kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Ağustos 2012 Cuma
24 Mart 2012 Cumartesi
çocukları böyle zehirliyorlar
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."M.A.ERSOY
2 Şubat 2011 Çarşamba
TÜM GİZLİ OYUNLARI ÇÖZEN KİTAP
SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA (KİTAP ÖZETİ)
1. İktisadi ortamı denetleme: Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratmak üzere, para piyasalarının dışardan gelen uluslar arası vur-kaç tefecilerine sonuna dek açılması.
2. Ulusal bunalımlar yaratılması: Ülkede sık sık iktisadi dalgalanma yaratılarak bunalım aralarının azaltılması. Ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynaklarının, bankaların, devlet şirketlerinin kapatılması, yabancı şirket egemenliğine geçirilmesi.
3. Merkez devlete güvensizlik yaratma: Kritik dönemlerde iktisadi bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilerek, devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanması.
4. İşadamlarını örgütleme: Yerel işadamı örgütlerinin ve ilişki bürolarının kurulması; başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan “serbest ekonomi” ve “serbest pazar” düzeninin kabul ettirilmesi.
5. Yolsuzluk kampanyaları: “Yerinden yönetim” taleplerini yükselterek, devletin egemenliğinin zayıflatılması, yolsuzluk olaylarını abartarak topluma aşağılık duygusunun yerleştirilmesi, halkın çaresizliğe itilmesi.
6. Belediye hizmetlerinin yabancı şirketlere devredilmesi: Yerel yönetimi güçlendirme adı altında, toplumsal hizmetlerin “karlılık” esasına oturan şirketlere devredilmesi, su-elektrik gibi kentsel işletmelerin yabancı şirketlere devredilmesi için gerekli düşünsel alt yapının oluşturulması.
7. Ulusal sanayinin yıkımı: Ulusal iktisadın çökertilmesi için, ulusal sanayileşmenin ve enerji kaynaklarının yıkıma uğratılması için toplum ile devlet arasında çatışmayı da içerecek biçimde çevreci akımların, örgütlerin desteklenmesi ve ulusal madenciliğin, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliğinin ulusal egemenlik alanının dışına çıkarılması.
8. Kamuoyu oluşturucuları: bizdeki adlandırmalarıyla, aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına- yönelik içerde ve dışarıda, masrafları karşılayarak, konferanslara çekmek. Katılımcılarla doğrudan ilişki içinde, ilgili ülke hakkında bilgi almak ve “düşünce” ve “örgütlenme” özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesini benimsetmektir.
9. Alt örgütler yoksa, hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin Merkezleri örgütlemek ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirile-bilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütlenmelerin kurulması.
10. Bilimsel ve toplumsal konferansların çoğaltılması. Yerel vakıf ve “think tank” derneklerinin kurulması.
11. İşadamları derneklerinin, sendikaların kurulması, varolanların içine bilim danışmanlarıyla sızılması. Siyasi partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşarak kadroların yönlendirilmesi, gençliğin “düşünce özgürlüğü” ve “siyasi katılımcılık” propagandasıyla örgütlenmesi.
12. Yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayını) devreye sokulması. Bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınların yoğunlaştırılması. İnsan hakları ihlallerinin yaratılmasıyla sürecin hızlandırılması.
13. Casuslar yerine yayın muhabirleriyle yerinden bilgi elde etmek için yaygın bir yayıncı eğitim programının gerçekleştirilmesi.
14. Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmalarının azaltılması, buna karşılık medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanması, olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle yayına geçilmesi, eksik-yanlış bilgilendirmeyle kitlelerin yönlendirilmesi, eğitim-konferans-gezi düzenleyerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulması.
15. Yanlış ve eksik bilgilendirme: Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek üzere yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumlarının ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumların yıpratılması, toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçeklerini tahrif ederek, yeni kimlikli topluluklar yaratılması.
16. Etnik kışkırtıcılık: Etnik ayrılıkları güçlendirmek üzere kültür anımsatma programlarına başlanarak yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınması, ulusal-bölgesel tarihin bütünleştirici özelliklerinin azımsanılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılması.
17. Kültürel kaynaşmanın yıkımı: “Çok kültürlülük” propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temellerinin yıkılması. Uluslararası karşı kampanyalar ile ulusal kurtuluşun simgesi olan anma günlerini ve toplumun tarihten kalma bağımsızlık ve onur simgesi özelliklerini sözde dostluk adına silikleştirerek güdülebilir bir topluluğa dönüştürmek. Din kültürünün parçalanması, geleneksel akışın kesilmesi ve ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için, “medeniyetler/dinler arası diyalog” programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilmesi. Böylece azınlık din kurumlarıyla, ulusal egemenliğin karşısında ortak, dinsel cephe oluşturulması
18. İnanmış örgüt liderlerinin yetiştirilmesi: Liderlik programlarıyla, güdümlü yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderlerin üretilmesi ve yeni partiler kurulması, varolanlara yeni liderler yerleştirilmesi; parti programlarının rejimle hesaplaşmaya yönelik, birer kışkırtma programına dönüştürülmesi.
19. Silahlı gücün zayıflatılması: İktisadi bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımlarının kısıtlanarak, zayıflatılması ve ulusal sınırların gevşetilmesi.
20. Orduları ulusal savunma kimliğinden koparma: Güvenlik güçlerinin ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahalelerini önlemek için, profesyonelleştirmek. Devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan orduları geriletmek için, kışkırtmalara başvurularak, ordu yönetimlerinin günlük siyasete çekilmesi, ordu içinde politik tartışma, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılması.
21. Devlet yönetiminin kargaşayla ele geçirilmesi: Seçim darbesiyle egemen devletin ele geçirilmesi. Merkezi direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenmesi. Bu sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmaların düzenlenmesi, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik ya da mezhepsel kimliklerin kemikleştirilmesi.
…”Ulusal egemenliklerinden ödün vermeye yanaşmayan bu tür devletlerin sınırlarının eleğe döndürülmesi işi, örtülü, kirli işlerle becerilemez ve ilgili ülkelerin insanlarının onayı alınmadan gerçekleştirilemezdi. Bu nedenlerle, “hür dünya” işlerinden, “insan hakları” ve “din hürriyeti” bekçiliğine evirilen operasyon ile ABD’nin uygun göreceği türden demokrasiler kurulmalıydı. Demokrasi ihracını konu edinen bu incelemenin amacı, adı “Project Democracy” olarak Reagan tarafından konulan ve 1980’lerin başından bu yana 92 ülkede uygulanan ve yeni-mandacıların işbirliğiyle örülen AĞ’da, yani “örümcek ağı” içinde çırpınmakta olan Türkiye’de olan bitene az da olsa ışık tutmakta ve toplumsal-siyasal yaşamın yabancılar tarafından ele geçirilişini bir parça olsun sergilemektedir.”… …
“Yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, ülkede varolan devlete paralel, merkezi dışarıda bir yönetim oluşturmak. Bunun tek sonucu da operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin örtülü olarak yok edilmesidir.”…”İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir “medyatik” ve “entelektüel” yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manifacturing public perception” dedikleri ‘kamuoyunun algılama dizgesini üretme’ sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. ‘Algılama dizgesi üretimi’ sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar.” ”Ülke yasalarının ve anayasalarının çok etnikli, federatif bir yapı oluşturacak biçimde yeniden düzenlenmesi, operasyonun temel aşamaları arasında, küçük yada büyük, kanlı yada kansız olaylarla testler yapılarak, oluşumun düzeyi ölçülerek hız ayarlanması ve küçük program değişikliklerinin gerçekleştirilmesi asıldır…” …
”Aşamalar birer birer geçilirken, ülke dışında da paralel süreç yürütülür. Çok kültürlülük propagandasıyla etnik ayrıştırma ve çatışma sürecinin güçlendirilmesi için, insan hakları raporları giderek etnik azınlık hakları raporlarına dönüştürülür. Avrupa ve Amerika’da etnik ve dinsel ayrılıkçı “diaspora”ya parasal ve siyasal destek verilir. Küllenmiş tarihsel çatışmalar, acılar yeniden ateşlenir. Ülkede özgüveni sarsılmış halkın, gün geçtikçe yabancı kültürüne, yabancı düzenine özenme eğilimleri kışkırtılır.” …”Yıllardır barış içinde yaşayan toplumlar inanılmaz bir hızla önce ayrışır, sonra da çatışır. Sonuç, ekonomisi yabancıların eline geçmiş, zayıflamış merkezi egemenliğiyle dış politikada bağımsız karar verebilme yetkinliğini yitirmiş, yabancıların dayattığı kararlara mahkum olmuş bir devlet ve tarihsel-kültürel kimliğini yitirmiş Batı’nın alt dereceli bir hizmetkarına dönüşmüş bir halk topluluğu…”
Her ülkede olduğu gibi, şirketler için esas olan devlet politikalarına ve kararlarına yön vermektir. Yön verilecek olan devlet yönetimi ve yasama organları olunca, yönlendirici elemanların niteliği de önem kazanıyor. Bu nedenle elemanların büyük çoğunluğu, devlet deneyimine sahip eski ve yeni görevlilerden seçiliyor. İkinci eleman kaynağı ise, yine devlet organlarıyla içli dışlı olmuş akademisyenleri barındıran üniversitelerdir…” “..dış ülkelerde izlenecek ABD çıkarlarına uygun ayarlama işlerine denk düşen araştırma, inceleme, değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirecek olan dernek, vakıf, enstitü adı altında kurulan, eski memurları, akademisyenleri, şirketlerin seçkin yöneticilerini bir araya getiren örgütlenmeler “think tank” ( düşünce topluluğu ) adı altında toplanıyorlar.
Bu sivil örgütlerin ( diğer adı ile NGO ) Amerika’daki merkezlerinde, emekli dışişleri ve istihbarat elemanları, Amerika’ya yerleşmiş üçüncü dünya elemanları, operasyonlarda dünya deneyimli CIA eski istasyon şefleri ve akademisyenler görev alıyor. “Think tank” örgütlerinin en önemli yararı, ABD yönetimini sorumluluktan kurtarmalarıdır. ABD resmi organlarının başka ülkelerde araştırma ve incelemeler yapması, o ülkelerce, şimdilerde pek kullanılmayan eski deyimle “casusluk” etkinliği olarak değerlendirilebilir ve devletler arası anlaşmazlıklara neden olabilir. Teslim edilen raporlar, ABD resmi belgeleri olarak ele alınıp, casusluk suçlamalarına yol açabilir” “Project Democracy” adı altında sürdürülen bu operasyon için CIA eski Direktörü William Colby: “CIA’nın örtülü olarak yaptıklarını açıktan yapıyoruz.” demiştir.
“Türkiye’deki sivil toplum kuruluşu ,think tank, enstitü veya vakıf adı verilen dernek, yani genel adıyla örgüt, Türkiye’de gerçekleştireceği araştırma, çalışma veya proje için bu iş yada bu işleri bitirince bir rapor, bir kitap, radyo yayını, televizyon belgeseli, hatta roman hazırlayıp, size sunacağım; şu tür bir ekiple çalışacağım ve paraları şöyle harcayacağım. Bu işler için, sizden şu denli dolar/sterlin/euro istiyorum diyerek, başvuru özet-raporu hazırladığında, bu ön rapor ABD’nin Dışişleri Bakanlığı’na, hem de siyasi işler bölümüne verilmektedir. İşin bir başka yönü daha yakıcı olabilir. Para verilmeden önce, ABD Dışişleri’ne ön rapor sunulmasının öteki yüzünde, ABD Dışişlerinin yada ABD NSC (National Security Committee/Milli Güvenlik Kurulu) ‘nin isteği doğrultusunda “project” hazırlanması olasılığıdır. NED’e (National Endowment for Democracy / Demokrasi için Ulusal Fon) bağlı olan bu örgütler Türkiye’de yürütecekleri projeler için paraları da NED’ten almaktadırlar. Aslında para kaynağı doğrudan ABD hazinesi, yani devlettir. NED ise paranın kasasıdır.
NED ile ABD Dışişleri Bakanlığı, şu konularda anlaşmışlardır:
a) NED herhangi bir “project” işine girişip para vermeden önce ABD Dışişleri’ne bilgi verecektir.
b) NED yönetim kurulu’nun onayına sunulan tüm “project” önerilerinin bir kopyası, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Yardımcılığı’na verilecektir.
b) NED yönetim kurulu’nun onayına sunulan tüm “project” önerilerinin bir kopyası, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Yardımcılığı’na verilecektir.
Yüzlerce bağıştan birkaç örnek:
(1988’ten bugüne diğer bağışlar için 56-69 arası sayfalar)
(1988’ten bugüne diğer bağışlar için 56-69 arası sayfalar)
1991- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE (Centre International Private Enterprise) / Alt bağış alıcı: Türk Demokrasi Vakfı (TDV) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 80.000 $ / TDV’nin, Türkiye’de özelleştirme için 18 aylık programı desteklenecek.
1997- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE / Alt bağış alıcı: Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 61.710 $ / Serbest piyasa ekonomisinin İslam diniyle bağdaştığı anlatılacak. – Bu sivil toplum örgütlerinin ne kadar sivil olduğunun yorumu size kalıyor. “…Kendi ülkelerinin iç düzenine muhalif olan gruplar, ABD gibi bir kurtarıcı bulmuş olmaktan mutlu olduklarından, yaşadıkları ülkelerini bu sivil örgüt adı altındaki Amerikan misyonerlerine / istihbaratçılarına ihbar etme fırsatını kaçırmamalarının yanında, dünya egemeni olarak gördükleri ABD devlet aygıtı tarafından desteklenmekten de son derece hoşnut kaldılar.” …
Dünyada yerleştirilmek istenen yeni düzenin, demokratik bir düzen olacağı sonucuna varılabilir!? Bu düzen içinde dünyanın tüm ülkelerinde devletler merkezi otoritelerini yitireceklerdir. Olabildiğince etnik ayrıma uğramış küçük eyaletlere ayrılmış ülkelerde (not: dünyada 1000 adet ülke olması öngörülmektedir, şu an sayı 200 civarı, 1980’lerdeki sayı 182 adet) tarihsel partiler eriyecek, vakıflardan, düşünce topluluklarından, ticaret odalarından, insan hakları denetim örgütlerinden oluşan bir siyasal yapı oluşacaktır. Bu oluşumlar, doğrudan doğruya ABD’nin siyasal partilerine bağlı enstitülere, konseylere, ABD şirket vakıflarına bağlanacaktır.
Ülkelerdeki eğitim kurumları da vakıflaşacak ve ABD akademik dünyasıyla organik bağlar kuracaktır. Merkezi otoritesini yitirmiş, salt denetleyici kurullara dönüşmüş devlet örgütlerinin yanı sıra ordular da ulusallığını yitirmiş devletlerin savunma gücü olmaktan çıkacak ve ortak güvenlik güçlerine katılacaklardır. Herhangi bir bölgesel başkaldırıya (bu bağımsızlık uğruna bir başkaldırı da olabilir) karşı anında silahlı müdahalede bulunulması…” Bu son derece ileri projeye engel olabilecek en önemli kurumlardan biri de dinsel kurumlardır. Dünya egemenliğinin kurulmasında engel oluşturacak dinsel çatışmaların önlenmesi için ‘dinler arası diyalog’un geliştirilmesiyle birlikte kurumsal yapının da oluşturulması gerekir. En yaygın ve güçlü dinsel kurumlardan başlayarak, tüm dinlere bir yeni merkezi eşgüdüm gereklidir. Eşgüdümün merkezi elbette Washington’da bulunacaktır.
Öncelikle Amerikalılardan oluşturulan bu kurumsal yapı, IRFC (International Religious Freedom Committee / Uluslararası Din Hürriyeti Komitesi)’dir. Bu komitede belli başlı dinlerin ve mezheplerin temsilcileri bulunmaktadır.“Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki , şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden, destek almak değil, Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. (..) Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada, burada bir iş yapmaya kalkılmamalı.” Fethullah Gülen, (Fethullah Hoca ile NewYork Sohbeti-4, Yeniyüzyıl, 23 Temmuz 1997) Kasım 1996’da, ABD’nin devlet sekreteri Warren Christopher, “Din ve inanç hürriyetini yaygınlaştırmanın Birleşik Devletler’in çıkarlarının arttırılmasını sağlayacağı” gerekçesiyle ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) ‘yi oluşturdu. Bu yeni kurumlaşmanın gerekçesi olarak “ABD’nin kuruluşunun temelinde dinsel kurumların bulunduğunu ve Birleşik Devletlerin dünyada din hürriyetini gözetleyerek yaptırımlarda bulunma hakkı olduğu belirtildi.” 23 Ocak 1998’de, “Din ve inanç hürriyetinin yayılmasının ABD dış politikasında birincil önceliğe sahip olmasını,” Dışişleri bakanlığı bünyesinde bir “Uluslararası Din Hürriyeti Bürosu” kurulmasını sağlayacak yasa taslağı hazırlandı. Aynı yıl Ulusal Kongre’de çıkarılan yasa: “Din hürriyetinin yaygınlaştırılması ve (bu hürriyetin) baskı altında tutulmasına karşı çıkma görevi temel (olarak) Amerikan değerleri içindedir ve Birleşik Devletler’in (politikalarına) uygun, önemli ve gerekli bir dış politika hedefidir. Birleşik Devletler, evrensel insan haklarına bağlı bir dünya lideri olarak ve değişik dinsel nüfusa sahip bir ülke olduğundan, dinlerin tamamıyla ilgili haklardan (da) sorumludur.” “Dinsel özgürlük taahhüdümüz Amerikan ideallerinin ifade edilmesinin de üstündedir ve dünyadaki gücümüzün temel kaynağıdır.” Madeleine Korbel Albright, ABD Dışişleri Bakanı
Kaynak: Sivil Örümceğin Ağında: Project Democracy, Mustafa YILDIRIM, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004, 597 sf.
(Kitap özeti:Alıntı:www.sinanoglu.net)
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
NOT: Sadece (benim görüşüme göre) 16. ve 17. maddelerin üzerine NEVAL KAVCAR'ın "SİVİL İHANET-ANADOLUDAN TÜRK MÜHRÜ SİLİNİYOR" kitabı var.Ve mutlaka okunmalı.
SİVİL İHANET-ANADOLU’DAN TÜRK MÜHRÜ SİLİNİYOR

Darphane-i Amire binası hakkında şöyle diyordu Tarih Vakfı:
"Devletten herhangi bir beklenti içermeyen 40.000.000 dolar bütçeli bir projenin altı yıldır engellemesini üzüntü ilekarşılamaktadır
."Kim üzüntü ile karşılamaktadır?. 40.000.000 doları kimverecekti Tarih Vakfına, Darphane-i Amire projesi karşılığında? Rockefeller Vakfı....[/u]
[u]Tarih Vakfı ile ilgili olarak Prof. Yalçın Küçük'ün yazdıkları aynen şöyle[/i]
:Bakın güya solcu. Başkanı inşaat mühendisi, başkan yardımcısı mimar, genel sekreteri iktisatçı olan tarihle ilgili çalışan bir vakıf gördünüz mü?Türkiye sola bu kadar düşmanlık edecek ve solcuların kurduğu bir tarih vakfına Tayip Bey [u]belediye başkanı olarak yer tahsis edecek, para verecek. Bu ilginçtir.Tarih Vakfı Sebataist kontrolde olan bir kuruluşturVe [/u]burada 'tarih' de yapmaz, 'bilim' de yapmaz. Sebataistliğin politikalarını uygular, propagandasını yapar. Evet tekrar sorayım; olmayan var mı..Tarih Vakfı Başkanı ve yardımcısı arkadaşım; sekreteri öğrencimdir. Şu anda Tarih Vakfı'nı bu büyük dizaynın içinde gördüğüm takdirde deşifre ederim. Ey Türkiye insanı, bunun tarihle ilgisi yok derim. İçerden ve dışardan çok büyük malî imkânları var. Bunlar tesadüf değil.Bu fotoğraftan şöyle bir şey çıkıyor; Türk Devleti içeriden kuşatılmış, Türk yöneticileri, elitleri de sadece Devleti değil, toplumsal gelişmeleri de idare eder hale gelmiştir. Batı adına Batılı bir proje yürütülüyor[b] organize olarak Çok abartılı bir resim değilmi bu.
25 Ağustos 2010 Çarşamba
HANEFİ AVCI'NIN AKP'Yİ BİN KERE KAPATTIRACAK KİTABI
Hanefi Avcı’nın kaleme aldığı, “Haliç’de Yaşayan Simonlar” isimli kitabını okumaya başlamadan önce merak edip konuları taradım, akabinde satır satır okumaya başladım.
İtiraf ediyorum son dönemde hiç bir kitabı bu kadar dikkat ve heyecanla okumuyorum.
Niçin mi?
Yazan isim çok önemli de ondan!
Hayır yazmak Hanefi Avcı için iş değil!
İtiraf ediyorum son dönemde hiç bir kitabı bu kadar dikkat ve heyecanla okumuyorum.
Niçin mi?
Yazan isim çok önemli de ondan!
Hayır yazmak Hanefi Avcı için iş değil!
Tersine o bu işi vicdanına, ülkesine ve tarihe sorumluluk adına yaptı!
Dahası, başına gelebilecekleri de tahmin ederek yazdığını söylüyor!
Hanefi Avcı çok önemli biri çünkü o Emniyet camiasında dürüstlüğü ve adaleti ile nam salmış gerçek bir
vatansever!.
Hiçbir gurubun, partinin, ideolojinin adamı değil, sadece devletinin ve yasaların emrinde! Hatırlayın yakın geçmişte de CHP’li Edirne Belediye Başkanının üstüne gitmişti.
Bazı Emniyet Müdürleri misali hanları-hamamları yoktur, her yaz sonu köyden gelen bulgur ve tarhana ile eksiğini tamamlar.
En önemlisi Hanefi Avcı yakın geçmişte Emniyet İstihbaratının Merkezi ile İstanbul istihbaratında yetkili sıfatı ile bulunmuş biri!
Ve ondan da önemlisi bugün hâlâ görevde yani Eskişehir gibi önemli ilde Emniyet Müdürlüğü yapıyor yani kızağa çekildiği için çamur atıyor değildir! Dolayısı ile böyle birinin kitapdaki iddiaları dillendirmesi aslında onun çığlık atması ve devlet ile millet için imdat istemesidir!
Hayır yazdıkları roman ya da dedikodular demeti değil, bire bir yaşadıkları ve gördükleridir! Devlete sızan unsurları ve dinci yapılanmayı bütün ayrıntıları ile ortaya koyuyor!
Açık ve net olarak devletin başka iradeler tarafından yönlendirildiğini kanıtlıyor!
Somut olarak AKP’nin gözetiminde devletin içinde derin bir yapılanma olduğunu ve bunun kullanılarak muhalif olanların tasfiye edildiğini anlatıyor.
Danıştay cinayetinin Ergenekon’a bağlanmasından diğer bilinen pek çok güncel hadiselere kadar her yerde deliller yerine peşin hüküm ve siyasi projelerin belirleyici olduğunu aktarıyor.
Kanunsuz olarak yapılan dinlemelerle üretilen sahte belgeleri açıklıyor. Kısacası kitap kanun ve vicdan tanımayan bir zihniyeti her şeyi ile teşhir ediyor!
Tam bu noktada söyleyeceğimiz şudur:
Bu bilgileri aktaran ismin kimliğinden hareketle savcıların ama özellikle de Yargıtay Başsavcısının hemen harekete geçmesi gerekiyor!
Bu kitap AKP’yi değil bir, bin kere kapattırır!
Kuşkusuz kapatma davasının açılması referandum oylamasından önce olamaz zira bildiğimiz AKP’nin bunu ters-yüz edip istismar edeceği aşikârdır.
Ancak sandıkların kapandığı saatte yani 12 Eylül’ün akşam 5’inde AKP’ye kapatma davasının açıldığı ilan edilebilir ve bence edilmelidir. NOT: Göreceksiniz yandaş medya şimdi Hanefi Avcı için akıl almaz iftiralarla karalama kampanyalarını başlatıp ona hücum edecekler. Ama nafile, ne yaparlarsa yapsınlar hiç biri sinek vızıltısı bile olamaz!
Sabahattin ÖnkibarDahası, başına gelebilecekleri de tahmin ederek yazdığını söylüyor!
Hanefi Avcı çok önemli biri çünkü o Emniyet camiasında dürüstlüğü ve adaleti ile nam salmış gerçek bir
vatansever!.
Hiçbir gurubun, partinin, ideolojinin adamı değil, sadece devletinin ve yasaların emrinde! Hatırlayın yakın geçmişte de CHP’li Edirne Belediye Başkanının üstüne gitmişti.
Bazı Emniyet Müdürleri misali hanları-hamamları yoktur, her yaz sonu köyden gelen bulgur ve tarhana ile eksiğini tamamlar.
En önemlisi Hanefi Avcı yakın geçmişte Emniyet İstihbaratının Merkezi ile İstanbul istihbaratında yetkili sıfatı ile bulunmuş biri!
Ve ondan da önemlisi bugün hâlâ görevde yani Eskişehir gibi önemli ilde Emniyet Müdürlüğü yapıyor yani kızağa çekildiği için çamur atıyor değildir! Dolayısı ile böyle birinin kitapdaki iddiaları dillendirmesi aslında onun çığlık atması ve devlet ile millet için imdat istemesidir!
Hayır yazdıkları roman ya da dedikodular demeti değil, bire bir yaşadıkları ve gördükleridir! Devlete sızan unsurları ve dinci yapılanmayı bütün ayrıntıları ile ortaya koyuyor!
Açık ve net olarak devletin başka iradeler tarafından yönlendirildiğini kanıtlıyor!
Somut olarak AKP’nin gözetiminde devletin içinde derin bir yapılanma olduğunu ve bunun kullanılarak muhalif olanların tasfiye edildiğini anlatıyor.
Danıştay cinayetinin Ergenekon’a bağlanmasından diğer bilinen pek çok güncel hadiselere kadar her yerde deliller yerine peşin hüküm ve siyasi projelerin belirleyici olduğunu aktarıyor.
Kanunsuz olarak yapılan dinlemelerle üretilen sahte belgeleri açıklıyor. Kısacası kitap kanun ve vicdan tanımayan bir zihniyeti her şeyi ile teşhir ediyor!
Tam bu noktada söyleyeceğimiz şudur:
Bu bilgileri aktaran ismin kimliğinden hareketle savcıların ama özellikle de Yargıtay Başsavcısının hemen harekete geçmesi gerekiyor!
Bu kitap AKP’yi değil bir, bin kere kapattırır!
Kuşkusuz kapatma davasının açılması referandum oylamasından önce olamaz zira bildiğimiz AKP’nin bunu ters-yüz edip istismar edeceği aşikârdır.
Ancak sandıkların kapandığı saatte yani 12 Eylül’ün akşam 5’inde AKP’ye kapatma davasının açıldığı ilan edilebilir ve bence edilmelidir. NOT: Göreceksiniz yandaş medya şimdi Hanefi Avcı için akıl almaz iftiralarla karalama kampanyalarını başlatıp ona hücum edecekler. Ama nafile, ne yaparlarsa yapsınlar hiç biri sinek vızıltısı bile olamaz!
OLAY KİTAP HAKKINDA SORUŞTURMA
Susurluk olaylarında devletin içindeki çeteleri korkusuzca açıklayan, görev yaptığı her yerde yolsuzlukla mücadelede isim yapan Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 14 yıl sonra yazdığı kitapla Türkiye gündemine bomba gibi düştü. Kitaptaki iddiaların geniş yankı bulmasının ardından İçişleri Bakanlığı, Avcı hakkında soruşturma başlattı. Avcı ise “Soruşturma açılabilir, bekliyordum” dedi.
Susurluk olaylarında devletin içindeki çeteleri korkusuzca açıklayan, görev yaptığı her yerde yolsuzlukla mücadelede isim yapan Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 14 yıl sonra yazdığı kitapla Türkiye gündemine bomba gibi düştü. Kitaptaki iddiaların geniş yankı bulmasının ardından İçişleri Bakanlığı, Avcı hakkında soruşturma başlattı. Avcı ise “Soruşturma açılabilir, bekliyordum” dedi.
Kitaptaki iddialar üzerine savcılar harekete geçecek mi?
(25 Ağustos 2010 itibariyle kamu oyu baskısına dayanamayan savcılar harekete geçti)
Meclis'te araştırma komisyonu kurulacak mı?
Avcı'nın yazdığı 'Haliç’te yaşayan Simonlar; Dün Devlet Bugün Cemaat' isimli kitabıyla ilgili gelişmeler merakla bekleniyor.
Avcı, “Haliç’te yaşayan Simonlar; Dün Devlet Bugün Cemaat” adlı kitabında, Ergenekon ve Balyoz davalarını, polis teşkilatının içindeki Gülen cemaatinin nasıl örgütlendiğini, CHP eski lideri Deniz Baykal’ın istifasına yol açan kasedi, generalleri istifaya zorlayan telefon konuşması kayıtlarını ve Türkiye’yi derinden sarsan daha pek çok olayı sorguluyor.
‘GÖRDÜĞÜM manzara korkunç; kadrolu devlet adamları devleti yönetmiyor, Emniyet Genel Müdürü, hatta İçişleri Bakanı haklı olduğunu bildiği bir kişiyi, doğruluğundan emin olduğu bir olayı ya da davayı savunamıyor, güvendiği ve inandığı adamları tuzağa düşürülüyor, haysiyetleri ile oynanıyor ama onlar bu kişilere sahip çıkamıyor. O zaman bu teşkilatı kim yönetiyor? Bu kamu gücünü kimler gasp etmiş kullanıyor, gücün sahibi olması gerekenler ellerindeki gücün gaspına neden ses çıkarmıyor, güçlerini geri almak için çabalamıyorlar?’
Bu dehşet tablosunu tasvir eden kamuoyunun yakından tanıdığı bir isim, Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı. Tanınmışlığını, yıllar önce Susurluk olaylarında korkmadan Emniyet, MİT ve Jandarma içindeki çeteleri açıklamasına, çalıştığı her yerde mafya, yolsuzluklara karşı yaptığı operasyonlara, telefon dinlemesi deyince akla gelen ilk isim olmasına borçlu. Avcı, 14 yıl sonra yine konuşuyor. Bu kez “Haliç’te yaşayan Simonlar: Dün Devlet Bugün Cemaat” adlı kitabıyla. “Dinleniyoruz, hepimizi dinliyorlar” korkusunu hiçbir zaman ciddiye almadığını ama kendisinin de kanunsuz şekilde dinlendiğini keşfettiğinde şok geçirdiğini, binlerce insanın aynı şekilde dinlendiğini, hâkimlere, savcılara bu kayıtlarla şantaj yapıldığını, anlatıyor.
Sadece bunları değil, Danıştay saldırısından Ergenekon’a, Balyoz operasyonlarına, Nuh Mete Yüksel’in, Deniz Baykal’ın seks kasetlerine, generalleri istifaya zorlayan telefon konuşması kayıtlarına, savcı ve hâkimlere şantaj yapan, emniyet içinde yuvalanmış “garip polisler”e, devletin tüm kurumlarını adım adım ele geçiren Gülen cemaatinin nasıl örgütlenip çalıştığını örneklerle şöyle gösteriyor:
DANIŞTAY SALDIRI
Ergenekon davasında ortaya konan iki konu çok kesin ve net olarak yanlış ve mantıksızdır: PKK, Dev-Sol, Hizbullah gibi örgütleri Ergenekon’un yönettiği iddiası yanlıştır. Böyle bir şeyin gerçek olamayacağını aklı ve mantığı olan herkese ben iki kere iki dört eder kesinliğinde ispatlayabilirim. Danıştay 2. Dairesi’ne yapılan saldırı, Hrant Dink’in öldürülmesi, Malatya’daki Zirve Yayınevi katliamı gibi olayların görünen bugünkü faillerinden başka Ergenekon veya benzeri gruplar tarafından yapılmış olacağına mevcut deliller ve olayların oluş biçimine bakarak kimse beni ve makul birini ikna edemez. Bu iddialar zorlamadır.
ERGENEKON DAVASI
Ergenekon örgütünün varlığı konusunda yazılı belge, doküman, örgütsel faaliyet sayılabilecek bazı ilişkiler varsa da eylemleri konusunda hiçbir ciddi emare yoktur. Geçmişte Türkiye’de meydana gelen pek çok olayın (Malatya’daki Zirve Yayınevi Katliamı, Rahip Santoro Cinayeti) Ergenekon örgütü tarafından gerçekleştirildiği iddia edilerek epey bir süredir uydurma tanık vs. aranmaya başlandığı net olarak görülüyor. Amacın olayları aydınlatmak değil, Ergenekon’la irtibatlandırmak olduğu açıkça ortadadır.
GARİP POLİSLER
Polis teşkilatı eskiden birbirini korur, kollar, birbiri aleyhine şahitlik yapmazdı. Her olayda delil ararız ama polisin karıştığı bir olayda daha ciddi, daha inandırıcı deliller bulmadan o polisi şüpheli yapmayız. Bu, zorlu görevlerde beraber çalışmanın verdiği dayanışma ve yakınlaşma duygularıdır. Oysa şimdi işler değişti. Bir grup polis kritik noktaları ele geçirmiş, diğerlerine suç isnadını da aşan resmen iftira atmaktan geri durmuyor. İşlenmiş bir suçu aydınlatmak gibi bir amaçları yok, tahkikat sırasında dinleme ve izleme yaparken temiz ve dürüst olduklarını bildikleri, birlikte çalıştıkları kişilere iftira ediyorlar.
Şunu artık bilmeliyiz ki karşımızda arkadaşlarımız, meslektaşlarımız yok, bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tâbi olmuş örgüt mensupları var. Artık bunu kabullenmeliyiz.
Şunu artık bilmeliyiz ki karşımızda arkadaşlarımız, meslektaşlarımız yok, bir ideolojiye, bir gruba bağlanmış, o grubun disiplinine tâbi olmuş örgüt mensupları var. Artık bunu kabullenmeliyiz.
İLLEGAL İLİŞKİ
Olay bir örgütün, cemaatin devlet içerisindeki elemanları vasıtasıyla yürüttüğü örgütsel bir faaliyettir, karşımızdaki kişiler polis, hâkim ve savcı değil, örgütün / cemaatin elemanlarıdır. Devletin hukukunu değil, cemaatin talimatlarını yerine getirmektedirler. İstanbul, Ankara, Erzurum ve İzmir’deki bazı özel yetkili savcılar ile bu iller dışındaki bazı polis birimleri arasında illegal bir ilişkinin varlığı açıkça gözükmektedir. Özel yetkili savcılar tarafından bu iller dışında gözaltına alınan ya da aranan kişiler hakkında karar çıkarmadan önce kimlik, iş ve ev adresleri gibi bilgilere ihtiyaç vardır. Normalde bu bilgiler o illerin savcıları veya çok uygun olmasa da Emniyet Müdürlükleri üzerinden resmi yazışma yoluyla temin edilmesi gerekirken, bugüne kadar hiçbir yazışma yapılmamıştır. O halde bu bilgiler nasıl temin edilmiştir?
İHBAR EDİYORUM
Kozmik odalarda birkaç gün süren aramalar yapıldı. Burada hangi şüphe ve delil vardı, hangi iddialar üzerine buralar arandı? Şimdi ben açıkça adres veriyorum, hukuksuz dinleme ve izlemeler var, bunları dilekçemde belirttim. İstihbarat Dairesi’nde cemaatin özel cihazları, elde ettikleri her türlü kanunsuz dinleme materyalleri mevcuttur, buralar neden aranmaz? Kozmik odanın aranmasında kimliği belli olmayan bir ihbarcı vardı, burada da ben açıkça ihbar ediyorum. Bulunacak yerleri de söylüyorum. İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi neden denetlenemez? İstihbarat Daire Başkanlığı’nda arama yapılsa, demirbaşa kayıtlı olmayan cemaatin kendine ait özel dinleme ve izleme aletleri bulunacağından hiç tereddüdüm yoktur.
NE YAPILMALI KILAVUZU
Özel yetkili mahkemelerin tüm hâkim ve savcıları emsali hâkim ve savcılarla değiştirilmelidir, bu sağlanmadan cemaate muhalif olan hiç kimsenin özgürlüğü ve hayatı güvencede olamaz.
CEMAATLER
Adalet Bakanlığı’nda cemaat taraftarı olduğu herkesçe bilinen Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı ve başta il savcılarını ve diğer savcı ve hâkimleri hiçbir hukuki şüpheye dayanmadan dinlettiren cemaat yanlısı müfettişler bu görevlerden uzaklaştırılmalıdır.
DİNLEMELER
Tüm özel yetkili mahkeme hâkimlerinin verdiği önleme (istihbari) dinleme kararları, bu konudaki TİB kayıtları ve İstihbarat merkezlerinde (polis-jandarma ve MİT) yasal olarak bu konuda tutmak zorunda oldukları tutanaklar birbirini teyit edecek şekilde kontrole tâbi tutulduktan sonra haksız ve şantaj amaçlı dinlemelerin tespit edilmesi gerekir.
YA BAŞBAKANKEN KASETLE ŞANTAJ YAPILSAYDI
BAYKAL’ın gizli kamerayla çekilen görüntülerini içeren kaset olayını kim yaptı, niçin yaptı? Baykal bu ülkede muhtemel başbakan adaylarından biriydi, ülkenin ikinci büyük partisinin genel başkanı olarak konjonktürün değişimine göre her zaman başbakan olması ihtimal dahilindeydi. Bu video görüntüleri daha önce çekilmiş. Baykal başbakan olsaydı ve ülke için kritik bir karar arifesinde birileri çıkıp elimizde bu görüntüler var, eğer şöyle davranmazsanız bunları kamuoyuyla paylaşacağız deseydi acaba durum ne olurdu? Acaba kaç bakan, kaç genel müdür, kaç komutan veya onların eşleri ve çocukları hakkında da bu veya benzeri görüntüler mevcuttur? Bu olayın ilk benzeri Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel’e yönelik hazırlanmıştı, bugün bu olayı cemaatin yaptığından en ufak şüphem yok.
BU KİTABI NEDEN YAZDIM
Aslında herkes biliyor ama kimse dillendirmiyor. Son zamanlarda gündemi meşgul eden tüm iddiaları yayan cemaattir, onlardan bilgi alan da, onlar adına konuşan da cemaatin adamlarıdır. Tarafsız basın mensubu, devletin polisi, savcısı numarasını artık kimse yutmasın, bu işler Emniyet ya da hukuk adına yapılmıyor, cemaatin planı ve programı doğrultusunda cemaatin talimatı ile gerçekleştiriliyor.
BU GİDİŞLE HERKES SİLAHA SARILACAK
TÜRKİYE’de adalet çürüyor, gerçi zaten çürümüştü ama bu defa yok ediliyor. Böyle giderse iş adaletten çıkacak ve insanlar silaha sarılacak. İnsanların hayatları, şerefleri ile bu kadar oynanırsa, onlara en yakışıksız isnatlarda bulunulursa, hayatta onurlarından başka kaybedecekleri olmayanlar, kendilerine atılan lekeyi temizlemek için her şeyi yaparlar. Bu duruma çok uzak değiliz artık.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI SORUŞTURMA BAŞLATTI
Avcı'nın kitabı bir anda Türkiye gündemine bomba gibi düştü. Kitapta yer alan iddialar üzerine İçişleri Bakanlığı da Hanefi Avcı hakkında soruşturma başlattı.
AVCI: "SORUŞTURMA AÇILMASINI BEKLİYORDUM"
Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, İçişleri Bakanlığınca hakkında başlatılan incelemeye ilişkin, “Soruşturma açılabilir, bekliyordum” dedi.
Avcı, yaptığı açıklamada, şu anda kent dışında bulunduğunu ve Eskişehir'e gelmek üzere yola çıktığını belirtti.
(20.08.2010/HÜRRİYET)
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
HANEFİ AVCI ÜLKESİNE SAHİP ÇIKMIŞTIR.
21 Ağustos 2010 Cumartesi
HANEFİ AVCI’NIN “HALİÇ’TE YAŞAYAN SİMONLAR/ DÜN DEVLET BUGÜN CEMAAT” İSİMLİ KİTABI OLAY YARATTI
Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar/ Dün Devlet Bugün Cemaat” isimli kitabı olay yarattı. Avcı kitabında, büyük yankı bulan cemaatçi yapılanmaya ilişkin iddialarının yanı sıra JİTEM’in yapısı, Cem Ersever cinayeti ve Uzan operasyonu hakkında da gizli kalmış detaylar anlatıyor.
Susurluk olaylarında devletin içindeki çeteleri açıklayan, görev yaptığı her yerde yolsuzlukla mücadelede isim yapan Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, 14 yıl sonra yazdığı kitapla Türkiye gündemine bomba gibi düştü. Kitaptaki iddiaların geniş yankı bulmasının ardından İçişleri Bakanlığı, Avcı hakkında soruşturma başlattı. Emniyet teşkilatında teknik-elektronik istihbaratın kurucusu olarak bilinen Avcı, başta emniyet ve yargı olmak üzere devlet kurumlarındaki cemaatçi yapılanmala ilgili yazdığı kitapta Ergenekon’dan Balyoz’a ve Baykal’a kurulan gizli kamera tuzağına kadar birçok konuda inanılmaz iddialar ortaya attı. Dün medyada yayınlanan bu iddiaların yanı sıra, kitapta Türkiye’nin yakın tarihine damga vuran operasyonlarla ilgili de gün yüzüne çıkmamış detaylar var. İşte kitaptan cinayete kurban giden JİTEM’in kurucusu Cem Ersever ile Uzan Ailesi hakkında yürütülen operasyonla ilgili iddialar...
CEM GÖZÜ KARA BİRİYDİ
1984 yılının son günlerinde bir grup arkadaşımla tayinim Diyarbakır’a çıktı. Siirt İl Jandarma Alay Komutanlığı bölgesinde çalışan Cem yüzbaşı (Ersever) tüm bölgeyi dolaşan, olup biten her şeyi kontrol eden gözü kara biriydi. Kabına sığmayan sürekli koşturan biriydi. JİTEM’in kurulmasıyla birlikte Cem’in ve bazı subayların kurucular arasında olduklarını duydum...
‘Her yol mübah’ derdi
Bir müddet sonra Cem, JİTEM Grup Komutanı olarak atandı ve bir yıla yakın burada görev yaptı. Bir gün bana illegal örgüt mensuplarının bazılarını gizli yakaladıklarını, sorguladıklarını söyleyerek, onlardan aldığı silah ve malzemeleri gösterdi. Sorgulanan bu insanların akıbetlerinin ne olduğu konusuna açıklık getirilemiyordu, fakat dolaylı olarak sonucunun ne olduğu tahmin edilebiliyordu. Cem, PKK ile mücadele etmek için kanun dışı her türlü yöntemin kullanılması gerektiğini, normal yol ve yöntemlerle bu işin başarılamayacağını ima etmeye, anlatmaya çalışıyordu... Ben anlattığı yöntemlerin doğru yollar olmadığını söyledim.
Burama kadar battım
“Burada suçlu kim? PKK’ya ekmek veren, onlara yardım eden köylü mü, yoksa burada rüşvet mekanizmasını çalıştırmak suretiyle yanlış uygulamalar yaparak toprak ağalarına ya da nüfuzlu insanlara karşı köylüleri yalnız bırakıp PKK’nın kucağına atanlar mı?” diye sordum. Cem, “Evet sen haklısın” dedi. Ama sonra elini boynuna götürerek, “Ben burama kadar bu işe battım, bana anlatma. Bu işte var mısın, yok musun?” dedi. Bir süre sonra HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın evinden polis görünümündeki kişiler tarafından Emniyet’e götürüleceği söylenerek kaçırılmıştı. O zamanlar Cem’in yanındakı bazı kişilere uyan bir eşkal tarif ediliyordu. Soruşturmanın başına o tarihte Emniyet Müdür Yardımcısı olan Hüseyin Kocadağ verilmişti.
Cem tehdit ediyordu
Vedat Aydın, kısa bir süre sonra Diyarbakır’dan 70-80 km. uzaklıkta kalaşnikofla öldürülmüş olarak bulundu... Asayiş Kolordu Kurmay Başkanı ile görüşmek için yanına gittiğimde Cem binbaşı oradaydı ve Kurmay Başkanı ile konuşuyorlardı. Cem, “Darda kalırsam ben de Güneydoğu’da Asayiş Kolordu Komutanı bölgesinde şu, şu, şu olaylar oldu, bu olaylardan şu, şu kişilerin bilgisi vardı derim” diyerek dolaylı yollu karşısındakini tehdit ediyordu... Göründüğü kadarıyla Cem binbaşı son dönemde kendi üstleriyle veya kendi teşkilatıyla çatışma içindeydi.
Komutanlar rahatsızdı
Jandarma yetkilileri, Cem’in Aydınlık gazetesinden Soner Yalçın’a Güneydoğu’daki infaz olayları ve başka kanunsuz işler dahil olmak üzere birçok gizli bilgileri vermesinden dolayı son derece rahatsızdı. Cem daha çok kuzeyde 8. Kolordu bölgesindeki Bingöl ve Tunceli bölgesinde Yeşil’in karıştığı olayları anlatıyordu. Fakat sıra Diyarbakır bölgesine gelirse diğer jandarma komutanlarının isimlerini de verebileceği korkusu vardı. Bu yüzden Cem’i ortadan kaldırmayı düşünüyorlardı.
Cinayet planları
Daha sonra öğrendiğimiz kadarıyla Cem’i öldürmek için aslında daha önce de epey plan yapılmış... İşte tam JİTEM’de Cem’i ortadan kaldırmanın yolları aranırken, Mustafa Deniz gelip Cem’e ait malzemelerin Kemal Sadık Uzuner’de olduğunu söyleyince, planlarını uygulayabilecekleri bir fırsat yakaladıklarını düşünüyorlar. JİTEM yöneticileri hemen Ali Balkan Metel’le görüşüyorlar, onun vasıtasıyla Kemal Sadık Uzuner’e ulaşıyorlar. Uzuner onlara Cem’in ne zaman geleceği hakkında bilgi veriyor... Kemal’in evine pusu kuruyorlar. Cem gelince hemen yakalıyorlar.
Şimdi inkar ederler
Ankara Emniyeti Cem’in kaybolmasıyla ilgili olarak Kemal’i Emniyete çağırdığında olay ortaya çıkacağı için hemen Emniyete bizim elemanımızdır dokunmayın diye baskı yapıyorlar... O zaman polis Kemal’in evine baskın yapmış olsa Cem kesinlikle kurtarılabilirdi, ama maalesef yapılmadı... Bugün bu olay yeniden konuşulsa adı geçen insanların hiçbiri şahitlik yapmaz. O tarihte JİTEM’i ve Yeşil’i bilen Emniyet görevlileri, Genel Komutanlığı’na gittiklerinde Yeşil ile karşılaşıyorlar. Yeşil elindeki Smith Wesson marka tabancayı göstererek, “Bununla ateş ettim, gerekirse size de ateş ederim” diyecek kadar rahatlıkla cinayeti kabul ediyordu. Bu olay bana o tarihte buna şahit olanlar tarafından anlatılmıştı. Ama bugün sorsanız hepsi gördüklerini kesinlikle inkar edeceklerdir.
Cesedi 11 gün sonra bulundu
‘Efsane Binbaşı’ olarak ün yapan ve JİTEM’in kurucu olarak anılan Jandarma Binbaşı Cem Ersever, 80’lerin sonu ve 90’ların başında Güneydoğu’da PKK ile ilgili tüm istihbari çalışmaları yönetmişti. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis‘in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünden bir ay kadar sonra, binbaşı rütbesindeyken, 17 Mart 1993’de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etmiş, kendisine bir şey olursa Hanefi Avcı‘ya haber vermesini istemişti. Ersever, Aydınlık gazetesine anlattıklarıyla ilgili olarak mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993’te Ankara’ya gitti ve bir daha kendisinden haber alınamadı. 1 Kasım’da Ankara Çamlıdere’de sevgilisi Neval Boz’un, 2 Kasım’da Ankara Polatlı’da itirafçı Murat Demir’in ve 4 Kasım 1993’de Ankara Elmadağ’da Ahmet Cem Ersever’in cesetleri jandarma tarafından bulundu. Birbirlerini tanıyan bu üç kişiyi kimlerin öldürdüğü bir sır olarak kaldı.
Devlet, Uzanlar’ı elinden nasıl kaçırdı?
Kaçakçılık Daire Başkanı olarak görevde yeniydim, Uzan olayı patlak verdi. Bir anda kendimi denetim elemanlarının, müfettişlerin ve bankalar yeminli murakıplarının arasında henüz anlayıp kavrayamadığım Uzanların İmar Bankası yolsuzluğunun ve ardından tüm şirketlerinin karıştığı olayın içinde buldum. MİT’in mali uzmanları, bankacılar bile yapılan yolsuzluğu anlamakta zorlanıyordu. Yolsuzluğun yapılış biçimini ve yöntemini anlamamız bile birkaç hafta sürdü... Çalışanlarla görüşüp eldeki kayıtları inceleyince, hiç kimse bilmeden, görmeden milyar dolarların herkesin önünde saklanabileceği sonucuna vardım.
Şeytani bir yöntem
Bu şeytani bir yöntemdi, dahiyane bir uygulama idi ama Uzanlar bunu yapmıştı. Araştırmalar ilerledikçe Uzanların daha çok marifeti çıkıyordu... Ancak Uzunlara ait yerlerde ama yapmak veya Uzanları sorgulamak için yakalama kararı alamıyorduk. Savcıları ikna etmek, mahkemelerden karar almak çok zordu. Savcılar mudilerin şikayetlerini hukuki bir mesele olarak algılıyor, bu kadar açıkla ilgili uzman raporları kesin değil v.s diyorlardı. Geciken kararlar sonunda Kemal Uzan, Hakan Uzan, Yavuz Uzan ve diğer bazı önemli kişiler yurt dışına kaçmışlardı. Cem Uzan son zamanda Genç Parti başkanı olduğu için şirketlerdeki hisse ve yöneticiliği seçim döneminde azaltılmıştı. Ayrıca Cem Uzan’ın üzerine gitsek yaptıklarımız hukuki değil siyaseten yapılıyor denerek çarpıtılabilirdi.
Olağanüstü bir ihbar
Bu sırada olağanüstü bir şey oldu, gelen bir ihbarla Uzanların banka ve şirketlerinden kaçırdıkları paraları Şenlikköy’de bir villaya koydukları bildirildi... Arama kararı sonrasında yapılan aramada para bulunamadı ancak her biri 2 metre boyunda 22 adet dev çelik kasa içerisinde Uzanların şirket binalarından kaçırıp getirdikleri tüm Uzan grubu şirket ve holdinglerinin dosyaları, gizli izleme, takip, casusluk işlerine dair kayıtlar ve gizli sayılacak çok önemli belgeler ele geçirilmişti.
Yeni karargah Ürdün
Ülkemizden kaçan Uzanların yeni karargahının Ürdün olduğunu kısa sürede öğrenmiştik ama burada işler daha zordu, çünkü Ürdün’de belli aile ve aşiretler devlet yönetimini paylaşmış gibiydiler. Uzanlar ise Ürdün’de ileri gelen her aileyle, her aşiretle ortak şirket kurmuştu. Kral ile karşılıklı yakınlıkları vardı. Krala hediye olarak otomobil, silah veriyor, sebebi belli olmadan milyon dolarlar ödüyorlardı. Tüm uğraşlarımıza rağmen bilgi alamadığımız gibi Ürdün Uzanların faaliyet ve organizasyonlarının merkezi olmaya devam etti. Hala da ettiği kanaatindeyim. Uzanların belgelerini inceledikçe mali açıdan asıl merkez olarak İsviçre’yi seçtikleri anlaşılıyordu ama hiçbir zaman parayı Türkiye’den İsviçre’ye direkt yollamıyorlardı.
Ürdün kralına 1 milyon $
Paralar önce İngiltere’yi ve Hollanda’yı dolaşıyor, sonra İsviçre’ye gönderiliyordu. Uzan davasının tüm savcılık işlerini yapan Savcı Mecit Ceylan, adli istinabe hazırlayarak İsviçre’deki Uzan dosyası ve içeriği hakkında bilgi istedi. Bu istinabeye cevaben İsviçre’den çok ciddi bilgiler geldi. Bunlar arasında Ürdün Kralı Hüseyin’e, çocukları ve sıkıntı içerisinde bulunan askerler yararına hediye olarak Telsim tarafından bir milyon dolar para gönderildiği de vardı. Bu para önce İngiltere-Hollanda dolaştırılarak İsviçre’ye gelmiş ve buradan Amman’a gönderilmişti. Kral tarafından çekilen bu paranın neden Türkiye’den Ürdün’e doğrudan gönderilmeyip bu yolun izlendiği bize soruluyordu. Maalesef gerçek sebebin ne olduğundan emindik ama delilimiz yoktu. Daha sonrasında görevden alındığımdan neticesinin ne olduğunu bilmiyorum. Yalnızca İsviçre’nin cevap verdiğini ve bazı bilgileri gönderdiğini duydum.
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
13 Haziran 2010 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








