KIBRIS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KIBRIS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2012 Çarşamba

3 Temmuz 2012 Salı

SİYON YILANI KIBRIS'A GELDİ.UYAN TÜRK HALKI

Rumlar aklınca iyi yaptığını sanıyorlar fakat Türk Halkına olan kinleri gözlerini kör etmiş durumda.İsrail aslında Rumların işini bitirdiği gibi bizim başımıza bela olacak.Ama  önce BOP eşbaşkanlarından kurtulmak ve MİLLİ bir hükümet kurmamız gerekli.Çok geç olmadan.
Piyon yine kürt ayrılıkçı faşistleri.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." MEHMET AKİF ERSOY

8 Eylül 2011 Perşembe

DOĞU AKDENİZ CADI KAZANI

Aydınlık 8/9/2011
Gazete küpürünün üzerine çift tıklayarak okunacak boyuta getiriniz
Dr. NOYAN UMRUK’ KISA ÖZGEÇMİŞİ
 (Emekli) TUĞGENERAL
 (Emekli)M.S.B. MALİYE D. BŞK.
 (Eemekli)KARA HARB OKULU ÖĞR. ÜYESİ
 1948 yılında İzmir-Alsancak’ da doğdu. 1960 yılında Selimiye Askeri Orta Okuluna girdi 1962 yılında Selimiye Askeri Orta Okulundan, 1965 yılında Kuleli Askeri Lisesinden, 1967 yılında Kara HarpOkulundan(K.H,O.) istihkam subayı olarak mezun oldu.
1971 yılında başladığı Marmara Üniversitesi İktisat-Maliye bölümünü 1975 yılında bitirdi.
10 sene istihkam subayı olarak köprücü,inşaat ve savaş istihkam bölük komutanlıkları görevlerini müteakip, !977 yılında T.S.K. de yeni kurulmakta olan Maliye sınıfına seçildi.
Bu sınıfın kuruluş ve gelişmesinde önemli rol ve işlevler üslendi. Aynı dönemde K.H.O.da  “Ekonomi” ve “Sosyal Politika” dallarında öğretim üyeliğini sürdürdü.
Bu arada, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki lisansüstü öğrenim çalışmalarını-master programını 1981 yılında tamamladı.
1984-1986 yılları arasında İtalya’da  Yabancılar  Üniversitesi ve La Sapienza(Roma) Üniversitesinde “BİLİMSEL VE TEKNOLOJİK GELİŞMENİN SOSYO-EKONOMİK SONUÇLARI” adlı bir uluslar arası çalışmagrubuna katıldı.
1988 yılında “Türkiyede işgücü maliyetlerinin  bilimsel teknolojik sürece ve ekonomik büyümeye etkisi” konulu doktora tezi ile doktor ünvanını aldı.
2nci Ordu Maliye-Bütçe Bşk.lığı,K.K.K.lığı Bütçe Ş. Md.lüğü,M.S.B.lığı Program İnceleme ve Muhasebe Ş. Md.lüğü görevlerini müteakip 1995-1998 yılları arasında K.K.K. Komptrölörlük Daire Bşk.lığı görevindebulundu.
1998 yılında generalliğe terfi ederek M.S.B. lığı Maliye Daire Bşk.lığı görevine atandı.
2003 yılında emekli olduktan sonra, 3 yıl süre ile Havelsan A.Ş. Yönetim Kurulu Başkan V. olarak görev yaptı.
Halen başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere muhtelif yayın organlarında sosyal politika ve ekonomi-politik içerikli makaleleri yayımlanmaktadır.
DOĞU AKDENİZ CADI KAZANI
Dr. Noyan UMRUK


Doğu Akdeniz deyince işe Kıbrıs’tan başlamak gerekiyor. Çünkü hem stratejik önemi büyük devasa bir uçak gemisi, hem ciddi bir petrol-doğal gaz platformu olarak öncelikli ve temel bir ulusal sorun.*
Sorunu, yeniden iyice ısıtan Papadopulos oldu. Papadopulos, KKTC *ve Türkiye’nin sözlü uyarılarına kulağını tıkayarak yabancı şirketlerle petrol arama konusunda bağlantı kurdu. Bir şirket, Limasol açıklarında arama yapmaya başladı. Üç dört gün süren bu çalışma Türk donanmasının bölgede bir tur atmasından sonra ‘güvenlik endişesiyle’ durduruldu.
Hristofyas da gerginliği tırmandıracağını bile bile “milli politikalarını” ısrarla sürdürüyor. İsrail’le yapılan anlaşma, Hristofyas’ın bu tehlikeli oyununun son ve önemli aşaması.
Şimdi bir soru: Tüm bunlar olurken garantör ülkeler Türkiye ve İngiltere bu sürecin dışında mı kalacak? Kıbrıs’ta ABD’nin de kullandığı iki İngiliz Üssü var. Dikelya ve Ağrotur (Akrotiri).1960 Anayasasına ve Anlaşmalarına göre tam bir “Bağımsız Devlet” statüsünde bu İngiliz Üsleri. (CIA)’in yayınladığı “World Factbook 2005”e göre(1) Akrotiri tanınmış bir devlet. Bu devletin şimdi bir de “Kıta Sahanlığı” oluşturuldu.
1960 Anlaşmaları içinde var olmayan bu kıta sahanlığı, petrol yatakları fark edilince ortaya çıkıverdi. Akrotiri Devleti şimdi kendi toprakları ve kara suları içinde “Kıbrıs Aslanı” adını taşıyan bir tatbikata girişti, anavatanı İngiltere ile birlikte. Kraliyet Hava, Kara kuvvetleri ve donanmasının katıldığı bu çapta bir tatbikat hiç yapılmadı, daha önce. Böylece “Akrotiri Kara Suları” deyimi de ilk defa politik literatüre girmiş oldu.
Bunun bir  gerekçesi de var. 1960 Anlaşmalarının içeriğinde Akrotiri adlı İngiliz Egemen Üsleri’nin kara suları olduğuna ve Münhasır Ekonomik Bölgesi bulunduğuna dair her hangi bir not yok.  Ama bunu çağrıştıran bir bölüm var. İngiliz ya da Akrotiri devleti tatbikat yapmak için, 1960 Anlaşmasına göre Kıbrıs Cumhuriyeti’nden izin almak zorunda değil. Bilgi vermesi yeterli.
“Bundan sonraki adımda İngilizler, Limasol’un batısında Akrotiri Egemen İngiliz Üssü’nün içinde yer aldığı Akrotiri yarımadasını öne sürerek, Akrotiri Devletinin kıta sahanlığı ve “Münhasır Ekonomik Bölge” hakkının bulunduğu iddialarını ortaya atacak ve sonunda kabak biz Kıbrıslı Türklerin başında patlayacak. ‘Münhasır Ekonomik Bölgenin’ varlığı konusunda Rumlarla İngilizler sıkı bir pazarlığa girişecekler ve adanın tümünde Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin egemenliğinin geçerli olabilmesi için İngiltere hükümetinin Rumlara destek vermesi karşılığında Rumlar bu hakkı İngilizlere verecekler.”(2)
Zaten ne ABD, ne İngiltere bu yatakların işletilmesini Rumlara bırakırdı. Böylesi bir anlaşmayla Rumlar bir taşla iki kuş vurmuş olacaklar. Çok yönlü senaryolarla karşı karşıyayız.
Kısaca, Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafı proaktif davranarak, Uzun zamandır, A.B.D., İngiltere, A.B. ile çok uluslu şirketler ve de O.doğu ülkeleriyle çıkar birlikteliği bazında aynı yörüngeye oturmaya çalışıyor.
Sonunda, ABD’nin Mobili ile anlaşan Kıbrıs Rum Kesimi kuruluş günü olan 1 Ekim 2011’de doğal gaz arama çalışmalarını başlatıyor. Sondaj çalışmasından olumlu sonuç alındığında başka çok uluslu şirketlerle de anlaşmalar yapılacak. Bu gelişmeler sonucu Kıbrıs Rum Kesiminin yıllık 10 milyon avro gelir sağlayacağı değerlendiriliyor.
Türkiye ise, Ege ve D.Akdeniz’deki en güçlü kozunu, uluslararası alandaki en güçlü markasını, TSK ve donanmasının, yıllar önce bu amaçla Marmaris-Aksaz’a konuşlanan yenilmez armadasının zafiyete uğratılması için elinden geleni ardına koymayan küresel çaba ve manipülasyonları ve de bunların işbirlikçilerinin marifetlerini yargıyı da alet ederek perçinliyor. Bakın durum nedir? Yüzlerce general(17si Amiral), subay ve astsubay tutsak. 20 temmuz 1975 tarihinde NATO’dan bağımsız bir milli güç olarak kurulan Ege Ordusunun kaldırılması bile tartışmaya açılıyor(3).
Ve nihayet ”Türk ordusunu darmadağın ettik… Hep birlikte, bu yüzyılın en başarılı ordularından birini, hezimete uğrattık… Oysa o ordu, Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış yepyeni bir ülkenin gururuydu… Bu ülkenin hâlâ güçlü bir orduya ihtiyacı var… Ve en ihtiyacımız olduğu bir sırada, o asker elinde gazlı bezle yarasını sarmaya çalışıyor… Tarih bir gün bunu böyle yazacak…”(4) denilmek zorunda kalınıyor.
Dikkat ediyor musunuz? Her bağımsız ve egemen ülkenin yaptığı gibi ulusal çıkarlara odaklanmış bir dış politika yerine, ABD bile yüksek profil göstermekten çekinirken, bölge kabadayısı imajı yaratılarak, güvenlik ve ekonomik alanlarda(5)cepheler çoğaltılıyor. Libya ve Suriye’den sonra “One minute” şovu ile başlatılan, Marmara olayı ve BM raporu ile tırmandırılan İsrail. Küresel merkez denetiminde Doğu Akdeniz ısıtılıyor…
Nerede kaldı ulusal çıkarlar, sıfır sorunlu dış politika ve ne idüğü belirsiz demokratik açılımlı iç politika? Sonunda, inşallah “Bravo kapitano …” durumuna düşülmez. Fakat, işin şakası yok. Ülke, bir yandan içeride ve dışarıda kan kaybediyor; bir yandan çok ciddi badirelere gebe …
*Sevgili okurlar konunun geçmişine ilişkin geçen haftaki yazıyı gazetenin portalinde ya da www.turkcelil.com’da bulabilirler.
*KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı, saygıdeğer büyüğümüz R.Denktaş’a hepimiz adına acil şifalar diliyorum.
(3)Radikal G.,01.09.2011, Radikal gazetesinin haberine göre, Çelik,15 maddelik eylem planını açıklarken Ege ve 1nci orduların varlığını da  tartışmaya açtı.
(4) Ertuğrul Özkök; “Duygusal Ricat”, Hürriyet G., 26. 08.2011
(5)Utku Çakırözer; ‘Davutoğlu’nun Hatası, BM’ye O Raporu Yazdırmaktı’Cumhuriyet G., 04.09.2011
AYDINLIK G., 8.9.2



Kıbrıs’ta iki tane İngiliz Üssü bulunuyor. Dikelya ve Ağrotur (Akrotiri).1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına ve Anlaşmalarına göre tam bir “Bağımsız Devlet” statüsünde bu İngiliz Üsleri.

 Amerika Birleşik devletleri Merkezi Haber Alma Örgütü’nün (CIA) yayınladığı “World Factbook 2005’e göre Akrotiri adlı İngiliz üssü tanınmış bir devlet ve adı da AKROTIRI.

https://www.cia.gov/library/publications/the-world-fact-book/index.html internet adresinden bu bilgileri alabilirsiniz.

Devlet Başkanı 16 Ağustos 1960 tarihinden beridir İngiliz Kraliçesi Elizabeth II. Hükümetin başı ise 26 Nisan 2006 tarihinden beri General Richard Lacey. Bu devletin garantörü İngiltere ve hudutları içinde de İngiliz Ordusu bulunmakta.

Orta Doğu ülkelerine yapılan her hava saldırısında bu üsler hem Amerikalılar hem de İngilizler tarafından kullanılmakta.

Tabii bu devletin şimdi birde “Kıta Sahanlığı” oluştu aniden.
1960 Anlaşmaları içinde var olmayan İngiliz Üslerinin kıta sahanlığı, Doğu Akdeniz’de Hidrokarbon yatakları bulununca varlığı ortaya çıktı.
Hidro karbon yataklarının varlığından sonra İngiltere devletinin adaya bakışı da değişti.


Akrotiri Devleti şimdi kendi toprakları ve kara suları içinde “Kıbrıs Aslanı” adını taşıyan bir tatbikat yapmak hazırlığında, tabii anavatanı İngiltere ile birlikte.
Bu tatbikatın amacı “İngiliz Gücünün Akdeniz’de Gösterilmesi” olduğu kesin. Bu güne değin her tür uçak ile İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerinin, Kara kuvvetleri ve aralarında sadece kendi başına 15 adet helikopter taşıyan bir helikopter gemisinin de bulunduğu 7 deniz birliğinden oluşan İngiliz Kraliyet donanmasının katıldığı bu çapta bir tatbikat hiç yapılmadı.

Bu tatbikat sırasında Akrotiri devleti kara suları içinde ve Kıbrıs adası açıklarında gerçek mermilerle atışlar yapılacak, hava savunma tatbikatı gerçekleştirilecek ve aynı zamanda da İngiliz Kraliyet deniz piyadeleri tugayı amfibik faaliyetlerde bulunacak.

Kıbrıs Aslanı adlı tatbikat ilk başta Sardunya Adası’nda gerçekleştirilecekti ama son anda Akrotiri kara sularında yapılmasına karar verildi. Böylece “Akrotiri Kara Suları” değimi de ilk defa politik literatüre girmiş oldu.

Bunun da bir tek gerekçesi var. 1960 Anlaşmalarının içeriğinde Akrotiri adlı İngiliz Egemen Üsleri’nin kara suları olduğuna ve Münhasır Ekonomik Bölgesi bulunduğuna dair her hangi bir not yok.

Ama bunu çağrıştıran bir bölüm var. İngiliz devleti veya Akrotiri Egemen Üsler Bölgesi yönetimi tatbikat yapmak istediğinde, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Anlaşmasına göre Kıbrıs Cumhuriyeti’nden izin almak zorunda değil. Bilgi vermesi yeterli.
Nisan ayı başında komando birlikleri ile üç savaş gemisi tatbikata katılmak için Akrotiri’ye gelmişti. Bunlara içinde bir adet helikopter gemisi ile 4 başka geminin bulunduğu ikinci bir grup gemi daha eklenecek. Diğer gemiler ve birlikler de bölgeye bir plan çerçevesinde intikal etmek üzereler.

Doğu Akdeniz’de askeri tatbikatlar yapılması, bölgede hidrokarbon araştırmalarının başlamasında itibaren İngilizlerin planlamalarında yer almaya başladı. Kıbrıs Aslanı adlı tatbikat, büyük bir olasılıkla Mayıs ayı bitmeden gerçekleştirilecek.

Bundan sonraki adımda İngilizler, Limasol’un batısında Akrotiri Egemen İngiliz Üssü’nün içinde yer aldığı Akrotiri yarım adasını öne sürerek, Akrotiri Devletinin kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge hakkının bulunduğu iddialarını ortaya atacak ve sonunda kabak biz Kıbrıslı Türklerin başında patlayacak.


Münhasır Ekonomik Bölgenin varlığı konusunda Rumlarla İngilizler sıkı bir pazarlığa girişecekler ve adanın tümünde Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin egemenliğinin geçerli olabilmesi için İngiltere hükümetinin Rumlara her türü desteği vereceği karşılığında Rumlar bu hakkı İngilizlere verecekler ve yanlarına da İngiltere gibi bir devleti almış olacaklar.


Zaten Rumlar isteseler de istemeseler de, ne ABD ne İngiltere ne de İsrail, bu yatakların çalıştırılmasını Rumlara bırakmazdı. Böylesi bir anlaşmayla Rumlar bir taşla iki kuş vurmuş olacaklar.

İşin ilginç yanı bu üslerin var oluş anlaşmasında biz Kıbrıslı Türklerin de imzası var. Münhasır Ekonomik Bölge hakkında da olmalı.
Prof. Dr. Ata ATUN


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

30 Ağustos 2011 Salı

AKDENİZ'İN UÇAK GEMİSİ;KIBRIS ÜSTÜNDE İSRAİL PARMAĞI

İsrail'den destek alan Yunanistan ekonomisini Türkiye üzerinden düzeltme yolunu seçti.Biz ise yalan dolanlarla Deniz Kuvvetleri Komutanları damlara tıkıyoruz.
Kıbrıs gidiyor haberiniz ola.





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

18 Ocak 2011 Salı

HADİ ŞİMDİ UTANMADAN ÖZÜR DİLEYİN



AYDIN GEÇİNEN BİRİLERİ  DURUP DURURKEN ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEME KAMPANYASI BAŞLATTI.
SONRA NE HİKMETSE KURADA ERMENİ TAKIMIYLA TÜRK MİLLİ TAKIMI EŞLEŞTİ.
GÜL GİTTİ SINIRLARIMIZI TANIMAYAN AĞRI DAĞINI SAHİPLENEN VE ARARAT DEDİKLERİ RESMİN ALTINDA GÜLÜCÜKLER SAÇTI.
MAÇ İZLEDİLER.
SONRA SARKİSYAN BURSA'YA GELDİ.AZERBAYCAN BAYRAĞI ÇÖPE ATILDI.
ERMENİ ZULMÜNÜN ABİDESİ YÖRE HALKININ AHDAMAR DEDİĞİ ADADAKİ ERMENİ KİLİSESİ BİZİM PARAMIZLA ONARILIP İBADETE AÇTILAR.
TÜM BUNLAR NE İÇİN YAPILDI?
OBAMA TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİN'DE EMİR VERDİĞİ İÇİN.

KARŞILIĞI NE OLDU?
İŞTE YUKARIDAKİ SÖZLER.
ALIN SİZE SIFIR SORUN.
ŞİMDİ GİDİN ERMENİDEN ÖZÜR DİLEYİN.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

15 Mart 2010 Pazartesi

MÜMTAZ SOYSAL
Acayip Gelişmeler
SON günlerde Kıbrıs konusunda tuhaf gelişmeler oluyor.
Önce, Strasbourg’dan bir haber geldi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şimdi Güney Kıbrıs’ta oturan ve KKTC’nin anayasasıyla yasalarına uygun olarak yapılmış mal mülk düzenlemesini tanımayan Rumların açtığı davalara ilişkin bir karardı bu. Artık, bıraktıkları malların kendilerine geri verilmesi ve tazminat ödenmesi amacıyla Strasbourg mahkemesine başvuracak olanların yerel yargı yollarını tüketmiş sayılmaları için KKTC topraklarında kurulmuş bir Mal Mülk Komisyonu’ndan geçmeleri neredeyse zorunlu kılınmaktaydı. Daha doğrusu, oraya başvurulmazsa sürecin uzayacağı belirtilerek önceliğin o başvuruyu yapmış olanlara verileceği söyleniyordu.
Yaratılmak istenen izlenim, bunun KKTC’yi tanımaya doğru atılmış bir adım olduğuydu. Belli ki, Anadolu’daki ve Kıbrıs’taki Türklerin“sevindirik” olması istenmekteydi. Olundu da.
Oysa, içte ve dışta girişilen büyük çarpıtma seferberliğine karşın değişen pek bir şey yoktu. Komisyon KKTC toprağındaydı ama aslında Türkiye’ye karşı açılan davalar sürecinin içine oturtulmuştu. Hem de bağrındaki yabancı üyelerle. Zaten mahkeme de orayı “Türk işgali altında tutulan” Kıbrıs Cumhuriyeti toprağı sayıyordu.
Tuhaf olan, bu yanıltıcı tutum değişikliğinde bile hiç payı olmayanların büyük olasılıkla İngiltere’nin çabalarıyla varılan bir sonuçtan kendilerine pay çıkarmayı hiç ihmal etmemiş olmalarıydı.
İkinci acayip gelişme, Kuzey Kıbrıs’ta Hristofyas’la Derviş arasında geçmesi beklenen bir cumhurbaşkanlığı seçimi için aday sayısının birdenbire artması ve adaylardan birinin Türkiye’ye kadar gelip Abdullah Gül’ce kabul edilmesiydi.
Belli ki, kendisini ulusal kahraman ilan edip seçime bağımsız olarak gireceğini açıklayan Talat’ın kazanması için her şey yapılacak.
Niçin bu çabalar? Çünkü, Talat kaybeder ve ardından dikte edilmek istenen çözüm için yapılacak halkoylamasından olumsuz oy çıkarsa artık gerçekten iki devletli bir çözüme sıra gelecektir de ondan.
Haklı ve güçlü olduğu bir davayı kaybetmeye doğru giderken sevindirik olan bir ülke görülmemiştir.
mumtazsoysal@gmail.com

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

12 Şubat 2010 Cuma

ÖPÜCÜKLÜ TÜRKİYE/KIBRIS RAPORU A.P'DE OYLANDI VE EZİCİ ÇOĞUNLUKLA GEÇTİ


SEN CİDDİYE ALMA.
NEYİ CİDDİYE ALDINIZ Kİ?



Avrupa Parlamentosu Dışilişkiler Komitesi’nde Türkiye rapor yazıcısı Ria Oomen Ruijten tarafından hazırlanan raporu Kıbrıs hakkında:

*Türk askerinin Kıbrıs’tan derhal çekilmeye başlamasın.
*Maraş Rumlara iade edilsin.
*Adanın Türk vatandaşları tarafından kolonize edilmesi sorununa bir an önce çare bulusun.
içeriyordu.

Bu ifadelerin daha önce komitede tartışılan karar taslağında yer alması Rum milletvekilleri tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmıştı. Bir Rum milletvekilinin oylama sonucunda Türkiye rapor yazıcısı öpücüklerle kutlaması kameralara yansımıştı.
Akabinde Brüksel’de bulunan Devlet Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış ise bu maddelerin AP Genel Kurulu’na gelmeden önce değiştirilmesi beklentisinde olduklarını dile getirmiş ve Brüksel’de bir araya geldiği basın mensuplarına “Bu raporu çok da fazla ciddiye alma taraftarı değilim” demişti. 
Egemen Bağış’ın ciddiye almadığı rapor AP’de oylandı ve EZİCİ ÇOĞUNLUKLA KABUL EDİLDİ.

İlgili haber:




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

29 Ocak 2010 Cuma

BENDE OLSAM BU HATUNU ÖPERİM 

AP TÜRKİYE EMİR VE TALİMATLARI


Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Hollandalı Hristiyan Demokrat Ria Oomen-Ruijten tarafından kaleme alınan Türkiye karar taslağı, AP Dış İlişkiler Komitesinde 11 çekimser oya karşı 60 oyla kabul edildi.
Hristiyan Demokratlar, Liberaller ve Sosyalistlerin birçok değişiklik önergesinde işbirliği yapmasıyla belgenin Kıbrıs paragrafı oldukça ağırlaştı.


Öte yandan, raporun kabul edilmesi sonrası AP Hıristiyan Demokrat Grubu üyesi eski Rum Dışişleri Bakanı Ioannis Kasoulides, Ria Oomen-Ruijten’in yanına geldi ve kendisini öperek tebrik etti. Rapordan Rum ve Yunan milletvekillerinin memnun oldukları gözlendi.



Karar taslağında kabul edilen değişiklik ve önergeler şöyle:


*Kıbrıs’taki müzakerelere katkı için Türkiye adadaki askerlerini "derhal çekmeye" başlamasın.

*KKTC’ye yerleşen Türk vatandaşları sorununu çözün ve kapalı Maraş bölgesini Rumlara açsın.

* "Gökçeada ve Bozcaada’daki Rum halkının mal edinme ve eğitim haklarıyla ilgili sorunları çözsün, bu adaların iki kültürlü yapısını korusun.

* Türkiye’nin Ergenekon davasını "demokratik kurumlarının saygın işleyişine ve hukukun üstünlüğüne güveni artırmak için fırsat olarak kullanması gerektiği" vurgulanıyor.

*Yargı vakit geçirilmeden kapsamlı reforma tabi tutulsun.


*Yargı reformu stratejisi geciktirilmeden uygulansın.

*Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) yeniden yapılandırılsın

*Yargının rolü, Kürt kökenli vatandaşların hakları, Alevi toplumunun hakları, ordunun rolü ve Türkiye’nin komşularıyla ilişkileri gibi geleneksel olarak hassas kabul edilen konuların kamuoyunda genişçe tartışılmasından memnuniyet duyuyoruz.


*AKP hükümetini, bu tartışmaların başlamasındaki yapıcı rolü nedeniyle övgüye layık görüyoruz.
*Ordunun Türk siyasetine ve dış politikasına karışmayı sürdürmesinden endişe ediyoruz.

* Başlatılan açılımları memnuniyetle karşılıyoruz. 

* Medya ve ticari çıkarlar arasındaki sağlıksız bağlantı ışığında yeni bir basın kanunu kabul edilsin.


Bu rapordan sonra bende olsam öperim..


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

17 Kasım 2009 Salı


AMA O KIBRIS “AĞLAYAN TALAT’IN” ELİNDE?


Şimdi aklıma şu geliyor.

“Bu cümleleri kullanmak adilik, hatta şerefsizlik ise bu adamı seçmek ne?

Diyeceğim.

Ama Kıbrıslı kardeşlerim Tayyip’i seçmek ne peki” diyecekler.

Bu nedenle susuyorum. Buyurun okuyunuz.

Levent KALEM

TALAT: KKTC İLAN EDİLİNCE AĞLADIM

KKTC Cumhurbaşkanı Talat hayatını anlatan kitapta, 1983’te bağımsızlık ilanı için yapılan oylamada ‘Hayır’ oyu kullandığını açıkladı.
Erdal Güven’in yazdığı ve Doğan Kitap’tan çıkan “Adam, Talat’ın Kıbrıs’ı” isimli kitapta KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat 26 yıllık bir sırrını açıkladı.
Kitapta Talat 14 Kasım 1983 gecesi, KKTC’nin ilanı için yapılan oylamayı şöyle anlatıyor:
“CTP Parti Meclisi toplantıya çağrılıyor. Toplantıdan önce Rauf Denktaş, ‘Yarın KKTC’yi ilan edeceğiz. Reddeden parti kapatılır’diyor. Saat ta 5’e kadar tartışıyoruz. Bir oyla, 13’e 14 oyla KKTC’nin ilanına onay kararı çıkıyor. Ben ‘Hayır’ oyu kullandım.”

Talat ‘Evet’ çıkmaması için büyük mücadele verdiğini de anlatıyor. Talat sözlerine, “Eve döndüğümde ağladım. Hayatımda ilk kez. CTP nasıl böyle olur diye. Beni en çok üzen tutarsızlıktı. Çünkü o güne dek alehte kampanya yürütmüştük. ‘Hayır’ demeliydik. Sonra ceremesi neyse öderdik” diyerek devam ediyor.
Mehmet Ali Talat bugün de görüşlerinin değişmediğini ifade ederek, “KKTC’yi ilan etmek kadar yanlış bir hareket yoktu. O zamanın uluslararası konjonktüründe Türk tarafı aleyhine ters tepeceği aşikârdı. Çünkü Kıbrıs Türk Federe Devleti pekâla vardı.

Türk tarafı, milliyetçi galeyanla kendi bindiği dalı kesecek cinsten bir karar aldı. Hem Kıbrıs Türk halkı zora sokuldu, hem Türkiye dünyada çok ağır baskılarla karşılaştı. Hesapsız bir hareketti, akılcı değildi.

Bugüne gelelim. Kıbrıs Türk halkı çözüm istiyor, AB’yi istiyor, o yüzden beni göreve getirdi. Varsayın ki KKTC bütün dünya tarafından tanındı. Eski zamanlardaki gibi taksim olamaz ki artık. Ne olur? Federasyon olur.

İki toplumun imzasıyla değil, iki devletin imzasıyla kurulur federasyon. Sonuç değişmez. Hatta o federasyonu kurarken çok daha rahat olmaz mıyız? Oluruz. Nihai sonuç, hedeflenenden farklı olmayacak ki! Yine federal bir Kıbrıs’a ulaşmış olacağız” diyor.
Haber Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25016903/
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR,
SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

27 Temmuz 2009 Pazartesi


* "Türkiye, Anadolu'nun ücra bir köşesinden daha çok yardım yapmıyor mu Kıbrıs'a?
Metresi işte! Kendi çocuğuna yapmıyor, metresine yapıyor!"
* "Kıbrıs'ı feda etmeyiz! Kıbrıs'ı vermeyiz! Nereden buldun da vermiyorsun? Kıbrıs senin
değil ki! Fethetmedin ki Kıbrıs'ı! Kıbrıs, Türkiye'nin değil!"
* "Türkiye, bazı gericilerin anavatanı olabilir ama benim anavatanım değil!"
* "Denktaş, Kıbrıs Türklerinin değil, Türkiye'nin stratejik çıkarlarını korumaktadır."
* "Denktaş, Egemenlik gibi bir konuya takılıp kalmıştır. Cumhuriyetçi Türk Partisi olarak
artık böyle saçma konularla vakit geçirilmesine izin vermeyeceğiz."
* "Planımızın ikinci aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Referandumla rejimi ve devleti
yıkacağız, meşruiyetini yok edeceğiz. Referandum sonucuna dayanarak anlaşmaya da biz
imza koyacağız. Denktaş bizi temsil etmez, Denktaş'la da hesaplaşacağız."
(Mehmet Ali TALAT’tan inciler.)
Sevgili dostlar:İlk blogum “TÜRKİYE TEK KURŞUN ATILMADAN İŞGAL EDİLİYOR” da 10 şubat 2008 de yayınladığım ve başlığı “İKİSİ BİR ARADA SÜTLÜ KAHVE” olan Yılmaz DİKBAŞ makalesini bu akşam bir kez daha yayınlama ihtiyacını duydum.Çünkü gerçek aydınlarımız bizi defalarca uyardılar.fakat sesleri devşirilmiş medya ağıyla örülmüş halkımıza ulaşamıyor.2008 ocak ayından itibaren hemem hemen her gün bir veya birkaç yazı - yazımı (başlarda yazılmışları,daha sonra kendi yazılarımda eklendi) bloglarda, gruplarda yayınladım.Kuşatılmış, devşirme,satılmış,hain,kansız,uğursuz birbirlerini aydın atamış, aydın olarak topluma sunmuş ciğersiz sürüsünün gençlerimizi,köylümüzü,işçimizi sömürdüğünü,gerçeklerden tamamen kopuk bir masal dünyasında adım adım Emperyalist/Siyonist patronlarının istediği moda getirdiğini gördüm.Gerçek aydınlarımızın seslerini duyurmada görev almak,onları en azından emperyalin potansiyel hedefi gençlerimize ulaştırmada yardımcı olmaktı.
Türk gençliği; üniversiteler, liseler, kütüphaneler, ansiklopediler, tv kanalları,radyolar ve gazeteler; tamamen küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda sözüm ona insan hakları,özgürlük söylemleriyle kan emici vampir sürülerine bedava iş gücü yetiştirmekte.Şayet seçici değilsen (ki bu çokta kolay değil) okuyarak,izleyerek,dinleyerek cahilleşiyorsun.AB kriterleri/normları ,insan hakları,özgürlükler diye diye ayrışıyorsun.Yerel,yöresel yenilip yutulması ,hazmı kolay kabileciklere dönüşüyorsun.Afrika kabilelerinden,Avustralya Aborjinlerinden,Amerika Kızılderililerinden tek farkın iyi giyinen,iyi konuşan,iyi okuyan ama aynı güçsüzlükte.İstediğinde yok edilebilecek kadar zavallı.
Emperyalist/Siyonist güçler iletişim ağlarını yeteri kadar kurdu ve artık iktidarlar.
Şunu kesinlikle unutmayın:
Emperyalizmin; sağı/solu, laiği/şeraitçisi, karakaşlısı/sarı saçlısı, kürdü/türkü yoktur.
Bunun bir örneği emperyalist, Türkiye’de sağdan, Kıbrıs’ta soldan geldi. Rusya’da liberalleşme diyerek “galasnos” özgürleşiyoruz diyerek geldi.
Emperyalizmle mücadele ederken tek bir renk gözlüğünüz olmasın elinizde. Ve gözlüklerinizi sık sık değiştirin ve bakın. Bukalemundan beter bu pislikleri başka türlü göremezsiniz.
İşte size ikisi bir arada sütlü kahve. Özellikle ikinci sütlü kahveyi içmeyi unutmayınız.
Saygılar.
Levent Kalem
İKİSİ BİR ARADA SÜTSÜZ KAHVE
İKİNİN BİRİ
2/1-SEÇİMİ ABD VE MEDYA KAZANDIRDI
Sizlere Boris Yeltsin’in 3 Temmuz 1996’da ikinci kez devlet başkanlığına seçilişinin
öyküsünü anlatacağım.
Bu öykünün, sömürgeci karşıtı yurtseverlere bir ders, ağızlarından ‘demokrasi’ sözcüğü
hiç düşmeyen sömürgeci uşaklarının ise suratlarında patlayacak bir şamar olmasını
diliyorum.
Rusya 3 Temmuz 1996 başkanlık seçimlerine giderken, Moskova’daydım. Tüm olup
bitenleri günü gününe televizyondan izledim, gazetelerden okudum. Böylece Rusya’nın bu
tarihi sürecine tanık oldum.
Çok önemli dersler dolu 3 Temmuz 1996 seçimini ayrıntılarıyla anlatmadan önce, Boris
Yeltsin’i dünyanın iki süper güçlü devletinden birinin başına getiren olayların çok kısa bir
özetini sunuyorum.
Darbe Girişimi
1991 yılına girildiğinde Gorbaçov, Sovyetler Birliği’nin devlet başkanıydı.
12 Haziran 1991’de Sovyetler Birliği’nin on beş cumhuriyetinden en büyüğü olan
Rusya’da başkanlık seçimleri yapıldı. Oyların yüzde 57’sini alan Boris Yeltsin, Rusya
tarihinde halkın oylarıyla seçilmiş ilk başkan oldu.
18 Ağustos 1991’de Gorbaçov, bir askeri darbeyle devrilmek istendi. Darbecilerin tankları
Moskova’ya girdi. Boris Yeltsin darbecileri hain ilan edip hızla Beyaz Saray adı verilen Rus
Parlamentosuna koştu. Parlamentonun önünde konuşlanmış tanklardan birinin üzerine
çıkarak, tüm dünya televizyonlarının canlı yayınladığı tarihi konuşmasını yaptı. Rus halkı
adına darbecilere karşı direneceğini söyledi. O ana kadar olup bitenleri evlerinde,
televizyonlarının başında korkuyla izlemekte olan Rus halkının büyük bir bölümü Yeltsin’in
karşı çıkışından cesaretlenerek yollara döküldü. Kısa bir sürede on binlerce Moskovalı,
tankın üstündeki Yeltsin’in etrafını büyük bir coşkuyla sarmıştı.
21 Ağustos 1991 günü darbeciler Moskova’dan kaçtı. Gorbaçov tutsak bulunduğu
Kırım’dan Moskova’ya getirildi. Yeltsin, Rusya’nın parlayan yıldızı olmuştu. ABD ve Batı
Avrupa ülkeleri Yeltsin’in darbecilere karşı başarılı direnişini demokrasinin bir zaferi olarak
görüyor, demokrat Yeltsin’i çılgınca alkışlıyordu.
Yeltsin, IMF ve Dünya Bankasına Teslim Oluyor
8 Aralık 1991 günü Sovyetler Birliği Komünist Partisini kapattıran Yeltsin, Sovyetler
Birliği’nin de dağılmış olduğunu duyurdu.
Yetmiş yılı aşkın bir süre, amansız düşmanı kapitalizme karşı savaşmış olan Rusya’nın
devlet başkanı Boris Yeltsin, bozulan Rus ekonomisini düzeltmek için, ABD kapitalizminin
en acımasız iki kurumu olan IMF ve Dünya Bankası’na başvurdu. Sonraları ABD
yöneticileri, Rusya’yı tek kurşun atmadan teslim aldıklarını söyleyeceklerdi.
IMF’ye teslim olan Yeltsin, ‘şok tedavisi’ olarak sunulan IMF’nin önerilerini hemen kabul
edip Rus halkına dayattı. Yeltsin, IMF’nin Rus halkını perişan edecek olan önerilerini,
‘radikal reformlar’ olarak niteliyor, hiç kimsenin bu reformlara karşı çıkmasını
istemiyordu. İşte Yeltsin’in reformlarının sonuçları:
· Faizler yükseldi, devlet yatırımları durdu.
· Sosyal harcamalarda büyük kesintiler yapıldı.
· Başta gıda maddeleri olmak üzere tüm tüketim maddelerinin fiyatları tavana vurdu.
· Dev ölçekli fabrikalarda üretim durdu, çoğu kapandı.
· Kadınlı erkekli milyonlarca kişi işsiz kaldı.
· Rus parası değer kaybetti, Rus halkının bir ömür boyu oluşturduğu birikimler buharlaştı.
· Ulusal gelir yarı yarıya azaldı, Rus halkı fakirleşti. Oligark denilen bir avuç vurguncu
dolar milyarderi oldu.
· Sağlık sistemi çöktü. Rus halkının ortalama yaşam süresi azaldı.
· Özelleştirme adı altında devletin fabrikaları, yeraltı ve yer üstü zenginlikleri yağmalandı.
Büyük yağmacıların arkasında, Yeltsin’in etrafını kuşatmış Yahudi kökenli Rus
politikacılara her türlü destek veren ABD’nin Siyonist bankerleri ve şirketleri
bulunmaktaydı.
· Rus halkı açlık sınırına dayandı. Tüm Rusya, ABD ve Avrupa’da 1930’larda yaşanan
‘Büyük Ekonomik Bunalım’dan daha kötü bir bunalıma girdi.
Rus halkı fakirleştikçe, ABD’nin Yeltsin’e olan övgüleri de artıyordu. Yeltsin’i tüm dünyaya
örnek bir demokrat olarak tanıtıyorlardı.
Ekmek kuyruklarında sürünen Rus halkını görmezlikten gelen Yeltsin, ‘radikal reformların’
süreceğini duyuruyordu. Oysa kendi yardımcısı Rutskoy bile bu reform programını
‘ekonomik soykırım’ olarak niteliyordu.
Yeltsin, Parlamentoyu Topa Tutuyor
Ekonomi çöküp milyonlarca insan işsiz kalınca, Yeltsin’e karşı siyasi hareket başladı.
Parlamentoda iki cephe oluştu. Yeltsin’e karşı olanlar üst üste önergeler vererek Yeltsin’i
görevden almaya çalışıyorlardı.
21 Eylül 1993’te Yeltsin, televizyona çıktı, ulusa seslendi. Parlamentoyu kapattığını
duyurdu. Yeni seçimlere kadar ülkeyi, özel yetkilerle kendisi yönetecekti. ABD’nin övdüğü
örnek demokrat Yeltsin, muhalefete dayanamayıp parlamentoyu kapattığını duyurduğu
günün hemen ertesinde Rus Parlamentosu toplandı. Yeltsin görevden alındı, yerine
yardımcısı atandı. Artık her şey çığırından çıkmıştı. Rusya çok tehlikeli bir siyasi bunalımın
içine yuvarlanmıştı. On binlerce Moskovalı sokaklara döküldü. Meydanlar Yeltsin karşıtı
sloganlarla inliyordu. Rus halkı, parlamentosunu savunuyordu.
Ordunun ve güvenlik güçlerinin desteğini alan Yeltsin, 4 Ekim 1993 günü, Beyaz Saray
adı verilen Rus Parlamentosunu topa tutturdu. Tüm dünya televizyonları, Rus
parlamentosunun topçu ateşi altında kalışını anında yayınladı. ABD Başkanı Bill Clinton,
Yeltsin’in bu eylemini, demokrasinin savunulması olarak gördüğünü duyuruyor, demokrat
Yeltsin’i destekliyordu.
Özelleştirme Yağması
Yeltsin, Aralık 1994’de Çeçenistan’a askeri saldırıda bulunup işgal etti. Moskova’nın
denetiminde özerk bir cumhuriyet kurmayı denedi. Ancak Çeçenlerin güçlü direnişi
karşısında geri çekilmek zorunda kaldı, iç politikada güç duruma düştü.
IMF’ye teslim olmuş Rusya’nın 1995’de dış borçları çok artmıştı. Hem bu borçları ödemek
hem de Rusya’da yeni türemiş işadamlarının 1996 başkanlık seçimlerinde desteğini
alabilmek için, Yeltsin yeni bir özelleştirme yağması başlattı. Rusya’nın en büyük fabrika
ve işletmelerinin hisselerini, yeni türemiş Rus bankalarına nakit para karşılığı yok
pahasına sattı. Bu hissleri ele geçiren, kendilerine oligark denilen, hemen hemen tamamı
Yahudi kökenli olan Rus işadamları ulusal medyanın ve bankaların sahibi oldular.[1][1]
Yeltsin İkinci Kez Başkan Olmak İstiyor
İşte şimdi sıra geldi, Boris Yeltsin’in ikinci kez devlet başkanlığına seçilişinin öyküsüne.
Alkol bağımlısı olan Yeltsin, 1995’de iki kez kalp krizi geçirdi.
17 Aralık 1995’de yapılan parlamento seçimlerinde, Yeltsin taraftarları beklenmedik ağır
bir yenilgi aldılar. Yeltsin’in dolaylı olarak desteklediği ‘Vatanımız Rusya Partisi’ oyların
sadece % 12,2’sini alırken, Genadi Zuganov’un liderliğindeki ‘Rusya Federasyonu
Komünist Partisi’ oyların % 34,9’unu alarak seçimden birinci parti olarak çıkmıştı. Artık
herkes, Haziran 1996’da yapılacak devlet başkanlığı seçimini Komünistlerin lideri
Zuganov’un kazanacağına kesin gözüyle bakıyordu.
Şubat 1996’da Boris Yeltsin, Haziran 1996’da yapılacak devlet başkanlığı seçimlerine
katılacağını duyurdu. Bir dönem daha başkan olmak istiyordu.
Yeltsin’in karşısında iki güçlü aday vardı:
- Komünistlerin lideri Genadi Zuganov
- General Aleksandr Lebed
Yeltsin adaylığını açıkladıktan hemen sonra yapılan kamuoyu yoklamalarının ortaya
koyduğu görünüm şöyleydi:
Genadi Zuganov: % 50-55
General Lebed: % 30-35
Başkan Yeltsin: % 2-8
Ekonomiyi IMF’ye teslim eden, Rusya’nın yeraltı ve yer üsütü zenginliklerini özelleştirme
adı altında yok pahasına yağmalatan, halkın işsiz ve aşsız kalmasına neden olan Yeltsin’i
halk artık istemiyordu. Onun alkol bağımlısı oluşu, ciddi sağlık sorunlarının bulunuşu ve
dengesiz davranışları da gözden iyice düşmesinin nedenleri arasındaydı.
Kamuoyu yoklamalarının ortaya koyduğu kara tabloyu gören Yeltsin taraftarları paniğe
kapıldılar. En çok korkanların başında, özelleştirme yağmasıyla milyarlarca dolar vurgun
vuran oligarklar geliyordu. Bu kişiler toplanıp, Yeltsin’e başkanlık seçimlerini iptal etmesi
için baskı yaptılar. Açıktan açığa, ‘Seçime gerek yok, ülkeyi bir diktatör olarak siz
yönetin!’ diyorlardı. Bunları söyleyenlerin tümü de, ABD tarafından desteklenip övülen
Rusya’nın yeni demokrat yıldızlarıydı.
Yeltsin kendisine verilen öğüdü dinlemedi. Seçim kampanyasını yürütecek ekibi değiştirdi.
Ekibin başına kızı Tatyana ve özelleştirme yağmasının mimarı Çubais’i getirdi.
Çubais hemen işe koyuldu. Bankerlerden ve medya patronlarından oluşan bir çekirdek
kadro kurdu. Medya patronları sürekli Yeltsin yanlısı propaganda yapacaklar, bankerler de
paraları seçim kampanyasına akıtacaktı. Bu hizmetlerine karşlık olarak da Çubais,
özelleştirme adı altında Rusya’nın en değerli kurum ve kuruluşlarını bu kişilere peşkeş
çekecekti.
‘Öküz Bokunu Altın Diye Yutturanlar’ Moskova’da
Yapılacak başkanlık seçiminde uygulanan kural şuydu: İlk oylamada oyların % 50’sinden
fazlasını alan aday seçimi kazanıp başkan oluyordu. Eğer ilk oylamada hiçbir aday oyların
% 50’sini alamazsa, bir ay içinde ikinci bir seçim yapılıyor bu kez en çok oy alan aday
seçimi kazanıp başkan oluyordu.
Rusya devlet başkanlığı seçim tarihi, 16 Haziran 1996 olarak duyuruldu. Seçim
kampanyası başladı.
Rus medyasının tamamı Yeltsin yanlısı propaganda yapıyor, diğer adaylara televizyonda
konuşma fırsatı verilmiyordu. Buna rağmen yapılan kamuoyu yoklamalarında Yeltsin, hala
Zuganov ve Lebed’in çok gerisinde kalıyordu.
Yeltsin’in kampanyasını yürüten kızı Tatyana ve ortağı Çubais, çok çabuk bir çare bulmak
zorundaydılar.
Ve buldular da.
Özelleştirme yağmasından milyarlarca dolar vurmuş olan Yahudi kökenli Rus
işadamlarının aracılığıyla, ABD’den yardım istediler. Açıkcası, Amerikalıların Rusya’ya
gelip başkanlık seçimini kendilerine kazandırmalarını bekliyorlardı!
Amerikan yönetimi, çok bilgili ve deneyimli üç siyasi uzman danışmanı Moskova’ya
hemen göndermeye hazır olduğunu bildirdi.
Üç Amerikalı siyasi uzman danışman; George Gorton, Dick Dresner ve Joe Shumate acele
Moskova’ya geldiler ve hemen işe başladılar. Peki, bu üç danışman hangi konuda
uzmandılar? Seçim kampanyalarını yönlendirmede uzmandılar. Amerikan ağzıyla
söyleyecek olursak, ‘öküz bokunu altın diye yutturabilecek’ kertede yetenekliydiler. Şimdi
de Yeltsin’i Rus halkına, ‘eşi bulunmaz demokrat bir lider’ olarak yutturacaklardı. Üç
Amerikalı uzmanın ilk önerileri şu oldu: Yeltsin’in rakipleri hakkında medya sürekli olarak
yalan haberler uyduracak, çamur atacaktı! Ruslar bu öneriye karşı çıktı. Yalan
söylenmeyecek, çamur atılmayacak, dürüstlük ilkesine bağlı kalınacaktı. Amerikalıların
yanıtı ise çarpıcıydı: Seçimi kazanmak istiyorsanız bizim söylediğimiz gibi
davranacaksınız, dürüstlükle seçim kazanılmaz!
Amerikalı üç siyasi uzman danışman ikinci önerilerini yaptılar: Yeltsin halkın arasına
girecek, onlarla kucaklaşıp öpüşecek, gençler için düzenlenecek eğlence programlarına
katılacak, onlarla beraber şarkılar söyleyip dans edecek, kısacası ‘çok sevecen, çok
tonton’ bir kişi rolünü oynayacaktı! Ruslar bu öneriye de sıcak bakmadı. Yeltsin’in doğal
davranmasından yanaydılar, rol yapmasını istemiyorlardı. Amerikalı uzmanlar yine sert
çıktılar, rol yapmadan, halkı kandırmadan seçim kazanılamazdı!
Yeltsin’in seçim kampanyası neredeyse tam bir çıkmaza girmişti ki, üç Amerikalı uzmanın
ABD’den getirilmesinde payı olan Rusya’nın özelleştirme vurguncusu dolar milyarderleri
ve medya patronları araya girdiler. Ateşli tartışmalardan sonra Amerikalı üç uzman
danışmanın önerileri kabul edildi. Artık Yeltsin’in seçim kampanyasında ipler bu üç
Amerikalının eline geçmişti.
Seçimin İlk Aşaması
‘Öküz bokunu altın diye yutturabilecek’ düzeyde yetenekli üç Amerikalı uzman; bir
yandan Yeltsin’in nerede, neler konuşacağını, kimlerle buluşacağını belirlerken, bir
yandan da medyanın kullanacağı sloganları üretiyordu.
Rus medyası, Yeltsin’in rakipleri hakkında asılsız dedikodular, yalanlar, iftiralar
uyduruyor, en aklıbaşındaların bile kafalarını karıştırıyordu. Yeltsin’in rakipleri Zuganov ve
Lebed bu karalama kampanyası karşısında şaşkın, kendilerini savunacak, seslerini
duyuracak değil bir televizyon kanalı, bir gazete dahi bulmakta zorlanıyorlardı.
İşte bu atmosferde, 16 Haziran 1996’da başkanlık seçimleri yapıldı. Katılım oranı % 70
olmuş ve şu sonuçlar alınmıştı:
Yeltsin ( % 35,3 ), Zuganov ( % 32 ), Lebed ( % 14,5 ).
Seçimin ilk aşamasında başkan seçilememişti, ancak bu sonuç Yeltsin için çok büyük bir
başarıydı. Birkaç ay öncesine kadar kamuoyundaki desteği % 5 dolaylarındayken, sanki
sihirli bir el değmiş ve bu oran
% 35’e çıkmıştı! Yeltsin’in kampanya ekibi sevinç içindeydi. Üç Amerikalı uzman ise daha
soğukkanlı davranıyor, asıl savaşımın yeni başladığını söylüyordu.
Seçimin İkinci Aşaması
Üç Amerikalı uzman hemen kolları sıvadılar. Yolun yarısını başarıyla geçmişlerdi, ama asıl
öldürücü darbeyi şimdi vurmaları gerekiyordu. Yeltsin’e acele bir öneri götürdüler: İlk
aşamada % 14,5 oy alan Lebed’e, geri çeviremeyeceği kadar parlak bir teklif götürün ve
Lebed’in ikinci aşamaya katılmasını önleyin!
Seçimin ilk aşamasından iki gün sonra, 18 Haziran 1996’da Başkan Yeltsin, üç Amerikalı
uzmanın önerisini yerine getirdi. Lebed’i, ‘Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi Sekreteri’
ve ‘Başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanı’ olarak atadı. Lebed, ağzı kulaklarında, bu
yüksek prestijli atamayı hemen kabul etti ve başkanlık seçiminin ikinci aşamasından
çekilmiş olduğunu ilân etti.
Lebed’in çekilmesiyle meydan, Yeltsin ve Zuganov’a kalmıştı. Üç Amerikalı uzman,
Zuganov’u yıpratacak kampanyaya hemen başladılar. Tüm medya hemen her gün ve
neredeyse günün tamamında şu sloganları tekrar edip durdu: ‘Zuganov’a verilecek oylar,
Komünistleri tekrar iş başına getirecektir!’, ‘Zugonov’u seçmek demek, diktatör Stalin’i
diriltmek demektir!’, ‘Zuganov’a verilecek oylar, demokrasinin sonu, özgürlüklerin sonu
olacaktır!’, ‘Bir komünist olan Zuganov eğer seçilecek olursa, Rusya’da iç şavaş
çıkacaktır!’, ‘Mal sahibi, mülk sahibi, iş sahibi olmak istiyorsanız oyunuzu demokrat
Yeltsin’e verin!’, ‘ABD’nin ve Avrupa’nın saygı duyduğu Başkan Yeltsin’i seçin!’.
Medya bu tek yanlı propagandayı sürdürürken, özelleştirme vurguncusu Rus
işadamlarının oluşturduğu havuzdan milyonlarca dolar, üç Amerikalı uzmanın saptadığı
bölgelerde, belirlediği gruplara dağıtılıyordu. Tam bu sırada IMF, Rusya’ya 10 milyar dolar
kredi verdiğini duyurdu. Yeltsin’in seçim kampanyasını yürütenler sevinç içindeydiler.
Üç Amerikalı uzman, Yeltsin’e bir öneri daha götürdüler: Neredeyse iki yıla yakın
ödenmeyen emekli maaşlarını ve birikmiş işçi ücretlerini hemen ödeyin! Ödemeler derhal
yapıldı. Televizyon kanalları, birikmiş emekli maaşlarını alan yaşlıların ve ücretlerini alan
işçilerin Yeltsin’in boynuna sarılarak nasıl ağlaştıklarını, ellerini yüzünü nasıl öptüklerinini
tekrar tekrar gösterip durdu.
Seçimin ikinci aşamasına bir hafta kala, Yeltsin bir kalp krizi daha geçirdi. Üç Amerikalı
uzmanın yönlendirmesiyle medya bunu halka, Yeltsin aşırı yorgunluktan grip oldu, diye
duyurdu. Yeltsin’in yanına hiç kimse sokulmadı, fotoğrafı çekilmedi, görüntüsü alınmadı.
Bu olumsuzluğun ustaca atlatılmasından sonra, 3 Temmuz 1996 günü başkanlık seçiminin
ikinci aşaması gerçekleştirildi. Yüzde 68,9 katılımın sağlandığı seçimde iki aday şu oyları
almıştı:
Yeltsin ( % 53,8 ), Zuganov ( % 40,3).
ABD’den özel olarak getirilen üç Amerikal uzman, medyanın ve özelleştirme
vurguncularının desteğiyle, ‘öküz bokunu altın diye’ Rus halkına yutturmayı
başarmışlardı. Boris Yeltsin, ikinci kez Rusya’nın devlet başkanı olarak seçilmişti.
Yeltsin ikinci kez başkan olarak seçildikten sonra, IMF’den 40 milyar dolar borç alındı.
Ancak bu para devletin kasasına girmedi! Yeltsin’in kızı Tatyana ve seçimlerde Yeltsin’den
yana olan özelleştirme vurguncularının Amerika ve Avrupa’daki banka hesaplarına
yatırıldı!
Bu gerçek öykü, 2002 yılında Amerika’da çekilen bir filmin senaryosunu oluşturdu. Fimin
adı şuydu: ‘Spinning Boris’. Türkçeye şöyle çevirebiliriz: ‘Boris Yeltsin’in Rus Halkına
Yutturulması’.
Peki, Türk halkına kimlerin nasıl yutturulduğunun öyküsünü yazmanın zamanı gelmedi
mi?
Yılmaz Dikbaş
25 Temmuz 2007, Antalya
http://www.kalinka.com.tr/
dikbas@kalinka.com.tr
[1][1] Yılmaz Dikbaş, “Gönüllü Devşirmeler”, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Eylül 2002,
İstanbul, sayfa 147-154
İKİNİN İKİSİ
2/2-HİBELER CEBE BE ANNEM!
Web Sitesi: www.sanlisakarya.com
14.06.2006
"Kıbrıs, Türkiye'nin Metresi!"
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Kıbrıs'ın tamamını Rumlara veren bir plan
hazırladı. Bu plana, "Annan Planı" adı verildi.
Ada Türklerinin bağımsızlığı için yıllarca savaşım vermiş olan Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, bu plana karşı çıktı. Annan Planı'nın,
Türklerin bağımsızlığını ve devletlerini elinden alacağını durup dinlenmeden halkına
anlatmaya çalıştı. Ancak karşısında, Cumhuriyetçi Türk Partisi Lideri ve Başbakan Mehmet
Ali Talat bulunmaktaydı.
Kayıtsız şartsız Avrupa Birliği (AB) yanlısı olan Mehmet Ali Talat, Türkiye ve bazı temel
kavramlar hakkındaki görüşlerini şöyle dillendiriyordu:
* "Türkiye, Anadolu'nun ücra bir köşesinden daha çok yardım yapmıyor mu Kıbrıs'a?
Metresi işte! Kendi çocuğuna yapmıyor, metresine yapıyor!" (1)
* Aslında, kendisinin AB'ye metreslik yapmaya soyunduğunu ilân eden Mehmet Ali Talat,
Ankara'nın o güne kadar kullandığı söylemlerle de alay ediyor ve şöyle horozlanıyordu:
"Kıbrıs'ı feda etmeyiz! Kıbrıs'ı vermeyiz! Nereden buldun da vermiyorsun? Kıbrıs senin
değil ki! Fethetmedin ki Kıbrıs'ı! Kıbrıs, Türkiye'nin değil!"
* "Türkiye, bazı gericilerin anavatanı olabilir ama benim anavatanım değil!" (2)
* "Denktaş, Kıbrıs Türklerinin değil, Türkiye'nin stratejik çıkarlarını korumaktadır." (3)
* "Denktaş, Egemenlik gibi bir konuya takılıp kalmıştır. Cumhuriyetçi Türk Partisi olarak
artık böyle saçma konularla vakit geçirilmesine izin vermeyeceğiz." (4)
* "Planımızın ikinci aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Referandumla rejimi ve devleti
yıkacağız, meşruiyetini yok edeceğiz. Referandum sonucuna dayanarak anlaşmaya da biz
imza koyacağız. Denktaş bizi temsil etmez, Denktaş'la da hesaplaşacağız." (5)
Hem Ankara'ya hem de Rauf Denktaş'a, Mehmet Ali Talat'ın nereden ve ne tür destek
alarak böyle kafa tuttuğunu biraz sonra göreceğiz.
"Yes be annem!"
24 Nisan 2004 tarihinde, Kıbrıs'ın hem Türk hem de Rum kesiminde, Annan Planı'nın
halkoylamasına (referandum) sunulmasına karar verildi.
Avrupa Birliği (AB), bu halkoylamalarında, özellikle de Türk kesiminde, 'Evet' sonucu
çıkması için tüm propaganda gücünü şöyle kullandı:
* AB'nin Türkiye'deki ajanı Karen Fogg'un 'sevgilisi' (sweetheart) Mehmet Ali Birand,
Kuzey Kıbrıs'a gönderildi. Özellikle gençlerin beyinlerini yıkamakla görevlendirilmişti.
Lefkoşa Üniversitesi'nde üst üste paneller, oturumlar düzenleyen Mehmet Ali Birand,
Kıbrıs Türklerini heyecanlandırma amacıyla, "Kıbrıs Türklerinin AB'ye girişine" kaç gün
kaldığını gösteren geri sayımı başlattı.
* Kıbrıs halkı, AB üyeliği ile yeni "iş ve aş" olanaklarına kavuşacaklarına inandırılmaya
çalışıldı.
* Annan Planı sayesinde "Kıbrıslı Türklerin(6) 1 Mayıs 2004 tarihinde AB'ye girerek hem
kendilerini kurtaracakları, hem de Aralık 2004'de AB tarafından Türkiye'ye 'üyelik
görüşmeleri' için tarih verilmesiyle, 'Türkiye Türklerinin' de kurtulmasına katkıda
bulunacakları anlatıldı.
* Annan Planı'nı ateşli bir şekilde destekleyenlerin ortak sloganı şu oldu: "Yes be annem!"
Gençlere, AB pasaportuna sahip olmayı istiyorlarsa, halkoylamasında 'Yes be annem'
demeleri öğütlendi.
* Türkiye karşıtlığı körüklendi. Türkiye, Kuzey Kıbrıs'ta işgalci olarak gösterildi. AB'ye
girme olanağı ayaklarının önüne serilmişken, Türkiye'nin onları engellemeğe çalıştığı
görüşü işlendi.
Halkoylamasından on gün önce, AB yanlıları Lefkoşa İnönü Meydanı'nda büyük bir miting
düzenlediler. Alanı dolduran yaklaşık 40 bin Türk, ellerinde mavi beyaz balonlar ve
'Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti' bayrağı taşıdılar. Katılımcılar şu sloganları attılar: 'Yes be
annem!', 'Tabiatıyla Evet!', 'Evet Bizi Dünyaya Bağlar!', 'Kıbrıs'ta Barış Engellenemez!'.
Mitingde, bağımsızlığı ve ulusal devleti savunan KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a,
eleştiri sınırını aşan tepkiler gösterildi.
Kuzey Kıbrıs'ta, halkoylaması tarih yaklaştıkça AB yanlılarının güçlendiği görülmekteydi.
AB'den Hibe Alan Kıbrıs Türk Sivil Toplum Örgütleri
AB, halkoylamasında 'Evet' sonucu çıkması için sadece medyatik propaganda
yöntemlerini kullanmakla yetinmedi. İşi sağlama bağlamak için, kesenin ağzını açması
gerektiğini çok iyi biliyordu.
Önce, Başbakan Mehmet Ali Talat yemlendi!
Mehmet Ali Talat, yemlendiğini şu sözleriyle açıklamakta hiçbir sakınca görmüyordu:
"Eylemlerimizde AB fonlarını kullandık.
Fullbright, British Council ve AB fonlarını kullanarak, çeşitli etkinlikler, seminerler ve
konferanslar düzenledik. Genç kadınlar motive edildi. ABD'de Fullbright fonları ile 20
Türk, 20 Rum kadını eğittik. Bu kadınlar, dönüşte Annan Planı'nı desteklemek için yapılan
eylemlerde önemli roller oynadılar." (7)
AB'ye 'metreslik' karşılığı aldığı kişisel güvenceler yanında Mehmet Ali Talat, yüklüce bir
parayı cebe indirmiş olduğunu da hiç sakınmadan açıklıyordu. Halkoylaması öncesi AB
fonlarından yemlendiğini itiraf ediyor, ama rakam bildirmiyordu. Adettendir, yüksek
sosyete 'metresleri' aldıkları paranın miktarını söylemezler!
AB, 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan halkoylaması öncesi, yalnız Mehmet Ali Talat ve
avenesini yemlemekle de kalmadı. Kıbrıs Türk Sivil Toplum Örgütlerine de hibe dağıttı!
Halkoylaması öncesi ortalıkta paraların döndüğünden çoğu kişi kuşkulanıyor, ancak bunu
kanıtlayacak belgeleri ortaya koyamıyordu.
İşte şimdi biz, medyada ilk kez, sağlamlığı tartışılmaz belgelere dayanarak, Kuzey
Kıbrıs'ta halkoylaması öncesi AB'nin kimlere ne kadar hibe dağıtmış olduğunu açıklıyoruz.
Kıbrıs Türk Sivil Toplum Örgütleri'ne AB tarafından, 'Sivil Toplum Programı' kapsamında
hibe verilmiştir. Bu programın uygulaması Aralık 2003 tarihinde sona ermiştir.
Şimdi gelelim AB tarafından dağıtılmış olan hibelerin ayrıntılarına.
* Avrupa Birliği, Kıbrıs Türk Sivil Toplum Örgütlerine toplam 1,500,000 Avro hibe
etmiştir. (8) Bu hibeden, 26 Sivil Toplum Örgütü pay almıştır.
"Proje bazında" dağıtılan bu hibeden, örgüt başına en çok 100,000 Avro düşmüştür.
* Yukarıdaki hibeye ek olarak, 53 Kıbrıs Türk Sivil Toplum Örgütüne de toplam 220,000
Avro hibe edilmiştir. Bu 53 Sivil Toplum Örgütüne, örgüt başı en çok 5,000 Avro hibe
edilmiştir.
* Ayrıca, "Kuzey Kıbrıs 2003 yılı Özel Yardım Paketi" adı altında, iki Kıbrıs Türk Sivil
Toplum Örgütüne şu hibeler verilmiştir:
- Karpaz Dostları Derneği: 23,000 Avro.
- Halk Sanatları Enstitüsü: 25,000 Avro.
Sonuç olarak, 24 Nisan 2004 Annan Planı Halkoylamasından hemen önce, Avrupa Birliği,
Kuzey Kıbrıs'ta toplam 81 Sivil Toplum Örgütüne toplam 1,768,000 Avro hibe dağıtmıştır.
AB hibesini cebe indiren bu örgütler, halkoylaması öncesi, "Yes be annem!" propagandası
yapmışlardır.
Daha önce de vurgulamıştık: AB'den hibe alan örgütler, Türk halkının bağrına sokulmuş
birer TRUVA ATI'dır! Kıbrıs Türk halkının bağrına sokulmuş 81 Truva Atı, aldıkları hibeler
karşılığı Kıbrıs Türk halkını, ulusal egemenliklerinden, bağımsızlıklarından ve
devletlerinden vazgeçirmeye çalışmışlar ve bunda büyük ölçüde başarılı da olmuşlardır!
Halkoylaması Sonucu
Annan Planı halkoylaması, 24 Nisan 2004 tarihinde Kıbrıs'ın hem Türk hem de Rum
kesiminde yapıldı.
Kıbrıs Türklerinin yüzde 65'i 'Evet' oyu kullandılar. Kıbrıs Rumlarının yüzde 75'i ise 'Hayır'
oyu kullanarak Annan Planı'nı reddettiler!
Bu sonuç karşısında, Annan Planı kabul edilmemiş sayıldı, askıda kaldı.
AB'nin Kuzey Kıbrıs'ta tezgâhladığı oyunu, Rumlar bozmuştu!
Bugünkü Durum
Halkoylamasından günümüze kadar geçen sürede olanları şöyle özetleyebiliriz:
* Annan Planı'na yüzde 75 oyla 'Hayır' diyen Rumlar, 1 Mayıs 2004 tarihinde AB'ye
girdiler. Yüzde 65 oyla 'Evet' diyen Kıbrıs Türkleri ise, AB'nin dışında kaldılar!
* AB, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımasını istedi. Kıbrıs Cumhuriyeti, Rumların
hegemonyasındaki devletin adıydı. AB, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanımamaktaydı.
"Clause 38: The Republic of Cyprus is one of those Member States. The opening of
negotiations obviously implies the recognition of Cyprus by Turkey." Türkçesi:
"Madde 38: Kıbrıs Cumhuriyeti, AB'nin Üye Devletlerinden biridir. Türkiye ile
müzakerelere başlamak, doğal olarak Kıbrıs'ın Türkiye tarafından tanınması anlamına
gelecektir."
* AB, Kıbrıs Rum gemilerine Türk limanlarının açılmasını istedi:
"Clause 40: Turkish authorities to abolish all existing restrictions applying to ships flying
the Cypriot flag and involved in trade concerning a Member State of the European
Union."
Türkçesi:
"Madde 40: Türk yetkililer, Kıbrıs bandıralı gemilere hâlihazırda uygulanmakta olan tüm
kısıtlamaları ve AB'nin bir Üye Devletiyle yapılacak ticaretteki tüm engelleri ortadan
kaldıracaktır."
* Kuzey Kıbrıs mallarının ihracatındaki engeller kaldırılmadı.
* Kuzey Kıbrıs limanlarına yabancı gemilerin girmesini, havalimanlarına yabancı uçakların
inmesini yasaklayan kurallar aynen kaldı.
* Kuzey Kıbrıs'ın dünyaya açılmasının önündeki engeller kaldırılmadı.
* AB, KKTC üniversitelerinden alınan diplomaları kabul etmeyeceğini duyurdu.
* ABD, KKTC'yi tanımayacağını bildirdi.
Peki, iki yıl önce AB'den aldığı destek ve hibelerle Türkiye'ye karşı horozlanan Mehmet Ali
Talat şimdi ne yapıyor?
Terkedilmiş bir "metres" gibi Avrupa'da kapı kapı dolaşıyor, ağlayıp sızlanıyor.
Ulusal egemenliğinden vazgeçip emperyalistlerin uşaklığına soyunanların sonu hep aynı
olmuştur!
Mehmet Ali Talat, "Kıbrıs, Türkiye'nin Metresi Gibi", Vatan, 10 Aralık 2003
Kıbrıs Gazetesi, 19 Aralık 1997.
The Guardian, 25.09.2001
Yeni Düzen Gazetesi, 19 Mayıs 2002
Volkan Gazetesi, 10 Mart 2003
"Kıbrıslıtürk", başta Mehmet Ali Talat'ın Cumhuriyetçi Türk partisi olmak üzere, 'statüko'
yıkıcı Kıbrıs Türkleri nin kullandığı bir sözcüktür.
Yeni Düzen Gazetesi, 29 Mayıs 2003
- Written Question P-1316/06. Subject: "Funding of Turkish Cypriot NGOs".
- P-1316/06EN, Answer Given by Mr.Rehn on behalf of the Commission (04.05.2006)
Yılmaz Dikbaş
12 Haziran 2006, Antalya
Tel: 0242-243 43 01
Gönderen Levent Kalem zaman: Pazar, Şubat 10, 2008