CİNAYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CİNAYET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2010 Cuma

3 BİN BİLİM ADAMINI KİM ÖLDÜRDÜ?
Karanlıklara gönülmüş, özenle gizlenmiş, unutturulmuş bazı gerçekleri hatırlatmak, açığa çıkarmak, tüm çarpıcılığı ile ortaya sermek en yalın insani sorumluluklarımızdan biridir. Unutkanlığın bu kadar yaygın olduğu, hafızaların hemen siliniverdiği, en acı insan hikayelerinin birkaç gün içinde kanıksandığı zamanlarda bunu yapabilmek bizi dengede tutan, diri tutan belki de tek gerçektir.
13 Aralık 2007'de, aslında pek kimsenin umursamadığı çok acı bir olayı burada tartışmıştık. Savaşların işgallerin, enerji kavgalarının, iktidar mücadelelerinin ötesinde bir ülkenin hafızasının silinmesi amacıyla yürütülen sistematik bir soykırımı ele almış o ülkenin "beyin ölümü"nün nasıl gerçekleştirildiğine dikkat çekmeye çalışmıştık. "Irak'ta 550 bilim adamı öldürüldü!" sorusuydu sorulan. Herkesin sustuğu, önemsemediği böyle bir olayın Türkiye ya da bir başka ülkede yaşanmasının nasıl bir travma olabileceğini hayal edebiliyor muyduk?
CIA mensubu John Kiriakou, o günlerde, "Onlara öyle işkence yaptık ki Allah'ı gördüler" şeklinde tüyler ürperten cümleleri rahatlıkla söylerken, hiçbir ciddi karşılık bulmazken, hala insan gibi yaşamaya devam edebilirken susmak mümkün müydü? Irakta yayınlanan bir gazete, 10 Eylül 2007 tarihli nüshasında o CIA mensubunun itiraflarından çok daha dehşet verici gerçeği suratımıza çarptı. Yüzlerce aydının, akademisyenin, din adamının, bilim adamının nasıl öldürüldüğünü, kaçırıldığını, yok edildiğini...
Gazeteye göre beş yüz elli civarında bilim adamı öldürüldü. Yine gazeteye göre, bu ölümlerden İsrail istihbarat servis Mossad ve ABD Savunma Bakanlığı Pentagon sorumluydu. Ölümler, tıpkı işkenceler gibi, sistematik bir şekilde gerçekleşti. Bazıları nükleer fizikçi olan bu insanlar, ABD ve İsrail'le işbirliği yapmadığı için ya da aynı ülkeler için tehdit görüldüğünden öldürüldü. 350 bilim adamı ve 200 profesörün bir ülkede öldürülmesi nasıl bir travmaya neden olur, diye sormuştuk. Dünyada böyle bir olay daha önce yaşanmış mıydı? Bu tür bir aydın soykırımı yaşanmış mıydı?
Biraz daha geriye gidelim: 15 Mart 2006... O zaman sayı bu kadar değildi. Buraya şu notları düşmüştük.
"Prof. Dr. İmad Sarsam. Arap Tıp Birliği üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Muhammed A.F. er-Rawi. Irak Fizikçiler Birliği üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Mecid Hüseyin Ali. Bağdat Üniversitesi öğretim üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Vecih Mahcub. Fizik eğitimi üzerine 8 kitabı var.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Sabri Mustafa el-Beyati. Bağdat Üniversitesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Mustafa el Mashadani. Bağdat Üniversitesi, dinler tarihi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Halid M. Al Canabi. Babil Üniversitesi İslam tarihi öğretim üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Abdulcabbar Mustafa. Musul Üniversitesi, siyaset bilimci.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Esad Salim Shrieda. Basra Üniversitesi Mühendislik bölümü dekanı.
Öldürüldü! Prof. Dr. Abdullatif el-Mayah. Mustansiriye Üniversitesi Ekonomi bölümü öğretim üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Leyla Abdullah es Saad. Musul Üniversitesi Hukuk fakültesi dekanı.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Mohammed Munim al- İzmirli,
Prof. Dr. Hazim Abdülhadi,
Prof. Dr. Abdul Sameia el Cenabi,
Prof. Dr. Alim Abdülhamid,
Prof. Dr. Muhammed Tuki Hüseyin el-Talakani,
Prof. Dr. Ali Abdul Hüseyin Kamil,
Prof. Dr Muhammed Er Ravi,
Prof. Sabri Mustafa El Beyati ve daha niceleri...
Öldürüldü.
Bazıları fizikçi, bazıları tarihçi, bazıları hukukçu, bazıları edebiyatçı, bazıları tıpçı, bazıları sanat tarihçisi, bazıları ilahiyatçı... Onlarca insan, eğitimci, bilim adamı.. Hepsi öldürüldü, öldürülüyor! Bazıları kafasına sıkılan tek kurşunla, bazıları işkence ile. Bazıları evlerinde, bazıları fakültelerinde, bazıları sokakta, bazıları Ebu Gureyb gibi işkence merkezlerinde, bazıları ise bilinmeyen yerlerde...
En az 250 bilim adamı bu şekilde öldürüldü. Yüzlerce bilim adamı, aydın kaçırıldı, kayboldu, akıbetleri bilinmiyor. Binlercesi ölüm korkusuyla Irak'tan kaçtı, kaçmaya çalışıyor. BM rakamlarına göre Irak yüksek eğitim kurumlarının yüzde 84'ü yakıldı, soyuldu, yıkıldı. Peki kim/kimler yaptı bunu? Hangi güçler bir ülkenin hafızasını bu şekilde silmek ister, ne amaçla yapar bunu?
Iraklı yazar Layla Anvar'ın, konuyla ilgili dikkatli yazısını okurken ürpermemek elde değil. Özetleyelim:
İlk zamanlar, suikastleri, "Irak halkından intikam almak" için Baasçıların ve El Kaide'nin yaptığı söyleniyordu. Irak yönetiminin resmi tezi buydu. 150 bin paralı asker ve istihbaratçının kol gezdiği ülkede oklar ABD istihbaratının işaret ediyordu. Anvar'ın araştırmasına göre Irak'ta 3 bin civarında aydın, bilim adamı, araştırmacı, doktor öldürüldü. Binlercesi ülkeden kaçtı, çok sayıda insan kayıp... 2003 yılında, yani işgal yılında Irak'ta 45 bin bilim adamı var. Bugün bu 45 bin kişiden kimse kalmadı. Bazıları öldürüldü, bazıları ülkeden kaçtı ya da kaçırıldı. Peki bu sistematik soykırımda kimlerin parmağı var? Layla Anvar'ın tespitleriyle bakalım.
1- 1980'lerde üç Iraklı bilim adamı suikaste uğradı. Bu nükleer ilimcilerden biri Paris'te otel odasında öldürüldü. O tarihlerde Irak nükleer çalışmalar konusunda ciddi girişimler ve çalışmalar yapıyordu. 1982'de İsrail Irak'ın Osirak nükleer tesislerini bombaladı.
2- 1991 savaşından sonra Irak ambargo altındaydı. Görünüşte Birleşmiş Milletler denetiminde. Bütün bilim adamları listelenmişti. 12 yıl boyunca bu kişilerin büyük bölümü ABD tarafından sorgulandı. BM verileri ABD'nin kullanımındaydı. Daha o tarihlerde, sonradan öldürülen bilim adamlarıyla ilgili bütün bilgiler ABD'nin eline geçmişti. Burada BM'nin oldukça kirli bir rolü olduğunu söylemek mümkün.
3- 2003 işgalinden hemen sonra Irak'ta ordu ve istihbarat tamamen değiştirildi. Bunun ardından bilim adamları hedef olmaya başladı. Bazı Kürt gruplarla Şii gruplar bu amaç için kullanıldı. Kim için? Tabi CIA ve Mossad için... ABD Kongresine sunulan bir raporda, o dönemde 300 bilim adamının, 200 üniversite hocasının öldürüldüğü bildiriliyordu. Dava Partisi, o dönemde, bu ölümlerin CIA ve Mossad tarafından yürütüldüğünü açıkladı.
4- İşgalden sonra Irak'ın savaş pilotları da birer birer öldürüldü. Kaynaklar, pilotlardan sadece bir tanesinin hayatta kaldığını gösteriyor. Anvar, pilotların İran istihbaratı tarafından öldürüldüğünü söylüyor.
5- Suikastlerle ilgili bir başka işaret; dönemin İçişleri Bakanı ve silahlı adamlarını gösteriyor. Akademisyenlerin, doktorların, bilim adamlarının evleri bu maskeli kişilerce basılıp öldürüldüğü, kaçırıldığı, işkence altına alınıp ortadan kaldırıldığı belirtiliyor.
6- Samarra'da bazı suikastlerde el Kaide izleri olduğu, buradaki el Kaide yapılanmasının İran ve ABD istihbaratıyla bağlantıları olduğu ifade ediliyor.
7- Anvar, yazısında değişik araştırmalara, listelere, sayılara yer veriyor. Uzmanlık alanlarına göre suikaste uğrayanları alt alta sıralıyor. Öldürülenlerin yüzde 62'si master ve doktora eğitimi almış insanlar. Burada binlerden söz ediyoruz.
8- Bugünkü Irak Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 8 bin doktor ölüm korkusuyla ülkeden kaçmış, 2 bin doktor öldürülmüş.
9- Bütün bunlara rağmen, binlerce eğitimli insanı sistemli şekilde yok eden operasyonu kimlerin yaptığı hala bilinmiyor. Şüpheliler arasında; CIA, Mossad, bazı Kürt gruplar, bazı Şii gruplar var.
Ancak, işgali planlayanların, 1991'den beri hazırladıkları listede adı geçen bilim adamlarını birer birer ortadan kaldırdığı, bunun için Irak içinde çok farklı kesimleri kullandığı artık bilinen bir gerçek.
İbrahim Karagül


25 Ocak 2010 Pazartesi


SONUNDA BİR LİDER GERÇEKLERİ AÇIKLADI
DEPREMLERİ ABD YAPIYOR



17 Ağustos depreminde ortaya atılan “Depremin nedeni ABD’nin gizli silahı” iddiasına 11 yıl sonra bu kez Venezuela’dan destek geldi. Devlet Başkanı Chavez, Haiti depreminin arkasında ABD’nin olduğunu söyledi.

Gölcük depreminin ardından Türkiye’de de uzun süre kulaktan kulağa yayılan bir söylenti, üç hafta önce Haiti’yi vuran sarsıntının ardından yeniden gündeme geldi. Üstelik bu kez bu iddiayı ortaya atan bir devlet başkanı oldu.
 Daha önce 200 bin kişinin öldüğü, 7 büyüklüğündeki depremin ardından ABD’nin bölgeye gönderdiği askerlerle
“Haiti’yi işgal etmeye çalıştığını” öne süren Venezuela lideri Hugo Chavez, bu kez depreme ABD’nin gerçekleştirdiği bir silah denemesinin neden olduğunu söyledi. İlginç çıkışlarıyla tanınan Venezuela lideri, İspanyol ABC televizyonuna yaptığı açıklamada, ABD ordusunun yeryüzü hareketlerini etkileyecek kadar güçlü bir silahı Haiti yakınlarında denediğini bunun sonucunda böyle bir felaketin ortaya çıktığını iddia etti. Chavez, “Deprem, Amerika’nın deprem makinesini kullanmasıyla gerçekleşti. Amerika bu makineyi, Karayipler’de deniyor. Bu sadece bir tatbikat. Ancak asıl hedef başka. Bu silah İran’a karşı kullanılacak” ifadelerini kullandı.
Neden Tesla Makinesi mi?

17 AĞUSTOS 1999’daki Gölcük depreminden sonrasında depremin sorumlusu bazı komplo teorisyenleri tarafından “Tesla Makinası” olarak açıklanmıştı. ABD tarafından ünlü mucit Nikolas Tesla’nın 1900’lerde yapılan bir makineden geliştirilmiş olan makinenin, “elektro manyetik dalgalarla” yeraltındaki enerjiyi boşalttığı iddia edilmişti. İşte teoriler:
“ABD ordusu, ülkelerinde gerçekleşecek büyük bir depremi önlemek için, fay hatlarındaki enerjiyi küçük küçük depremlerle boşaltmaya çalışıyor. Bunu da ilk olarak 1999’da Türkiye’de denediler. Bu makina, aynı zamanda silah olarak da kullanılıyor.”
Tanrım bize yardım et! 

HAİTİ’DEKİ depremin üzerinden 13 gün geçmesine rağmen hâlâ yardımlar yerlerine ulaşamadı. Yardım dağıtımı güvenlik alanındaki yetersizlik nedeniyle güçlükle yürütülebiliyor. Dün BM askerleri, yardım dağıtımı sırasında yüzlerce kişinin saldırısına uğradı.
 

Askerler kalabalığı uyarı ateşi açarak ve göz yaşartıcı gaz kullanarak dağıtabildi. Başkentteki Notre Dame de l’Assomption Katedrali de pazar ayini sırasında en kalabalık gününü yaşadı. Katedrale akın eden 2 bin 500 Haitili, kendilerine yardım etmesi için Tanrı’ya dua etti.



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

24 Ocak 2010 Pazar

B PLÂNI
2003 Dergisinden aldığım bu yazı Irak’ın durumunu ve İsrail’in olayların içerisinde ne kadar olduğunu ve istihbaratların ülkelere nasıl girdiğini,ABD ve İsrail’in kader birliğini,İran’ın coğrafyamızdaki etkisini okurken Türkiye’nin içerisinde olduğu gündemi aklınızdan geçirin.

SEYMOUR M. HERSH
ABD Askerî Olarak Mağlup Edilemez Ama Siyasî Olarak Bitti
Savaş, Temmuz 2003’de, Başkan Bush Irak’ta zafer ilân ettikten iki ay sonra, bırakınız yavaşlamayı, oldukça kritik bir noktaya ulaştı. Savaşın en şevkli savunucularından olan İsrail mevcut idareyi; Amerikan önderliğindeki işgalin yaz sonundan itibaren artan bir direniş dalgası -bombalama ve suikast kampanyası- ile karşı karşıya kalabileceği yönünde, uyarmaya başladı. Irak’ta bulunan İsrail istihbarat kaynakları; direnişçilerin, İran-Irak arasındaki korunmayan sınırdan gönüllerince geçen İran istihbaratının ajanlarının ve diğer uluslardan savaşçıların desteğini aldıklarını rapor ediyordu. İsrailliler, söz konusu 1500 km’lik sınırı ne pahasına olursa olsun emniyete alması konusunda ABD’yi uyardılar.
Sınır açık kaldı. Ancak Washington Enstitüsü Yakın Doğu Politikaları Başkan Yardımcısı Patrick Clawson; “İktidar, İsrail’in İran istihbaratını kâle almıyor değildi. Geçen yaz sınırın kapatılması için adımlar atıldığından şüphe yok. Ancak tutumumuz, sınırı aşan sıradan İranlılarla Iraklılar’ın temas kurmalarının daha yararlı olacağı yönündeydi ve hac gibi amaçlarla her gün binlerce İranlı sınırı geçiyordu” diyor ve ekliyor; “Karşılaştığımız sorun şuydu: Acaba bu tutumun getirisi gerçekten götürüsünden fazla mıydı? Gerçekten Iraklılar’ı izole etmek istiyor muyduk? Bu soruya cevabımız, İranlılar ellerine silâh alıp bize ateş etmedikleri müddetçe ödenen bedele değer şeklinde tecelli etti.”Clawson; “İsrailliler bizle bu konuda oldukça keskin bir şekilde ihtilafa düştüler. Kaygılarını açık sözlülükle ortaya koydular; ‘İranlılar, Irak’ta sosyal ve hayır dernekleri kuracaklar ve bunları Amerikalılar’a silâhlı saldırı düzenleyecek insanları devşirmek için kullanacaklar.’” Artan şiddet bu kaygının doğru olduğunu ispatladı. Ağustos’un başında işgale karşı ayaklanma, Bağdat’ta kırk iki insanın öldüğü, Ürdün Büyükelçiliği’nin ve Birleşmiş Milletler Merkezi’nin bombalanması eylemleri ile patladı. Eski bir İsrail istihbarat subayı ise, “İsrail liderliğinde ABD’nin İran’la yüz yüze gelmekten kaçındığı yönünde kanaatinin oluştuğunu” söyledi ve Irak’taki vaziyetin kurtarılması konusunda ise, “Artık askerî olarak mâkul değil -ABD askerî olarak mağlup edilemez- ama siyasî olarak bitti.” dedi.
Ulusal Güvenlik Konsey’inde geçen seneye kadar görev ifa eden eski CIA analisti ve Saban Ortadoğu Politikaları Merkezi’nin yeni araştırmacısı Flynt Leverett ise, geçen sene yaptığı değerlendirmede şunları söyledi; “Bush’un, ‘Görev Tamamlandı’ şeklindeki Mayıs konuşmasının prematüre olduğu açıkça ortaya çıktıktan sonra, vaziyeti tersine çevirmek için bir şansı vardı, Bush takımı müttefiklere giderek (ve onların desteğini alarak) cephede daha fazla asker bulundurabilirdi, ama neoconlar burunlarının dikine giderek; ‘Biz bunu kendi yolumuzla hallediyoruz’ tavrını sürdürdüler”.Leverett açıklamalarını; “Başkan ancak iş işten geçtikten sonra, bir stratejik değişiklik yapmak veya tek taraflı kontrol konusunda dayatırsa, setleşmek ve gerçek direnişin kaynağını bulmak zorunda olduğunu anladı” şeklinde sürdürdü. Leverett’in söylediğine göre, Bush iktidarı bundan sonra, “Guantanamo modelini Irak’a uygulama” yâni sorgulama kurallarını bir kenara bırakma kararını verdi. Kararları direnişi durdurmakta başarısız oldu ve nihayetinde Ebu Garip hapishanesi skandalı ile neticelendi.

Ehud Barak’dan Cheney’e Nasihat:
“Yapılacak tek şey yaşanacak rezaletin büyüklüğünün seçilmesinden ibaret”Kasım başında Başkan Bush, Irak’taki CIA istasyonu şefinden -CIA jargonunda “Aardwolf” olarak adlandırılan ve özel bir cephe analizini içeren- Irak’taki güvenlik durumunun çökmenin eşiğine yaklaştığı uyarısını yapan amansız bir değerlendirme aldı. Knight-Ridder’ın tanımlaması ile söz konusu belgede; “Savaş sonrası ihdas edilen hiçbir siyasî kurum veya lider, ülkeyi yönetebilme kabiliyetini sergileyememiş, seçim düzenleyememiş veya bir anayasa taslağı oluşturamamıştır” denmektedir.
Rapordan birkaç gün sonra, şiddetten ve kendisine ulaşan yeni istihbarattan şaşkına dönmüş Bush iktidarı, sonunda kendi başına hareket etme politikasını değiştirmeye kalkışmış ve Birleşmiş Milletleri sürece dahil etmek üzere, 30 Haziran’ı bir geçici hükümete idareyi devretme tarihi olarak belirlemişti. Irak konularında çalışan bir Birleşmiş Milletler danışmanı, “2003 Kasım’ında yâni Başkanlık seçimlerinden tam bir yıl önce paniklediler ve kabahati BM ve Iraklılar ile paylaşmaya karar verdiler” diyor.
Savaşı destekleyen iktidarın eski bir görevlisi, geçen sonbaharda Irak’a cesaret kırıcı bir ziyarette bulundu. Daha sonra Tel-Aviv’i de ziyaret ettiğinde İsraillilerin de aynı şekilde şevklerinin kırıldığını gözlemledi. Onlara göre, uyarıları ve tavsiyeleri göz ardı edilmişti ve direnişe karşı yürütülen Amerikan savaşı batmaya devam ediyordu. “İsrail’in siyaset ve istihbarat dünyasının önde gelenleri ile saatlerce konuştum” diyen eski yetkiliye İsrailliler endişelerini, “Irak’ta işi düzeltemeyeceksiniz ve bizlerin de kendimizi en kötü senaryoya ve onunla nasıl başa çıkacağımıza hazırlamamız gerekmez mi?” şeklinde dillendirmişler.
Eski İsrail Başbakanı ve Bush iktidarının Irak’ı işgalini destekleyen Ehud Barak bu noktada işi ele alıyor ve bizzat Başkan Yardımcısı Dick Cheney’i, Amerika’nın savaşı kaybettiği yollu uyarıyor. Barak’a yakın bir Amerikalıya göre Cheney’e demiş ki, “İsrail bir işgali kazanmanın bir yolu olmadığını öğrendi.” Barak’ın Cheney’e dediğine göre; “Yapılacak tek şey, yaşanacak rezaletin büyüklüğünün seçilmesinden ibarettir.” Cheney, Barak’ın bu yorumuna cevap vermemiş. (Cheney’in ofisi bu konuda yorum yapmaktan çekinmiştir.)

İsrail Ajanları İşbaşında
Avrupa, Ortadoğu ve ABD’de de gerçekleştirdiğim bir seri görüşmede yetkililer bana; “İsrail’in, geçen yılsonu itibariyle Bush iktidarının Irak’a demokrasi ve istikrar getiremeyeceği ve bu nedenle İsrail’in diğer opsiyonlara ihtiyaç duyduğu konusunda karara vardığını” söylediler. Bana söylendiğine göre, Başbakan Ariel Sharon’un hükümeti, yarı bağımsız Kürdistan bölgesinde kayda değer bir varlık oluşturarak, Irak’ın Kürtleri ile uzun süredir süregelen ilişkisini geliştirmek yoluyla savaşın İsrail’in stratejik pozisyonuna verdiği zararı minimize etmeyi kararlaştırdı. Yetkililer bana, Sharon’un ağır bir mali taahhüdü de içeren ve Irak’taki direniş büyümeye devam ettikçe daha fazla kaos ve şiddet yaratma potansiyeline sahip bu pervasız kararını açıkça anlattılar.
İsrail’in istihbari ve askerî ajanları hâlihazırda Kürdistan’da sessizce işbaşındalar ve Kürt komando birliklerine eğitim veriyorlar. İsrail açısından en önemlisi de İran ve Suriye’deki Kürt bölgelerinde örtülü operasyonlar yürütüyor olmaları. İsrail, özellikle savaşla bölgedeki pozisyonu güçlenen İran’dan tehdit algılamakta. Aralarında İsrail’in gizli dış istihbarat teşkilatı MOSSAD üyelerinin de bulunduğu İsrailli ajanlar, Kürdistan’da işadamı sûretinde ve kimi zaman İsrail pasaportu dahi taşımadan faaliyet yürütmekteler.
Yorum yapması istendiğinde İsrail’in Washington Büyükelçiliği sözcüsü Mark Regev, “Bu hikaye tamamen yanlış ve ilgili hükümetlerin haberdar oldukları da yanlıştır” dedi. Kürt yetkililer de, tıpkı ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü gibi, bu konuda yorum yapmaktan çekindiler.


 (devamı için) dergi abonelik istiyor
İSRAİL, FİLİSTİNLİLERİN ORGANLARINI ÇALDIĞINI İTİRAF ETTİ

İsrail’in öldürülen Filistinlilerin organlarını kullandığını itiraf ettiği; ancak bu uygulamanın 1990’lı yıllarda durdurulduğunu açıkladığı bildirildi.




İsrail’in öldürülen Filistinlilerin organlarını kullandığını itiraf ettiği; ancak bu uygulamanın 1990’lı yıllarda durdurulduğunu açıkladığı bildirildi.

İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesi, “İsrail Filistinlilerin organlarını kullandığını itiraf etti” başlıklı haberinde İsrailli doktorların Filistinlilerin organlarının kullanıldığını; ancak bu uygulamaya 1990’lı yılların sonlarında son verildiğini duyurdu.

İsrailli doktorların 1990’lı yılların sonlarında uygulamaya son verilse de Filistinlilerin organlarını ailelerinin izni olmaksızın aldıklarını ve kullandıklarını itiraf ettiklerini belirten gazete, İsrail adli tıp merkezi eski müdürü Dr.Yahuda Heys’in, “İsrail, bazı Filistinlileri öldürmüş ve onların organlarından yararlanmıştır” dediğini nakletti.

İsveç’te yayımlanan Aftonbladet gazetesinin İsrail’in Filistinlilerin organlarını çaldığına ilişkin haberinin İsrail tarafından yalanlandığını hatırlatan gazete, İsrailli doktorların organ hırsızlığı konusundaki itiraflarının artık İsrail televizyonlarında bile yayımlandığını, bunun da Filistinlilerin daha da öfkelenmesine sebep olduğunu yazdı.

Gazeteye açıklamada bulunan İsrail parlamentosundaki Arap milletvekillerinden Ahmed Tibi, “Bu itiraflar İsrail ordusunun ne kadar cani olduğunun açık bir göstergesidir” dedi.

22 Ocak 2010 Cuma

MİLLENNİUM CHALLENGE  HAİTİ’DE GERÇEKLEŞTİ.
SIRA KİMDE DERSİNİZ.


ABD HAİTİ'Yİ İŞGAL ETTİ
ABD'nin depremin vurduğu Haiti'ye askeri üs kurması ülkenin işgali olarak yorumlanırken, Fransa ve Venezuela Amerika'yı uyardı. Amerika bu işgalle Güney Amerika'daki kontrollerini arttırmayı hedefliyor.

Deprem felaketinin ardından Haiti'yi işgal eden ABD bölgede askeri üssünü de kurdu. Fransız Haber Ajansı AFP, ABD'nin başkent Port-au-Prince'in kuzeyinde bir askeri operasyon üssü kurmaya başladığını duyurdu. AFP, Amerikan askerlerinin, üslerini Port-au-Prince havaalanına yaklaşık bir kilometre uzaktaki bir elektrik santral tesisine kurduğunu bildiriyor. 

Amerikan ordusunun 82. hava indirme tümenine bağlı paraşüt birliklerinin üsse yerleştiğini duyuran AFP Amerikan donanmasına bağlı helikopterlerin asker taşımayı sürdürdüğünü haberleştirdi.
 

ABD'nin deprem bahanesiyle Haiti'ye asker yığması ve bu ülkeyi işgal etmesi karşısında Fransa da sesizliğini bozdu.

Fransa ABD'nin üstlendiği egemen role açıklık getirmesini ve Birleşmiş Milletler'in soruşturma başlatmasını istedi.

Fransa İşbirliği Bakanı Alain Joyandet'nin teşhisi ise Joyandet, ABD'nin Haiti'deki amacının Haiti halkına yardım etmek değil, ülkeyi işgal etmek olduğunu vurguladı.
 

ABD'nin Haiti'yi işgal etmesinin ardından Birleşmiş Milletler Haiti'de daha aktif bir rol üstlenmek için girişimlerini hızlandırdı.
 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Haiti'ye takviye barış gücü gönderme konusunu görüşüyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun'un 3 bin 500 takviye personel gönderilmesi önerisinin Konsey üyeleri tarafından onaylanması bekleniyor.
 

Haiti'de 7 bini asker ve 2 bini polis olmak üzere yaklaşık 9 bin Birleşmiş Milletler görevlisi bulunuyor. Güvenlik Konseyinin takviye güç gönderme kararı alması halinde bu sayının 12 bin 500'e çıkması bekleniyor.
 

ABD Haiti'deki operasyonuyla Güney Amerika'nın kontrolünde önemli bir avantaj elde edecek. Haiti'deki Amerikan askeri varlığı, Latin Amerika'da ABD karşıtı oluşumlara karşı caydırıcı etki yapabilecek
Venezuela'dan ABD'ye sert çıkış: 'İşgale son ver'

Venezuela Eğitim Bakanı olan Navarro ise, "Biz ABD'nin bölgede yapmaya çalıştığı manevrayı açıkça kınıyoruz ve ABD halkından, yönetimlerini ülkenin ihtiyaç duyduğu dayanışma desteği ve ilgisi konusunda zorlamalarını istiyoruz" dedi.
 

Navarro, Washington'un Haiti'deki askeri varlığının, zaten korkunç felaketlerin maduru olan ülkedeki durumu daha da zorlaştıracağını belirtti.

Navarro, Haiti'deki trajediye uluslararası toplumun verdiği tepkiyi övmekle birlikte şunları ekledi: "Şu anda onların ihtiyacı olan tanklar, savaş uçakları, tüfekler değil, onlar bir yana deniz piyadeleri hiç değil. Haitililer hastaneye, kurtarma çalışmalarında görev alabilecek kişilere, doktor ve hemşireye, ve aynı zamanda yeniden inşa çalışmalarında yardıma ve ülkelerinin bağımsızlığı pahasına olmayacak özverili bir desteğe ihitiyaç duyuyor".
 

Kaynak: AA / Latina Presenta / Timeturk
 



MİLLENNİUM CHALLENGE NEDİR?
Amerikan ordusu tarihinin en kapsamlı tatbikatını gerçekleştirmektedir (24.07-15.08.2002 – Nevada/ABD). Tatbikata NATO’nun demirbaş ülkelerinden birçoğu katılmasına rağmen Türkiye davetliler listesinde yoktur. Tatbikatın adı ‘Millenium Challenge’, tatbikatın senaryosu ise daha ilginç;
‘Tatbikatın konusu ise; işgal edilmesi planlanan ülkede önce yıkıcı bir deprem meydana gelir, bu depremle eş zamanlı olarak uluslar arası bir mahkeme ülkenin sınırlarını ilgilendiren ve çıkarlarına ters bir karar alır. Burada konu daha da ilginçleşir ve ordu hedef ülkede darbe yapar ve yakınında bulunan ada ülkeyi ablukaya alır. Önemli ulaşım yollarında bulunan bu adanın ablukaya alınması ile birlikte ABD harekete geçer ve 96 saatte o ülkenin önemli şehirlerini işgal etmeye çalışır.
Bu senaryo açıklamaya gerek bırakmayacak derecede Türkiye'yi, o günden bu güne yaşananları hatırlatmakla birlikte bazı açıklamalarda bulunmakta fayda var. Öncelikle, şunu belirtmek gerekir ki tatbikatın gerçekleştirildiği dönemde, dünyada seferberlik emrini 96 saatte gerçekleştirebilen tek ordu TSK idi. Deprem olması ise Türk vatandaşlarına zaten tanıdık gelecektir. İster gerçek manasında olsun, isterse ekonomik bir depremi temsil etsin bu konu Türkiye ile birebir eşleşmektedir. Ayrıca tatbikatın yapıldığı California'da Kuzey Anadolu Fay Hattı'na eş bir fay hattı olduğu da akılda bulundurulmalıdır. Komşu ada ülkeye yapılan abluka operasyonu ve darbe yapılması ise bu tatbikatın Türkiye açısından en ilginç noktalarıdır.’
(Emin YILMAZ – BOP ve MILLENİUM CHALLENGE Tatbikatı , 08.04.2008 , http://www.stratejikboyut.com/haber/bop-ve-millenium-challenge-tatbikati--28124.html  -Aşağıda var.)
TBMM tarihi bir karar vermek üzeredir(25.02.2003). Tezkere meclisten geçerse, ABD ordusu Türkiye’nin güneyinden geçerek Irak’ı işgal edecektir. Bu tezkere ile ayrıca ABD ordusu güneyimizden geçip gitmeyecek belirlenen hat boyunca konuşlanacaktır. Tezkere reddedilir, ABD ise bu resti asla unutmayacaktır.
Amerika’nın yeni başkanı Obama Irak’tan çekilme takvimini açıklar. Yazılıp çizilenlere bakılırsa Amerikan postalı Irak’ı işgal ederken basamadığı Türk Topraklarına geri çekilirken basmak niyetindedir. (The Christian Science Monitor Dergisi) Siz buna işgal etmek de diyebilirsiniz.




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

12 Ocak 2010 Salı

İRAN’DA TEK TEK BİZDE TOPLU FİZİKÇİ KIYIMI.
Daha birkaç gün önce yayınladık.
İşte bu gün İran’da bombalar patladı.
Siyonist liderler Protokollerini kesintisiz uyguluyor.
Dünyanın kabadayıları coğrafyamızda, Siyonist liderlerin tepeden indirdiği B.O.P eşbaşkanları iktidar.
Unutmayın “sıra bize de gelecek”.
Bundan kaçış yok.
Türk halkının bedel ödeme zamanı geldi.
Uyan Türk halkı.
Bunlar ülkemizde de oluyor.
Daha kötüleri de olacak.


İRAN'DA BOMBALI SALDIRI: 1 PROFESÖR ÖLDÜİran'ın başkenti Tahran'da düzenlenen bombalı saldırıda bir profesörün hayatını kaybettiği bildirildi.
İngilizce yayım yapan Press TV'nin flaş haberinde, Mesud Muhammedi adlı üniversite profesörünün uzaktan kumanda ile patlatılan bomba ile öldürüldüğü duyuruldu.
PROFESÖRÜN NÜKLEER ENERJİ UZMANI OLDUĞU AÇIKLANDI
İran'da bombalı saldırıda hayatını kaybeden profesörün nükleer enerji alanında uzman olduğu bildirildi.
Tahran Genel Savcısı Abbas Caferi Devletabadi, bu sabah başkentte bir bombanın uzaktan kumandayla patlatılması sonucu hayatını kaybeden Prof.Dr. Mesud Ali Muhammedi'nin, Tahran Üniversitesi ve Malik Eşter Üniversitesi'nde öğretim üyesi olduğunu açıkladı.
Devletabadi, "Prof.Dr. Muhammedi, nükleer enerji uzmanıydı. Saldırıyı gerçekleştirenler ya da herhangi bir zanlı henüz yakalanmış değil" dedi.
Saldırının sebebi ve hedefinin şimdilik bilinmediğini kaydeden Devletabadi, olayla ilgili soruşturmanın çok yönlü sürdürüldüğünü söyledi.
Bu arada başka bomba ihtimali üzerine olay yerinin güvenlik kordonuna alındığı belirtilirken, olayda yaralananlar olabileceği de ifade edildi.
İRANLI NÜKLEER FİZİKÇİ UZAKTAN KUMANDALI BOMBA İLE ÖLDÜRÜLDÜ
İran'ın önde gelen nükleer fizikçilerinden Tahran Üniversitesi öğretim görevlisi Mesud Ali Muhammedi, Tahran'daki evinin önünde bir motosiklete yerleştirilen uzaktan kumandalı bomba ile öldürüldü. İRAN RESMİ HABER AJANSI IRIB OLAYIN SORUMLUSUNUN ABD VE İSRAİL OLDUĞUNU ÖNE SÜRDÜ. Olay sırasında çevredeki bazı araçların zarar gördüğü, binaların da camlarının kırıldığı açıklandı.
Nükleer programından dolayı başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin yoğun baskısı altında bulunan İran, barışçıl amaçlarla programı sürdürdüğünü, dolayısıyla bundan vazgeçmelerinin söz konusu olamayacağını belirtiyor.
Batılı ülkelerin yanı sıra İsrail İran'ın nükleer silah peşinde olduğunu öne sürüyor. İsrailli liderler ise sık sık İran'ın nükleer tesislerine yönelik saldırı düzenleyebilecekleri tehdidinde bulunuyor.
Geçtiğimiz yıl ortalarında da başka bir İranlı nükleer fizikçi ŞAHRAM AMİRİ, hac için bulunduğu Suudi Arabistan'da kaybolmuş, Tahran, ABD'nin Amiri'yi kaçırdığını öne sürmüştü.
Tahran Savcısı, Muhammedi'nin Tahran Üniversitesi'nde nükleer fizik dersleri verdiğini belirtirken, Muhammedi'nin İran'ın geliştirdiği nükleer programın içinde olup olmadığı konusunda bilgi vermedi.
İran basını Muhammedi'yi 1979 İslam devriminin en önde gelen savunucularından biri olarak adlandırıyor.
Son günlerde rejim ile muhalifler sık sık karşı karşıya geliyor ve bazı İranlı basın yayın organları Muhammedi'nin öldürülmesinin muhaliflerle ilgili olabileceğini öne sürüyor.
Temmuz ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini Mahmud Ahmedinejad ikinci kez kazanınca muhalifler sokağa dökülerek, seçimlere hile karıştırıldığını iddia etmişti. Zaman zaman yeniden alevlenen gösteriler sırasında şu ana kadar çok sayıda kişi hayatını kaybetti.
İRAN TELEVİZYONU: BOMBAYI YERLEŞTİRENLER SİYONİST-AMERİKAN AJANI
Evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybeden Tahran Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Mesud Muhammedi, nükleer fizik dersi verdiği belirtildi.
İran medyası, Mesud Muhammedi'nin evinin önüne bomba koyanların Siyonist-Amerikan ajanları olduğunu öne sürdü. 'İslam devriminin sağdık destekçisi' olarak nitelendirilen Muhammedi'nin bir motosiklete yerleştirilen uzaktan kumandalı bombayla öldürüldüğü açıklandı.


ve hatırlayalım:



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

10 Ocak 2010 Pazar

MOSSAD-CİA TÜRKİYE'DE DE 
BİLİM ADAMI AVINDA

BİLİM ADAMLARINI KORUYAMAYAN BİR  İSTİHBARATIN/T.S.K'NIN OLDUĞU BİR ÜLKE GELİŞEMEZ
ŞİMDİ NÜKLEER FİZİKÇİLERİMİZ AVLANIYOR.
İSTİHBARAT,T.S.K UYUYOR MU?
TABİ ARINÇ BEYE SUİKASTLA UĞRAŞIYOR.
ARINÇ'I KİM NE YAPASIN.
SİZ BİLİM ADAMLARIMIZI KORUYUNUZ.










Çok kısa bir haber:
MOSSAD AVCI, MÜSLÜMAN BİLİM ADAMLARI AV





500'den fazla Müslüman bilim adamı ve profesör İsrail'in Mossad istihbarat ajansı tarafından katledildi
Irak'ta yayınlanan El Bayna gazetesinin haberine göre, cinayetler, "Siyonist rejim"le işbirliğini reddeden Iraklı nükleer uzmanlar ve üniversite profesörlerinden kurtulma misyonunun bir parçası.


Gazete haberinde "Cinayetler Mossad ve ABD Savunma Bakanlığı - Pentagon tarafından gerçekleştirildi" denildi.
Bugüne kadar 350 bilim adamı ve 200 profesör sadece bu mezalimleri işlemek üzere Irak'a konuşlandırılan İsrailli Mossad komandoları tarafından gizlice katledildi.
Gazetede yer alan bir başka iddia ise "ABD Dışişleri Bakanlığı'na göre, bu cinayetler, Washington'un Iraklı bilimadamlarını ABD ile işbirliğine ikna etme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine gerçekleşti." şeklinde.
ABD'de yaşayan birçok uzman da (bu işbirliği) tekliflerine uymayı reddetti ve kaçtı. Başka ülkelere sığınmaya çalışıyorlar. İşbirliği yapanlar ise ABD'li yetkililerin ellerinde çok yorucu sorgulamalar ve hatta işkencelere maruz kaldılar.
İSRAİL BU BİLİMADAMLARINI TEHDİT OLARAK GÖRÜYOR


Gazetenin haberinde, Tel Aviv'in bu bilim adamlarını "Siyonist rejimin" güvenliğine bir tehdit olarak gördüğü ve bunu halletmenin en iyi yolu olarak sıkıntı veren entelektüellere suikast düzenlemeye karar verdiği kaydediliyor.
Böyle bir uygulamaya yedi ay önce onayını ifade eden Pentagon, İsrailli komandolara destek gönderdi, ayrıca hedefteki öldürülecek olanlar hakkında tam kişisel kayıtları onlar (İsrailli komandolar) için tedarik etti.
Bilim adamları evlerinden uzakta sahneye konan senaryolarla katledildi. Bunda, Irak'ta her gün gerçekleşen düzenli beklenen bombalı saldırılardan istifade edildi.

İNTİHAR MI, CİNAYET Mİ?
ASELSAN MÜHENDİSLERİ NEDEN ÖLDÜ?

ASELSAN’da üç mühendis peş peşe intihar etti. Jandarma raporu, ‘her birinin farklı yöntemlerle intihar ettiği’ni yazdı. Bunun üzerine savcılık dosyayı kapattı. Ancak Adli Tıp’ın raporu, gözleri yeniden bu üç mühendise çevirdi. Çünkü bu rapora göre, ölümlerden biri şüpheliydi. ASELSAN mühendisleri planlı bir cinayetin kurbanı mı? Daha da önemlisi, mühendisler hangi projelerde çalışıyordu?

Emrullah Erdinç / TEMPO

Tarih 7 Ağustos 2006. Üç gündür kendisinden haber alınamayan, ASELSAN’da çalışan makine mühendisi Hüseyin Başbilen’in otomobili, Ankara Pursaklar Ayancık yolu üzerinde bulundu. Başbilen, şoför koltuğunda kanlar içinde yatıyordu. 30 yaşındaki elektrik mühendisi Hüseyin Başbilen çoktan ölmüştü. Arabanın ön sağ koltuğunda, genç mühendisin yazdığı intihar mektubu ve alyansı bulundu. Otomobilin içinde, yerde, ucu kanlı ve üç santimetre açık olan falçata vardı. Jandarmanın tutanağına göre; maktulün sol bileği iki santimetre, boynunun sol tarafında iki santimetre falçatayla kesilmişti. Ölüm sebebi olarak kan kaybı gösteriliyordu. Jandarma, otomobilin içinde yaptığı aramada Başbilen’in çantasını da buldu. Soruşturma kapsamında elde edilen bilgilere göre çantada, Başbilen’in üzerinde çalıştığı milli tank projesiyle ilgili sunumların olması gerekiyordu. Ama bu dosyalar bulunamadı.
      
     Çantadaki kayıp belgeler

      Başbilen, ölümünden üç gün önce, 4 Ağustos 2006’ta, ASELSAN’da, Türkiye’nin savaş teknolojisinde dış bağımlılığını ortadan kaldıracak çalışmalarına ilişkin bir sunum yapacaktı. ODTÜ mezunu makine mühendisi Başbilen, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki üst rütbeli subaylarla uzun süredir ‘milli tank’ projesi üzerinde çalışıyordu. Sunumun ardından proje onaya gönderilecekti.
      Başbilen, o gün cep telefonunu evde bırakmıştı. Akşam eve dönmeyince, eşi, ASELSAN’ı aradı. Gülsen Başbilen, eşinin işe gelmediği yanıtını alınca, polise Hüseyin Başbilen’in kayıp olduğunu bildirdi. İntihar haberi üç gün sonra geldi. Başbilen, “Elveda'' diye başladığı son mektubunda karısından hakkını helal etmesini istemişti. Açılan soruşturma, ‘normal intihar vakası’ ibaresiyle savcılık tarafından kapatıldı. Ama Başbilen ailesi, onun intihar ettiğine inanmadı ve dosyanın kapatılmasına itiraz etti.
      Başbilen, 10 yıldır ASELSAN’da çalışıyordu. Birçok projenin içinde yer almıştı. Özellikle SUİKAST SİLAHI ‘KANAS’ ÜZERİNDE UZMANLAŞMIŞ BİR İSİMDİ. İMZA ATTIĞI PROJELER ARASINDA F-16 SAVAŞ UÇAKLARINDA SİNYAL KIRICI SİSTEMİ DE BULUNUYORDU. BAŞBİLEN, TANK PROJELERİ ÜZERİNDE DE ÇALIŞMAYA BAŞLADI. Bu arada MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI, ŞUBAT 2006’DA, YURTDIŞINDAN 1000 ADET TANK ALIMINI KAPSAYAN ‘YENİ NESİL TANK ALIMI PROJESİ’NDEN VAZGEÇTİ. Yerine, ASELSAN ile ‘milli tank’ projesi çalışması başlatıldı. Başbilen bu çalışmalarda gönüllü yer aldı; sinyalizasyon ve sofistike elektrik aksam konusunda projeler geliştirdi.
      
     Evlenmek üzereydi

      ASELSAN’ı sarsan ikinci haber, 17 Ocak 2007’de geldi. Bu kez intihar eden Halim Ünsem Ünal’dı. ASELSAN’da bir süre çalıştıktan sonra görevinden ayrılan Ünal’ın cesedi, Ankara’da Eymür Gölü kenarında bulundu. Otopsi raporuna göre Ünal, kafasına sıkılan tek kurşunla ölmüştü. Bu vaka da savcılık dosyasına ‘intihar’ olarak geçti. ÜNAL ÖLDÜĞÜ GÜN, SAVUNMA SANAYİ İLE İLGİLİ BİR SEMİNERE KATILACAKTI.
      Ünal, ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden, 2000 yılında ‘şeref öğrencisi’ unvanıyla mezun oldu. Mastırını tamamlayarak aynı bölümde doktorasına devam etti. Genç mühendis, ASELSAN’ın yan kuruluşu Mikes’te elektronik mühendisi olarak çalışmaya başladı. F-16 SAVAŞ UÇAKLARININ MODERNİZASYONUYLA İLGİLENİYORDU. Yurtdışında savaş teknolojileri alanında çalışan şirketlerden iş teklifleri alıyordu. Ama hepsini geri çevirdi. Mikes, Ünal’ı önemli bir göreve atadı; 2011 yılına kadar Amerika’da kalarak Türk - Amerikan ortak yapımı F-16 savaş uçaklarının modernizasyonunda çalışacaktı. Ünal’ın ölümünde asıl şüphe çeken durum, onun birkaç gün içinde evlenecek olmasıydı. Cesedi 17 Ocak’ta bulunmuştu. Düğünü ise üç gün sonra, 20 Ocak’taydı. Gerçi Ünal, 15 gün kadar psikolojik tedavi görmüştü, ama düğüne üç gün kala intihar etmesine bir anlam verilemedi.
      
     Atladı mı, itildi mi?

      Ünal’ın ölümünden dokuz gün sonra yeni bir intihar vakası polise bildirildi. İntihar eden yine ASELSAN mühendislerinden biriydi. ODTÜ mezunu Elektrik Mühendisi Evrim Yançeken, 26 Ocak 2007’de, Ankara Batıkent’te oturduğu binanın arkasında ölü bulundu. Olay yeri incelemelerine göre; 26 yaşındaki Yançeken, oturduğu apartmanın yedinci katından atlamıştı. Yançeken’den geriye bir intihar mektubu kaldı. Mektubunda, “Artık dayanamıyorum. Psikolojim çok bozuldu. İntiharımdan kimse sorumlu değil'' yazmıştı. Onun da dosyası ‘normal intihar’ ibaresiyle kapatıldı.
      
     Hepsi şifre çözücüydü

      HÜSEYİN BAŞBİLEN, HALİM ÜNSEM ÜNAL VE EVRİM YANÇEKEN, ÖZELLİKLE ŞİFRE ÇÖZME KONUSUNDA UZMAN MÜHENDİSLERDİ. ASELSAN mühendisleri, UÇAK TANIMA SİSTEMLERİNİN ‘MİLLİLEŞTİRİLMESİ’ VE ABD GÜDÜMLÜ ELEKTRONİK SİSTEMLERİNİN KONTROL DIŞI BIRAKILMASI ÇALIŞMALARINI YÜRÜTMÜŞLERDİ. Üç mühendisin üzerinde çalıştığı ikinci proje daha da önemliydi: Amerika, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeye her yıl geliştirdiği yeni silah teknolojilerini satıyor. Sattığı teknolojinin kontrolünü ise bırakmıyor. ABD İSTEDİĞİ ZAMAN, UYDULAR ARACILIĞIYLA VERİLEBİLEN TALİMATLA, UÇAKLARI SAVAŞ DIŞI BIRAKABİLİYOR. İşte, ‘intihar’ ettikleri ileri sürülen bu mühendisler, ALTI AY GİBİ KISA BİR SÜREDE, UÇAK TANIMA SİSTEMİNİN HÂKİMİYETİNİ TÜRKİYE LEHİNE ÇEVİRMEYİ BAŞARDI. Aynı zamanda ABD’nin uydular aracılığıyla gönderdiği sinyallerle savaş araçlarını saf dışı bırakma sistemini de çökertti.
  


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." 

9 Ocak 2010 Cumartesi

ŞİMDİ BUNUNLA ÖN HAZIRLIK YAPIN
Toryum denilince aklıma; ENGİN ARIK geliyor.
Engin ARIK deyince aklıma; Isparta uçağı geliyor.
Isparta uçağı deyince ise aklıma ATLAS JET geliyor.
Atlas Jet deyince de aklıma bundan sonra ne gelmesi gerekiyor?

28 Aralık 2009 tarihli son analaşma ile İsrail ve Türkiye “Tarifeli sefer noktaları arasında frekans ve kapasite kısıtlamasının kaldırıldığı anlaşma ile yolcu ve kargo seferleri yapma kararı alan iki ülkenin sivil havacılık otoriteleri de havayolu şirketlerinin herhangi bir hava aracı tipine yönelik sınırlamaların da kaldırılmasını kararlaştırdı.”

“İki ülke arasında varılan anlaşmanın ardından ATLASJET, İsrail havayolları EL-AL ile İstanbul-Tel Aviv-İstanbul hattında karşılıklı seferler düzenlenmesi amacıyla ortak uçuş (code-share) anlaşması imzaladığını açıkladı. İki şirket arasındaki ortak uçuşların 1 Mart 2010 tarihinden itibaren başlaması öngörülüyor.”
Ve ve ve….

Kasım ayında Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Başkanı Robert Mueller Türkiye’den liman ve havalimanlarını kullanan herkesin kişisel kimlik bilgilerini ‘biyometrik takip’ amacıyla toplayıp, ABD ile paylaşmasını istemişti.
Bunları da  göz önüne alırsak; ne gelmeli?
Bu yazı ısınma hareketleri olsun.
Sonra devam ederiz.

BİLİM SİYASETE KURBAN EDİLDİ
RÖPORTAJ /Zeynep ÖYMEZ


Dünyaca ünlü Türk Fizikçi Prof. Dr. Saleh Sultansoy, hiçbir hukukî dayanak olmadan üniversiteden kovuldu…

Üniversiteden kovulmamın hiçbir hukuki nedeni yok. Ulusal ve uluslararası çalışmalarım ortada. Belki de bundan dolayı… Esas problem, Türk Hızlandırıcı Kompleksi konusu, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’ne üyelik konusu ve diğer merkezlerle işbirliği çalışmalarının kritik bir aşamada olmasıdır . Üniversiteden kovulmamın esas nedeni bence budur…

Hızlandırıcı sürümlü reaktörler sayesinde uranyum 235’in dışında uranyum 238 de kullanılabiliyor, ki uranyum 235 doğadaki uranyumun yüzde birinden azdır.
Yüzde 99’u uranyum 238’dir. Bu sistemlerde nükleer yakıt olarak toryum da kullanılabilir. Dünyada toryum rezervleri, uranyum rezervlerinin üç katıdır ve önemli bir kısmı da Türkiye’dedir. Böylece 10 bin yıllarla tüm insanlığın ve de Türkiye’nin enerji problemi çözülür.

Dünyanın yeniden nükleere dönmesinin sebebi
güvenlik probleminin kalmaması, atıklar probleminin çözülmesi ve küresel ısınmaya karşı tek alternatif enerjinin nükleer olmasıdır. Bu gelişmelerin sağlanmasındaki en önemli faktör hızlandırıcı teknolojidir.

Projemiz gerçekleşir ve Ulusal Hızlandırıcı Merkezi kurulursa diğer stratejik teknolojilerin gelişmesine katkısı olacak. Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkılmış olacak. Çünkü bütün gelişmiş ülkelerde ve gelişmekte olanlarda böyle bir hızlandırıcı kompleksi vardır. Türkiye kendi teknolojisini üretebilir hale gelecek. Tıpta kullanımı artacak. Modası geçmiş, eskimiş sistemler değiştirilecek. Enerji açığı gibi bir problemi kalmayacak.

Temel meselemiz, Türkiye’nin bölgesel ve dünya çapında lider ülke olup olmamasıdır. Türkiye bunu yapamazsa uygarlığın sonu meçhul dur. Çünkü biz kültürel olarak ortalama 10 bin yıllık bir kültürün mirasçıyız. Ve dünyada bilime, uygarlığa çok büyük katkıları var bu kültürün. Bizim gibi büyük katkılarda bulunan millet sayısı azdır. Herkes biliyor ki biz yeniden o katkıları yapabilecek kudrete sahibiz, yeter ki doğru yola yönelelim.

Çok kritik bir noktadayız. Oralı, buralı meselesi değil… Sadece 70 milyonluk Türkiye değil, diğer Türk Cumhuriyetleri de toparlanıp hem insani, hem de bilimsel açıdan insanlığın kurtuluşuna bize layık katkılarda bulunmak zorundayız. Bu bağlamda üçüncü dünya değil, gelişmiş milletler arasında olmalıyız…
1952 Azerbaycan doğumlu olan Prof. Dr. Saleh Sultansoy, üniversite eğitiminin ardından 1974’te Azerbaycan Bilimler Akademisi Fizik Enstitüsü’nde çalışmaya başlamış. Ardından 1979- 1989 yılları arasında Doğu Bloğu’nun en büyük hızlandırıcı merkezinde görev almış . Sovyetler Birliği’nin dağılması akabinde Rusya’daki çalışmalarını bırakıp Azerbaycan’a dönmüş ve memleketinde önemli görevler üstlenmiş.

1993’te Türkiye’ye
gelerek 6 yıl Ankara Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Sultansoy, ülkemizde henüz olmayan birçok alanda başlattığı çalışmalarla tanınan bir bilim adamı… 1999–2000 yıllarında Almanya’nın 16 ulusal araştırma merkezinden en büyüğü olan DESY Hızlandırıcı Merkezi’nde hem uygulamalı hem temel araştırmalarda önemli çalışmalarda bulunmuş.

2000 yılı sonundan itibaren Gazi Üniversitesi’nde görev yapan Saleh Sultansoy halen
üçüncü aşaması yürütülen “ Türk Hızlandırıcı Merkezi Projesi”nin fikir babasıdır. İşte böyle bir bilim adamı Gazi Üniversitesi tarafından sözleşmesi uzatılmayarak kapı dışarı edildi. Hem de insan onuru rencide edilerek, bilim ve etik değerler çiğnenerek…

Gelin, Prof. Dr. Saleh Sultansoy’u, çalışmalarını ve mücadelesini daha yakından tanıyalım…

***

Türkiye’deki nükleer profesörlerin yüzde 90’ı nükleer karşıtıdır

- Yüksek Enerji Fiziği dalında dünyaca tanınan bir bilim adamısınız. Fakat bu dal ülkemizde pek fazla bilinmiyor. Çalışmalarınız hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz?

- Yüksek Enerji Fiziği, maddenin temel yapıtaşlarını ve etkileşmelerini inceleyen ve gelişmiş ülkelerde öncelikli AR-GE alanları arasında yer alan bir bilim alanıdır. Günümüzde bu araştırmaların büyük çoğunluğu parçacık hızlandırıcıları kullanılarak yapılıyor. Parçacık hızlandırıcıları ve uygulamaları 21. yüzyılın stratejik 10 teknolojisinden biridir. Tıpkı biyo-teknoloji, nano-teknoloji, uzay teknolojisi, bilişim teknolojisi, nükleer teknoloji gibi... Parçacık hızlandırıcıları, stratejik teknolojilerin ve öncelikli AR-GE alanlarının çoğunun temel taşıdır. Diğer bir deyişle hızlandırıcılar olmasa bu bilim dalları da gelişemez.

Kısaca açıklamak gerekirse, yüklü parçacıkları (elektron, proton veya iyonlaştırılmış atomlar olabilir) önce üretip, belli bir enerjiye kadar hızlandırıp temel veya uygulamalı araştırmalarda kullanmaktır. Masa üstü hızlandırıcılardan tutun da, çevresi 28 kilometreyi bulan dev yapılara kadar (bu çaplı olanlar temel araştırmalara yöneliktir ve uluslararası destek ile kurulur) bu aygıtların tüm teknolojik gelişmelerin temelinde önemli yeri vardır.

- Mesela hangi buluşlarda hızlandırıcılar kullanıldı, biraz açabilir misiniz?

- 1930’larda gelişmeye başlayan bu alanın 300’den fazla uygulaması var. Genom projesinin içeriğinin yüzde 90’ından fazlası, benim de bir süre görev yaptığım DESY ve benzeri merkezlerde hızlandırıcılar kullanılarak çözülmüştür. Hızlandırıcılar olmasaydı, insanın genom şifresi çözülemezdi. Mikroelektroniğin en önemli kısımlarından biri, iyon hızlandırıcısıdır. İyonları belli sayıda belli enerjilere kadar hızlandırıp yarı iletken yapılar elde edebiliyoruz. Bilgisayar teknolojileri, mikroçipler bunun sayesinde gerçekleşmiştir. Son 20 yılda hadron terapi denilen bir yöntem ise hidrojen ve karbon çekirdekleri hızlandırarak kanser tedavisinde kullanılan en etkin yöntem haline gelmiştir. Toryum yakıtlı yeni nesil nükleer teknolojiden tutun da moleküler biyolojiye kadar uygulaması var.

- Nükleer enerji hususunda Türkiye’de bir önyargı var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Küresel ısınmanın sonuçları son bir yıldır daha da göz önünde… Enerji üretimi için fosil yakıtların kullanımı, insanlığın sonunu getirecek durumdadır. Alternatif lazım… Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi vs. hem çok pahalı , hem sürekli değil, hem de yeterince enerji üretilemediği son birkaç yılda daha iyi anlaşıldı. Mesela Almanya çok büyük yatırımlar yapmasına rağmen enerji üretiminin ancak yüzde 10’unu 2010 yılında alternatif enerji kaynaklarından karşılayabilecek. Bu açıdan nükleerin alternatifi maalesef bugün görülmüyor. Bu gerçeği ABD bundan 5 yıl önce cumhurbaşkanlığı düzeyinde beyan etti, Avrupa da üç yıl önce bu gerçeği açıkladı . 10 Ocak’ta AB zirve toplantısında bu konu gündeme geldi ve belli kararlar alındı. Bütün dünya medyası bunu yazarken, Türkiye’de kimse bu kararları yazmadı . AB’nin her şeyine bakılıyor ama bilim teknolojiyle ilgili, nükleer ile ilgili kararlara, geliş melere bakılmıyor.

Nükleer teknolojiden ilk önce silah amaçlı yararlanıldı . Yapılan uluslararası nükleer silahsızlanma anlaşmalarıyla bu silahlar kısmen kontrol altına alındı. Doğrudan enerji üretimine yönelik nükleer teknolojik gelişmeler son 10-15 yılda hızlandı. Türkiye’de nükleer karşıtlarının en büyük dayanağı ise, Çernobil kazasıdır.

İddia ediyorum, çevre ülkelerden en az Türkiye etkilendi, Çernobil kazasının ülkemize etkisi yok denecek kadardır . Kanser vakalarında artış varsa nedeni başkadır, bu araştırılmalıdır… Türkiye’deki nükleer ve tıp profesörlerine, teşhisi yanlış koyarsanız tedavi edemezsiniz, diyorum. Anlamak mümkün değil! Türkiye’deki nükleer profesörlerinin yüzde
90’ ı nükleer karşıtıdır. Bunun nedenin anlayamıyorum. Artık üçüncü nesil nükleer santrallerde, yani bugünün teknolojisini kullanan nükleer reaktörlerde Çernobil kazası türünden bir kaza mümkün değil. Güvenilirlik problemi kesin olarak hızlandırıcılar yardımıyla çözülebilecektir. Nasıl mı? Uranyum 235 kullanan normal nükleer santrallerde enerji zincirvari reaksiyon sayesinde elde edilir. Hızlandırıcı sürümlü reaktörlerde ise nötronlar dışardan elde ediliyor. Kontrolden çıkamaz. Çünkü zincirvari reaksiyon yok.

Diğer bir çekince ise, atıklar ve çevre kirliliği problemidir. Bu problem de dördüncü nesil nükleer teknoloji ile çözülecektir. Bunlar da 2010’dan itibaren faaliyete geçecektir. Dördüncü nesil nükleer teknolojinin en önemli kısmı da hızlandırıcı sürümlü nükleer reaktörlerdir. Bu sayede nükleer atıkların zararlı kısmı bin defa daha az oluyor. Dahası, bilinen reaktörlerden elde edilen atıklar, hızlandırıcı sürümlü sistem kullanılarak zararsız hale getirilebiliyor. Hızlandırıcı sistemin geliştirilmesinin esas amacı budur. Fransa 2010’dan itibaren her 8 nükleer reaktöre bir hızlandırıcı sürümlü reaktör kuracak, ki hem atıklar zararsız hale getirilsin, hem de enerji üretilsin.

- Türkiye’nin enerji darboğazına girmemesinin yolu nükleerden mi geçiyor?

- Bakın, Türkiye’nin önemli bir şansı ve avantajı var. Hızlandırıcı sürümlü reaktörler sayesinde uranyum 235’in dışında uranyum 238 de kullanılabiliyor ki uranyum 235 doğadaki uranyumun yüzde birinden azdır. Yüzde 99’u uranyum 238’dir. Bu sistemlerde nükleer yakıt olarak toryum da kullanılabilir. Dünyada toryum rezervleri, uranyum rezervlerinin üç katıdır ve önemli bir kısmı Türkiye’dedir. Böylece 10 bin yıllarla tüm insanlığın ve de Türkiye’nin enerji problemi çözülür. Dünyan ı n yeniden nükleere dönmesinin sebebi, güvenlik probleminin kalmamas ı , at ı klar probleminin çözülmesi ve küresel ısınmaya karşı tek alternatif enerjinin nükleer olmas ı d ı r. Bu geli ş melerin sağlanmasındaki en önemli faktör, h ı zland ı r ı c ı teknolojidir.

Ulusal Hızlandırıcı Merkezi Türkiye’nin kurtuluşudur

- H ı zland ırıcı teknolojisine hangi ülkeler sahip?

- Tüm gelişmiş ülkelerde bu teknolojiye büyük önem veriliyor. ABD’nin Enerji Bakanlığı’na bağlı 17 ulusal araştırma merkezinden 7’si doğrudan hızlandırıcı merkezidir. Almanya’nın 16 ulusal araştırma merkezinden 2’si doğrudan hızlandırıcı merkezidir. Bunun dışında ABD’de ve Almanya’da çok sayıda daha küçük çaplı hızlandırıcı merkezi mevcuttur. Benzer durum diğer ülkeler için de geçerlidir. Komşularımıza bakarsak, Rusya’da bu çal ışmaların yapıldığı birçok hızlandırıcı merkezi var, Ermenistan Erivan’da elektron hızlandırıcı 1967’de faaliyete başlamıştır. Acından ölüyor, dağıldı, dağılacak denilen Erivan’da yeni bir h ı zland ı r ı c ı kuruyorlar.

- Peki Türkiye?...

- Maalesef Türkiye bu i şlerin dışında kaldı. Türkiye’de 30 civar ı nda t ı pta kullan ı lan elektron h ı zland ı r ı cı var. Kanser tedavisinde kullan ı lmaktad ı r. Eski, demode olmu ş, hibe edilmi ş h ı zland ı r ı c ı lar var. Genel olarak bu teknolojinin kendisi yok. Her ş ey yolunda gider ve engellenmezse biz bu teknoloji ile doğrudan tanışmaya 2010’da ba ş layaca ğı z. Bu çok ac ı bir durumdur…

Hızlandırıcı teknolojisi alanında 10 yıla yakındır bir proje yürütüyoruz. Bizim projemiz, bu teknolojinin Türkiye’de üretimine yönelik ilk projedir. 1991’de Japonya’da kat ıldığım bir toplantıda Türk hızlandırıcı kompleksi kurmamız gerektiği fikri uyandı bende. Çünkü birçok ülkeden gelen katılımcılar kendi ulusal merkezlerinde yapılan çalışmaları anlatırken, ben yeni nesil elektron-proton çarpıştırıcıları konusunu sunuyordum.

Bu konuda ilk makalem 1993’te yayınlandı. 1997’de DPT desteği ile projeyi yürütmeye başladık. Birinci aşama 1997-2000 arasında fizibilite mahiyetinde gerçekleşti. “Parçacık hızland ı rıcıları ile ilgili Türkiye’de neler yapılmalıdır?” sorusuna cevap arand ı .

2002-2005 arasında ikinci aşamayı gerçekleştirdik. Türk Hızlandırıcı Kompleksi’nin genel tasarımı aşamasıydı. Birinci aşamada 8 kişiydik. İkinci aşamada 20 kişi olduk.

Üçüncü aşama da 2006’da başladı ve 2010’da son bulacak. Bu aşama Türk Hızlandırıcı Kompleksi’nin teknik tasarımını ve test laboratuarının kurulmasını kapsamaktadır. İlk aşama Ankara Üniversitesi’nin öncülüğünde gerçekleşti. İkinci Aşama Gazi Üniversitesi’nin koordinatörlüğünde yapıldı. Üçüncü aşama ise yine Ankara Üniversitesi’nin koordinatörlüğünde 9 üniversitenin katılımı ile yürütülüyor. Bunlar ın içinde Gazi, Boğaziçi, Niğde, Erciyes gibi üniversiteler var. Bu sefer 80 kişilik bir ekiple çal ışmalar başladı. Bu aşama da bittikten sonra asıl iş başlayacak. Test laboratuarı kurulmuş olacak ve devlete Türk Hızlandırıcı Kompleksi’nin 4 ana elemanı ile ilgili çalışmaların sonuçlarını sunacağız. Devletin vereceği kararla hangisine öncelik verileceği ortaya çıkacak ve “Ulusal Hızlandırıcı Merkezi” kurulacak. Üniversitelere bağımlı değil ama tüm üniversitelerden bilim adamlarımızın katkılarıyla sanayicilere açık bir ulusal kompleksin kurulma çalışmaları 2010’dan itibaren başlayacak.

Türkiye toryum şansını bu sayede kullanabilir

- Türkiye ne kazanacak?

- Bu projeyle Türkiye ile geli şmiş ülkeler arasındaki aç ığı kapatmak istiyoruz. Bizim ulusal projemizin önemli bir k ısmı da h ı zland ı r ı c ı sürümlü nükleer enerji üretilmesine dairdir. Türkiye toryum ş ans ı n ı bu sayede kullanabilir. Toryum yakıtlı h ı zland ı r ı c ı sürümlü sistemler hakk ı nda bilgiyi ve dokümanları 1997’de CERN’de (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) karşılaştığım Prof. Dr. C. Rubbia’dan edindim. 98’de TAEK’e bilgi notu ilettik.

Bu proje gerçekle ş irse Türkiye’nin enerji darbo ğ az ı a şı lacak. Di ğ er stratejik teknolojilerin geli ş mesine katkıs ı olacak. Muas ı r medeniyet seviyesinin üzerine ç ı k ı lm ış olacak. Çünkü bütün geli ş mi ş ülkelerde ve geli ş mekte olanlarda böyle bir h ı zland ı rıc ı kompleksi vard ı r. Türkiye kendi teknolojisini üretebilir hale gelecek. T ı pta kullan ı m ı artacak. Modas ı geçmi ş, eskimi ş sistemler de ğ i ş tirilecek. Bu proje, bilim ve teknolojinin tüm alanlar ı n ı etkileyecek bir projedir.

ABD Enerji Bakanl ığı’ n ı n bir beyanat ı vard ı. “Millet İçin Hızlandırıcı Teknolojisi” başlı kl ı üç sayfal ı k beyanatta çok net bir ş ekilde, h ı zland ı r ı c ı teknolojisi olmadan di ğ er teknolojilerin geli ş mesinin mümkün olmad ığı açıklanmıştı. Çünkü h ı zland ı r ı c ı lar muasır AR-GE sisteminin temel taşlarından biridir . Bu süreci 2010’lu yıllarda 50 yıl gecikmeyle Türkiye de yakalayacak. Bunu yapmayla her ş ey düzelecek mi? Hay ı r… Di ğ er dokuz stratejik teknolojide de geli ş me sa ğ lanmas ı gerekir. Onlarda da ulusal merkezler kurulmal ı ki, sistem tamamlans ı n ve sa ğ l ı kl ı i ş lesin.

TÜBİTAK bize destek vermiyor

- Ulusal H ızlandırıcı Merkezi Projesi’ne yeterince destek alabiliyor musunuz?

- Bak ın, ABD’de AR-GE harcamalarının büyük bir kısmı Enerji Bakanlığı’na bağlı olan Bilim Ofisi’ne ayrılır ve ABD’nin stratejik konulardaki ulusal araştırma merkezleri Enerji Bakanlığ ı’ na bağlı bir sistemdir. ABD’nin 17 ulusal araştırma merkezinin 7’si doğrudan hızlandırıcı merkezidir. Benzer durum Rusya’da, Almanya’da, Japonya’da… hepsinde böyledir.

Bu zamana kadar çok büyük paralarla değil, ama asgari düzeyde destek olan 1997 yılından beri DPT’dir. Maalesef TÜB İTAK’tan destek alamadık. Son iki yıld ır TAEK de bu konulara destek veriyor.

Dertlerinin ne olduğunu onlara sormak lazım

- TÜBİTAK Türkiye’deki bilimsel gelişmelere destek olması için kurulmuş bir kurum. Neden size destek vermiyor?

- Projeyi asıl sahiplenmesi gereken onlar olmasına rağmen neden desteklemediklerini anlayabilmiş değilim . Önceki TÜBİTAK başkanlığı Fransız modelini esas aldıklarını söylüyordu. Fransız AR-GE modelinin en önemli ayağı, ulusal hızlandır ı cı merkezleridir… “Şimdi ABD modelini kullanacağız” dediler. Bu modelde de hızlandırıcılar istisnai yer tutuyor. Türkiye’de ise halen bir ulusal hızlandırıcı merkezi yoktur.

Yetmezmiş gibi projemizin bütün aşamalarında ‘0’ puan verdiler, yani “desteklenmesin” dediler. TÜBİTAK’a rağmen DPT uzmanları bizi anladılar ve destek verdiler. Benim bildiğimi muhakkak onlar da biliyorlar, ama ne olup bitiyor, anlamıyorum…

AB 6 çerçeve programı öncesinde bize de soruldu, “Muhakkak girilmeli, ama ulusal AR-GE alt yapısı tam olarak gelişmeden biz bundan tam olarak yararlanamayız” dedik. EURATOM 6. Çerçeve Programı’nın ayrılmaz bir parçasıdır. Nükleer teknolojiler, parçacık fiziği vs. bu EURATOM içinde yer alıyor. 6. Çerçeve Programı’na girdik ama en önemli kısımlarından biri EURATOM’a girmedik. 7. Çerçeve Programı’nda içeriden bir engelleme olmazsa, büyük olasılıkla EURATOM’a girilecek. Peki, bize ne sağlayacak? 4. nesil nükleer sistemlere doğrudan katılabileceğiz böylece…

Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’ne (CERN) gelirsek… Bu merkez, 1954’te yani AB’den önce kurulmuş. Demir-çelik birliğine paralel olarak ilk bilimsel ortaklık bu merkezdir. Kurucu olan 12 ülkenin içinde maalesef Türkiye yok. Üye ülke say ısı 20’ye çıkmış. Son giren Bulgaristan’dı ve AB’ye girmeden önce bu merkeze girdi. Bugünlerde Romanya girecek. Türkiye haricinde tüm büyük ve orta çaplı Avrupa ülkeleri orada… Türkiye hâlâ gözlemci statüsünde... Gözlemci statüsünü de son iki yıla kadar doğru düzgün yürütemiyordu. Türkiye’deki yüksek enerji fizikçilerinin yüzde 70’i bu merkeze karşı çıkıyor. Avrupa’da böyle bir şey mümkün değil. Bunun nedenini defalarca sordum, ama doğru dürüst cevap alamadım. “Büyük para laz ım!” diyorlar. Bu İ spanya için de büyük paradır. Büyük para yıllık 10 milyon dolardır. Aslında dünya standartlarına göre Türkiye’nin bugünkü AR-GE bütçesinden bu alana ayrılması gereken miktarın onda biridir, ama ayrılmıyor. Bazıları da “Yeterince kritik kütlemiz yok” diyor. CERN gibi merkezlerle etkin işbirliği yapmadan kritik kütleni nasıl tespit edersin? Hızlandırıcın yok, detektörün yok, hiçbir şeyin yok… Gereken sonuca nasıl ulaşabilirsin? İspanya AB’ye girmeden önce CERN’e katıldı. Böyle bir sürü örnek var. Kritik kütle aslında Türkiye’de var. Artık 100 kişiye yakın doğrudan bu alanla ilgilenen kişi var. Bu sayı yeterli mi? Erivan Fizik Enstitüsü’nde bu alanda çalışan sadece doktora düzeyindeki eleman sayısı 400’den fazladır. Yüksek Enerji Fiziği’nde de bir takım var, bütün girişimleri bloke ediyor. “Dertlerinin” ne olduğunu onlara sormak lazım...

- Peki ya TAEK?

- TAEK son iki y ıldır bize destek veriyor. Son olarak bünyesinde Avrupa Nükleer Ara ş t ı rmalar Merkezi ile ilgili CERN Bilim Komitesi kuruldu. Bu da do ğ rudan Ba ş bakan’ ı n i ş e müdahil olmas ı yla gerçekle ş ti. Ba ş bakana bir yaz ı yazarak konunun önemini anlatt ı k. Bunun üzerine konuyla sorumlu olarak TAEK görevlendirildi. Bundan sonra belli geli ş meler kaydettik. Kas ı m’da kurulan bu komite 11 ki ş iden olu ş uyor. Bunun 7’si bizim projemizin yönetim kurulunda bulunuyor. Buna sevinmeli miyim, bilmiyorum.. . Say ı m ı z çok az. Ben isterdim ki bütün üniversitelerden, hatta özel sektörden insanlar bu komitede yer als ı n.

Gazi Üniversitesi’nden hukuka ve ahlaka aykırı bir şekilde kopartıldım

- Kendinizi bilimsel çal ışmalara adamış önemli bir bilim adamısınız. Fakat Gazi Üniversitesi sözleşmenizi yenilemedi. Bunun nedeni ne olabilir?

- Hukuki hiçbir neden yok. Uluslararası ve ulusal çalışmalarım ortada. Belki de bundan dolayı… Bilimsel verimlilik açısından diğer sözleşmeli, hatta kadrolu arkadaşlardan geride olmadığıma inanıyorum. Esas problem, Türk Hızlandırıcı Kompleksi konusu, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’ne üyelik konusu ve diğer merkezlerle işbirliği çalışmalarının kritik bir aşamada olmas ıdır . Üniversiteden kovulmamın esas nedeni bence budur. Açıkça söylemiyorlar, ama başka bir gerekçe de gösteremiyorlar.

Ben Türkiye vatandaşlığına geçmedim. Çünkü benim için Türkiye, Azerbaycan, Türkistan aynıdır. Ben böyle büyüdüm. Bunu savunmak Sovyetler Birliği’nde zordu. Çektiklerimi bir ben bilirim, bir de Allah biliyor.

Burada her yıl sözleşmemiz uzatılıyor. 2006 Kasım ayında bir yıllık çalışma raporumuzu hazırladık. Bölüm Başkanı’na verdik, o da üst yazı ile Dekanlığa iletti. Yasaya göre böyledir… Fakülte Yönetim Kurulu’nun önerisiyle, Üniversite Yönetim Kurulu’nun onayıyla Rektör atıyor. Diğer yabancı uyruklu öğretim üyelerinin sözleşmesinin uzatılması, Fakülte Yönetim Kurulu’nun gündemine alınırken, benimki hukuka aykırı bir şekilde bloke edildi. 27 Kasım’da bana Dekan’dan bir yazı geldi: “Sözleşmeniz 31.12. 2006 da bitmektedir. 2007 yılı için sözleşmenizin uzatılması imkânı bulunmamaktadır.”

Gerekçe yok, hiçbir şey yok… Böyle bir yaz ıyı bana Dekanlık yazamaz, ancak Rektörlük yazabilir. Hukuken böyledir. Rektör’le görüşmek istedim, ama görüştürmediler. İşin ilginç yanı, Dekan, 28 Kasım tarihli Fakülte Y önetim Kurulu toplantısında benim sözleşmemin uzatılması konusunu gündeme dahi aldırtmadı. Yönetim kurulu üyelerinin birinin yazılı dilekçesine, diğer yönetim kurulu üyelerinin sözlü taleplerine rağmen gündeme getirilmesi konusu bile oylamaya alınmad ı . Bu durum resmen hukuka aykırıdır. Eğer bir yönetim kurulu üyesi istiyorsa, en azından oylanmak zorundadır. Gündeme getirilirse, diğer yedi kişiden beşi, hatta altısı bilimsel objektifliğinden dolay ı, beni çok sevdiklerinden değil, benden yana oy kullanacaklardı. Bunu bildiklerinden getirmediler.

Bana yapılanlar onur kırıcı ve etiğe, bilime sığmayan insanlık dışı davranışlardır

- Öyleyse siyasi bir karar, diyebilir miyiz?

- Siyasi de olabilir. Çünkü ben Halk Cephesi’nden olan birisiyim. Maalesef işin içinde siyasi yönü de var, ama bundan daha önemlisi, yapılan çalışmaların baltalanmasıdır. Zira Türk Hızlandırıcı Kompleksi ile ilgili süreç iki yıl daha devam ederse, artık dönüşü olmayan bir noktaya gelecek.

YÖK’e başvurdum. YÖK’ten durumun Rektörlükçe incelenmesi istendi. 30 Ocak’ta bu yazı Rektörlü ğ e ula şıyor, 6 Ş ubat’ta bu yazı Dekanlığa geliyor. Buna tepki olarak Dekanlıktan Bölüm Başkanlığı’na yazı geliyor, yazıda, “12 Ş ubat mesai bitimine kadar Saleh Sultansoy’un odası boşaltılsın, boşaltılmazsa Dekanlık marifetiyle boşaltılacaktır” deniliyor.

Bu çok rencide edici, etiğe, bilime sığmayan insanlık dışı bir davranıştır. Projenin Gazi Gurubu’nun Başkanı benim. Ortada Rektörün imzasıyla yapılan bir protokol var. Bu protokolde benim projenin Gazi Grubu’nun başında olduğum belirtilmiş. Hadi beni gönderdiler, bir başkası başkan olabilirdi. Tüm ba şvurularıma rağmen bu güne kadar bunu da yapmadılar. Projenin çok önemli kısımları ile ilgili işler tamamen durdu. Projeyle ilgili çok sayıda teçhizat, doküman, bilgi, belge benim odamda idi. Dekanlık, bunlara istediği gibi el koyup istediği yere götüremez. Ayrıca protokole göre üniversitenin bütün olanakları, bu projenin hizmetine sunulmuştur. Projenin hizmetine odanın tahsis olunmasın ı hemen istedim, ama yapmadılar. Resmi yazıma cevap gelmedi. Bir şey yapmazlar diye düşündüm, çünkü bu bilim katliamıdır. 13 Şubat’ta 10 kişi çalışan, iki güvenlik görevlisi, Fakülte Sekreteri ve Bölüm Başkan Yardımcısı geldiler ve odayı boşalttılar. Bir bilim katliamı, büyük bir insanlık ayıbı yapıldı. 30 yıllık benim birikimim bir yana dursun, 10 yıllık proje birikimini 20 kutuya toplayıp karanlık odaya bıraktılar ve beni odadan çıkarttılar .

- Hukuki yollara başvurdunuz mu?

- Mahkemeye 18 Ocak’ta başvurdum. Belki de en büyük yanlışım buydu. Aralık ayının başlarında başvursaydım, belki de görevimin başına dönmüş ve şimdi çalışıyor olacaktım. Son durum ne, bilmiyorum, ama yakın zamanda sonuçlanmasını umuyorum.

Arkadaşlarım tehdit ediliyorlar

- Böyle bir hareketin bir gerekçesi olmalı, öyle değil mi?

- Yüksek Enerji Fiziği ve parçacık hızlandırıcıları alanlarında dünyada benim belli bir ağırlığım var. Bunu gençlerimizi yetiştirmek ve ülkemizde bu alanların gelişmesini sağlamak için kullanıyorum. Bana yapılanların asıl nedeni budur.

Gerekçe olarak tek söyleyebildikleri, benim az ders veriyor oluşumdur. Benim ders yüküm, azami gereken ders yükünün çok üzerindedir. Ama yüksek lisans dersleri sayılmıyor. Mastır ve doktora dersleri sayılmıyor. Sadece fiilen girdiğim lisans dersleri sayılıyor. Bu da 7 saattir. Diğer sözleşmesi uzatılanların bu kadar bile lisans dersi yoktur. Ek ders ücreti de almıyoruz. Bizim esas katkımız, bilimsel gelişmeleridir. Ama bu göz ardı edilmiştir. 53’ü uluslararası atıf indeksli dergiler olmak üzere 200’den fazla bilimsel yayınım var. Sadece geçen sene 4 mastır öğrencim ve bir doktora öğrencim tez savunmasını yaptı. Bunların hepsi sıfır, sadece fiilen girdiğim 7 saat dersi baz alıyorlar. Halbuki gerçek ders yüküm 30 saate yakındır. Ulusal ve uluslararası proje çalışmaları ve diğer bilimsel faaliyetler hiç dikkate alınmıyor. Bu ne biçim üniversite anlayışı?

Benimle çalışan insanlar zor durumda. Dekanlık benimle çalışanları birer birer yanına çağırıp tehdit etmiş. “Projeden ayrılmazsanız işiniz zor olacak” demişler. İki kişi tehditler yüzünden dayanamamış, projeden ayrılmış. Profesörlere baskı yapamıyorlar, bana sözleşmeli olduğum için bunu yapabildiler. Ama daha alt rütbeye sahip proje elemanları çok büyük stres altındalar. Öğrencilerimizin durumu ise daha da vahim.

Bizim projelerimizi engellemeye çalışıyorlar

- Son olarak söylemek istedikleriniz?

- Kur’an-ı Kerim’de 700’den fazla ayet doğrudan ilim-irfan ile ilgilidir. Niye bu ayetler 16. yüzyıl sonlarından bu yana görmezden gelindi? Bu devletin kurucusu ve Allah’ın Türkiye’ye, Türk Dünyası’na, İslam Dünyası’na ve bütün insanlığa bir lütuf olarak görevlendirdiği Atatürk’ün “En hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü, ayetlerle örtüşmektedir. Yine Atatürk “Maksadımız Türk kültürünü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkartmaktır” diyor. Artı 1933’te, Sovyetlerin yirminci yüzyılın son çeyreğinde dağılacağına ve yeni Türk devletlerinin ortaya çıkacağına dair öngörüsü var. Bunun için Türkiye’nin hazır olmasını istemiştir. Köprüler atılmasını istemiştir. Dil bir köprüdür, tarih bir köprüdür, din bir köprüdür. Bunlar Mustafa Kemal Paşa’nın sözleridir.

Doğu Bloku’nun dağılmasından 15 yıldan fazla süre geçti. Türkiye hazır mıydı? Hazır değildi… TAEK’te Türk Devletleri Araştırma Merkezi kurdular ama küçük ölçekte, gerektiği gibi değil. Rusya’nın kurduğu benzer yap ılara bakarsak yüzde biri bile olmadığını görürüz. TÜBİTAK’ ın web sayfasına bakınız. Onlarca devletle yapılmış anlaşmalar var. Arasında bir tek yeni Türk devleti var m ı? Halbuki 1992’de ben, Ebulfeyz Bey’in zamanında Azerbaycan Bilimler Akademisi ile TÜBİTAK arasında anlaşma imzalanmasını sağlamıştım, ama bu anlaşma sabote edildi. Kimler sabote etti, inceleyebilirsiniz… Kimin zamanında yapıldı, kimde durdu bu iş?!

1930’da dünyanın en iyi üç avcı uçağından birini Türkiye üretiyordu. 100 küsur uçak yurtdışına pazarlanmış, bunlardan yaklaşık 60’ı Avrupa’ya satılmış. Ne oldu bu uçak fabrikalarına , niye kapatıldı? Neden 42’de Kayseri’deki, 44’te İstanbul’daki kapatıldı? Bunları kapatan zihniyet 16 yüzyıl sonlarında dünyanın en büyük gözlem evini (İstanbul Rasathanesi) topa tutan zihniyettir. Medreselerden doğa bilimlerini ç ı karan zihniyettir. 30’lu yıllarda Avrupa’dan kaçarak ülkemize gelen bilim adamaların ı, Atatürk ebediyete intikal ettikten sonra postalayan zihniyettir. Bu zihniyet, ş imdi bizim projemizle uğraşıyor. Benim ve arkadaşlarımın uğraştığı bu zihniyettir. Temel mesele budur. Türkiye’nin bölgesel ve dünya çapında lider ülke olup olmamasıdır. Türkiye bunu yapamazsa uygarlığın sonu meçhuldür. Çünkü biz kültürel olarak ortalama 10 bin yıllık bir kültürün mirasçıyız. Ve dünyada bilime, uygarlığa çok büyük katkıları var bu kültürün. Bizim gibi büyük katkılarda bulunan millet sayısı azdır. Ve herkes biliyor ki biz yeniden o katkıları yapabilecek kudrete sahibiz, yeter ki doğru yola yönelelim.

Çok kritik bir noktadayız. Oralı buralı meselesi değil… Sadece 70 milyonluk Türkiye değil, diğer Türk Cumhuriyetleri de toparlanıp hem insani hem bilimsel cihetten insanlığın kurtuluşuna bize layık katkılarda bulunmak zorundayız. Bu bağlamda üçüncü dünya değil, gelişmiş milletler arasında olmalıyız…

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."