilerek çoktan öldürülürdü. Yok efendim Apo’nun muhalifi imiş. Kurulduğu günden bu yana Apo’ya kim muhalefet etse anında öldürüldüğü bilinmiyor gibi bu yalana sığınanlar bana göre işbirlikçidir.
Başbakan medya patronlarına “terör olaylarını büyütmeyin” talimatı verirken aynı toplantıda MİT’in ne iş yaptığını sorma cesareti sergileyebilmiş midir? Bir taraftan şehit cenazelerini kaldırırken diğer taraftan sınır ötesi harekatın zafer naraları atılıyor. Biz bu filmi önceden gördük. Türk Ordusu Irak’a girdiğinde önce “6 ay da kalabiliriz, 6 yıl da” diyen Yaşar Büyükanıt’ın ABD heyetinin Erdoğan’ı ziyaretinin hemen ardından yani bir gün sonra “Zaten geri çekiliyorduk” sözlerini de unutmadık. Yarın öbür gün “Harekat amacına ulaşmıştır. Soğuk hava koşulları yüzünden çekiliyoruz” diye bir açıklama okursanız hiç şaşırmayın. Zira ABD işgal ettiği Irak’ta Türk Ordusu istemiyor; bunu da açıkça söylüyor. Bu son giriş de kamuoyunda biriken gazı almaktan öteye gitmeyecektir.
Gelelim Kaddafi’nin sonuna... Son kullanma tarihi dolmuştu tıpkı Saddam gibi. Kaddafi ile Erbakan ve Erdoğan kucaklaşırken hep aleyhinde yazdım. Türk milletine hakaretini hiç affetmedim. Lakin son demindeki kararlılığına yani “ya zafer kazanacağım ya da şehit olacağım” tavrına saygı duyuyorum. İstese milyarlarca doları alıp bir başka ülkeye sığınabilirdi. Ama savaşmayı, onuru ile ölmeyi tercih etti. Tarihte olduğu gibi günümüzde bu onurlu yolu seçen insan sayısı o kadar az ki Kaddafi’ye bile saygı duymak zorunda kalıyoruz. Ne günlere kaldık
demeyelim.
Daha ne günler göreceğimizin endişesindeyiz.

Yavuz Selim DEMİRAĞ

ARAP BAHARININ ÖZETİ:

"Dünya bir diktatörden kurtuldu", “Tiran’ın sonu”, “Diktatörün ölümü” , “Kaddafi, son”, "Ateş etmeyin diye yalvardı", "Bir diktatörün sonu"... Atlantik medyası ve onların Türkiye ayağı yandaş medya, Libya lideri

Kaddafi'nin ölümünün ardından bu başlıkları attı. Peki Kaddafi nasıl bir diktatördü?...
Gazetelerde kanlı fotoğrafları boy boy gösterilen, sunucuların ölüm haberini sevinçle verdikleri Kaddafi ülkesine 42 yıl boyunca zulmetti. İşte bir diktatörün 42 yıllık zulüm tablosu...
*Libya'da evlerde kullanılan elektrik bedava.
*Su ve doğalgaz zorunlu ihtiyaç kapsamında olduğu için bedava.
*Libya'da eğitim ve sağlık hizmetleri bedava.
*Libya devleti, tüm hastalara ilacı hiçbir ücret talep etmeden veriyor.
*Benzinin litresi 0.08 Avro, yani bir Libyalı'nın bir litre benzine ödediği para Türk Lirası'yla yaklaşık 20 kuruş.
*Libya ulusal bankaları faiz almıyor.
*Libya vatandaşları hiçbir şekilde vergi ödemiyor.
*Libya hem Afrika'da hem de tüm dünyada en borçsuz ülke.
*Libya'da arabalar fabrika çıkış fiyatına satılıyor, nakliye bedellerini ise devlet karşılıyor.
*Yurtdışında burslu okuyan öğrencilere Libya devleti iadesiz olarak aylık 1650 Avro burs veriyor.
*Libya'da tüm üniversite mezunları bir iş bulana kadar maaşa bağlanıyor.
*Libya'da evlenmek isteyen tüm çiftlere devlet 150 metrekarelik daire veriyor.
*Libya'da istisnasız olarak her aile aylık 300 Avro, yaklaşık 760 Türk Lirası yardım alıyor.
*Petrol gelirlerinin yüzde 90'ı Libya halkına gidiyor.
Tüm bu cümleleri artık geçmiş zaman kipinde vermek gerekiyor. Çünkü Libya ve dünya büyük bir diktatörden kurtuldu.
AYNI DİKTATÖR KADDAFİ:

LİBYA'YA "DEMOKRASİ" GELİYOR

KADDAFİ'nin;
*Kıbrıs barış harekatında Amerika'ya kafa tutarak, Türkiye'ye yardım ettiğini,

*1970`lerdeki petrol krizi sırasında Türkiye`ye ucuz petrol veren tek lider olduğunu,

*Amerikan ambargosunu yararak, Türk silahlı Kuvvetleri’ne 25 tonluk roket ve 4 uçak dolusu askeri mühimmat hibe ettiğini,

*Türkiye'ye gönderilecek malzemelerin uçaklara yüklenmesinde bizzat yardım ettiğini ve sırtında uçaklara malzeme taşıdığını,

*Amerika ve İngiltere'nin Libya'daki tüm askeri üslerini kapattığını,

*Bütün yabancı bankaları ve petrol işletmelerini kamulaştırdığını,

*Amerika'nın 15 Nisan 1986'da Trablus ve Bingazi’ye düzenlediği hava saldırısında evlatlık kızını kaybettiğini ve eşiyle iki çocuğunun yaralandığını,

*İtalya'nın karşısına göğsünde Ömer Muhtar fotoğraflarıyla çıktığını, biliyor muydunuz?



“Hâlbuki hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!”
Mustafa Kemâl ATATÜRK
BANU AVAR






CİNAYETE YARDIM VE YATAKLIK ETMEK
Kaddafi kendi halkının sapkınlarınca linç edildi. Linçe katılanlardan biri; “NATO’nun desteğiyle devrim yaptık, Allah’ıma çok şükür” diyordu(!)..

Soğuk savaş sonrasında Pentagon yeni düşmanı belirlemişti:
Müslüman Dünyası…
Bush Irak’a girerken “Haçlı Savaşı başlattık” demişti.
Hedef ülkelerin şuursuz beyinleri bu Haçlı güruha piyon olurken acaba kimin Allah’ına şükrediyordu?
İslamiyet savunmasız bir insanı linç etmeye cevaz vermez. Bu ölüm bir cinayettir. Kaddafi şehittir. Allah(c.c.) Rahmet eylesin.
Kaddafi’nin öldürülmesinde AKP Hükümeti’nin sorumluluğu vardır. Kaddafi’nin kanı Erdoğan ve Davutoğlu’nun eline bulaşmıştır. Habil-Kabil hikâyesinde olduğu gibi, AKP Kabil’in mirasına sahip çıkmıştır.

Saddam diktatör dediler. Tarihin demokratik kılıflı sapkın diktatörü Bush ile ittifak ettiler. Irak’ta 1.5 milyon Iraklı öldürüldü. Söyler misiniz bana, Saddam diktatör olarak 1,5 milyon Iraklı mı öldürmüştü? 2 Milyon Irak vatandaşı Suriye’ye göç etti. Saddam bir diktatör olarak 2 milyon vatandaşını göç mü ettirdi? Binlerce kadın ve çocuk yaşta kızlara tecavüz edildi. Hatta erkeklere. Saddam bir diktatör olarak halkına bu tecavüzleri mi yaptı?

Ebu Gureyb Hapishanesinden haykırıyordu Iraklı Müslüman kadın Nur. Sürekli tecavüze uğruyoruz. ABD askerlerinin piçleri var karnımızda. Öldürün bizleri diye yalvarıyordu. Kime mi? ABD askerleri sağ salim ülkelerine dönsün diye dua edenlere. Oysa onlar çoktan Kabil’in mirasına ortak olmuştu. Tıpkı Libya’da olduğu gibi Irak’a da ramazanda bomba yağdırmanızda sakınca yok demişlerdi. Ve Saddam bir bayram günü idam edildi. Haçlı güruh Haçlı Savaşı’nın gereğini yerine getirmişti. Tıpkı ataları gibi... Ataları da aç karınlarını doyurmak, Anadolu’nun zenginliklerini talan etmek için akın etmişti.

Bush katil askerlerini “şeytanlarla savaşacaksınız” diyerek saldı Irak Halkı’nın üzerine. Saddam’ın heykellerini yıkarken AB-D’ye alkış tutanlar, ihanetin bedelini sadece canlarıyla değil, şereflerini de kaybederek ödediler.

Irak’ın tohum bankası talan edildi. Müzeleri soyuldu. Bütün zenginlikleri ele geçirildi. Petrolü petrol devlerinin eline geçti.
Iraklıya ne kaldı? Üçe bölünmüş harabe bir Irak. Ortaya düşen şeref ve namusları… Binlerce ABD piçini karnında taşıyan Iraklı kadınlar ve Ebu Gureyb gibi Haçlı hapishaneleri… Fuhuşa sürüklenen kadınlar da cabası.

Kim, asıl kanlı diktatör veya diktatörler kim? Afganistan, Irak, Ruanda, Libya’da milyonların canına kıyanlar mı, ülkesinin kaynaklarını soyguncu emperyalistlere koklatmayanlar mı?

Libya dizleri üzerine çökene kadar Osmanlı ile beraber savaşan ve elimizden kayan bir ülke.
Ömer Muhtar… Önce Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ı vurdular zincire. Şimdi Kaddafi… Utanç verici bir biçimde linç ettirildi.

Kıbrıs Savaşında ABD’ye rağmen yanımızda yer alan Kaddafi… Para almadan yakıt verdi. Kaddafi Türkiye’de Deniz Harp Okulunda eğitim aldı. O Türkiye’yi çok seviyordu. Libya Kültür Merkezleri açarak Türk Halkı ile kaynaşma sağlamaya çalışıyordu.

Ülkesinin kaynaklarını millileştirince hedef oldu. 1986 yılında Kaddafi emir vermiş gibi “ABD konsolosluklarını vurun” diye bir emir geçirildiği söylendi. İngiltere işi biliyordu, oralı olmadı. Kaddafi emir vermiş gibi geçilen emirin İsrail menşeili olduğu iddia edildi ama ABD 1986 yılında Kaddafi’nin çadırlarının olduğu yeri bombaladı. Yaralanmalar oldu. Bir evlatlığı da öldü. O dönem ANAP Hükümeti vardı. Aynı korkak ve yanaşma tavırla ABD’nin yanında yer aldılar. Yunanistan Libya’ya uçak gönderip yaralıları Yunanistan’a getirdi. O zaman Kaddafi şöyle dedi: “Biz dostumuzu-düşmanımızı iyi öğrendik.”
Ve Libya Kültürleri kapattı. Türk Müteahhitler paralarını doğru alamadı. Her zamanki gibi yanaşma siyasilerin basiretsizliklerinin bedelini Türk Halkı ödedi. Kaddafi haklıydı.

Erdoğan seçimde kendi resmiyle beraber iki siyasinin resmini kullandı. Özal ve Menderes… Çok haklıydı. Menderes Hükümeti Cezayir’in bağımsızlığına “hayır” oyu kullanarak Kabil’in mirasına sahip çıkmıştı. Özal Libya’nın değil ABD’nin yanında yer alarak mirası devam ettirdi. RTE zaten Kabil’i bile kıskandırdı. O 1,5 Milyon Müslüman Iraklının katline el verdi. Bomba dolu uçaklar Türkiye’den kalktı. Dahası ABD askerlerinin kumanyaları Türkiye üzerinden gitti.

ABD tetikçisi El Kaide ve Müslüman Kardeşler’e de el veren AKP, AB-D’nin psikolojik harp unsuru olan El Cezire Televizyonuna ülkemizde yayın yapma izni verdi.

AB-D’nin Libya’da ki PKK’sına elden bavulla para götürdüler. İzmir’i “seri katil” durumuna gelmiş NATO’ya üs yapıp binlerce Libyalı Müslüman’ın bombalanmasına onay verdiler. 600 Libyalı Müslüman’ın denizde boğulmasına da seyirci kaldıkları gibi…

AKP cinayet ve soygunlara sadece kendi destek vermedi. Türk Devleti’nin tarihine de bu utancı yapıştırdı.

Haçlı Orduları’na “medeniyet ve sanat getirdiler” diyebilecek kadar tarihi gerçekleri saptıran ve katil Haçlı Çapulcuyu aklayan Erdoğan’dan başka ne beklenir ki?

Ne garip değil mi? Erdoğan’ın dostu da Libya’da benzer sözler söylüyor.Libya’nın başkenti Trablus’ta yapılan törenle, İtalyan işgalinin 100. Yılı kutlanıyor(!)..


Yazıklar olsun. Ömer Muhtar’ın kemikleri sızlıyordur. İtalyanlar tarafından zincire vurulan Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ın, Şeyh Sunisi’nin…

Tıpkı Çanakkale’de 57. Alayın, bütün ülkede yatan şehitlerimizin kemiklerinin sızladığı gibi.

Erdoğan PKK’nın topraklarında eğitim almasına izin veren Filistin’e aşık ama Türk Dostu antiemperyalist Kaddafi’ye düşman(!)… Türkiye dahil 22 Müslüman ülkeyi bölmek isteyen ABD ve arkasındaki şeytani karanlık güce dost ama Esad’a düşman(!).. Tıpkı Ağrı’yı isteyen Ermenistan’a dost olurken, öz be öz kardeşimiz Azerbaycan bayraklarını stada sokmayıp çöplere attırdıkları gibi…

“İradesi kendi elinde olmayanları” dost edinenlere de bu ibretlik resimler KAPAK OLSUN!!.

Erdoğan, Davutoğlu ve AKP’lilerin eline Habil’in kanı bulaşmıştır. Habil’in katlini seyreden herkes de Kabil’in mirasının ortağıdır!!..

Kim ki bu yapılanlara Müslümanlık diyor; bilin ki onlar Müslüman düşmanıdır.
Onlar aynı zamanda insanlık suçu işliyor.
“Gittik, gördük, öldürdük” diyen şeytanın askeri Hilari’nin dostlarının elinden Kaddafi’nin kanları damlıyor.

Böyle bir Linç dinimizde yoktur.

Üç bakanlık bütçesine sahip Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir linç karşısında susuyor. Tıpkı Ramazan ayında Libya’nın bombalanmasına “olur” verenlere sustukları gibi. Irak Türkiye üzerinden bombalanırken sustukları gibi…
Allah ve Peygamberin emirlerine uyup yapılanları yorumlamaları gereken Diyanet İşleri Başkanlığı, hükümetten Allah’tan daha fazla korkuyor olmalı ki susuyor.
O zaman ben de sorarım: Sizlerde mi Erdoğan’ı din edindiniz?
Böyle bir Diyanetin bana anlatacağı hiçbir şey yoktur!!..

Ya sizlere?

Diyanet İşleri Başkanlığına sesleniyorum:
Mademki bizlerin vergilerinden ödenen maaşlarla orada oturuyorsunuz; sizleri Kuran Ahlakı ve Muhammed-i ahlaka davet ediyorum. Böyle devam ederseniz İSLAM’A DAVET ETMEK zorunda kalacağım.
Bu da böyle biline.
Zahide UÇAR

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

12 Ağustos 2011 Cuma

MEDYA YALANLARI-TİYATROYA DÖNEN DAVALAR

YANAŞMA MEDYANIN  YALANLARI



MEHMET ALİ GÜLLER-12/08/2011/AYDINLIK GAZETESİ
ÖZEL YETKİLİ KOMEDİ 
(CUMHURİYET GAZETESİ BOMBALAMA DAVASI)





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

19 Haziran 2010 Cumartesi



YANDAŞ-YANAŞMA MEDYA  VE ERGENEKON YALANLARI

Yandaş medya ve Ergenekon savcıları, Ergenekon tertibinde tahliyeler artıkça panik halinde yeni hikâyeler uydurma telaşına düştüler. Ama öyle bir panik halindeler ki yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar, kara mizah örnekleri sergiliyorlar. “Bu kadar da desteksiz sallanmaz” dedirten bir örneğini de dün yandaş-yanaşmalardan www..toplumsalhafiza.com sitesi yayınladı ve arkasında yandaş ve ayrılıkçı kürt medya sitelerine gazetelerine taşıdı.Aklı başında her vatandaşın bu saçmalıkları “yuh artık!bu kadar da desteksiz sallanmaz ki” diyeceği bir örneği sizlere sunuyoruz.Gülmeden sonuna kadar okuyun ve bu adamların ne kadar sıkıştıklarını ,zavallılıklarını görün.


“ERGENEKON’U UNUTULAN BİR ZARF ORTAYA ÇIKARDI”

Ergenekon Davası ile ilgili olarak konuşan bir jandarma haber elemanı, olayın kodlarının da basit bir unutkanlıktan ortaya çıktığını iddia etti. 

İddialara göre, Veli Küçük’ün bir karakol ziyaretinde yanında getirdiği ve unuttuğu bir zarf başbakanlığa götürüldü. Zarfı taşıyan haber elemanı S.K'nın bu olaydan sonra başına gelmeyen kalmadı. S.K en son ciğerlerini kaybetti.
 

İşte Ergenekon’un PKK bağlantılarının çözüm hikâyesi ve unutulan zarfın öyküsü.
Dönemin Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Veli Küçük'ün 1996'da Akçaabat İlçe Jandarma Komutanlığı'nı ziyaretinde unuttuğu kriptolu zarf birçok sırların ortaya çıkmasına neden oldu.
Ergenekon operasyonunun başlangıcı kabul edilen İstanbul Ümraniye'de el bombalarının bulunduğu evin ihbarı Trabzon'un Of ilçesinden yapılırken, Ergenekon'un en önemli isimlerinden biri olarak gösterilen Tuğgeneral Veli Küçük'ün de Giresun Jandarma Bölge Komutanlığı döneminde yaptığı iddia edilen olumsuz çalışmalar, yine bir Trabzonlu tarafından soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'e anlatıldı.www.toplumsalhafiza.com
Trabzonlu Salih Kurt'nin jandarmaya haber elemanı olarak çalıştığı 1996-1997 yıllarında tanık olduğu sır ve sonrasında Başbakanlığa götürdüğü kriptolu mesaj adeta hayatını kararttı.
Nasıl oldu?

Ailesi ile birlikte Trabzon'da yaşayan 30 yaşındaki Kurt, her şeyin 1996-1997 yıllarında Düzköy Halk Eğitim Müdürlüğü'nde kurs öğretmenliği yaparken başladığını belirterek, "Daha 16-17 yaşındayken jandarmanın teklifi üzerine Trabzon İl Jandarma Alay Komutanlığı, İlçe Jandarma ve Bölük Komutanlıkları'nda ve karakollarda bilgisayar ve haber elemanı olarak görev aldım.
 

1996 yılı Mart ayında dönemin Giresun Jandarma Bölge Komutanı olan Tuğgeneral Veli Küçük'le Akçaabat İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı'nı teftişi sırasında ilk kez karşılaştım. Bilgisayar başında geçmiş yıllara ait sabıka kayıtlarını sisteme aktarırken yanındaki görevli komutanlara beni göstererek
 'Bu kim' diye sordu. Veli Küçük'e bilgisayarcı olduğum söylendi. Küçük, elini omzuma atarak 'Yaptığın işlemi anlat bakalım' diyerek elindeki ajanda ile birlikte genişçe bir zarfı masanın üzerine bırakarak bilgisayarın başına oturdu'' dedi.  com
''Yaklaşık 10 dakika olay yeri inceleme tutanaklarının bilgisayara nasıl aktardığımı izledi. Veli Küçük daha sonra masaya bıraktığı ajandasını alarak altındaki zarfı unutup birlikten ayrıldı'' diyen Kurt, ''Bölge Komutanı Veli Küçük'ün ardından zarfın unutulduğunu gören Jandarma'da görevli istihbarat subayları, benim de bulunduğum odada zarfı açıp açmama konusunda tereddütte kaldılar'' dedi.  
(Koca istihbarat subayları 16/17 yaşındaki bacak kadar elemanın yanında kriptolu zarfı açıyor)
''Bazı istihbarat subaylarının ısrarı üzerine açılan zarftaki bilgiler kripto ile yazıldığını görmesi üzerine istihbaratçı subaylar bilgiye ulaşmak istedi'' diye konuşan Kurt, ''Bu sırada bölgedeki birliklerin teftişini sürdürürken zarfın olmadığını fark ederek Akçaabat Jandarmayı aratan Veli Küçük, teftişi erken bırakarak Akçaabat İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı'na geri döndü. Kağıdı bölükteki kripto astsubayına getirerek okutmak isteyen istihbarat subayları Veli Küçük'ün geri döndüğünü öğrenince kağıda fotokopi çekerek zarfa yerleştirdikten sonra Veli Küçük ile birlikte gelen Akçaabat İlçe Jandarma Komutanı'na getirilerek Veli Küçük'e teslim edildi. Alırken önemle 'Bu zarf açıldı mı' diye soran Veli Küçük 'hayır Komutanım' cevabını alınca arabanın kapısını çekerek Giresun'a geri döndü" dedi. 

(Bu kadar önemli zarfın açıldığını Veli Küçük anlamıyor. İçindekiler kriptolu ama zarfın açılmasını önleyici bir paraf mühür yok demek.)
 com
İçerisinde PKK Terör Örgütü'nün Karadeniz bölgesindeki sızmaları ve terörist başı Abdullah Öcalan'a ait bilgilerin olduğunu öğrenen istihbarat subaylarının kendisinin yanında fotokopisini aldıkları Veli Küçük'e ait kriptolu belgeyi ilgili subaylarla birlikte okuduğunu belirten S.K, "İçerisinde inanılmaz bilgilere ulaşan istihbarat subayları, o dönem artmış olan bölgedeki PKK faaliyetlerinde Veli Küçük tarafından verilen koordinatlarla yaptıkları operasyonların boş çıkmasının nedenini ulaştıkları belgeyle delillendirdiler. 

Birkaç gün düşündükten sonra üstleriyle bir sonuca varamayacakları sonucuna varan istihbarat subayları tüm gelişmelere yakından tanık olan benimle görüştüler. Bana önce çok önemli ve tehlikeli bir konu olduğunu bu konuşmanın burada kalması gerektiğini ve de çok iyi düşünüp karar vermem gerektiğini hatırlatarak, "Biz seninle birlikte çalışıyor seni ve aileni iyi tanıyoruz. Sana bir zarf vereceğiz ve sen bu zarfı Başbakan'ın bizzat kendisine teslim edeceksin ve de bunun karşılığında o zamanın para değeriyle 30 milyarın üzerinde para ödülü verilecek. İhbarı kendimiz yapıp bu parayı bizde almak isteriz ancak bizim ast üst olayımız olduğu için, işin ucunda tuğgeneral olduğu için ve de resmi görevimizden ayrılıp gidemeyeceğimiz için bu görevi senin üstlenmeni, maddi durumu kötü olan ailene de bu vesileyle yardım etmeni istiyoruz' dediler. Yapacağı işin boyutunu düşünmeden 30 milyarın cazibesine kapılarak görevi kabul ettim" diye konuştu.

(Böyle her zarf getirene 30 milyar mı veriliyor?2 zarf getirseydi 60 milyar mı alacaktı? bu fiyat neye göre belirleniyor?)

Dönemin Başbakanı ile görüşemedi!
Salih Kurt, jandarma subayları tarafından alınan otobüs bileti ve 300 dolar ile birlikte elindeki zarfla Trabzon terminalinden Ankara'ya gönderildiğini belirterek, "Ankara'da subayların tarifi üzerine Başbakanlığa gittim. Dönemin Başbakanıyla görüşemeyeceğini anlayınca Başbakanlık Teftiş Denetleme Kurul Başkanı Osman Nuri Oduncu'ya ulaştım.Elimdeki zarfta Öcalan'a ait önemli bilgilerin olduğu bir belge olduğunu söyledim. Görüşmeyi kabul eden Oduncu ile yarım saatlik bir görüşmenin ardından Genel Kurmay Başkanlığı'ndan gelen üst düzey komutan ile birlikte Başbakanlık Teftiş Denetleme Kurulu'nda biri profesör 2 müfettişinde katılımıyla yeniden bir birlikte toplantı yapıldı. 

(Genel Kurmaydan üst düzey komutan ve 1 profesörde ve 2 müfettiş de bacak kadar,16 yaşında çocuğun yanında toplantı yapıyor. Kriptolu belgeyi okuyorlar.)
Kurt'un iddiasına göre, bu toplantıda kriptolu belge okunuldu. Erzurum ve Gümüşhane üzerinden Karadeniz'e sızmaların nedeninin Veli Küçük tarafından bilinçli yapıldığı gerçeğini ortaya koyan gerçek koordinatlarla Veli Küçük tarafından verilen koordinatların farklı olduğunun koordinat göstergeleri ve Öcalan'ın Suriye'deki yerinin açık koordinatlarının bilgisinin bulunduğu belgeyi okuyan heyet yaklaşık 2 saat görüşme yaptı.  
Başbakanlık Denetleme Kurulu Başkanı Osman Nuri Oduncu, daha sonra bana 'Bu zarf hakkında başka bilgisi olan var mı?', 'Hiç tehdit aldın mı?' ve 'Koruma istiyor musun?' diye sorduktan sonra 'Bu zarf karşılığında bizden ne istiyorsun' diye sordu. Ben de 'ikramiye' istediğimi söyledim. 'Eğer Abdullah Öcalan Suriye'de ise ikramiyeni alacaksın' diyen Oduncu, 'Seni Başbakanlığın aracı ile otobüse bindirip Trabzon'a göndereceğiz ve gelişmelerden haberdar edeceğiz. Herhangi bir gelişme olursa sana vereceğim numaradan beni arayabilirsin. Bu arada Jandarma ile ilişkini kes ve bir daha jandarma birliklerinin içerisine girme, senin için tehlikeli olabilir. Ayrıca bu olaydan annene babana bile bahsetme. Kendi ve sevdiklerinin hayatını tehlikeye atarsın' uyarısında bulunarak beni Trabzon'a geri gönderdi. 1 gün sonra Jandarma'ya geri döndüğümde Veli Küçük'ün zarfını odasında unuttuğu komutanın sürgün edildiğini öğrendim" diye konuştu.

(Veli Küçük zarfın açıldığını anlamış ki bir gün sonra zarfın odasında unuttuğu komutanı sürgün etmiş. Ama 16 yaşında ki elaman 1 ay sonra kendi isteğiyle ayrılmış)

İneği satıp Ankara'ya gitti
Trabzon'a döndükten 1 ay sonra jandarmadan kendi isteğiyle ayrılarak ilişiğini kestiğini ifade eden Kurt; 
"İkramiye sevdasıyla üstlendiğim görevden 2 yıl sonra 1999 yılında Başbakanlık'tan gelen telefonla heyecanlandım. Köydeki ineğimizi satıp parasını yol parası ederek annem Asiye Kurt ile birlikte ikramiyeyi almak üzere Ankara Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Osman Nuri Oduncu'nun yanına gittim. İkramiye parası verilmesine karar alınmasına rağmen prosedürlere takılan parayı alamadık. Bize işlemlerin bazı imza prosedürlerine takıldığı belirtilerek 'Hükümet değişikliği oldu. Bu nedenle imzalar askıda kaldı ve ödeneği çıkaramadık. Ödenek çıkınca biz seni tekrar arayacağız' diyerek Trabzon'a geri gönderdiler" dedi.w
ww.
(Kardeşim telefonla arayıp çağıracaklarına telefonda paranı veremiyoruz deseylermiş ya. İneğini de satmamış olurdun)
 com
Bu sırada ikramiyeyi beklerken askerlik döneminin geldiğini ve askere gittiğini kaydeden S.K, iddialarını şöyle sürdürdü: "2000 yılında acemi birliği İskenderun Hatay'dan İstanbul Tuzla Deniz Harp Okulu Komutanlığı'na gönderildim. 6 aylık askerken bir gece uyurken ağzım, gözüm, elim ve ayaklarım bağlanarak yataktan alındım ve dönemin Kocaeli Jandarma Bölge Komutanı Veli Küçük'ün karşısına çıkartıldım. Hayatım bu geceden sonra zindana döndü. Bana 'Komutan sana soru soracak, ne sorarsa doğru cevap vereceksin' şeklinde telkinde bulunuldu. Veli Küçük'ü görünce aklıma Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Osman Nuri Oduncu'nun uyarıları geldi ve odadan sağ çıkamayacağımı düşünmeye başladım. 
Odaya girdiğim ve Veli Küçük'ü gördüğümde çok korktum. O ana kadar yaptığım işin ne kadar tehlikeli olduğunun bilincinde değildim. Veli Küçük'ü gördüğüm an her şeyin farkına vardım. Bana masasında yemek yemeğe devam ederken 'Akçaabat'tan Başbakanlığa getirdiğin zarfı sana kim verdi? Zarfı sen kime verdin?' diye sordu. Bende hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi 'Bilmiyorum, ne zarfı' dediğim anda yanımdaki hazır kıta askerleri dipçiklerle vurmaya başlayınca yere düştüm. Askerler yerdeyken üzerime basarak Veli Küçük Komutan'dan emir beklediler. Komutan tekrar sordu; 'Bir daha soruyorum. Daha sormayacağım. Zarfı kimden aldın, kime verdin. Bana isim ver' deyince ağlamaya başlayarak hıçkırıklarla 'Komutanım bilmiyorum' dediğim anda komutanlardan birisi kafamın üzerine basarak 'Komutanın karşısında ağlanmayacağını bilmiyor musun. Sus' diyerek belimdeki kemeri çıkararak sırtıma vurmaya başladılar. O anda Veli Küçük komutan koltuğundan kalkarak elindeki kalem büyüklüğündeki kesici bir aletle askerler tarafından açılan sırtımı kesmeye başladı. Bizzat kendisi sırtımı keserken bir yandan da 'Bir daha soruyorum. Doğru söyle' diyerek yemek yediği masadaki tuzluğu alarak sırtıma dökmeye başladı. 'ellerim arkadan kelepçeli, başıma ayağıyla yere basıyor, diğerleri bacaklarıma basıyorken sırtımdaki kesiklere tuz döken Veli Küçük komutana bilmediğimi söyleyip yalvardım ancak, işkenceye devam etti. Ben sustukça işkenceyi sürdüren Veli Küçük Komutan bu kez masanın üzerindeki puro paketinden bir tane alarak yaktı ve yanıma gelerek, 'Doğru söyle o… çocuğu, zarfı kimden aldın ve kime getirdin' diyerek puroyu sırtıma bastırdı. O anda bayıldım. Ayıldığımda yatakhanemdeydim." 
(Bizzat Veli Küçük sırtını kesiyor ve tuz basıyor. Birde inek getirip yalatsaydı. Bunlar bu halkı enayi sanıyor herhalde. Bu kadar desteksiz sallanmaz ki)

Sabah taburdaki yatakhanesinde gözlerini açan Salih Kurt, tabur komutanının kendisine verdiği revir yasağı nedeniyle ağzından kan gelmesine rağmen doktora gidemediğini söyleyerek,
 "6 gün yarı komada kanlar içinde yatakta yattım. 6. günün gecesinde yine aynı şekilde yataktan alınarak aynı yere Veli Küçük'ün karşısına getirilerek aynı işkenceyi tekrar yaşadım.  
Tekrar ayıldığımda yatakhanedeki arkadaşlarımın isyan ettiğini gördüm. Asker arkadaşlarım her şeyi göze alarak beni gizlice revire getirdiler. Revir doktoru yüzbaşısı tabur komutanından kesin emir aldığını belirterek beni tedavi etmedi ancak durumuma üzüldüğü için beni İstanbul Gata'ya kaçırarak göndereceğini söyledi ve o günün sabahı beni subay otobüsüyle kaçırarak İstanbul Gata Haydarpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesine gönderdi.
 

(Doktor tırsıyor tedavi edemiyor ama GATA’ya kaçırıyor. Yuh artık) 
GATA'daki doktorlar beni görünce şaşırarak 'sana ne oldu' diye sorarak acil müdahale ettiler. Olayı ilk anlattığım doktorlar yaşadıklarıma inanmayarak, 'Bunlar çok önemli iddialar. Bunları resmi kayıtlara geçemeyiz. Ancak bilinçaltı sorgulama yapılırsa doğruluğuna inanılarak resmileştirilebilir' diyerek beni psikiyatri servisine sevk ettiler. Psikiyatri sevisinde gördüğüm işkenceleri fotoğrafladılar ve benim yazılı onayımı alarak Gata Psikiyatri Servis Komutanı ve şuan aynı hastanede profesör olan Albay M.Ç. Başkanlığı'ndaki heyet tarafından damardan verdikleri ilaçla uyutularak bilinçaltı ifadem alındı. 
300 soru sorularak alınan ifademi daha sonra bana okuyarak daha önce anlattıklarımla birebir uyuştuğunu, resmileşen ifadeyle Veli Küçük hakkında şikayetçi olup olmayacağımı sordular. Daha sonra Veli Küçük'ü çağıramadıkları için beni revire çıkarmayan tabur Komutanım A. K.B.yi çağırıp ifadesini aldılar. Daha sonra benimle tekrar konuşan Servis Komutanı Albay M.Ç. 'şikayetçi olduğunda hayati tehliken var. Şikayetini geri alman gerekiyor. Burada seni koruyamayabiliriz' dedi. Daha sonra hastanede içeri girilmesi yasak olan odamın önüne üzerindeki formadan jandarma istihbarattan olduklarını anladığım 2 kişi girerek 'Salih Kurt kim. Ziyaretçisi var' diye seslendiler..com
Bende 'Benim' diyerek camın önüne gittiğimde bana hiçbir şey sormadan manalı bakarak geri dönüp gittiler. 1 ay hastanede kaldıktan sonra şikayetçi olmadan hastaneden taburcu olup birliğime döndüm. Birliğe döndüğüm gün Deniz Harp Okulu Komutanı'nın emir subayı komutanlık katına çağırarak elindeki işkence resimleriyle bana bir daha böyle olaylar yaşamayacağımın güvencesini vererek rehberlik bölümündeki psikologların gözetimi altında olacağım söylendi" dedi.
Korkudan yıllar boyunca sustu!

GATA Haydarpaşa'da yalnızca dış müdahale yapıldığı için ciğerlerinin durumunu öğrenemediğini de vurgulayan Kurt,
 "Zaman zaman ağzımdan kan gelmeye başlamıştı. Ancak revir yasağım olduğu için taburda doktora gözükemiyordum. En sonunda psikoloğum sayesinde tekrar Kasımpaşa Deniz Hastanesi'ne sevk edildiğimde ciğerlerimin patladığı söylenerek 45 gün hava değişimiyle Trabzon'a gönderildim'' dedi. 

Trabzon'a geldiği ilk günlerde ağzından kan durmamacasına akmaya başlayınca acil olarak Ankara GATA Göğüs Cerrahi Yoğun Bakım Servisi'ne kaldırıldığını anlatan S.K,
 ''1 hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra aynı hastanede 57 gün tedavi gördüm. Hastanede başıma gelen bir hadiseden dolayı şikayetçi olmam üzerine akli dengemin yerinde olduğuna dair profesörlerin bulunduğu bir heyetten rapor aldım. 1 ay önce terhis olmama rağmen taburcu edilmedim ve şikayetimi geri çekmek şartıyla 57 gün üzerine hastaneden taburcu olabildim. Askerliğim hastanede bittiği için aynı kabusları tekrar yaşamamak adına ve yaşadığım korkulardan dolayı yıllarca susmak zorunda kaldım" şeklinde konuştu.

2008'de Adalet Bakanlığı'ndan gelen telefon

Salih Kurt, tüm bu yaşadıklarından sonra yıllarca susmak zorunda kaldığını hatırlatarak
 2008 yılında Adalet Bakanlığı'ndan gelen telefonla geçmişiyle yeniden yüzleşmeye başladığını ifade ediyor. S.K, "Adalet Bakanlığı Sekreteri tarafından aranarak askerde yaşadığın işkence ile ilgili Akçaabat'a gelecek olan 2 kişiyle birlikte Ankara'ya gelmem gerektiği söylendi. 2002'de terhis olduktan sonra hakkımı arayamadığım kabus günlerime çağırıldığım Ankara'da, Teftiş Denetleme Kurul Başkanlığı'nda, Başbakanlık'ta MİT elemanları tarafından ifadem alındı. 

Ardından Başbakanlık tarafından alınan biletle birlikte İstanbul'a Ergenekon savcısı Zekeriya Öz'e gönderildim. Alınan randevu saatinde Beşiktaş Adliyesi'ne giderek Zekeriya Öz'ün 3. kattaki odasına gittim. 'Başbakanlık ve Ankara 1 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından gönderildim adım S.K diyerek olayları ayrıntılarıyla kendisine anlattım. Öz'ün ayrıca sorarak üzerinde durduğu Veli Küçük ile ilgili bölümler zarf ve işkenceyle ilgili ayrıntılı bilgiler alarak işkence fotoğraflarının bulunduğu İstanbul GATA Haydarpaşa Hastanesi'nin 2000 yılı evraklarının bulunduğu 23 klasör, 1085 protokol ve 2001 yılı evrakları 30 klasör no ile 1259 protokol numarasında bulunan arşivinden istenmesi için müzekkere yazdı. w
Sabah saatlerinde başlayarak akşama kadar ifade verdim. İfademin bitiminde suçluların cezasını çekeceğini, mahkeme safhasında ifade için duruşmaya çağırılacağımı söyleyerek beni güvenliğim için farklı kapılardan çıkartıp istihbarat elemanlarıyla otobüse bindirerek Trabzon'a gönderdiler."
Tüm bu yaşananlardan sonra sağlığını kaybettiğini, psikolojisinin bozulduğunu, aile düzeninin kalmadığını vurgulayan Kurt, yaptığı hizmetlerin karşılığını alamadığını ifade ederek, Başbakan Erdoğan'ın kendisine ve ailesine sahip çıkmasını istedi.
Baba Kurt ise askerde oğlunun başına gelenlerden sonra İstanbul'daki hastaneye gittiğini ancak oğluyla kendisini görüştürmediklerini söyleyerek, "Komutana rica ettim, ancak yine beni oğlumla görüştürmediler. Kendilerine çocuğumu alıp, tedavi ettireyim dedim hiç bir sonuç alamadım. Bir baba olarak oğlumun başına gelenlerden dolayı büyük üzüntü duydum. Yetkililerin bize sahip çıkmasını istiyorum" dedi. .com
Anne Kurt da "Oğlumu perişan ettiler. Sağlığını yitirdi. Ahırdaki ineğimizi satarak peşine harcadık. Perişanlığımız bir yana oğlum çok mağdur oldu. Sağlığını kaybetti. İşi yok, bari bu kadar hizmetinden sonra parasını verseler" diye konuştu.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

30 Ocak 2010 Cumartesi

"DENYO" ÇOK DOĞRU SÖYLEMİŞ

Şuanda biten programda resimdeki şahsiyetleri görünce  "Denyo  ne kadar doğru söylemiş" demeden edemiyor insan.







“Şimdi Türkler, hızla borçlanmaktadırlar. Ancak 25 yıl sonra Osmanlı toplumunda, borçlanmaya karşı sert muhalif unsurlar çıkacaktır. İşte o zaman, gerek alacaklarımız ve gerekse faizleri tehlikeye düşecektir. Bu nedenle; Türkiye Devletinin maliyesi, ekonomisi, hazinesi ve tüm servetleri üzerindeki bizim hayati çıkarlarımızı koruyacak Türk Yöneticilere ihtiyacımız olacaktır. Ben, bu yerli misyonerlerin; davamıza bizden ve bizim yapacağımız siyasi baskılardan çok daha faydalı olacakları inancındayım. Bunlar; TÜRK Milletine karşı kendi dillerinde ikna yöntemleriyle yaklaşacaklardır. Bu,"YERLİ MİSYONERLERİMİZ"; alacaklarımızın ve hayati menfaatlerimizin, tüm Anadolu ve Ortadoğu topraklarında bir ya da bir kaç yüzyıl, teminatlarımızın en önemli koruyucuları olacaklardır.”



Kim diyor bunu:

1889 yılında Fransa Maliye Bakanlığı Müşaviri ve Avrupa Devletlerinin İstanbul'daki Duyun-u Umumiye-Dış Borçlar Hesap Komisyonu Başkanı olan Daniel Ducaste






OSMANLI İMPARATORLUĞUNU BATIRAN DIŞ BORÇ TAHVİLİ.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

26 Ocak 2010 Salı

BALYOZ TARAF/AYRILIKÇI KÜR/YEŞİL İHANET DAYANIŞMASINI REZİL ETTİ




VATANIN SAHİPLERİNE SAHİP ÇIKIN.
İŞTE SAHİP ÇIKANLAR.

25 Ocak 2010 Pazartesi

BALYOZ GİBİ CEVAP GENEL KURMAY BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ'DAN GELDİ







TARAF GAZETESİNİN Balyoz Güvenlik Harekât Planı YALANINA GÖRE:

Beyazıt ve Fatih camilerinde cuma günü bombalı saldırılar düzenlenecek.
Ege'de Türk jeti düşürülecek.
Ak Parti aciz gösterilmeye çalışılacaktı.
Kaos ortamı sonunda 11 sayfalık 'Balyoz planı' hayata geçirilecek.
I.Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan yönetimindeki askerler,
Darbeye direnebilecek 200 bin kişiyi statlara doldurulacak.

Darbe kabinesi bile hazırlanmış.
Planda imzası bulunduğu iddia edilen Orgeneral Doğan,
"TSK’ da her kademede mevcut planları gözden geçirmek üzere harp oyunu, plan tatbikatı ve seminerler yapılması doğal bir uygulamadır"
demişti.
Genelkurmay Başkanlığı,
"1'inci Ordu Komutanlığı tarafından 5-7 Mart 2003 tarihleri arasında icra edilen Plan Seminerine ilişkin çeşitli iddialar ve değerlendirmeler medyada yer almaktadır. İddiaları, aklı ve vicdanı olan hiçbir kimsenin kabul etmesi mümkün değildir"


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

24 Ocak 2010 Pazar

KÜRESEL SERMAYENİN HİZMETKARLARI
-Atilla YAYLA-



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

16 Ocak 2010 Cumartesi

MEDYAYA DİKKAT
Siteleri geziyorum.
Tv kanallarını tarıyorum.
Artık ulusal diyemiyorum. Çünkü değiller, bir değişiklik var.
Yandaşlar da, yağdanlıklar da bir uzlaşma havası bir kibarlaşma hakim.
Tartışma programlarına artık en azından bir tane ulusalcı/ milliyetçi/Atatürkçü solcusu kısacası Akp’nin Ergenekoncu dediği insanlar çağırılıyor.
Moderatörmüş;işte o tiplerde artık eskisi kadar aleni eleştirileri kesmiyor.
Yağdanlıklar da eleştirel konuşmalar yapılırken tribünlere oynayıp, kamera destekli zumlanarak salak salak sırıtıyorlar.
En azından salaklıkları görülüyor.
Dün gece “siyaset meydanı” nı kapatırken aklımdan geçenler bunlardı.
Doğu Ergil ve Nazlı Ilıcak için mi uykusuz kalıyorsun.
Bunların her tarafını dinlesen ne olur?
Diye kendime kızarak tv yi kapatırken ama Anıl Çeçen vardı diye biliyoruz artık.
En azından midem ağrımıyor.
Anlata bildim umarım.
l.kalem


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

8 Ocak 2010 Cuma

BU YALANLARA NEDEN SESSİZSİNİZ?
Açık söylüyorum.
ATA’nın aşağıdaki sözleri varken ve piyasada ATA’yı Masonlar zehirledi şeklinde birçok kitap dolaşırken, masonların Siyonizm ile olan ilişkileri ve tam bir Yahudi hizmetkârlığı olduğu aşikârken. Ya birileri bunları yalanlasın, ya da bu utancı ömrünün, hatta tarihin sonuna kadar yaşasın. İsrail Siyonizm’i ile yatıp kalkan her sıkıştıklarında iç siyasete, kamuoyuna “one minute”  morfinini veren AKP ve bunun yaltakçı medyasına bu koz neden veriliyor.22 gün boyunca Filistinli katliamını seyreden, can ciğer kuzu sarması olduğu, saldırıdan daha birkaç gün önce misafir ettiği İsrail’e bile gidemeyenler vatan evlatlarını mason diye suçluyor ve hiçbir tepki görmüyor. Hiç bir açıklama gelmiyor. Tarihten biliyoruz. Masonluk çok sağlam bir örgütlenmedir. Ve milli güçler masonları kullanmıştır, toplantılarının oralarda yapmışlardır. Girilmeyen tek yer olmalarından istifade etmişlerdir. Ama kökleri dışarıda olan ve tam bir sömürü şebekesi olan masonluğu ATATÜRK 1935’te kapatmıştır. Yine mi böyle bir süreçten geçiyoruz?
Yoksa tamamen ferdi zevk ve çıkarları uğruna olan bir durum mu?
Yoksa tüm bu haberlere karşı cevap verilmemesi gamsızlık mı?
Vurdumduymazlık mı?
Ama bu haberler bizi üzüyor.
Kırıyor.
“Ben çok iyi bildiğim ve tanıdığım bu masonluğu salahiyetlerimi kullanarak hem de kendi rızalarıyla yasak ettirdim. Localarını kapattırdım. Beni sevenler ve kararlarıma değer verenler bu gayemi yaşatmalıdırlar.”
(Mustafa Kemal ATATÜRK)

MASON KOMUTANLAR
Süleyman Yeşilyurt kitabında geçen isimler:

Orgeneral Refik Tulga... 33. derece üstad mason. 
Orgeneral Eşref Manas... Üstad Mason-Erenler Locası. 
Korgeneral Selahattin Tokay... Sebataist ve Bilderberg üyesi. 
Korgeneral Şefik Erensü... Üstad Mason-Erenler Locası... 
Tümgeneral Prof.Dr. S. Tahsin Aygün... Büyük Loca kurucusu... 
Tümamiral Necdet Tiryaki... 33. derece Üstad Mason... 
Tümgeneral Zeki Belgin... Ankara İnanış Locası... 
Tümgeneral Necmi Ökten... Ankara Yıldız Locası... 
Tuğgeneral Prof. Dr. Kamil Sokullu... Büyük Loca kurucusu... 
Tuğgeneral Prof. Dr. Necip Berksan... 33. derece Üstad Mason... 
Tuğgeneral Prof. Dr. Saim Bostancı... Bilderberg üyesi... 
Tuğgeneral A. Kemal Sarıay... Suprem Konsey üyesi... 
Tuğgeneral Alaaddin Mizanoğlu... Ankara İnanış Locası... 
Tuğgeneral A. Remzi Yiğitgüden... 33. derece Üstad Mason... 
Tuğgeneral İlker Güven... 33. derece Üstad Mason... 
Kur. Albay N. Tahsin Erol... Büyük Loca kurucusu... 
Kur. Albay Ertuğrul Alatlı... 33. derece Üstad Mason... 
BÜYÜK-KULÜP-Cercle d'Orient üyeleri: 
Oramiral Bülent Ulusu-Büyük Kulüp-Cercle d'Orient 
Oramiral Nejat Tümer-Büyük Kulüp-Cercle d'Orient 
Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu-Büyük Kulüp-Cercle d'Orient 
Orgeneral Çevik Bir... Büyük Kulüp Balotaj Başkanı. 
Orgeneral Necati Özgen... Büyük Kulüp Cercle d'Orient. 
Orgeneral Yaşar Büyükanıt... Büyük Kulüp-Cercle d'Orient... 
Orgeneral İlker Başbuğ... Büyük Kulüp Şeref Üyesi...

ÖRNEĞİN HİÇ KİMSE BENİ HÜSEYİN KIVRIKOĞLU’NUN MASON OLDUĞUNA İNANDIRAMAZ:
Ergenekon Soruşturması içerisine pek çok yeni ismi alarak genişliyor. Özellikle 10. dalgada geçmiş dönemde yüksek rütbelerde görev almış emekli askerlerin gözaltına alınmasının ardından “benim de kapımı çalabilirler” diyen çok önemli bir isim var: “Emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu”. 11. dalgası da gerçekleşen operasyonda Ergenekon’un 1 numarası olduğu söylenen isme hala ulaşılamadı. Ancak bazı medya kuruluşları 1 numaranın eski bir genelkurmay başkanı olduğu konusunda birleşmiş görünüyor. Kıvrıkoğlu’nun ismi bu noktada önem kazanıyor.
Kıvrıkoğlu’nun Genelkurmay Başkanlığı’ndaki icraatları bu açıklamalar ile beraber yeniden değerlendirilmeye başlandı. Bu dönemi değerlendiren önemli bir kaynak var. Kentuck Üniversitesi’nin ünlü Ortadoğu uzmanı Robert Olson“Turkey’s Relations with Iran, Syria, Israel and Russia, 1991-2000”isimli çalışmasının 138-143 sayfalarında Kıvrıkoğlu’nun Genelkurmay Başkanlığı döneminde yaşanan tartışmaları anlattı. Robert Olson, Çağdaş Ortadoğu Politikası, Osmanlı Tarihi, İslam Tarihi, Kürtler’in Etnik ve Siyasal Tarihi konusunda uzmanlığa sahip.
Robert Olson kitabında Kıvrıkoğlu ile Gülen cemaatinin Kıvrıkoğlu’nun görev süresi boyunca çatışma halinde olduğunu söylüyor. Olson’a göre çatışmanın görünür hale gelmesi 1999 yılında telekulak skandalı ile başladı. Bu skandal ile ortaya çıkan Fethullah Gülen’e ait videoda Fethullah Gülen devleti ele geçirmekten söz ediyordu. Bunun için adım adım hareket etmek gerektiğini anlatıyordu. Olson’un iddiasına göre; Fethullah Gülen aleyhinde dava açılmasına neden olan bu kasetler basına ordu üzerinden sızmıştı.
Olson, Fethullah Gülen’in ABD’ye gidişini de ordunun kendisine karşı dönmesine bağladı. Olson’un iddialarına göre ordunun Gülen karşıtı politikasını belirleyen isim ise Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu idi.
Olson’a göre Kıvrıkoğlu’nun olay videolardan sonra yaptığı açıklamalar sayesinde Nuh Mete Yüksel, Gülen aleyhinde dava açma konusunda kendini güvende hissetmişti. Kıvrıkoğlu’nun 30 Ağustos 2000’de yaptığı “ordudan Fethullah Gülen’e yakın isimleri temizlediklerine” dair açıklamalar, “devletin diğer kademelerinden de temizlenmesini talep etmesi” Yüksel’in dava sürecini hızlandırdı. Olson, Nuh Mete Yüksel’in açtığı davanın Kıvrıkoğlu’nun açıklamalarının bir gün sonrasına denk gelmesini buna örnek gösterdi.
Olson bunların dışında Kıvrıkoğlu’nun Gülen cemaati ile yaşadığı bir başka çatışmadan söz etti. Olson’a göre; Ecevit hükümetinin hazırladığı “irtica yanlısı memurların yargılanmadan memuriyetten atılmalarını sağlayan kararname” Kıvrıkoğlu’nun talebi ile gerçekleşti. Olson bu konuyu şu cümleler ile yorumladı: “Birçok kişi Kıvrıkoğlu’nun bu demecini (30 Ağustos 2000 demeci), sözkonusu meclis komisyonlarında böyle bir kanunu destekleyecek milletvekillerinin bulunması gerektiği ve bu milletvekillerinin bu komisyonlara getirilmesinin Ecevit hükümeti’nin görevi olduğu şeklinde yorumladılar.”
Olson’a göre iktidar partileri kendi tabanlarına rağmen Kıvrıkoğlu’nun talebini uyguladılar. Ancak Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e takıldılar. Sezer bu kararnameyi iki kez geri çevirdi ve Kıvrıkoğlu’nun cemaati devlet içerisinden kazıma talebi sonuçsuz kaldı.
Robert Olson’un kitabında anlattığı bu “yarım kalmış hesaplaşma” belki de bugün Kıvrıkoğlu’nun “kapımı çalabilirler” sözlerini açıklıyor.
Barış Terkoğlu

BU YAZIYADA BAKIN. NEDEN? HÜSEYİN KIVRIKOĞLU OLAMAZ:
ÇÜNKÜ AKP HAMAMCISI ÇEVİK BİR İLE HÜSEYİN KIVRIKOĞLU ASLA BERABER OLAMAZAKP Gözetiminde ABD Operasyonu Arınç’a “sözde suikast” ortaoyununda suikast yapacak denilen subaylar serbest bırakıldı, çünkü suikast ya da ortam dinlemesine yönelik hiçbir delil bulunamadı. Olmayan suikast Özel Kuvvetlere girebilmek için “maymuncuk” olarak kullanıldı. Bir takım öngörüsüz cahiller ve basının Lawrence’ları kirli yorumlar yapıyor. Neymiş efendim, Ö.K.K.’lığı gladionun merkeziymiş.
Özel Harp Dairesi herkesin bildiği gibi Sovyet tehditine karşı Amerika(CİA) güdümünde kurulmuştur. Sovyetlerin yıkılmasıyla bu tehdit ortadan kalkmıştır. ABD’nin Kuzey Irak’taki hesapları Türk Ordusunun tehdit algılamasını değiştirmiş, ABD’nin kendisi tehdite dönüşmüştür. Ordu CİA güdümünde olan Ö.H.D.’ni ABD’ye karşı kullanılamayacağı için 1991 yılında Özel Kuvvetler Komutanlığı’na dönüştürdü. Özel Harp Dairesi’nin Ö.K.K.’na dönüştürülerek ulusallaştırılması ABD’nin hoşuna gitmedi. Org. Eşref Bitlis’in uçağı bu süreçte düştü(düşürüldü).

1994-98 arası Org. Karadayı ABD ve NATO yapılanmasını Genelkurmay’dan temizler ve Ö.K.K.’nın ulusal amaçlar için kullanılmasına yönelik çalışmalar yapar. 1998 yılında Genelkurmay Başkanı olan Kıvrıkoğlu ABD’nin Türkiye ve bölge ülkeler için tehdit oluşturduğunu açıkça ifade eder. Kıvrıkoğlu ABD’yi ziyaret etmeyen ilk ve son Genelkurmay Başkanıdır. Kıvrıkoğlu deyince bir suikast iddiasını hatırlatmadan olmaz.

“Türk Silahlı Kuvvetleri 1997 yılında, Ege tatbikatları çerçevesinde Kıbrıs’ta bir çalışma yapmıştı. 5 Kasım 97 günü Toros-2/97 adlı bu tatbikatta bir kaza(!) yaşandı. Özel kuvvetlerden seken kurşun, Komutan çadırında tatbikatı izleyen Albay Vural Berkay’a isabet ederek öldürdü. Albay Berkay’ın hemen önünde Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu oturuyordu. Kıvrıkoğlu Paşa, seken (!) kurşundan bir şans eseri, yerinde vücudunu oynattığı için kurtulmuştu. Kurşun isabet etseydi ve Kıvrıkoğlu hayatını kaybetseydi ne olacaktı?.. Komuta kademesindeki terfi kimlikleri değişecekti.. O günleri takip eden gözlemciler, Kıvrıkoğlu’nun ortadan kalkması durumunda, Çevik Bir’in birdenbire önünün açılacağını, normalde ulaşamayacağı Genel Kurmay Başkanı koltuğuna bu durumda ulaşabileceğini belirtiyorlardı.”
Çevik Bir 28 Şubat döneminde öne çıkarak, toplum vicdanını yaralayan uygulamalarıyla AKP’nin iktidar, RTE’nin Başbakan olmasına zemin oluşturdu. 20 Ekim 1996 Yılında Abramowitz “Erdoğan Erbakan’ın yerini almalıdır” diyordu. AKP iktidara gelmeden 6 yıl önce…

Geldiğimiz noktada; ABD'nin Ö.H.D.’nden boşalan yeri emniyet içinde örgütlenen Fetullahçı gladio ile sürdürdüğü anlaşılıyor. Emniyet’e alınmak istenen ağır silah hikayesini de bu bilgiler doğrultusunda değerlendirin.

Belli ki ABD’nin Türkiye ile ilgili hesapları var. Kuzey Irak Kürt oluşumu, Kıbrıs, Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek gibi planlar olabilir. ABD Kıbrıs konusunda 1974 yılında yanıldı, yeniden yanılmak istemiyor olabilir mi? Türkiye’de çıkarmayı planladığı bir iç savaşa karşı Ordunun nasıl bir hazırlığının olduğunu öğrenmek istiyor olabilir mi?

ABD AKP’yi kullanarak Ordu üzerinde operasyonlar yapıyor. Kuzey Irak’ta Ö.K.K. ekibinin başına çuval geçirerek başlayan bu süreç, Ö.K.K.’nda arama yaptırılarak devam ediyor.

Ö.K.K.’nın kozmik odalarında ne tür belge ve bilgilerin bulunduğuna dair askerler medyaya bilgi verdi. Verilen bilgilere göre bu odalarda olağanüstü bir durumda (savaş gibi) ne tür işlemler yapılacağına dair ‘çok gizli’ olan bilgiler bulunmakta. Bu bilgiler ışığında ‘arınç’ hikâyesindeki sekiz subayın serbest bırakıldığını da göz önünde bulundurursak, kozmik odalara niçin girildiğini ve buradaki bilgileri kimlerin çok merak ettiğini anlamış oluyoruz.

ABD’nin eski Ankara Konsolosu Edelman; “AKP’li bazı bakanlar 2004-2005 yıllarında bana gelerek Ordu darbe yapabilir dediler ve benden yardım istediler, Ordunun darbe yapabileceğine dair bir bilgi yoktu, bunu onlara söyledim” diyor. Zavallılıklarını görüyor musunuz? Abisine şikayete giden çocuklar gibi… Bir ülke başka nasıl küçük düşürülebilir?

Biraz beyin jimnastiği yapalım: "Bir ülke üzerinde emelleriniz var. Hatta 24 Temmuz 2004 yılında emeliniz olan ülkeyi işgal planı olarak Nevada çölünde bir tatbikat bile yapmışsınız. Hedef ülkeyi 96 saat içinde işgal ederek 96 saatte dış saldırıya karşı hazırlanan orduya da mesaj göndermişsiniz. O ülkeyi yöneten iktidarın bakanları gelmiş, ordusunu size şikayet ediyor ve yardım istiyor. Bundan iyi fırsat olur mu? 1991 yılında kapı dışarı edildiğiniz bir kurumun yatak odasına girmek için en iyi fırsat. Bu darbe paranoyaklarını Ö.K.K.’na yönlendirerek kendi ülken adına fırsata dönüştürürsün. Böylece o ülke üzerinde emellerini gerçekleştirmeden önce direnç noktalarını ve planlarını öğrenirsin."

RTE’nin danışmanları zaten büyük oranda ABD tedrisatından geçmiş Kürtçüler. RTE’nin nasıl yönlendirildiği malum. Güneydoğu’da yapılan mesnetsiz dedikodular RTE ve hükümet edenler için gerçek bir bilgi gibi kabul görüyor. O dedikodulara göre Ordu suçlu ilan ediliyor. Yani, dedikodu ile siyaset yapıyorlar. DTP’liler istifa edecekken, Öcalan boşuna mı hükümetin imdadına yetişerek DTP’lileri istifadan vazgeçirdi?

Bu görünen tabloya göre; ABD AKP’yi kullanarak Fetullahçı Gladio ile beraber Türk Ordusuna operasyon düzenliyor. Bu da demektir ki, ABD Türkiye aleyhine bir şeyler tertipliyor.

Birileri Ö.K.K.’nı kasten 1991 öncesi ABD kontrolündeki Özel Harp Dairesi ile özdeşleştirerek kakafoni yapıyor. Özdeşleştirenler kim? Fetullahçılar, Çandar gibi ABD derin devletinin elemanı olan provakatörler… Ö.K.K. ABD’nin derin devletine hizmet ediyor olsaydı; 1960, 12 Mart Muhtırası, 1980 darbelerini alkışlayanlar “Altanlar gibi” bugün de Orduyu alkışlardı.

Sözün özü; “ABD+FettulCİA” AKP gözetiminde Orduya operasyon yapıyor.Geldiğimiz noktada, asker Ankara’da alışveriş bile yapacak olsa; emniyete noter tasdikli bir görevlendirme belgesi yollayarak bilgilendirsin(!).. Ankara’nın her semtinde bir AKP’linin bulunma ihtimali olduğuna göre, maazallah her an suikast suçlamasıyla gözaltına alınabilirsiniz(!)
Zahide Uçar




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."