27 Şubat 2011 Pazar

Attilâ İLHAN'dan Necmettin ERBAKAN üzerine:

"İçinde Cumhuriyetçilik tohumları kalmıştı, bu nedenle zaman zaman antiemperyalist çıkışlar yapardı'

ARSLAN BULUT'UN ATTİLÂ İLHAN SÖYLEŞİSİNDEN:

İLHAN: Amerikalılar, 1950'den 60'ların sonuna kadar, Türkiye'yi elekten geçirdiler. Nerede hangi tarikat var? Nerede dönmeler yaşıyor? Nerede Yahudilerin tesiri var? Kürtler hangi bölgelerde yaşıyor? Bunu bana, bizzat bu işi yapan profesör söyledi. Bir Fransız profesör gelmiş, başka bir etüt yapıyormuş havasındaydı, ben o zaman Demokrat İzmir'i yönetiyordum. Adamla arkadaş oldum. Fransız Sosyalist Partisi üyesiymiş. Benden de Fransa hikayeleri çıkınca dostluk başladı. Dostluk bitmedi, Türkiye'den ayrıldıktan bir müddet sonra, bana bir mektup verdi adamları. "Ben, Türkiye'de Amerikan şirketleri hesabına şu iş için bulunduğumu söylemiştim. Oysa asıl amaç o değildi. Türkiye hakkında çok kötü tasavvurları var. Ege'deki dönmeleri, Boşnakları, Arnavutları ve diğer etnik grupları saptadım" dedi. Önce Amerika adına bunlar saptandı. Kimi kime karşı kullanabiliriz? Çünkü, ülkücü-komünist meselesi bitti, bu defa laik-anti laik işi çıkardılar. O kadar tertipli götürüyorlar ki. Bunların hepsinin içinde provokasyon var. Refah'ın kapatılmasında da provokasyon var. O çok sert konuşan, parti aleyhine tefsir edilebilecek konuşmalar yapanların ajan olmasından hep şüphelendim.

BULUT: Kimin ajanı, yabancıların mı, bizimkilerin mi?

İLHAN: Ha orası pek belli değil, yabancıların da olabilir, bizimkilerin de. Veya her ikisinin birden. Ama o konuşmalar mutlaka provokasyon. Çünkü, Refah'ın militan tipi o değil. Refah'ta şarklı rahatlığı var genellikle. Efendi havalı adamlar. En başta Necmettin Erbakan. Bunlar ise öyle değil. Bunlar edepsiz, küstah... O tipler çıktı ortaya. Bunlar o hareketin içinde yoktu. Ya onlar birtakım kompleksli heriflerdi, komplekslerini kustular ya da bu iş için kullanıldılar. Her hareketin içine musallat olur bu garip tipler. Bir hareket en çok bunlara dikkat etmelidir. İşe yarayacak gibi görünür, ağzı çok laf yapar, güvenirsin, çağırırsın, her şeyi berbat ederler.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
ABD ELÇİLİĞİ AKP SEÇİMİ KAZANSIN DİYE KOLLARINI SIVADI!
Seçim gününe 100 günden fazla zaman var ama ABD daha bugünden düğmeye bastı.
Nasıl mı?
ABD Ankara Elçiliğini harekete
geçirerek!
Sefaretin Siyasi İşler Müsteşarlığı birimi faaliyetler yapıyor.
Mesela neler mi?
TOBB yöneticileri ve iki ilimizin Ticaret-Sanayi Odası başkanları ile bir araya geldiler.
Keza AKP’ye sıcak olmaması ile bilinen çok önemli bir işadamı ile İstanbul’da buluştular.
Aynı şekilde merkez medya’dan bir patronla yemek yediler.
İşin komiği yapılan bu faaliyetleri örtmek için muhalefete mensup milletvekilleriyle de görüşülerek kamufle edilmeye çalışılması!
CHP’li Atila Kart görüşülen isimlerden biri.
Görüşmeye alınan işadamlarından birine (Bize bunları anlatan) AKP’nin bir dönem kalmasının gerekliliği bizzat müsteşar yardımcısı tarafından açıktan ifade edilmiş.
Üstelik bu bakış Başkan Obama öyle düşünüyor diye sunulmuş!
Diyeceksiniz ki bu görüşmelerin ne anlamı olabilir?
Bugünden muhalefetin para ve medya desteği kökünden kesiliyor ve AKP karşıtı bir rüzgarın esmesinin önüne
geçiliyor.
Evet Washington için AKP’nin bir dönem daha iktidarda kalması proje ve hedefleri bağlamında olmazsa olmazdır!
Mağrip’de yakılan isyan ateşi bütün Arap coğrafyasını sarsın ve İran’a ulaşsın isteyen ABD’nin bu süreçte AKP’yi rol-model olarak elinde tutması ve bölgeye sunması hedefleri bakımından vazgeçilemez bir gerekliliktir ki Tunus’lu Gannuşi bu örnek alma olayını açıktan ifade
etmiştir.
ABD İslam coğrafyası radikal olup İran’ın güdümüne girmesin diye ılımlı-uyumlu Müslüman toplumunu inşa etmek istiyor ki AKP elindeki modeldir.
Sakın, ama ABD elçisi basın özgürlüğü bağlamında AKP’yi eleştirdi demeyin daha önce de yazdık o bir tiyatroydu!
Türk toplumundaki Antiamerikancı eğilimleri iyi bilen ABD Sefareti ve AKP işbirliği yaparak yapay bir gerginlik inşa etmiş ve kayıkçı kavgasına
tutuşmuşlardır.
Görüldüğü gibi seçim sathı mailine tam girilmeden bile ABD kollarını
sıvamıştır.
CHP’li Atila Kart’ın beyanı ile 500 CIA görevlisinin faaliyet yaptığı Türkiye’de ABD, AKP sonuç alsın yani seçimi açık ara ile kazansın diye gerektiğinde bazı provokasyonlara bile bizzat müracaat edeceğini söylersek herhalde uçuk bir şey söylemiş olmayız!
Tablo budur ve muhalefet buna göre bir strateji geliştirip seçime hazırlanmalıdır!
Washington AKP’ye açıktan bu denli angaje olmuşken muhalefetin kartını olabildiğince açık oynama zorunluluğu
vardır!
Evet CHP de MHP de Anadolu’ya ABD’nin AKP’yi niçin ısrarla istediğini bugünden itibaren istisnasız her gün anlatmalı ve toplumu buna inandırmalıdır... Bu yapılmayıp, “Aman ABD süper güç karşımıza almayalım” gibi bir yola girilirse geçmişler ola yani seçim yapılmadan bitmiş olacaktır...
ÖNEMLİ NOT: Önceki akşam ATV’de Başbakan’a güya soru soran üç sözde gazeteciden mesleğim adına utandım. Hele kendini liberal ve özgürlükçü diye satan Mehmet Barlas’ın basın özgürlüğü bağlamında tek bir soru sormaması ona yakıştırılan pek çok şeyi hak ettiğini teyid etmiştir.

Sabahattin ÖNKİBAR

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

26 Şubat 2011 Cumartesi

EL CEZİRE-CIA, KATAR EMİRİ-ERDOĞAN!

El Cezire Televizyonunu biliyorsunuz! Orta Doğu coğrafyasında son dönem yükselen bir medya kurumu!
CNN ya da BBC benzeri bir yayın
formatı var.
Bölgede kuş uçsa El-Cezire oradadır!
Tunus-Mısır ve Libya’da uç veren halk isyanlarında El Cezire yine ön almış ve âdeta bu kalkışmalara yayınları ile önderlik etmişti.
Peki durduk yerde nereden çıktı bu El Cezire?
Her ay onlarca milyon doları bulan büyük harcamaları nasıl karşılıyor?
Birkaç kez bu televizyona mülakat verdim ve bana çekim sonrasında anında ödeme yaptılar!
Nereden geliyor bu değirmenin suyu?
Katar Emiri finanse ediyormuş!
İyi de bu Katar dediğiniz sonuçta küçük bir şehir büyüklüğünde mini bir diktatörlük değil mi?
Nüfusu 780 bindir ki gerçek Katarlıların sayısı sadece 100 bindir.
Öyle ise El Cezire gibi devâsa bir medya yatırımına ve büyük harcamalara bu Emir niçin ihtiyaç duyar?
Öyle ya bölgede zerre iddiası ve hedefi olmayan antidemokratik bir rejim El Cezire gibi sürekli sıkıntı üretecek bir yayın kurumunu niçin kurar?
En önemlisi El Cezire’nin yayınlarından çok çok şikâyetçi olan bölge diktatörlerinin sitem ve şikâyetlerine Katar Emiri niçin göğüs gerer?
Bu mini Emirliğin en büyük özelliği ABD’nin bu coğrafyadaki merkez üssüne ev sahipliği yapmasıdır!
Yoksa bu El Cezire Katar Emirinin değil de CIA’nın mıdır?
Yoksa CIA Orta Doğu’ya CNN ya da benzeri bir haber kanalı ile girersem Arap kamuoyundan dışlanırım endişesi  böyle bir kamuflaja mı gitti?
ABD’nin bölgedeki merkez askerî üssü nerede?
Katar’da!
El Cezire’nin güya ardında kim var?
Katar Emiri!
Soruyorum bu tablo sizin zihninizi bulandırmıyor mu?
Ve bir başka soru:
Tayyip Erdoğan’ın bölgedeki en önemli dostu kim?
Katar Emiri.
Açın bakın arşivlere hem Tayyip bey hem de Abdullah Gül İstanbul’daki Bağcılar semtinin yarısı kadar olan bu zıpır ülkeciğe dafalarca gitmiş; neden acaba?
Yok adamların öyle potansiyeli şuyu buyu da yok!
İlginçtir Tayyip Erdoğan Lübnan’da zora giren Türk Telekom’u sattığı adam olan Hariri ile muhaliflerini barıştırmak için yanına yine Katar’ı almıştı.
En önemlisi bu Katar Emiri bizim Sabah-ATV’nin de yüzde 30 ortağı!
Anlamış değilim Katar Emiri Türkiye’de zarar eden bir medya yatırımına üstelik yüzde 30’la neden ortak oluyor? Öyle ya yüzde 30’la hiç mi hiç söz hakkınız da olmaz!
Bir tarafta ABD ile Katar arasında var olan esrarengiz ilişkiler, diğer tarafta El Cezire aracılığı ile CIA’nın bölge planlarını yürütmesi ve de buna paralel olarak çok ilginç bir Katar Emiri-Tayyip Erdoğan muhabbeti! Yok yok hiç kimse beni bütün bunların birbirinden bağımsız olduklarına ikna edemez!
Katar Emiri tıpkı AKP ve Erdoğan misali ABD’nin bölge acentasıdır ve Katar Emiri ile AKP arasında var olan ilişki de ABD ile yoldaşlığın ortak ürünüdür.
NOT: Bu akşam Ulusal Kanal’daki Alternatif Programımızda saat 21.00’de Abdüllatif Şener’le bu esrarengiz Tayyip-Katar Emiri ilişkilerinin perde arkasını
aralayacağız... Hepinizi bekliyorum.

Sabahattin ÖNKİBAR


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

21 Şubat 2011 Pazartesi

NEDEN HEDEF JANDARMA?
EMPERYALİST GEÇMİŞ HATASINI DÜZELTİLİYOR.
Not:resimlere tıklayarak büyütebilirsiniz

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

8 Şubat 2011 Salı

SUYUN ÖZELLEŞTİRİLMESİ
Kudret Ulusoy

Amerikan Ulusal Kalkınma Ajansı’nda uzun yıllar görev yapan ekonomik tetikçilerden John Perkins; 1982 yılında bir kız çocuğunun dünyaya gelmesi üzerine suçluluk duygusuna kapılarak vicdanen rahatlamak ve kızına kaos içinde bir dünya bırakmamak için, kendisine yapılan tüm parasal teklif ve tehditlere rağmen, sömürgeciler tarafından nasıl kullanıldıklarını ve sömürüde uyguladıkları yol ve yöntemleri yazdığı bir kitapla itiraf etmek zorunda kalır.

Esasen burada ABD’nin bağımsız ve egemen ülkelere yaptığı fiili ekonomik saldırının iç yüzü anlatılarak bizim gibi ülkelerin bundan ders çıkarılması istenir. John Perkins ABD’nin Irak’a dolayısıyla Ortadoğu’ya doğrudan müdahalesinin en önemli nedenlerini; Ortadoğu’nun jeopolitik konumu, petrol ve özellikle su kaynakları şeklinde sıralar. Zira John Perkins bu konuda; “Irak bizim için, ilk bakışta göründüğünden çok daha fazla önemliydi. Yaygın kanının aksine, Irak sadece petrol demek değildi. Aynı zamanda, su ve jeopolitik de demekti.

Irak, hem Dicle, hem de Fırat nehirlerinin geçtiği iki ülkeden biri olduğu için gittikçe kritik hale gelen su rezervlerinin en önemli kaynaklarını kontrol etmektedir. 1980’lerde suyun gerek politik, gerekse ekonomik olarak önemi enerji ve mühendislik sektöründeki bizler için belirgin bir hal almaya başlamıştı.

Özelleştirme yarışında bağımsız küçük enerji firmalarına göz diken büyük şirketlerin çoğu, şimdi Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu’daki su sistemlerini özelleştirme peşinde koşuyorlardı.” demektedir. Öte yandan; Çokuluslu havzaların birçoğundan yararlanma amacıyla, çeşitli ülkeler arasında yapılmış 300 civarında antlaşma bulunmaktadır. Uluslararası hukuk açısından, sorunların çözümlenmesinde:
(a) andlaşmalar;

(b) teamüller;

(c) genel hukuk ilkeleri;

(d) hukuk otoritelerinin görüşleri;

Gibi unsurlar etkili olmaktadır. Sınır-aşan sular konusunda uluslararası ortamda bütün devletleri bağlayıcı hukuki esaslar uzun süre oluşturulamamıştır.

Sınır-aşan akarsuların geliştirilmesi hususunda, uluslararası hukuk açısından dört yaklaşım söz konusu olmuştur:
(a) bir ülkenin kendi topraklarından kaynaklanan suları dilediği gibi kullanabileceği esasına dayanan “mutlak egemenlik” görüşü;

(b) bir ülkede akan suların, o ülke toprağının ayrılmaz bir parçası olduğu ve membadaki ülkelerin bu suyun doğal nicelik ve niteliğini değiştirme hakkı olmadığı esasına dayanan “alansal bütünlük” görüşü;

(c) mansap ülkelere belirgin zarar vermemek üzere, akarsuyun her bir ülkedeki yağış alanı, sağladığı debi, geçmiş ve mevcut kullanımı, gelişme ihtiyacı, sosyal ve ekonomik koşullar, su tasarrufu, diğer seçenekler, dengeleme olanakları gibi bir dizi etkenin dikkate alınarak su tahsisini öngören, diğer ülkelere önemli zarar vermeden “hakça ve makul yararlanma” görüşü;

(d) ülkeler arasındaki sınırları gözetmeden, bir akarsudan “havza bütününde en iyi yararlanma” görüşü; Uzun yıllar iki zıt görüş, “mutlak egemenlik” ve “alansal bütünlük” çatışmıştır.

FIRAT VE DİCLE HAVZASI VE SORUNLAR

Türkiye ile Irak arasında 23 Mart 1946 tarihli “Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşmasına Ek Dicle, Fırat ve Kolları Sularının Düzene Konması Protokolü” hala geçerlidir. Protokolde suların akışının düzenlenmesi ve taşkınların önlenebilmesi için gereken düzenlemelerin yapılabileceği ve böyle bir durumda Türkiye’nin mümkün olduğu şekilde iki ülke yararına düzenlemeler yapması ve Irak’a önceden haber vermesi kabul edilmiştir. Türkiye ile Fransa arasında imzalanmış olan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nın 12. maddesinde, Kuveik Suyu’nun Halep ile Türk bölgesi arasında kalan kısmının hakça kullanılması ve Halep şehri için Fırat’tan su alınmasına dair düzenlemeler yapılmıştır. Aynı düzenlemeler Fransa ile 1926 yılında imzalanan antlaşma ile teyit edilmiştir.

Suriye’nin bağımsızlığını kazanmasından sonra bu düzenlemeler üzerinde yeni bir antlaşma yapılmamıştır. Suriye ile ilk sorunlar 1954 yılında Keban Barajı projesinin gündeme gelmesiyle ortaya çıkmış ve Suriye 1960 yılında Fırat sularının yeniden düzenlemesini istemiştir. Bu konuda kesin bir antlaşma yapılmamasına rağmen 1987 tarihli ekonomik işbirliği protokolü ile geçici bir düzenleme yapılmış ve Türkiye’nin Suriye’ye yıllık ortalama 500 m3/sn su bırakılması kabul edilmiştir.

HAVZANIN DURUMU VE MEVCUT KULLANIMLAR

Suriye’nin Fırat üzerindeki en önemli tesisi Tabka (Esad) Barajıdır. Sovyetler Birliği tarafından yapılan Tabka Barajı Sibirya’daki yüksek su seviyeli nehirler üzerine inşa edilen baraj anlayışına uygun olarak yapıldığından, elektrik üretimi için normalden daha fazla suya gerek duymaktadır. Barajın su tutma seviyesinin düşük olması, drenaj havzası ve sulama kanallarının yanlış yapılması sebebiyle tarım sulaması için beklenen verim sağlanamamıştır. Türkiye’nin verdiği suyu Suriye’nin yetersiz bulmasının en önemli sebebi, budur.

Diğer taraftan barajın toplama gölünün yapıldığı arazi, Suriye’nin en verimli topraklarının üzerine yerleştirilmiştir. Tabka hedeflenen ihtiyaçları karşılamada yetersiz kaldıysa da, Suriye’nin GAP’ı ima ederek Türkiye’yi suçladığı gibi, Irak’a akacak suyu kontrol edebilme imkanı vermesi bakımından stratejik bir değere sahiptir. Nitekim barajın yapımı aşamasında Irak ve Suriye savaşın eşiğine gelmiştir. Suriye 2010 yılına kadar gerçekleştirmeyi hedeflediği “gıda güvenliği” projesi ile tarımda kendi kendine yetmeyi amaçlamakta, bunun için de tarım arazilerini genişletmeyi planlamaktadır.

DEVLETLERİN İDDİALARI

Fırat ve Dicle’nin kullanımındaki sorunların özü, devletlerin bu iki nehri farklı statülerde değerlendirmeleridir. Türkiye bu nehirleri sınıraşan su, Irak ve Suriye ise uluslararası su olarak kabul etmektedirler. Dolayısıyla Türkiye kendi sınırları içinde kalan kısmında tam egemenlik hakkı olduğunu ileri sürerek, taraflar arasında hakkaniyete dayalı bir tahsis yapılmasını istemektedir. Suriye ise üç ülke arasında bir antlaşma yaparak kesin bir paylaşım istemektedirler.

Suriye “doğal durumun bütünlüğü” ve “adil kullanım”, Irak “tarihsel kullanım hakkı”, Türkiye ise “kısıtlı ülke egemenliği”, doktrinlerini ileri sürmektedir.

Dünya genelinde yapılan araştırmalarda su kıtlığı çeken 22 ülkenin 14’ü Ortadoğu’da yer almaktadır. Fırat-Dicle havzasının en büyük dezavantajı, kendine has coğrafi, klimatolojik, hidrolik, ekonomik ve siyasi özelikleri olan bir bölgede yer almasıdır. Ortadoğu’nun bu özellikleri, bölgede çıkan her sorunun çözümünü zorlaştırmaktadır. Bir yazarın dediği gibi “Ortadoğu’da nehirlerin akımlarının düzenlenmesi hidrolojik yönden faydalı fakat politik yönden geçersizdir.”

Fırat ve Dicle’yi ana konu olarak ele alan “Ortadoğu Su Bilgi Ağı” ve “Ortadoğu Araştırmaları Birliği” adlı iki hükümet dışı örgütün merkezi Amerika’dadır. Bu tür kuruluşların merkezinin herhangi bir Ortadoğu ülkesinde olmamasının sebebi, bölgede atılacak her adımın siyasi bir anlamı olmasından kaynaklanmaktadır. Fırat-Dicle konusunda gidilecek uluslararası örgüt veya hakemin, o günün siyasi koşullarından etkilenmeden durumu değerlendirebilmesi de doğal olarak mümkün olmayacaktır.

SUYUN ÖZELLEŞTİRİLMESİ

Bu gün dünyadaki kullanılabilir suyun sadece %5’i çok ululu şirketlerin pazarı durumunda olup mali boyutu yaklaşık 1 trilyon dolar civarındadır.Dünyadaki su özelleştirmelerinin üçte ikisini elinde bulunduran iki Fransız çokuluslusu Suez ve Vivendi dünya su piyasasına hâkimdir. Diğer büyük şirketler olan Saur, Thames, Anglian, IWL ise çok küçük kalmaktadırlar. Bu gün dünyadaki su sektörüne; 100 ülkede faaliyet gösteren Vivendi- Generale Des Eaux ile, 130 ülkede faaliyet gösteren Suez- Lyonnaisse Des Eaux isimle çok uluslu iki dev şirketi ile bunların alt grupları hâkimdir. Her biri en az 110 milyondan fazla insana hizmet götüren bu şirketler, bu sektördeki pazarın yaklaşık % 70’ini ellerinde bulundurmaktadırlar.

Dünya su pazarı yukarıdaki iki çokuluslu şirketin tekelinde olup; Tekelleşme süreci, özellikle bir dizi ABD şirketinin yakın zamanda satın alınmasıyla devam etmektedir. İki şirket birbirleri karşısında rekabet etmek yerine su imtiyazının kârlarını paylaşabilmek için birçok şehir ve bölgede ortak yavru şirketler kurmaları üzerine dünya su tekelini elinde bulunduran çokuluslular arasındaki söz konusu işbirliği nedeniyle Suez ve Vivendi Fransa’daki Anti-Rekabetçi davranışı için uyarılmışlardır.Zira 11 Temmuz 2002’de Fransız Rekabet Konseyi (Conseil la Concurrence) Suez ve Vivendi’nin özel suyun %85’ini kontrol ettikleri Fransa’da pazar hâkimiyetlerini kötüye kullandıklarına karar vermiştir.

Su savaşları bir yandan insanlığa yönelik sürdürülen bir savaş, diğer yandan da tekeller arasındaki savaş olarak karşımıza çıkmaktadır. Birde sınır aşan ve sınır oluşturan sular nedeniyle ülkeler arasında olası savaşlar göz önüne alındığında su sorunu daha da karmaşık bir hale gelmektedir. Son yıllarda ülkemizin akarsuları başta olmak üzere özellikle belediyelere ait su şirketlerinin özelleştirilmesi girişimleri yukarıdaki çokuluslu şirketlerin girişiminden başka bir şey değildir.

Hatta şirketlerin özelleştirilmesi yerine doğrudan suyun kaynağının yani akarsu ve havzalarının özelleştirilmesi beraberinde başka sorunları ve maliyetleri de getirecektir. Akarsu üzerindeki sulama, enerji, içme amacıyla kullanılan tüm su potansiyelinde söz sahibi olacaklardır. Bu da su faturası, elektrik faturası, sulama faturası yani petrole nasıl zam yapıldıktan sonra iğneye-ipliğe zam gelecekse akarsular özelleştikten sonra da su ile ilgili her şeye zam gelecek demektir.

Petrolsüz yapabiliriz, ancak susuz yapmamız mümkün değildir. Fırat ve Dicle’nin anılan şirketlerce alınıp kontrolü ele geçirildikten sonra olacakları düşünmek dahi insanı dehşete düşürmektedir.

AB ve diğer uluslararası örgütlerin sınıraşan sulara ilişkin hukuku düzenlerken Türkiye’nin söz hakkını alıp uluslararası bir komisyona verme çabaları bu özelleştirmelerin alt yapısını oluşturmaktan, ileride sorun çıktığında uluslararası mahkemelere ya da hakemlere götürme çabalarından başka bir şey değildir. Bu gün bir taraftan kuraklıkla mücadele etmekteyiz. Bir taraftan da aç kurtlar gibi sularımıza saldıran özelleştirmeci çok uluslu şirketlere karşı mücadele etmekteyiz.





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
Kayseri Erciyes Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr METİN HÜLAGÜ 

 
İNGİLİZ GİZLİ ARŞİVLERİNİ 3 YIL İNCELEDİ 

İngiliz istihbarat servisine göre Almanya ve İtalya'nın 
Osmanlı'yı diriltemezse Atatürk'ü öldürtmek için 19 
suikast girişimi yaptığı belgelendirilimektedir.Tabii ki direkt ingilizlerinki hariç. 

Mussolini, Osmanlı'yı diriltmek için Vahdettin'e rüşvet teklif ettiği de belgelenmiş durumda. 
Vahdettin 4 Ağustos 1924'te parası bitince Lord Cruzon'a yardım talebinde bulunduğu da öyle. 
İnönü'yü Ata'nın yerine cumhurbaşkanı yapmak istiyor diyordu. 
Acaba Ata ile İnönü arasında rivayet halinde dolaşan gerginlik bu 
nedenlerden dolayı söyleniyor olmasın? 

Bari İngiliz'ide unutmayalım.Bir de Vahdettin'in ölüm fermanını. 
Suikast girişiminde bulunmayı düşünmeyen kaldımı desek daha doğru demiş olmazmıydık acaba? 
Nerdeyse tüm batı istihbarat birimleri desek yanlış ve abartılı demiş olmayız. 
O zaman Atatürk'e yapılmaya çalışılanlar;ölümünden sonra da 
Türkiye Cumhuriyetine yapılmaya hala devam etmektedir.
 


Neden Atatürk hedef alınıyor? 

Suat İlhan, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini incelerken şu tarihi tespiti yapmıştı: 
Atatürk devriminden yani 1920'den önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25.5 milyon mil kare idi. 

1993'te bu rakam 12.7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür. 
İslam dünyası ise 1920'de 1.8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 
1993'te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.? 
İşte, 1923'den beri süren mücadeleyi, kimin kazandığı bu rakamlarla ortadadır. 
Avrupalılar, Amerikalılar, Atatürk adını duyunca, bu yüzden ifrit kesiliyor. Çünkü İslâm dünyasını 
ayağa kaldıran güç, Atatürk modelidir! 


Bugün ABD ve AB, hedef tahtasına İslâm'ı düşman olarak yerleştirdi ve Afganistan ve Irak işgallerine girişti. İslâm Dünyası'nı, yani enerji coğrafyasını ele geçirmeleri, 

Türkiye'yi ele geçirmelerine bağlıdır. Türkiye'yi ancak işbirlikçi bir ılımlı İslâm modeli ile elde edebilirlerdi. Türkiye elde edilince İslâm dünyasının içine Truva atı olarak sokulacaktır. Bunun için Atatürk'ü yıkmaya çalışıyorlar! Çünkü Atatürk, Türkiye'nin sigortası, 
Türkiye ise İslâm dünyasının en büyük güvencesidir! Neden hedef Türkiye? 

PADISAH'TAN ATATURK'E OLUM FERMANI ! 
ATATÜRK İLE ARKADAŞLARI HAKKINDA PADİŞAHÇA VERİLEN ÖLÜM FERMANI Dosya Tasnifi 
Harbiye-Divan-ı Harp 
DOSYA No : 70 
Harbiye Nezareti 
Adliye-i Askeriye Dairesi Şubesi 
Nüsha : 705 
PADİŞAH BUYRUĞU 
Mehmet Vahidüddin 

"Kuva-yı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak 
halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Vaşingtın (Washington) elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem 
ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzere, Mülkiye Ceza Yasası'nın kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla yasa hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre yönetilmesine ilişkin İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, 
ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere onaylanmıştır. 
Bu Padişah Buyruğu'nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir. 

24 Mayıs 1336 (1920) 
Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili 
DAMAT FERİT 
SEYHULISLAM DA OLUM FETVASINDA BULUNMUSTU! 
ŞEYHÜLİSLAM'IN ÖLÜM; ANKARA MÜFTÜSÜ'NÜN KARŞI FETVASI 
Atatürk'e vatanı kurtarma görev verildi ise Madem öyle Neden ölüm fetvası ve fermenı verilsin ki? 
Ya uyduruk saldırılara ne diyeceğiz? "14 Kasım 1918 tarihinde Atatürk'ün İngilizlere Vali olmak teklifi" imiş. Yani sömürge valisi. 

Kim ? : "Bağımsızlık benim karakterimdir" diyen insan : 
Oysa "Sömürge valiliğine 14 Kasım'da talip olan(!)" YILDIRIM ORDULARI KOMUTANI Mustafa Kemal Paşa 5 Kasım'da yani sadece 9 gün önce "İskenderun'a çıkacak olan İngilizlere ateş emri" veriyor askerlerine: Hem de Saray'ın "Mütareke hükümlerine sonuna kadar riayetkâr davranılacak" buyruğuna ve de Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'nın işgalciler için; "...Toros tünellerinin İtilaf Devletlerince işgali yalnız bir koruma niteliğindedir.." demesine rağmen. 

Ve Atatürk'ün 6 Kasımda "Ateş Emrini İstanbula bildirmesinden bir gün sonra, yani 7 Kasım'da Yıldırım 
Orduları Grubu Komutanlığı ile VII. Ordu Karargahı'ı Padişah iradesiyle kaldırılarak Mustafa Kemal Paşa Harbiye Nezareti emrine veriliyor... Ve 13 Kasım'da İstanbula döndüğünde Boğaz'da demirli İngiliz Donanmasına bakıp "Geldikleri gibi giderler" diyor. 

Ve yine aynı Paşa sadece bir gün sonra da bir İngiliz gazeteciye 
"Ben İngilizlere Vali olmak istiyorum(!)" diyor... 
"Belge"si de İngiliz gazetecinin (herhalde) yıllar sonra yazdığı anıları. 
Gazetecinin bunu haber olarak gazetesine gönderip göndermediği, o tarihlerde haber 
veya makale olarak yayınlanıp yayınlanmadığı da meçhul. 
Söz konusu "Kim Kahraman Kim Hain" başlıklı yazıdan o bölümü buraya alıyorum 
"Bir başka belge ise gerçekten şaşırtıcı. 

14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul'a gelip Pera Palas'ta ikamete başlamış olan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi'nin muhabiri G. Ward Price'ı aracı yaparak General Harrington'la görüşmek ister. Price, Pera Palas'ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: "Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini" bildirmemi rica etti. "Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik... Biliyoruz, partiyi kaybettik... 

Anadolu'nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum... Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir." 
Peki sonra ne olmuş ? Madem Atatürk o gün iki yıl önce tozunu attırdığı İngiliz Ordusu'nun bir Generali olan Harrington'la nasıl irtibat kuracağını bilmiyordu; 
İngiliz resmi makamlarının adreslerinden de bihaberdi, sana sordu, senden yardım istedi; 
peki sen ne yaptın mister ? 

* Generalle bağlantı kurup buluşturdun mu? Yok ! 
* Yetkili sorumlu makamların adresini verdin mi bari ? O da yok 
* Bu "Muhabbeti" haber veya makale yapıp gazetene gönderdin mi yayınlandı mı? Yok! 
* "Evet" diyorsan belgeler nerede ? 
Yani hepsi "No" mu ? 
Bu kadar "yok"tan sonra ortaya çıkacak sonuçun da ne olacağına siz karar verin. 
---------------- 
İngiliz GİZLİ BELGELERİNDE " Atatürk" 
G İ Z L İ 
Telgraf No: 608 
İngiltere Büyükelçiliği 
Ankara, 25 Kasım 1938 
Aziz Lordum, 
1.Size Mösyö Kemal Atatürk'ün ölümünü bildiren 194 sayılı 
telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum. 

2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşarı tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk'ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk'ün yaptığı işleri övmekten çok, Onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği Konusuna değinmeye çalışacağım. 
Hiç şüphesiz Toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların çok azı, 
Atatürk'ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır. 

3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar, rahmetli 
Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da bu görüşmeler diğer diplomatik 
temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. 
Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, 
benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, 
karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. 
Galiba onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konuyla ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum. 

4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabinedeki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu. 

5. Atatürk'ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak 
gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım. 

6. Sanırım bunu temelde ift karakterlilik olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong'un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır. 
Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır ancak şahsen ben, 
bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum. 
Gözle görülen bir dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. 
Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak,harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil yüz yıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip -bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar. 

7. Atatürk'ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok. Bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da Atatürk'ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı süt 
ün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi. 

8. Atatürk'ün bütün kişiliğinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır. 
İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle 
uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı Ortaya koyduğu kadın hakları ve önemiyle bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene içinde çok eşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur.
(Kimi zaman toplum içinde de olsa) Özel hayatını tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. 
Sadece birkaç büyük Adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu Kadar rahatsız hissettirebilir. 

9. Atatürk, Batıda ( yes-men ) ve uzun süredir Türkiye'de (evet efendimci ) olarak bilinen tarzdan 
hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. 
Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve insanları için 
yaşıyor, onlar için düşünüp onlar için çalışıyordu. 
Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa görevlerini yerine getiremedikleri kanısına varıyordu. 

10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi ancak gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler Ve Mussolini'nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi. Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve bütün devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru ancak daha çok o konudan Sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. 
Olayların gidişi, Atatürk'ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata 
yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin 
uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi 
diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır. Atatürk'ten sonraki Cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince sürmesi bir kriterse evet başarılı olmuştur. 

11. Atatürk'ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; 
şefkat ve ilgi bekleyen bilinç altının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı. 

12. Müslüman olarak doğmuş, ancak yobazlık karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidak sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye'nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet'in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı Imparatorluğu'nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. 
Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkeler arası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır. 

13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı. O, Türk Milleti'ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır. İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de bütün bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır. Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız olduğumu bildirmekten şeref duyarım. 

Percy Loraine G İ Z L İ 
************** 
Bakınız: 
33 DERECELİ MASON'UN İTİRAFI, "Atatürk''ü silahla ortadan... 
Atatürk'e 19 suikast girişimi Almanya ve İtalya’nın Osmanlı’yı diriltemezse Ata'yı öldürülmeyi planladığı belirtiliyor. 

‘İngiliz Belgeleriyle Vahdettin ve Osmanlı Hanedanı’ adlı kitapta Almanya ve İtalya’nın Osmanlı’yı diriltmek istediği, bu olmazsa B planında Atatürk’ün öldürülmesi yer alıyor. Erciyes Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyeleri’nden Prof. Dr. Metin Hülagü’nün yazdığı İngiliz Belgeleriyle Vahdettin ve Osmanlı Hanedanı” adlı kitapta yer alan belgeler büyük yankı uyandırdı. Sultan Vahdettin 17 Kasım 1922’de İngilizlere ait Malaya adlı gemiyle İstanbul’dan kaçmış, Malta’ya geçmişti. 
Osmanlı Hanedanı için de sürgün yılları başlamıştı. İngiliz belgelerine göre o dönemde yaşanan süreç bugünkü Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir benzeri ya da ’erken aşaması’ydı. Peki bu sürgün yıllarında Vahdettin neler yapmış, kimlerle temas kurmuş? Prof. Hülagü ile yaptığımız röportajı yayınlamaya devam ediyoruz... 

Mussolini, Osmanlı’yı diriltmek için Vahdettin’e rüşvet teklif etti, 
Prof. Dr. Metin Hülagü, Mussolini’nin dönemin Büyük Ortadoğu Projesi için Vahdettin’e Osmanlı’yı canladırmayı teklif ettiğini söylüyor. Bunu teklif ederken de tabii yüklü miktarda para da öneriyor. Prof. Hülagü, şöyle devam ediyor; 

“Özellikle, geç sömürgeci ülkeler arasına katılan Almanya ve İtalya yeni Türkiye Cumhuriyeti’nden rahatsız oluyorlar. Tekrar Osmanlı’nın kurulması, Ortadoğu projelerine uygun. O tarihlerdeki amaç da bugünküyle aynı. 

Zengin petrol yataklarına sahip olmak. Bir bakıma o dönemin Büyük Ortadoğu Projesi bu. İtalya ve 
Almanya bir taraftan, İngiltere diğer taraftan projelerini hayata geçirmeye çalışıyor. Kilit ülke ise hala 
Türkiye. Bu yüzden Mussolini, Şehzade Sami ile bir görüşme yapıyor. İngiliz istihbarat raporlarında 
Mussolini’nin bu görüşmede Vahdettin’e yüklü miktarda para teklif ettiğini öğreniyoruz. Ayrıca Vahdettin’i tekrar iktidara getirmek için de destek sözü veriyorlar. Şehzade Sami bu teklifi Vahdettin’e iletiyor ama yine aynı istihbarat raporlarından anladığımıza göre Vahdettin bu öneriye sıcak bakmıyor, reddediyor. Mussolini ile diyaloğa geçmiyor. Ancak Mussolini’nin bir B planı var. 
Sadece Vahdettin’in üzerine oynamıyor.” Belgeler özellikle Sultan Vahdettin’in İstanbul’dan ayrıldığı 1922 ile öldüğü 1926 tarihleri arasındaki 
yaşadıklarını aydınlatırken; Osmanlı Hanedan üyelerinin 1940’lı yıllardaki sıkıntılarını da gözler önüne seriyor. Bu da Şehzade Seyfettin’in mektubu; Halimiz bedbaht 
ŞEHZADE Seyfettin, 6 Mart 1926 tarihinde Nice’den müslüman Radhanpur Naibi’ne bir mektup yolluyor.

371/11555 sayılı belgeye göre mektupta Şehzade Seyfettin yaşadıkları sıkıntıları şöyle dile getiriyor: 
“Ekselansları... Yabancı bir diyarda maruz kaldığımız bedbaht halimizi siz ekselanslarının dikkatlerine saygıyla sunmayı dileriz. 
Maişetimizi sağlayabilmemiz için hiçbir garanti sağlanmadan ülkemizden sınır dışı edildik. 
Özel mülkümüz müsadere edildi. Ailemiz ve biz Avrupa’da neredeyse dilenci haline geldik. 
Ecdadımız haşmetli hükümdarlardı ve asırlarca İslam’ın şanını muhafazaya çalışmışlardı. Onların torunları olarak bizlerin, her ne kadar hata bizden kaynaklanmıyorsa da, önde gelen Müslüman büyükleri ve ileri gelenlerinden yardım istemeye mecbur olmamız talihin acı bir cilvesidir. Siz ekselansları Müslüman bir hükümdarsınız. 
Yardımlarınızı bizden esirgemeyeceğinizi ve bizi içinde bulunduğumuz elemden kurtaracağınızı ümit ederek sizin cömertliğinize ve insaniyet-perverliğinize müracaat etme cesareti gösteriyoruz. (...)” Vahdettin parası bitince Lord Cruzon’a ‘Yardım edin’ mektubu yazdı Prof. Metin Hülagü, belgelerde Vahdettin’in kendine yakın gördüğü birçok dünya liderine mektuplar yazdığının ortaya çıktığını belirtiyor. 

Vahdettin, İstanbul’dan kaçarken yanına aldığı 50 bin lira kendisini ve 
mahiyetindekileri 2 yıl idare ediyor. Ancak daha sonra beş parasız kalıyor. Mesela...Vahdettin 4 Ağustos 1924’te San Remo’dan dönemin ingiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a bir mektup yazıyor. 371/10227 sayılı belgeli mektupta da Vahdettin’in son çırpınışlarına şahit oluyoruz; “ Lord Curzon, 
Bildiğiniz üzere iki yıl evvel Ankara İhtilal Komitesi hilafet ve saltanat haklarına saldırıda bulundu. Bu saldırı o zaman uygulamaya konmuş olan siyasetin bir habercisiydi ve hanedanın irsî başkanı olarak, şahsî haklarımı ve hanedanım haklarını savunma yolundaki tüm gayretlerime rağmen, nihaî olarak ülkemi terk etmek zorunda kaldım. İyi bir kaderim yoktu. 
Tüm gayretlere rağmen sıkıntılarıma bir türlü çözüm bulamadım ve bezgin bir şekilde, gelişmeleri beklemeye karar verdim. O zamandan sonra, Ankara İhtilal Komitesi iktidardaki hanedanı tüm haklarından mahrum bırakmaya azmetmiş ve birkaç gün içerisinde kendilerini sınır dışı etmiştir. Bu durumdan dolayıdır ki, bugün ben ve hanedan üyeleri çaresiz, korumasız, parasız pulsuz bir halde yahut kimi Avrupa’da, kimi Suriye’de ümitleri zincire vurulmuş bir şekilde, ama tümü sefalet içerisinde yaşamaya mahkûm olmuş bir durumdadır. 

Resmî olarak belirlenmiş en son müracaat tarihi olan 1925 Martı’nın birinden sonra Türkiye’de hâlihazırda hanedan üyeleri adına kayıtlı bulunan bütün mallar İhtilal Komitesi’nin eline geçecektir. 
Bu durum dolayısıyladır ki, cevap olarak Türkiye’nin iç işlerine karışmalarının mümkün olmadığını ve dolayısıyla yardım edemedikleri için esef duyduklarını belirten büyük devletler liderlerine resmî olarak müracaat etmek zorunda kaldım. Şayet şimdi size müracaat ediyorsam, tabiîdir ki bu müracaat siyasî değil, tamamıyla insanî mülahazalarla olmaktadır ve sizin gerçekten değer verdiğim fikir ve tavsiyenizi almak için bunu yapmaktayım. Bu vesile ve inançladır ki, size ve burada benim özel banka işlerimi deruhte etmekte olan Biddulph’a ve sizin son derece 
takdir ettiğim samimi anlayış ve dostluğunuza, geçmişte olduğu gibi, 
itimat edebileceğimi umarım.” 

Duce’nin Osmanlı planları tutmadı 
4 KasIm 1937 tarihli belgede Mr. Keith Hugh Williams’ın kaleme aldığı istihbarat raporunda Mussolini’nin (Lakabı Duce)Vahdettin’e para teklif ettiği; Almanya ve İtalya’nın Atatürk’e yönelik 19 suikast girişiminde 
bulundukları belirtiliyor. Ancak Vahdettin, rüşveti reddediyor. 

İsmet İnönü’yü başa geçirmek istiyorlardı 
Prof. Metin Hülagü, Türkiye’deki yönetimi kontrol altında tutmak için Vahdettin’e rüşvet önerisi dışında B planını da aynı anda yürütüyor. 
İngiliz belegelerine göre Almanya ve İtalya, Atatürk’ün yerine İsmet İnönü’-yü 
Cumhurbaşkanı yapmak istiyor. Bu nedenle Atatürk’e 1919 ile 1937 yılları arasında tam 19 kez suikast düzenliyorlar. 

Prof. Hülagü, kitabında o günleri şöyle anlatıyor; 
Daha çok Almanlar “B planını 4 Şubat 1937 tarihli belge açıklıyor. O da Atatürk’ün yerine İsmet İnönü’yü Cumhurbaşkanı yapmak. 
Amaç, ’daha kontrol edilebilir bir hükümet’ kurmak. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim, İngiliz belgelerine göre bu amaçla 1923-1937 yılları arasında Almanya ve İtalya Atatürk’e tam 19 kez suikast düzenlemiş. İngiliz arşiv vesikaları arasında yer alan 4 Kasım 1937 tarihli bir rapor ve memoranduma göre Mustafa Kemal Atatürk, on yılı aşkın bir süre içerisinde daha ziyade Almanlar tarafından düzenlenen ve idare edilen ama İtalya’daki Mussolini idaresinin de desteğini gören 19 suikast teşebbüsüne maruz kalmış. Belgede bu suikastlar dizisinin sonuncusunun ise 1938 yılı Şubatında düzenleneceği ileri sürülmüş. Söz konusu raporda yer alan istihbarî 
bilgiler Mr.Keith Hugh Williams’ın vermiş olduğu bilgilere dayanıyor. 
İngiliz istihbarat servisinin sahip olduğu bilgilere göre Mr. Keith Hugh Williams ticaretle meşgul olan, 
ancak kısa bir süre önce iflas etmiş bulunan biri. 

Ancak Mr. Keith Hugh Williams suikastlarla ilgili raporun kaleme alındığı tarihlerde altın piyasasındaki ticarî faaliyetleri neticesinde zengin çevrelerdeki yerini yeniden elde etmiş, eski ticarî itibarını tekrar kazanmış ve hatırı sayılır bir sermayedar olmuş. İngiliz arşivindeki Müfettiş Ohas Buckell’in imzasını taşıyan mezkûr rapora ve başka bir memoranduma göre suikastların hedefi Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ü öldürmek ve eski Osmanlı hanedanını işbaşına yeniden getirmek olarak gösteriliyor!” 

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

not:
İnternetexplorere göre zararlıymışız:-)
Türkiye'de medya özgürlüğü var;hatta Usa'dan bile ileriyiz değil mi?
İnternet explorer den giriniz ve yazı resmine tılklayınız ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Meğer milletin kişisel ve finansal bilgilerini açığa çıkaracakmışım.
Gerçek amaç hoşa gitmeyen yazıların okunmaması.Emperyalist uşaklarına sanal destek.Sonuçta burasıda onların oyuncağı.
Diğer tarayıcılara göre hala zararlı değiliz.Buna da şükür.