SELDAN TAŞÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SELDAN TAŞÇI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2011 Cuma

TERÖRE BOYUN EYMİŞ BİR İKTİDAR LİDER ÜLKE DEĞİL ANCAK SÖMÜRGEDİR





Selcan TAŞÇI -  selcantasci@gmail.com (17/09/2011-Yeniçağ gazetesi)
“PKK’lı teröriste liyakat” ödülü
Aralarında Sorosçu Nadire Mater, “Öcalan bebek katili değil” ifadesiyle dikkat çeken Berat Günçıkan, “militan” Ertuğrul Mavioğlu’nun da bulunduğu jüri, “Gurbetelli Ersöz Özel Ödülü”ne Banu Güven’i layık gördü.
Güven’in “adıyla ödüllendirilmeye layık görüldüğü” Gurbetelli Ersöz bir terörist. Özgür Gündem Genel Yayın Yönetmeni olduğu yıllarda, PKK’ya yardım ve terör örgütü propagandası yapmaktan yargılanarak hüküm giymiş. 1995’te dağa çıkmış ve “resmen” PKK’lı olmuş. 8 Ekim 1997 günü de girdiği bir çatışma sırasında ölmüş. Terör örgütüne yakın internet sitelerinde “direnişçi bir kadın”, “üretken bir militan”, “PKK şehidi” gibi ifadeler var adının yanında!
“Ödül!”ü başkasına verselerdi, insanların evlerini ateşe veren, araçlarını parçalayan, nasıl bir “ezilenlerin mücadele biçimi”yse, tonla “ezilen”in evlerine ekmek götürmek için alın teri döktüğü işyerlerini yağmalayan grupları “barış gönüllüsü” diye anons eden Güven’in hakkını yemişler diye, ben bile itiraz ederdim!
Azimle çalıştı kız... O olmasaydı Sırrı Sakık kimin programında, “Sayın Öcalan bu süreçte çok önemli bir aktör. Sayın Öcalan sürece katkı sunacaksa onun alanı açılmalıdır” diye tekrarlayacaktı defalarca? İsmail Beşikçi, nerede suçlayacaktı Türkiye Cumhuriyetini “devlet terörü” yapmakla. Kemal Burkay nerde hatırlatacaktı varlığını ve “federasyon” idealini! Vedat Türkali nerden “selam” yollayacaktı “arkadaşı Abdullah Öcalan’a” ?
“Leyna Zana’nın çıkamadığı ekrana ben de çıkmam” deyip işinden gücünden olan birine de, PKK kampında, sırtını silahlara dayamış halde poz veren bu teröristin adıyla onurlandırılmak! yakışırdı elbette...
MANŞETLERİMİZ İCAZETLİDİR!..
Yine konuşuyor “uçak” fotoğrafı:
Gazetelerin genel yayın yönetmenlerinin davetli olduğu gezide ne işi olduğunu anlamadığımız Yiğit Bulut (Habertürk), Tayyip Erdoğan’ın sağ kol hizasındaki koltuğu Erhan Başyurt (Bugün)’a kaptırmış nasıl olduysa... Kapladığı alan itibarıyla fark edilmemek gibi bir “felakete” uğrama ihtimali yok ama, yine de foto muhabirinin tam karşısına konumlayarak garantiye almış “varlık belgesi”ndeki görünürlüğünü.
Hasan Karakaya (Yeni Akit) tam “köşe” ... Kendisini Ekrem Dumanlı (Zaman)’nın yanına iliştiren Enis Berberoğlu (Hürriyet), yine atamamış üzerine yapışan “sığınmaya çabalar” tavrı... Erdal Şafak (Sabah)’ın Necdet Özel’e rahmet okutan cinsten doksan derecelik eğimli duruşu da tüy dikmiş, hepten silikleşmiş Berberoğlu. Nuh Albayrak (Türkiye) hem gözünü kırpmadan Erdoğan’a bakıyor, hem de sayfalar dolusu not tutmuş, hem gözü, hem eli işliyor maşallah!
Genelde sere serpe görmeye alışık olduğumuz Mustafa Karaalioğlu (Star), kadro kalabalık olunca oturacak yer bulamamış, o da sığışmayı denemiş bulduğu “baş” olmasa da “boş” köşeye...
Yazık, hemen her gezide Erdoğan’la kır kahvesinde oturuyormuş havasında pozlar veren Yusuf Ziya Cömert (Yenişafak)’in kafası, o da ancak arkadan girebilmiş fotoğrafa...
Uçağın en tecrübesizi ama İsmail Yuvacan (Vatan), belli ki Erdoğan’ın tam omzunda olmanın hatırına katlanmış ayakta iki büklüm durmaya...
Tek satır yazamadılar
İşte bu fotoğrafta gördüğünüz zat-ı şahaneler var ya...
Hani şu Tayyip Erdoğan’ın “görüş açısı”na girmek için neredeyse birbirlerinin üzerine çıkmış vaziyette, hani istiflenmiş hamsi gibi oturan genel yayın yönetmenleri...
Hani şu sözde “kamuoyunu etkileme, yönetme, yönlendirme gücü”ne sahip olanlar...
Hani siyasilere, sporculara, sanatçılara, işadamlarına bizzat meslektaşlarına karşı “yazarsam görürsün haaa...” tehdidi savurmaya bayılanlar...
“MİT-PKK görüşmesi” bahsinde, düne kadar çoğu bir tek satır dahi yazamadılar...
Hatta Akşam Gazetesi Ankara Temsilcisi Çiğdem Toker’in “yalanlanmayan” iddiasına göre, bazıları kafa kafaya verip “yazmama” kararı aldılar... Yazanlar da, ya dalga geçer gibi “Ne olmuş canım, ne var bunda şaşıracak, tartışacak” diyerek avukatlığa soyundular, ya “zamanlamaya bak” deyip “mazruf”un, -Pandora’nın kutusu sanki- “zarftan çıkması”na mani olmaya çalıştılar, ya da hedef şaşırtarak, yavuz hırsız misali “muhalefet”i suçladılar.
Dolayısıyla, günlerdir yok sayılmış bir konu, Erdoğan’ın gezisini izleyen bütün gazetelerde, aynı günde, aynı sözlerle manşet oluyorsa, bu fotoğraf işlevi itibarıyle bir “damga”dır aslında:
GÖRÜLMÜŞTÜR!
Yazılabilir, okunabilir, yayılabilir “sakınca” yoktur! Bilmem kaç sayılı yandaşlık tebliği uyarınca manşetlerimiz icazetlidir...
Erdoğan’dan çok Erdoğancı
Tabii bir de işin şu boyutu var:
Yazdılar da ne oldu sanki?
Tamam Erdoğan “yasağı” kaldırdı, “icazet” alındı. Hatta olur ya, ne yazacaklarını bilemezler diye, hepsini karşısına aldı, teeeeek tek, tane tane, çok net, anlaşılır biçimde anlattı, “görüştüler” dedi, “konuştular” dedi, “görüşsünler-konuşsunlar diye biz yolladık” dedi, “Habur tavizdi” demeye getirdi...
Ve inanır mısınız, bu halde bile o koca koca gazetelerin anlı şanlı genel yayın yönetmenleri Erdoğan’ın açıklamalarının ne anlama geldiğinin adını koyamadı. “İtiraf” diye başlık atamadı!
Dağları saran korku, gerçeği yazıya dökmeye geçit vermedi!
Hatta Erdoğan’dan bile daha fazla Erdoğancı kesildi kimileri!
Erdoğan’ın “PKK ile müzakere”yi anlatışını, okuyucusuna “mücadele” diye yutturmaya
kalkıştı!
Manşet dediğin “göstermeyi” amaçlar değil mi!
Bunlar hem “Böyle buyurdu Başbakan” diye manşet attı, hem de okurları “Başbakanlarının ne buyurduğunu okuyamasın da, anlamasın, gözü açılmasın, uyanmasın” diye, en sağlıklı gözün okumakta zorlanacağı hurufatı seçti...
Bilemiyorum basın tarihinde var mıdır bundan başka “okutmamak üzere yapılan birinci sayfa” örneği!







 BİR YANDAN TALAN DEVAM EDİYOR:



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

11 Ağustos 2011 Perşembe

“KUŞ GİBİ” OLDU MAŞALLAH!




Seldan TAŞÇI
Zat-ı muhterem Nostradamus’un hık demiş burnundan düşmüşü ya, yer yerinden oynuyor; “Emre Uslu” Hükümet 6 ay sonra istifa edecek “iddiasını yeniden gündeme getirdiğine göre vardır bir hikmeti!”
Hikmeti belli: Uslu’ya bu “ilham perileri” nereden geldi?
Amerika Birleşik Devletleri!
Bir süredir orada devam ediyor Uslu’nun eğitim alışverişi! “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” buna bir diyeceğimiz yok da soru belli: Emre Uslu Amerika’ya nasıl gitti?
Kıtalar ayıran o uçsuz bucaksız okyanusları nasıl geçti?
Öyle ya, “Okyanus ötesi uçamadığı” için 8 yıl boyunca Amerika’da “mahsur” kalan o değil miydi?
Olur ya, “mazeret”i olduğunu unutmuştur da uçağa bir dalgınlık anında binmiştir diye, hani “dönüş” yolunda başına bir iş gelmesin diye, bütün iyi niyetimizle kendisine geçmişini hatırlatmalıyız belki de...

***

Polis Akademisi’nden sonra A.Ü. İletişim Fakültesi’nde gazetecilik doktorası yapan -o zamanki adıyla Emrullah Uslu-  2001 yılında “aldığı bir bursla” ABD’ye gitmişti. Dakika bir, gol bir; bu “burs”un kaynağı Uslu’nun şimşekleri üzerine çekmesindeki ilk etkenlerden biriydi. Dönemin gazetelerine yansıyan iddialara göre Uslu yakın çevresine “MİT bursuyla geldim” demişti. Ancak MİT’in yalanlaması gecikmedi: “Spekülatif haberler bunlar!”
Uslu’nun burs süresi 2003 yılında doldu. Hoş dolmasa kaç yazar, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 80. maddesine göre, bir devlet memuru  “MİT mensubu değilse yahut kendisine Başbakanlık tarafından özel izin verilmemişse”  yurtdışında 4 yıldan fazla kalamazdı.
Ama Uslu kaldı! Haliyle herkesin aklına aynı sorular takıldı: “Emrullah Uslu MİT mensubu mu?”  Değilse;  “Başbakanlık özel izniyle ABD’de bulunma gerekçesi ne?”
Ona sorarsanız hiçbiri değildi,  “mazeret”i vardı, buna rağmen hakkında yazıp çizenlere karşı asabiydi; Taraf’ta Önder Aytaç’la ortak köşelerinden birçok gazeteci ve gazeteye tehdit / hakaretlerle seslendi.
Mazeretini mi soruyorsunuz?
Raporluydu! ABD’den Türkiye’ye ve Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’ndaki görevine dönememesini 2003 yılından sonra üç ayda bir alıp Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yolladığı “Okyanus ötesi uçması sakıncalıdır” raporlarına borçluydu.
Bu durum kimi emniyetçilerin kafasını bozdu. “Bu kadar uzun süreli bir rapor kullanan personel şimdiye kadar teşkilatta bulunmuyor” diyenler Uslu’yu “meslekten ihraca kadar” uzanabilecek bir dizi yaptırımın beklediğini açıkladılar.
Nitekim.. Askeri hedef alan ağır eleştirilerinden sonra TSK’nın  “Başbakan aracılığıyla rahatsızlığını emniyete bildirmesi üzerine”  Uslu hakkında inceleme başlatıldı ve “gemiyle de olsa” gelmesi istendi.
8 yıldır aşamadığı okyanustan böyle bir sürecin sonunda geçmek zorunda kalan Uslu, ülkeye döner dönmez girdiği terfi sınavında tabiri caizse çaktı ve Bingöl’e sürgün pardon tayin edildi. Aynen tahmin ettiğiniz gibi Bingöl’e gitmek yerine, İstanbul’a yerleşti. Kaderin cilvesi işte, Uslu yeni kariyeri için, günaşırı hedef gösterdiği  “Ergenekoncular(!)” dan biri tarafından kurulan Yeditepe Üniversitesi’ni seçti!

***

Velhasıl bir “okyanusu aşamadı” diye Uslu’nun başına  “pişmiş tavuğun başına gelmeyen işler” geldi! Şimdi Emre Uslu’nun bir kere daha Amerika’da olduğu gerçeği karşısında insan düşünmeden edemiyor; Bunca çileye değer mi? Veya bunca çileye ne değer? İnsan ne uğruna, tıp tarafından uçması yasaklanan okyanusa doğru yeniden kanat açar?
Ne yani “Kahraman eski polis”  okyanusa karşı mı? İnsan, 8 sene memleketine hasret bırakacak kadar risk taşıyan “özel durum”unu bile bile sağlığını tehlikeye atar mı?
Belki de ezbere konuşuyoruz... Yürüyerek gidecek hali yok ya; selki “adamı okyanus ötesi uçuran” haplar çıktı! Belki Portekiz’den Washington’a Bermuda Şeytan Üçgeni’ne teğet geçen bir “Utah-ray” uzandı! Belki bu yolculuk bir anestezi uzmanının refakatinde “uyutularak” tamamlandı! Belki bizim vakıf olamadığımız teknolojik gelişmeler oluyor dünyada ve Uslu da bilimadamlarının deneysel çalışmalarına destek amacıyla onu “ışınlamaları” na izin verdi. Belki rapor tek yönlü; Türkiye’ye yasak ama ABD’ye uçuş serbest! Veya belki de  “okyanus üzeri uçamaz”  raporu, hani lise son sınıfta hemen her öğrencinin aldığı, şeklen orijinal fakat içeriği çakma  “heyet raporları”  gibi  “beyaz bir yalan”dı!

***

Hiçbiri değilse, tek ihtimal kalıyor geriye: “Yapmayın, etmeyin, ben okyanus üzerinden uçamam” diye çırpındı ama, azılı  “teröristler”  onu dinlemediler, ellerini, kollarını, ayaklarını bağlayıp bir  “kargo uçağıyla”  adrese teslim ettiler! Yani kaçırıldı!
Durun canım.. Hemen panik yapmayın; beyin jimnastiğine katkı olsun diyeydi son satırlarım...
 “Esir” hali var mı hiç Emre Uslu’nun yazdıklarında? Aksine yaramış Amerika? Öyle anlaşılıyor ki gaipten haberler yağmaya başladı kulağına! Belli ki dayamış sırtını sağlam bir feyiz kaynağına; ne yazarsa on ikiden vuran kahine yükseldi buralarda mertebesi!
Gözümüz yok, Allah bin bereket versin, dileyen servis ettiklerini yesin!
Bizim endişemizin tamamen insani: Sen nasıl geçtin o üzerinden uçmanın yasak olduğu kilometreleri?
Ne yani; ciddi ciddi gemiyle mi?
Yahut polisken 8 yılda aşmayı beceremediğin mesafeyi, şimdi komşu kapısı yaptığını görünce; “Devlete memuriyet”in bitmesi şifa mı verdi?



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

4 Ağustos 2011 Perşembe

ANADOLU AJANSTA DEVİR TESLİM




Anadolu Ajansı’nda nöbet değişimi
Emekliliğini isteyen Anadolu Ajansı Genel Müdürü Hilmi Bengi’nin yerine atanan Kemal Öztürk, dün yapılan ve Bülent Arınç’ın da katıldığı devir teslim töreni ile yeni görevine başladı. Öztürk, Bengi’nin istifa ettiği AA Yönetim Kurulu Üyeliği koltuğuna da oturacak.

“Yeni Zemin” kökenli
1969 yılında Ağrı’da doğan, ilk ve orta öğrenimini Sakarya’da tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitiren Öztürk’ün yazı hayatı 1990 yılında Humeyni yanlısı Girişim ve Selam dergilerinde başladı. Öztürk’ün sonraki adresleri de aynı oranda dikkat çekiciydi:
Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergileri...
Yeni Zemin Dergisi’nin Türk siyasetine kazandırdığı tek “danışman”ın Kemal Öztürk değildi. Bugün AKP Adıyaman Milletvekili olan Mehmet Metiner, yine bugün AKP Ankara Milletvekili olan ve Cumhuriyet için “zorba” nitelemesi yapan Yalçın Akdoğan da buradan yetişip Tayyip Erdoğan’a “danışmanlık” yapmış isimler oldu.
Öztürk’ün birlikte görev yaptığı Yeni Zemin kökenli diğer tanınmış isimlerden birkaçı şöyle:
 “Kürt Açılımı”nın daha “açılamadığı” günlerde yaptığı “Öcalan kullanılmalı” çıkışıyla dikkat çeken ve “ulus devlet yerine çok uluslu yapı”yı savunan AKP eski Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, BDP’li Altan Tan, Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, Zaman yazarı Ali Bulaç, Kürt-İslam sentezcisi Zehra Vakfı’nın yöneticilerinden Osman Tunç...
Yeni Zemin Dergisi, yıllar sonra eski mensuplarının birbirlerine yönelik “MİT’çi” suçlamaları(!)yla gündeme geldi.
Yeni Zemin’e dair en ilginç ayrıntılardan biri de, günümüz Türkiyesi’ni kamplaştıran, kutuplaştıran, kurumlar içi çatışma yaratan, “rejim”le ilgili tehdite dönüşen bir çok konu başlığını tartışmaya açan yer olması. Dergi 1990’lı yıllardaki “Değişimin Önündeki Engel: Kemalizm”, “Ümmetin Yetimleri:Kürtler”, “Kemalizmin Son Kalesi:Laiklik”, “Rejim Ordusu mu, Savunma Ordusu mu?” gibi kapak konularıyla da tartışılmıştı.

“Devlet helvadan yapılmış puttur”
Kemal Öztürk, bu dergilerde kullandığı Mir Mahmut Rıza mahlasıyla bir de kitap çıkardı. 1994 yılında Nükte Yayınları’ndan çıkan “Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” adlı kitap, kahramanlarına söyletilen şu ifadelerle hayli tartışıldı:
 “‘Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur.’
‘En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin...’
‘Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk’ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler.’
‘Eskiden Türkler’in yetiştirdiği ‘marimus öküzü’nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya laik denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir.”
Bu satırlar mahkeme kararıyla kitabının toplatılmasına yol açmakla kalmadı, Öztürk 1 yıl da hapis cezasına çarptırıldı.

RTÜK tarafından yasaklanmıştı
Yeni AA Genel Müdürü’nün profesyonel gazeteciliğe başladığı adres de öncekilere uzak değildi. 1995 yılında Yenişafak’ta muhabirliğe başlayan Öztürk, bir yıl sonra “belgesel yapımcısı” olarak Kanal 7’ye transfer oldu. Öztürk’ün burada hazırladığı “İlk Meclis” adlı belgesel “laiklik karşıtı” bulunarak RTÜK tarafından yasaklandı. Ancak Öztürk “eser”ini geniş kitlelere ulaştırmak konusunda ısrarcı davrandı ve bu kez de belgesel içeriğini kitaplaştırdı. “Hicri Takvim”in kullanıldığı kitabında Öztürk, Vahdettin’in, Anadolu’yu kurtarmak için atlarını satıp Atatürk’e 30 bin lira verdiğini iddia etti.
Bir zamanlar Öztürk’ün belgeselini yasaklayan RTÜK’ün başında da bugün yine Yeni Zemin kökenli bir ismin Davut Dursun’un bulunduğunu hatırlatmakta fayda var.

Adı AKP Kapatma Davası iddianamesinde
Kemal Öztürk’ün özgeçmişindeki bir başka ilginç ayrıntı da 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten bir yıl hapse mahkûm olmuş olması. Öztürk, Başbakan’ın Basın Danışmanı olmasına karşın, bu nedenle basın kartı alamayışıyla da gündeme gelmişti.
1999’da Kanal-7’den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika’ya giden Öztürk, “okyanus ötesi” nden döndükten sonraki mesleki çalışmalarının tamamını resmen AKP kadrolarına sürdürdü. Bir süre AKP Basın Bürosu’nda görev alan Öztürk, 2003 yılında TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın İletişim Danışmanı, 2005 yılında ise Başdanışmanı oldu. Bu atamalar dolayısıyla Öztürk’ün adı AKP Kapatma Davası iddianamesinde de yer aldı.
Arınç’ın “Türkiye’de laiklik artık tartışmaya açılmalı” açıklamasının mimarı olduğu için, o günlerde Öztürk’le ilgili olarak “Arınç’ın köşk yolunu tıkayan adam” yakıştırması yapanlar da olmuştu.
Akif Beki’nin Başbakanlık’tan ayrılması üzerine, Öztürk geçtiğimiz Şubat ayına kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Basın Danışmanlığını yaptı.
Erdoğan’ın Basın Danışmanlığı’na atandığı günlerde, Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, Kemal Öztürk’ün “Dolmabahçe Sarayı’nın önünde park edilmemesi gereken bir yere arabasını park ettiği için kendisini uyaran zavallı polis memurunu sürdürdüğünü” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bir polis komiserini yumruklamaya kalkıştığını” iddia etmişti.

O fotoğraf mı sebep oldu?
Bengi’nin AA’ya veda etmesinden sonra gözlerin çevrildiği ilk isim TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin oldu. Geçtiğimiz Şubat ayında AA tarafından servis edilen ve TRT Genel Müdürü’nü dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in önünde diz çökmüş olarak gösteren fotoğraf ikili arasında “kriz”e neden olmuş ve kulislerde bu “kriz”in “kelle alacak” boyuta ulaştığı konuşulur olmuştu. İki kurum arasında başgösteren çekişme, TRT’nin AA aboneliğini iptal etmesiyle gizlenemez hale gelmişti. AKP seçim öncesinde iki Genel Müdürü “barıştırma” formülüne başvursa da, Şahin’in “O fotoğrafı çeken personelini cezalandır” talebine uymayan Bengi’yle arasındaki buzların erimediği biliniyordu.
Bengi’nin aksine AA’nın yeni Genel Müdürü Öztürk’ün “AKP bürokrasisi” sorun yaşama ihtimali düşük görülüyor.
Seldan TAŞÇI


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

3 Ağustos 2011 Çarşamba


Yine pişti... Yine Aslı... Yine Barkey...

Kürt açılımının mimarı Henri Barkey, Washington Post’a yaptığı açıklamada, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının istifalarını “Türk ordusunun havlu atması” olarak yorumlamış.
Barkey’e göre “Generallerin siper almaktansa teslim olmayı seçmeleri geçen on yıldaki askeri hakimiyetin kayboluşunun boyutunun işaretini verdi.” 
Bir de Aslı Aydıntaşbaş’ın dünkü Milliyet’te yayımlanan satırlarını okuyalım şimdi:
 “Ne darbesi!.. Yaşananlar ... ordunun bir anlamda “havlu atması”, siyasi gücü iyice azalan, hatta belki de “sıfırlanan” bir kurumun, kendisine yapılan haksız adli uygulamalar karşısında son çare olarak kenara çekilmesidir!” 
Ve işte “yine” ama bu kez “yeni olmayan” bir pişti vak’ası!
 “Yine pişti” çünkü birkaç gün önce de Taraf yazarı Emrullah Uslu ile İmralı’daki cani Abdullah Öcalan’ın ifadeleri arasındaki aynılığa dikkat çekmiştik hatırlarsanız...
Tesadüf bu ya Uslu’nun “Liderliğini taşeronların elinden kurtarıp ele geçirmek istiyorsan PKK Kuzey Irak’a çekilsin çağrısı yapmalısın” aklını vermesinden iki gün sonra Öcalan avukatları aracılığıyla “Taşeronlara karşı rolünü sürdürmek için gerekirse PKK’lıları yurt dışına çıkarabileceği”ni ifade etmişti.
Aynı sözcüklerle hem de...
Bu pişti ise “yeni değil” çünkü biz Aslı Aydıntaşbaş ve Henri Barkey buluşmalarını saymaktan yorgun düştük artık.
Mesela daha Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısıyken çıktığı ABD gezisinde Abdullah Gül ile görüşmeden bir gece önce Henri Barkey’in kafa kafaya verip yemek yediği isimler arasında Cem Duna, İlnur Çevik, Behram Salih’den başka Aslı Aydıntaşbaş da vardı...
Ki o ekipten Cem Duna, kısa süre sonra bu kez Bebek’te, bir başka CIA ajanı, Mark Parris’le bir araya gelecekti; Sorosçu Can Paker, Hasan Cemal, Mit’çi Sönmez Köksal ve Cengiz Çandar’la 
birlikte...
Bulmaca gibi oldu ama bir 
kere daha “Ve...” demek durumundayız;
Ve o Cengiz Çandar, bu Aslı Aydıntaşbaş’la birlikte Henri Barkey’le bir daha nerede çıkacaktı biliyor musunuz karşımıza?
Washington’da The Atlantic Council’de yapılan ve “açılımın yol haritası”nın çizildiği toplantıda! İkisinden başka David Philips, Brookings Enstitüsü’nde görevli Ömer Taşpınar ve Star gazetesinden Nuh Yılmaz da vardı yanlarında...
Yıllarca böyle bir “ortam”dan beslendikten sonra Aslı Aydıntaşbaş’ın TSK’ya Amerikalı Barkey’le aynı pencereden bakmasına şaşmamalı...
Hele de dünkü yazısında yer alan şu satırlarından sonra hiç:
“Gerçek şu ki artık 1923’de kurulan ve askerin garantörlüğünde laik bir rejim öngören 1. Cumhuriyet dönemi kapandı. Kötü değil, tam tersine tarihin akışıyla uyumlu. Artık tereddütsüz İkinci Cumhuriyet evresindeyiz!” 

Seldan Taşçı

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."