7 Kasım 2011 Pazartesi

PKK’NIN YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ



Yaklaşık 40 bin insanımızın öldürülmesinden sorumlu terör örgütü PKK’nın başı Abdullah Öcalan, yakalanıp götürüldüğü İmralı adasında kendisini sorgulayan Albay H. Atillâ Uğur’a bülbül gibi öter, çoğu bilgiyi kendisine sorulmadan verir, yurtiçinde terör örgütüne destek vermiş olan yandaşlarının adlarını tek tek sayar.[1]

Onursuz çete başı Abdullah Öcala’ın anlattıklarından öğrendiğimiz, PKK’nın yurtiçi destekçileri şunlar:

  • M. Ali Birand: Türkiye’den çete başının yanına gitmeye cesaret eden ilk kişiymiş! Çete başının eylemlerini olumlu buluyormuş!
  • Hasan Cemal: 1993 sürecinde Bekaa’ya, çete başının yanına gitmiş. Sıcak ve samimi bir görüşme olmuş. Onursuz çete başına, devlet katında olanları anlatmış. Yani Türkiye’de, PKK ajanlığı yapmış.
  • İsmet Sezgin: İçişleri Bakanı olduğu dönemde, onursuz çete başına şu mesajı göndermiş: “Üslubuna dikkat et, bizim sert konuşmalarımızı da dikkate alma!” Bu mesajı götüren, ajan Hasan Cemal! Peki, İsmet Sezgin kim? Yedi dönem, yani 28 yıldan fazla milletvekilli olmuş, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlığı yapmış, TBMM Başkanlığına seçilmiş. Her şehit verildiğinde analar kan ağlarken, yurtseverler “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye haykırırken, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin bir ajan kuryeyle, PKK terör örgütünün onursuz başına mesaj gönderiyor, “biz burada senin hakkında sert sözler kullanacağız, ama sen bunları dikkate alma, bildiğini yapmayı sürdür!” diyor! Peki, söyler misiniz, İsmet Sezgin içimizdeki hain değil de ya nedir?
  • Cengiz Çandar: Onursuz çete başı ile görüşen ve mesaj götüren gazetecilerin önde gideni, yani ajan gazeteci.
  • Güneri Civaoğlu: 1991’de onursuz çete başının yanına gitmiş, “güzel bir röportaj” yapmış. Güneri Civaoğlu, çok yönlü bir gazeteci, bir yandan Siyonist İsrail’in Türkiye’de önde giden savunuculuğunu yapmakta, diğer yönden de PKK yandaşlığı…
  • İsmet İmset: Bir zamanlar, Turkish Daily News adlı Türkiye’de İngilizce yayınlanan gazetede çalışmış. Gazetenin patronu, “Git, Öcalan’la görüş” demiş. Bekaa’ya ve Şam’a gide gele PKK’nın sesi oluvermiş. Onursuz çete başı Öcalan diyor ki, “İsmet İmset yanıma geldi. Hatta HADEP’ten aday olmak için benden yardım daha doğrusu onay istedi.” Terör örgütünün televizyon kanalı MED TV’nin kuruluşunda da İsmet İmset büyük katkılarda bulunmuş. Daha sonra da İngiliz gizli haber alma servisinin ajanı olmuş!..
  • İbrahim Tatlıses: PKK’ya maddi yardımlarda bulunmuş.
  • Ferhat Tunç, Ahmet Kaya, Şivan Perver: MED TV’de programlara çıkmışlar.
  • Prof. Dr. Haluk Gerger: Avrupa Birliği’nden 250 bin Avrodan fazla hibe alan İnsan Hakları Derneği’nin kurucu üyesi. Yani o, bir AB Mandacısı. AB hibeleriyle iğfaledilenlerden! Hükümete, “İmralı’nın önerilerine uygun davran!” diye buyuran akademisyen. Terörist örgüt PKK’nın onursuz çete başını Roma’daki villasında ziyaret etmiş.
  • Prof. Dr. Doğu Ergil: PKK’ya yanaşmaya çok çalışmış. İsviçre’de örgütün elemanlarıyla bir görüşme yapmış. Ayak takımı teröristler, Doğu Ergil’i pek olumlu bulmamışlar. Hatta bu işin, yani Kürt meselesinin rantı ile uğraştığını onursuz Öcalan’a bildirmişler. Çünkü bazı kuruluşlar bu işlerle uğraşanlara maddi destek sağlıyormuş. Şu sözler onursuz çete başı Öcalan’ın: “Sivil Toplum Kuruluşlarından Doğu Ergil’e para yardımı edildiğini öğrendim. Parayla yapılan işin bizim meselemize faydası yoktur dedim.” Doğu Ergil, para karşılığında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne “Doğu Raporu”nu hazırladı. Doğu Ergil, yüksek lisans öğrenimini Amerika’da görmüş, doktorasını da orada yapmış. Yüksek öğrenimlerini yurt dışında, özellikle de ABD’de yapmış olanlar çoğunlukla işbirlikçisi, yani ajan oluyorlar. Elbette istisnalar var, fakat genel kuralı değiştirmiyor…
  • Botan’da Babatlar, Osman Demir: PKK’ya önceleri adam verme, erzak temini gibi çok yardımları olmuş.
  • Yüksekova’da Cihangir Ağa: PKK’ya büyük yardımlar yapmışlar.
  • Bucak Aşireti: Burada PKK’nın dostları varmış.
  • Suruç’ta Kılıçlar: PKK’ya çok yakınmışlar.
  • Bitlis’te Şeyh Muhiyettin Mutlu: PKK, büyük yardımlarını görmüş.
  • Adıyaman’da Kaviler: PKK’yla dostmuşlar.
  • Siirt’te Mamkuran Aşireti: PKK’nın dostuymuşlar.
  • Batman’da Raman Aşireti: PKK ile dostluğu giderek çok gelişmiş.
  • Diyarbakır’da Silvan’da Azizoğulları: PKK ile dostlukları çok iyi ve üst seviyedeymiş.
  • Bingöl’de Şeyh Sait’in Akrabalarından Bilginler: PKK ile dostlukları varmış.
  • Elazığ Karakoçan’da Okçiyen Aşireti: Büyük desteği olmuş PKK’ya.
  • Tunceli Bölgesi: Bu bölgenin hiçbir yerinde PKK’ya problem çıkmamış, destek her zaman çok iyi olmuş.
  • Erzurum’da Malik Ailesi: PKK’ya yardımları çok olmuş.
  • Ağrı’da Öztürk Ailesi: PKK’ya büyük destek sağlamıştır.
  • Van’da Kartal Ailesi: Başta Remzi Kartal olmak üzere, PKK’ya inanmışlar, yardımları olmuş.
  • Hakkâri Yüksekova’da Cananlar, Buldanlar, Herkiler: PKK’nın dostları olmuşlar.

Terörist örgüt PKK’ya karşı sınır ötesi operasyonlar televizyon kanallarından günü gününe, sıcağı sıcağına ve ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

Peki, yukarıda adları verilen sınır içindeki işbirlikçi ajanlara, hainlere operasyon yapıldığını hiç duydunuz mu?

Yılmaz Dikbaş
2 Kasım 2011
dikbas@kalinka.com.tr
www.kalinka.com.tr
www.dikbas.tv
0532 233 31 52
[1] H. Atillâ Uğur, “Abdullah Öcalan’ı Nasıl Sorguladım-İşte Gerçekler”, Kaynak Yayınları, Ekim 2011, İstanbul, 5. BasımPKK

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

2 Kasım 2011 Çarşamba

KADDAFİ'NİN GİDİŞİNİ HIZLANDIRAN İKİ GÖRÜŞ

DERS OLMASI UMUDUYLA



BU ARADA HAİNLER KADDAFİ'Yİ GÖMEBİLDİ

25.10.2011
Libya'nın öldürülen devrik lideri Muammer Kaddafi'nin cenazesinin neresi olduğu açıklanmayan bir yere defnedildiği bildirildi.
El Cezire'nin, Libya yönetiminden bir yetkiliye dayanarak verdiği haberde, Kaddafi'nin cenazesinin sabaha karşı gömüldüğü belirtildi.
Kaddafi geçen perşembe günü doğum yeri olan Sirte'den kaçarken yakalanmış, ancak daha sonra öldürülmüştü.
Cenaze, birkaç gündür Misrata'daki bir soğuk hava deposunda tutuluyordu.
Kaddafi, oğlu ve yardımcısı defnedildi
Misrata Askeri Konseyi, Libya'nın öldürülen devrik lideri Muammer Kaddafi'nin yanı sıra oğlu Mutassım ve önde gelen yardımcılarından birinin cenazelerinin de açıklanmayan bir yere defnedildiğini belirtti.
Konsey yetkilisi İbrahim Beytalmal, cenazelerin yalnızca birkaç akraba ve yetkilinin katıldığı bir törenle İslami usullere uygun şekilde sabaha karşı toprağa verildiğini bildirdi.
Beytalmal, olası saldırıların önlenmesi amacıyla mezarların yerinin gizli tutulacağını kaydetti.
Kaddafi, perşembe günü doğum yeri olan Sirte'den kaçarken yakalanmış, ancak daha sonra öldürülmüştü.
Kaddafi ile oğlu ve yardımcısının cenazeleri, birkaç gündür Misrata'daki bir soğuk hava deposunda tutuluyordu.
Kaddafi'nin son günleri nasıl geçti?
Libya'yı 42 yıl boyunca yöneten ancak geçen hafta hazin bir sonla tarihteki yerini alan Muammer Kaddafi, hayatının son günlerini memleketi Sirte'de bir yerden bir yere gizlenerek ve öfke ile melankoli arasında gidip gelerek geçirmiş.
Kaddafi'nin son günlerine kadar en yakınında bulunan isimlerden birinin verdiği bilgiye göre; Kaddafi, oğlu Mutassım ve beraberindeki 20'den fazla sadık asker ile birlikte dolaşıyordu ancak bu kaçak hayatı sırasında televizyon, telefon ve hatta elektriği bile bulunmayan evlerde dünya ile bağlantıları kesik olarak yaşıyordu.
Sirte'de çatışmaların başlamasının ardından kent halkının terk ettiği evlerde kalan Kaddafi ve yakınındakiler, muhaliflerin ilerlemesi ve NATO hava saldırıları nedeniyle her 4 günde bir yer değiştiriyordu.
Kaddafi ile birlikte yakalanan ve şu anda UGK güçlerinin elinde bulunan Libya Devrim Muhafızları'nın başındaki isim olan Mansur Dav, Kaddafi'nin bu süre zarfında daha çok okuyarak ve yazarak vakit geçirdiğini, hatta kömür sobası üzerinde her gün kendi çayını demlediğini söyledi.
"Çatışmaları Kaddafi yönetmiyordu" diye konuşan Dav, bu görevi oğullarının yerine getirdiğini, Kaddafi'nin hiçbir plan yapmadığını anlattı.
Dav, "Kaddafi stresliydi. Gerçekten çok kızgındı, hatta bazen kızgınlığından deliye dönüyordu. Ama daha çok üzgündü" diye konuştu.
NATO'nun Sirte'de düzenlediği hava saldırılarından korktuklarını söyleyen Dav, "Ama Kaddafi'nin bundan korktuğunu sanmıyorum" dedi.
Dav'ın sorgusu sırasında verdiği bilgiye göre, Kaddafi başkent Trablus'taki karargâhını 18 ya da 19 Ağustos'ta muhalif güçlerin kente girmesinden hemen önce terk etti. Başkentin düşmesi üzerine doğruca Sirte'ye giden Kaddafi'ye oğlu Mutassım eşlik etti. Kaddafi'den sonra yönetimi devralacağı düşünülen Seyfülislam ise Beni Velid'e sığındı.
Dav ise, Kaddafi'ye bir hafta sonra katıldı. Bu sırada, Libya istihbarat örgütünün başındaki isim olan ve yeri hala tespit edilemeyen Abdullah El Senussi, Sirte ile güneydeki Sebha kenti arasında mekik dokuyordu.
Kaddafi'nin yanındakiler, Libya'nın eski liderine bu mücadeleden vazgeçmesini ve ülkeyi terk etmesini önerdi ancak o "Atalarımın toprağında öleceğim" diyerek bu öneriyi reddetti.
Dav, "Onun için çok üzülüyorum. Kaddafi durumun ciddiyetinin farkına varamadı. Bırakıp gidebilir ve mutlu bir hayat sürebilirdi. Trablus'un işgal edildiğini söylememize rağmen, Libya halkının hala kendisini sevdiğini düşünüyordu" dedi.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

31 Ekim 2011 Pazartesi

RUM PAPAZI DEVLET İÇİNDE DEVLET KURMA DERDİNDE.AKP TAVİZKAR,EMPERYAL CÜRETKAR



BÖLÜNMENİN İLK ADIMI FENER PAPAZINDAN...
ABD, AB ve AKP’den aldığı cesaretle “Vatikan lideri” gibi davranan Bartholomeos, devlet başkanlığı sıfatını kazanma hazırlığında.

İstanbul Barosu Genel Sekreteri Hüseyin Özbek, ABD, AB ve AKP hükümetinin çabalarıyla Fener Rum Ortodoks Kilisesi’nin, Türkiye’nin denetimi ve egemenliği dışında bir devletçik haline getirilmek ve papaz Bartholomeos’un da devlet başkanı konumuna yükseltilmek istenmesiyle bölünmenin ilk adımının İstanbul’da atıldığını iddia etti. Vakıflar Yasası ile azınlık cemaatlerinin hem içeriden hem dışarıdan mal ve para edinmelerinin yolu açıldı. Trabzon’daki Sümela, Van’daki Akdamar gibi tarihi yerlerimiz, kilise olarak azınlık cemaatlerinin hizmetine sunuldu. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına rağmen her sokakta “ev kilise” adı altında yasadışı “Hıristiyan tekkeleri” açıldı. Görüntülü, sözlü, yazılı medya da kullanılarak azınlık cemaatleri devşiriliyor. Beyan edecekleri kilise, okul, işhanı, apartman, mezarlık, bağ, bahçe ve çayırlar da tapusuyla verilmek suretiyle bu cemaatler, devlet eliyle daha da güçlendiriliyor. Bölge Kalkınma Ajansları, istinaf mahkemeleri kuruldu. İlki Diyarbakır’da olmak üzere 7 bölgede Dini Yüksek İhtisas Merkezleri kuruluyor. Başkanlık sisteminin altyapısı olan eyaletler oluşturuluyor.

Öte yandan ABD ve Avrupa’dan Türkiye’ye gelen devlet başkanları, bakanlar, önce Fener Rum Kilisesi Papazı Bartholomeos’u ziyaret edip el-etek öpüyor, resmi programlarını ise daha sonra uyguluyorlar. ABD Başkanı Barack Obama, Türkiye’yi ziyaretinde bu konuya son noktayı koydu. 7 Nisan 2009’da Türkiye’deki dini cemaat temsilcileri ile Conrad Hotel’de görüştü. Görüşmede İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, Musevi Cemaati Hahambaşısı İshak Haleva, Süryani Ortodoks Patrik Vekili Metropolit Mor Filiksünos hazır bulunurken Bartholomeos katılmadı. Çünkü; Obama, Bartholomeos’la daha önce “devlet başkanı” gibi teke tek görüştü.


ABD, Avrupa Birliği ve AKP’den aldığı cesaretle “Vatikan lideri” gibi davranan Fener Rum Kilisesi papazı Bartholomeos’un Türkiye’de nasıl at oynattığı ise geçtiğimiz günlerde yayınlanan WikiLeaks belgeleri ile ortaya çıktı. Belge, Bartholomeos’un, 15 Ekim 2009’da dönemin ABD Büyükelçisi Jeffrey ile görüşmesiyle ilgili. Jeffrey, ülkesine gönderdiği Kiroptoda Bartholomeos’un Başbakanlık konusunda Tayyip Erdoğan’a referans olduğunu, dönemin CHP lideri Deniz Baykal ile ilgili ise her zamanki gibi olumsuz düşüncelerini ifade ettiğini bildiriyor. Onun yerine ise Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ü öneriyor. Görüşmeden bir kaç ay sonra 2 Mayıs 2010’da yayınlanan bir video görüntüsüyle Deniz Baykal CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettirildi.

İstanbul Barosu Genel Sekreteri Hüseyin Özbek “Bu görüşme notlarının irdelenmesinden önce Fener Rum Kilisesi ile Bartho’nun hukuki statüsünün ele alınması gerektiğini” kaydetti.

Özbek, şunları söyledi: “Osmanlı devleti, tebaası olan Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerle olan ilişkilerini millet sistemine göre düzenlemişti. Buradaki millet tanımı ulus olmaktan ziyade belli bir dine bağlı topluluk anlamında kullanılmaktadır. Bunlar kendi iç hiyerarşilerinde dini önderlerinin yönetiminde, fakat Osmanlı Devleti’nin tebaası durumundadırlar. Prof. Dr. Sibel Özel bunu kompartıman olarak tanımlamaktadır. Yani belli bir dini gruba ait olan kompartımanlara farklı hukuk sisteminin uygulanması, millet sistemini oluşturuyordu. Dolayısıyla Osmanlı devleti bu tebaasıyla -Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler; bunların hepsi birer cemaat - bu cemaatteki bireylerle tek tek ilişkiye geçmek yerine her bir cemaatin dini liderini muhatap alıyordu ve her biri bu kompartımanları oluşturan cemaatlerin liderleri devletle direkt temas halindeydiler. Patrik de Osmanlı’daki Rum cemaatinin lideri konumundaydı ve bu yüzden de ona Bizans’ta sahip olmadığı bazı yetkiler verilmişti. Bunlar idari yetkilerdi, çünkü Osmanlı’nın hukuk ve siyasal yönetimi bunu gerektiriyordu.  
“ Osmanlı’nın kudretli dönemlerinde soruna yol açmadan uygulanan ve yararı görülen bu sistem, Hıristiyan Batı dünyasının yükselişi, emperyalist yayılma aşamasına geçişiyle birlikte dışarıyla işbirliğinin ve ayrışmanın dinamiğine dönüştü. Patrikhane, Ortodoks tebaanın dinsel merkezi hüviyetinden daha baskın bir siyasal merkez işlevi görmeye başladı. Osmanlı’nın çöküş dönemindeki örtülü etkinlikleri, Mora isyanındaki kışkırtıcı tutumu, Yunanistan’ın bağımsızlığıyla sonuçlanacak batı destekli ayaklanma sürecindeki dinsel, ideolojik ve örgütsel katkıları tarihsel gerçekler olarak ortadadır. Yunan bağımsızlığına giden yolun açılmasında Emperyalist devletlerle işbirliğinin yanında, Osmanlı tebaası Rumlar arasında ayrılıkçı düşüncelerin gelişmesinde de sonuçta bir Osmanlı kurumu olan patrikhanenin yadsınamaz katkıları ortadadır. Osmanlı’nın yükseliş döneminin denetimli imtiyazlı kurumu patrikhane, çöküş döneminin denetimsiz imtiyazlı kurumu olma özelliğini sonuna kadar kullanmıştır.

Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye, zaaf dönemlerinin huzursuzluk kaynağı olan ve ülkenin Ortodoks yurttaşlarını uyruğu oldukları devlete karşı kışkırtan bu kurumu ülke dışına çıkarmayı ciddi olarak düşündüğünü belirterek, şöyle dedi: “Lozan görüşmeleri başlarken Türk kamuoyu patrikhanenin yurt dışına çıkarılacağı beklentisi içindeydi. Delegasyona da bu yönde talimat verilmiştir. Lozan’da Türk tarafının patrikhanenin yurt dışına çıkarılması istemi büyük bir dirençle karşılaşır. ABD temsilci heyeti başkanı, onca uzaklığına karşın Amerika’nın bu soruna çok büyük önem verdiğini, patrikhanenin İstanbul’da kalması için çaba harcayacağını belirtir. Yunan heyeti, patrikhaneyi İstanbul dışına çıkaracak hiçbir anlaşmaya taraf olmayacağını ve imzalamayacağını, patrikhanenin Yunan değil bir Türk kurumu olduğunu öne sürer.
Fransız temsilci uzlaştırıcı bir yaklaşımla patrikhanenin Osmanlı’nın millet sisteminden kaynaklanan siyasal ayrıcalıklarından arındırılarak, yalnızca dini yetkilerle sınırlandırılıp Türk hukukuna bağlı olarak İstanbul’da kalması ve patriğin Türk hukukuna göre seçilmesi konusunda uzlaştırıcı bir seçenek geliştirir. İngiliz Baş Delegesi Lord Gurzon patrikin siyasal ve yönetim alanındaki yetkilerinin tümüyle kaldırılarak yalnızca dini bir kurum olarak kalması teklifinde bulunur. Lozan’da Türk heyeti karşısında gösterilen şiddetli tepki ve tüm ülke temsilcilerinin ortak direnci kırılamaz. TBMM ve Türk kamuoyunun patrikhanenin yurt dışına çıkarılması konusundaki beklentisi bu nedenle gerçekleşemedi.


Lozan Konferansı’nın 10 Ocak 1923 günlü tutanağına göre; İsmet Paşa, Patrikliğin siyasal ya da yönetime ilişkin işlerle bundan böyle hiç uğraşmayacağı, yalnız din alanına giren işlerle yetineceği konusunda, konferans önünde müttefik temsilci heyetinin yapmış olduğu resmi konuşmaları ve verdikleri garantileri senet saydığını belirtmiştir. Sonuç olarak varılan noktada Lozan Antlaşması metninde ve konvansiyon eklerinde İngiliz ve Yunan temsilcilerinin bütün çabalarına rağmen - Türk heyetinin kesin tavrı nedeniyle - Fener Rum Patrikhanesi bir kurum olarak yer almamıştır. Bu durum patrikhanenin tamamen Türkiye’nin iç hukukuna bağlı bir kurum olması anlamına gelmektedir. Lozan’ın çizdiği çerçeveye göre Fener Rum Kilisesi papazı ve memurları iç hukuka tabi olarak tayin edilmekte ve denetlenmektedir. Patrik ve patrikhanenin 1453’den 1923’e kadar sahip olduğu siyasi ve idari imtiyazları kaldırılmış olup patrikhane ancak dini işlerle ilgilenebilecektir.


Özbek, Lozan’la birlikte patrikhane vasfını kaybeden kilise ve papazının artık İstanbul’daki Rum cemaatinin temsilcisi olmadığı için bu cemaatle Türk resmi makamları arasındaki ilişkilerde aracılık yapamaz. hale geldiğinin altını çizerek, şöyle dedi: “Patrik ve patrikhane görevlileri, sıfatlarına ilişkin Türk kanunlarına tabidir. Yapmış oldukları faaliyetler Türk kanunlarına göre suç teşkil ettiği takdirde Türk Ceza Kanunu’na göre yaptırımla karşılaşacaktır. Patriğin diğer yurttaşlarımıza göre bir ayrıcalığı veya onların üzerinde imtiyazlı bir hukuki konumu da söz konusu değildir. Prof. Dr. Sibel Özel, Lozan Antlaşması’nda patrikhanenin tabi olacağı hukuki rejim bir konvansiyon hükmü ile belirlenmediği için patrikhanenin kilise niteliğinde olduğuna işaret etmektedir. Bu nedenle de Antlaşmanın Azınlıkların Korunması başlıklı 37-45 maddeleri hükümleri çerçevesinde mütalaa edilmesi gerektiğini düşünmektedir.”

Obama, Türkiye’yi ziyaretinde 7 Nisan 2009’da Fener Papazı Bartholomeos ile özel bir görüşme yapmıştı. Görüşmede Bartholomeos, “Çok mütevazı ve dostane bir şahsiyet” olarak nitelendirdiği Obama’ya, Heybeliada Ruhban Okulu konusunda TBMM kürsüsünden verdiği destek için teşekkür etmişti. Bartho, aynı  görüşmede, “Okulun açılması bizim için ihtiyaçtır. Patrikhanemizin dini vazifelerini yerine getirebilmesi için, okulun yeniden açılması elzemdir” ifadelerini kullanmıştı.
 
FENER PAPAZI BARTHO DOKUNULMAZLIK PEŞİNDE
İstanbul Barosu Genel Sekreteri Hüseyin Özbek, Atatürk döneminde patrikhaneyi Lozan’da çizilen çerçevenin dışına taşırmaya, Osmanlı’nın çöküş sürecindeki imtiyazlı konumuna kavuşturmaya yönelik girişimlerin olduğunu belirterek, “Türkiye’nin duyarlılığı ve kararlılığının sınanması anlamına gelecek bu girişim karşısında en ufak bir taviz verilmemesi üzerine mevcut hukuki durum kabullenilmiştir” dedi. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde kararlılıkla sürdürülen bağımsız, bağlantısız dış politikanın ve iç dinamiklerle kalkınma modelinin Atatürk’ten sonra terk edilip batıya yakınlaşma politikası, devlet yapısında ve politikasında köklü değişikliklere yol açtığını öne süren Özbek, şöyle dedi: “Tercihini batıdan yana kullanan, siyasal ve ekonomik anlamda batının etki alanına giren Türkiye, 2. Dünya Savaşı sonrası artık bağımsız bir politika izlemekte zorlanacak ve batı tarafından Kilise’ye verilmek istenen yeni misyonun kabulü için Türkiye sıkıştırılacaktı. Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünyasında batı Patrikhane’nin dini-politik (teopolitik) pozisyonun güçlendirilmesi, Moskova Kilisesi’ne karşı evrensel Ortodoks merkezi haline getirilmesini gündeme getirdi. Türkiye’ye de bu konudaki geleneksel duyarlılığını ve Lozan eksenli duruşunu yumuşatması telkin edilmeye başlandı. 1948 yılında ABD yurttaşı Athinagoras’ın Türk uyruklu olmamasına karşın gıyabında patrik seçilerek alelacele Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanı çıkarılmasıyla başlayan sürecin sonunda gelinen noktanın iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.”


Özbek, son dönemde patrik ve patrikhanenin hukuki konumunu Lozan’da belirlenen çerçeveden çıkarmaya, Başpapazı uluslararası bir aktör, Kilise’yi evrensel bir kurum haline getirmeye yönelik esaslı bir stratejinin uygulamaya sokulduğunun görülmekte olduğunu belirten Hüseyin Özbek, şunları kaydetti: “Strateji, Türkiye’nin kuruluş felsefesi ve kuruluş duyarlılığının belirlediği bir iç hukuk kurumunu uluslararası statüye kavuşturarak iç hukuk denetiminden kaçırmaya yöneliktir. Türkiye’nin siyasi coğrafyasının içinde, fakat hukuki ve siyasi denetiminin dışında dokunulmaz bir kurum yaratmaya yönelik girişimin içerde hararetli yandaşları, dışarıda nüfuzlu dostları olduğu görülmektedir. 1991’de başpapaz seçilmesinden günümüze kadar görevde olan Bartholomeos dönemi anlatılan süreç açısından üzerinde ayrıca durulacak özellikler göstermektedir.” Özbek, şöle devam etti:

Bartholomeos, 1994 yılında Avrupa Parlamentosu’nun açılışına katılıp ekümenik sıfatıyla konuştu. Türk Dışişleri’nin karşı çıkmasına rağmen Avrupa Birliği (AB) nezdinde büro açtı. Görevinin ilk 3.5 yılında 23 ülkeyi Yunan Olimpiya Hava Yollarının- Çift Başlı Bizans Kartallı- uçağıyla ziyaret etti. Yine yabancı konukları Türk yetkililerden izin almadan makamına davet etmektedir. 1997’de ABD’ye yaptığı ziyarette devlet töreniyle karşılandı, Başkan Clinton tarafından, ’Dünyadaki tüm Hıristiyan Ortodoksların lideri’olarak selamlandı. ABD Başkanı’nın selamı işaret fişeği olmalı ki, 4 Nisan 1996’da Fethullah Gülen’in Bartholomeos’la görüşmesinden sonra cemaatin yazılı ve görsel medyasında patrik ve patrikhaneye karşı dostane bir yayın politikası uygulamaya sokuldu.
Hüseyin Özbek, Kongre üyelerinin sürekli olarak ABD Başkanı’ndan patrikhaneyi önemsemesini istediklerine dikkat çekerek, şunları söyledi: “ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’ne Mart 2011’de sunulan 180 nolu karar tasarısında Türkiye’ye, Ekümenik Patrikhane’nin haklarına ve din özgürlüklerine saygı gösterilmesi çağrısında bulunulmuştur. ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Raporu’nda Venedik Raporu’nda varılan ekümenik sıfatının kullanılmasının engellenmesinin haklı ve hukuki nedeni olmadığına ilişkin görüşün benimsendiği görülmektedir. Türkiye’ye ilişkin AB ilerleme raporlarında sürekli olarak patrikhanenin ekümenik sıfatını kullanmasının engellenmemesi ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması çağrısı yapılmaktadır. Yine 2008, 2009, 2010 ilerleme raporlarında sürekli gayrimüslim cemaatlerin tüzel kişiliklerinin olmaması eleştirilmiş, Rum Patrikhanesi’nin yanında Ermeni patrikhanesi ve Hahambaşı’na da tüzel kişilik verilmesi çağrısı yapılmıştır. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) kararı ve Venedik Komisyonu Raporu ile Türkiye’nin, ekümenikliği tanıması istenmektedir. Güçlü uluslararası desteklere sahip olmanın verdiği özgüven, papaz Bartholomeos’un beyanlarına uyruğu olduğu devletin hukuku ile kendisini bağlı saymamak şeklinde yansımaktadır. Türk Hukuku’na tabi bir kurumun başında bulunan ve dini görevi dışında hiçbir politik statüsü olmayan papazın beyanları, Türkiye ile vatandaşlık bağı olmayan bir yabancı devlet görevlisinin değerlendirmelerine benzemektedir.”
Özbek, değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Kilise ve başpapazı, uluslararası bir statüye tabi değil. Diplomatik bir konumu da yoktur. Patriklik makamı da politik bir makam değil. Türkiye Cumhuriyeti uyruğunda olan Rum vatandaşlarımız için dini bir makam olmanın ötesinde hukuk üstü, hukuk dokunulmazlığı olan bir konuma da asla sahip değil. Hal böyle iken Fener Rum Kilisesi papazının Türkiye’nin gerek iç politikasında gerekse uluslararası ilişkilerinde diplomatik dokunulmazlığa sahip evrensel konumda bir devlet başkanı ağzıyla yaptığı girişimler ve konuşmalar, hukuk mantığı ile izahtan uzaktır. Bu konuşmalar, siyasi konjonktür bağlamında değerlendirilmelidir.   
Başpapaz görev ve yetki alanı dışına taşarak Türk iç politikasını kendine göre tanzim etmeye ve bu konuda ulus ötesi güç merkezleriyle müştereken müdahalede bulunmaya soyunmaktadır. Patrik kendisinde Türkiye’nin ana muhalefet partisinin genel başkanlığı yarışında adaylar arasında tercih yapma ve bunu ABD’ye tavsiye etme cüreti görmektedir! Gerek ABD gerekse AB, Fener Ortodoks Kilisesi ve başpapazı, Lozan’da belirlenen statünün dışına çıkarmaya, Lozan’ın delinmesini gerçekleştirmeye yönelik girişimlerde bulunmakta, Türkiye’yi bu konuda sıkıştırmakta, Rum papazını da cesaretlendirmektedir. Yabancı diplomatik misyonların ülkemize geldiklerinde Rum Kilisesi’ne yapılan abartılı ziyaretler olsun, başpapazın yurt dışı gezilerindeki yüksek düzeyde karşılamalar olsun, belli bir stratejiye hizmet etmektedir. Başpapazın uluslararası fiili konumunu hukukileştirmek, dokunulmaz, erişilmez, adeta ’devlet içinde devlet’anlamına gelecek bir statüyü, iç hukuk açısından da geçerli hale getirmektir.

TÜM FAALİYETLERİ HUKUK DIŞI
Başpapazın yeni statünün inşasına yönelik girişimleri ve Heybeliada Ruhban Okulu’na ilişkin hukuk dışı taleplerinin arkasındaki güçlü dış destek, papazı devlet başkanı konumuna yükseltmek ve bunu bir oldu bitti ile Türkiye’ye kabul ettirme stratejisinin kilometre taşları olarak görülmelidir. Türkiye’nin siyasi sınırları içinde fakat Türkiye’nin denetimi ve egemenliği dışında bir devletçikle, Türkiye’nin iznine gerek duyulmadan her türlü ilişkinin geliştirilebileceği bir ortama doğru hızlı, telaşlı adımlar atılmaktadır.”

YARGITAY: PATRİKHANE EKÜMENİK OLAMAZ
Yargıtay, patrikhanenin Türk topraklarında kalmasına izin verilen azınlık kilisesi statüsünde olduğuna, ekümenik iddiasının yasal dayanağı olmadığına hükmetti.Yargıtay  4. Ceza Dairesi, 2007 Haziran ayında, Fener Rum Patrikhanesi için “Türkiye topraklarında kalmasına izin verilen, tamamen Türk hukukuna tabi azınlık kilisesi” ifadesini kullandı, “egemen bir devletin, kendi topraklarında yaşayan azınlıklara kendi vatandaşlarından farklı bir hukuk uygulayarak çoğunluğa dahi tanımadığı birtakım ayrıcalıkları onlara tanımak suretiyle özel bir statü vermesinin, Anayasa’ya aykırı olduğunu” vurguladı. Yüksek Mahkeme, Patrikhane’nin “ekümenik” (evrensel) iddiasının da yasal dayanağı olmadığını kaydetti.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gayrimüslim mülklerinin iade edileceğini açıklamasından sonra kabul edilen 5737 Sayılı Kanun’un Geçici 11. Maddesi’ndeki 1936’da beyan edilip buna rağmen el konulan mülklerin ilk sahiplerine geri verilmesini içeren düzenlemeyle Galata Rum İlkokulu Rumlara iade edilecek. Radikal’in haberine göre, 30 yıl önce tüm gelir kaynaklarına el konulan Galata Özel Rum İlköğretim Okulu Vakfı Başkanı Meri Komorosano, Rum ilkokulunun da bulunduğu mülklerin iadesi için 25 Ekim’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (VGM) başvurdu. VGM’nin de sıcak baktığı başvuru kabul edilirse, Karaköy Kemeraltı Caddesi’nde bulunan Galata Özel Rum İlköğretim Okulu yeniden açılacak. Bu vakıf, azınlıkların mülklerinin iadesi için başvuran ilk vakıf oldu. 130 yıllık bir okul olan Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, altındaki 4 dükkân ve Tophane’deki 3 dükkâna el konunca tüm gelirlerini yitirdi. İnşaatına 1853’te başlanıp tam 30 yıl süren okul, 1985-1995 yılları arasında öğrenci yokluğu nedeniyle kapatıldıysa da 1996’dan sonra yeniden açıldı. Ancak maddi imkânsızlıklara uzun süre direnen okulun kapısına 2007’de kilit vuruldu.
 
Salim Yavaşoğlu-Yeniçağ
Aktif link:

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

30 Ekim 2011 Pazar

KARA KÖPEK ÇALIŞMAYA DEVAM EDİYOR. SÖMÜRGE EYALETİNİN YÖNETİCİLERİNE İNCE AYARLI TAM DESTEK



*ATATÜRK RESİMLERİYLE DONATILMIŞ ODADA BAŞBAKAN OTURUYORSA AVRUPALI OLUNMUYOR.MERAK ETME YAKINDA BUSHTUN RESMİNİDE KOYARLAR

Rice: Abdullah Gül ile kimyamız hemen uyuştu
Eski ABD Dışişleri Bakanı Rice’ın önümüzdeki hafta piyasaya çıkacak olan kitabında, Abdullah Gül’e övgüler yağdırıyor.

Eski ABD Başkan George Bush’a en yakın isimlerden biri olan Condoleezza Rice’ın önümüzdeki hafta piyasaya çıkacak “En yüksek onur” isimli kitabında Türkiye’yle ilgili çarpıcı detaylar yer aldı. Vatan gazetesininin haberine göre; Rice’ın, kitabında TBMM’den geçen sınır ötesi operasyon tezkeresiyle ilgili şu satırlar yer aldı: “Irak’ta şartlar az da olsa düzeldi ama bu kez de sınırda Kürtler ve Türkler arasında yeni bir fırtına koptu. 17 askerin ölümü sonrası Türk meclisinden sınır ötesi operasyon tezkeresi geçmişti. Bu, henüz çok genç olan Irak hükümetinin bağımsızlığını tehdit altına alacak tehlikeli ve provaktif bir hareketti. Başbakan Erdoğan’ı arayarak operasyonu ertelemesini istedim ve ABD’nin müttefik Kürtlere baskı yaparak militanlara karşı harekete geçirmeye çalışacağına dair söz verdim. Bence Türkler haklıydı. Basına bu konuşmayı aktardım ama Türklerin haklı olduğu bölümü atlayarak... ”

Türkiye için yalvardım
Ermeni tasarısıyla ilgili ise Rice, şöyle söylüyor: “Türkiye ile nazik diplomasimiz Kongre nedeniyle raydan çıkıyordu. Güçlü Ermeni lobisi yıllardır Osmanlı dönemindeki geniş çaplı ölümleri soykırım diye adlandıracak bir yasa için uğraşıyordu. Türkiye-Irak sınırındaki tansiyonun tam ortasında Temsilciler Meclisi Dış ilişkiler Komitesi tasarı lehinde oy kullandı. Meclis Başkanı Pelosi’ye oylamayı meclis gündemine almaması için yalvardım ama “Bir şey yapamam” dedi. Savunma Bakanı Gates ile basına tasarıya karşı olduğumuzu yineledik ve Irak’taki komutanlarımızın Türkiye’deki kritik üsleri kaybetme ihtimalini ifade ettiklerini söyledik. Türklere böyle bir oylamayı durdurmaya söz verdik ve nitekim de sonunda durdurduk.” Kitabında, “Daha sonra Cumhurbaşkanı olacak Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, bir güreşçiyi andıran vücut yapısı ve akıcı ama aksanlı İngilizce’ye sahipti” diye yazan Rice, Gül ile kimyalarının hemen uyuştuğunu anlatıyor ve şöyle diyor:
*GÜREŞ TUTSAYDIN :))
Görüşlerim bugün de geçerli
“Gül, Türkiye’deki kendi siyasi akımlarının da sonunda Almanya’daki Hıristiyan Demokratik Birliğe benzer şekilde bir evrim geçireceğini savunuyordu. Gül, ” Zaten onlar da artık çok Hıristiyan değil “ dedi. Eşi başörtüsü taktığı için insanların eleştirmesinden dolayı acı çekiyor gibiydi. Her şeye bakıldığında bugüne kadar meslektaşımda hoşlanmadığım bir yön yoktu. Bugün de aynı görüşlerim hala geçerlidir.”

Erdoğan’ı okuması zor
Rice, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için de, “Erdoğan okuması biraz daha zor (Gül’e nazaran) bir insandır” diye yazıyor. “Ağır kırmızı perdelerle karanlığa çalan ve Atatürk’ün resimleriyle donanmış ofisinde otururken Türkiye’nin gerçekten de tam olarak Avrupalı olmadığı düşüncesine anlık olarak kapıldım” diyen Rice’ın sözleri şöyle: “Gerçi başbakan, demokrasi ve İslam’ın bir arada yaşanabileceği konusunda çok doğru şeyler söylemesine rağmen, onun AKP’yi savunması Gül’ünkine nazaran daha politik geldi bana. Konuşmamız 2003’te Türkiye’nin ABD’ye tezkere izni vermemesine geldiğinde ben Başkan Bush’un o olayı geride bıraktığını söyledim. Ortak noktaları çabucak bularak AB konusuna geçtik. ABD’nin bu konuda çok ciddi gayretleri olduğunu ama AB’nin üyesi olmadığını ve yapabileceklerinin bir sınırı olduğunu söyledim. Esprili tarafını göstererek ” Biz AB üyesi olduğumuzda size de üyelik başvurusu imkânı tanıyacağız “ dedi. Türkiye ziyaretimden oldukça memnun oldum. Türkleri sevdim, oldukça güçlü insanlardı.”
Yeniçağ

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

27 Ekim 2011 Perşembe

FENER PAPAZI DÖKTÜRMÜŞ:ERDOĞAN EN İYİSİ-MUSTAFA SARIGÜL DEŞİFRE OLDU-BAYKAL DÜŞMAN



AKP’den aldığı cesaretle “Vatikan lideri” gibi davranan Fener papazı ABD elçisiyle bir araya gelip Türk siyasetine yön vermeye kalkışmış!

CHP’ye lider seçmiş
AKP iktidarında istediği gibi at oynatan Fener papazı Bartholomeos’un Türk siyasetine ilgisi (!) WikiLeaks belgelerine yansıdı. Bartho’nun ABD elçisine “Erdoğan en iyi tercih” dediği, Baykal’dan hoşlanmadığı ve CHP’de Mustafa Sarıgül liderliğini istediği belgelendi.
Lozan’ı paspas etti!
Bartho’nun siyaset yapması büyük tepki çekti. CHP’li Onur Öymen, “Siyaset yapması Lozan’daki mutabakata açıkça aykırı. Hükümetin, muhalefetin, basının buna ne tepki göstereceğini göreceğiz. Ekümenik sıfatını kullanmasını da içimize sindiremeyiz” dedi.

Fener papazından CHP’ye lider arayışı
2009’da dönemin ABD Büyükelçisi Jeffrey ile görüşen Bartho’nun, Erdoğan’ı “en iyi tercih” olarak gösterdiği, Sarıgül’ü CHP liderliğine layık bulduğu ortaya çıktı.
Fener papazı Bartho’nun Türkiye’nin iç siyasetine ilişkin yorumlar yaparak Lozan’ı deldiği ortaya çıktı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmi yazışmalarını ele geçirerek internet üzerinden dünyaya duyuran WikiLeaks belgelerine göre Fener papazı Bartholomeos, 2009 yılında görüştüğü ABD Büyükelçisi James Jeffrey’e Türk siyasetiyle ilgili düşüncelerini açıkladı. Belgeye göre, Başbakan Tayyip Erdoğan için övgüler yağdıran Bartho, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ü de CHP’nin genel başkanlığına layık isim olarak gösteriyor. Belgeye göre 2009 yılında Fener papazı, ABD’ye seyahat etmeden 5 gün önce, ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nda Büyükelçi Jeffrey ve ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Sharon Wiener ile akşam yemeğinde buluştu.

Erdoğan’ı seviyorum
Daha önceki görüşmelerde olduğu gibi Bartho, övgüler düzdüğü Erdoğan’ın azınlık nüfus için en iyi seçenek olduğunu belirtti ve “Erdoğan’ı seviyorum. Çünkü çok cesur ve bana Özal’ı hatırlatıyor. Erdoğan’ı Türkiye’deki tüm siyasilere tercih ederim” dedi. Bartholomeos, Erdoğan’ın Ermeni, Kürt açılımlarından memnuniyetle söz ettikten sonra, yakında azınlıklar, özellikle de Rumlara yönelik açılım başlatacağını söyledi. AKP’nin Eylül ayındaki iftar yemeği sırasında Erdoğan, Halkı’nın açılması konusunda iyimser olduğunu vurguladı. “Bizi unutmadı ve sorunlarımız üzerinde sessizce çalışıyor” ifadesini kullandı.

Mülklerin iadesi
Bartho, birkaç konuda özellikle de mülklerin iadesinde ilerleme sağlandığına dikkat çektiği görüşmede, 821 mülkün iadesini beklediklerini söylüyor. Fener papazı, son iki yıldır vakıfların dış yardım alabildiklerini, bunun olumlu bir gelişme olduğuna dikkat çekti. Buna ek olarak, Bozcaada’daki mülklerin iadesiyle ilgili beş davanın kazanıldığını açıkladı.

Baykal’ın düşmanı
Birkaç yıl önce Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ile görüştüğünü ve ABD’deki dostlarıyla Sarıgül’ün arasında, siyasi cesaretini ve ABD nezdindeki güvenilirliğini artırmak için aracı olmayı önerdiğini belirten Fener papazı, ABD’deki dostlarına Sarıgül’den övgüyle söz ettiğini ancak konuyu daha da ileri taşımadığını söyledi. Patrik, Sarıgül’ü Baykal’ın düşmanı olarak niteledi ve AKP muhalefeti söz konusu olduğunda, Sarıgül’ü Baykal’a tercih ettiğini ifade etti.

İç politikaya karışması Lozan’a tümüyle aykırı
CHP eski milletvekili Onur Öymen, WikiLeaks belgelerine göre, İstanbul Fener Rum Patriği’nin Amerikan Büyükelçisine Türk iç politikasıyla ilgili görüş açıkladığına dikkat çekerek, Patriğin iç politikaya karışmasının Lozan’daki mutabakata açıkça aykırı olduğuna işaret etti. Onur Öymen, WikiLeaks belgelerine dayanarak, İstanbul Fener Rum Patriği’nin Amerikan Büyükelçisi’ne Türk iç politikasıyla ilgili görüş açıkladığını belirterek, “İktidar ve muhalefet liderleri, hatta muhalefet içindeki politikacılarla ilgili tercihlerini belirtmiş” ifadelerini kaydetti. Tarih boyunca patriklerin siyasetin içine girmesinin büyük tahribat yaptığını ve bu nedenle Lozan’da Türkiye’de patrikhanenin yurt dışına çıkarılmasının istendiğini vurgulayan Öymen, “Sonunda İsmet Paşa, İngiliz Dışişleri Bakanı’nın patrikhanenin dünya işlerine karışmayacağı yolundaki sözlerini senet saydığını belirterek patrikhanenin İstanbul’da kalmasına razı olmuştu” dedi.

Siyasiler tepki göstersin
Onur Öymen, “Patriğin şimdi iç politikaya karışması Lozan’daki mutabakata açıkça aykırıdır. Hükümetin, muhalefetin, basının buna ne tepki göstereceğini göreceğiz” diyerek şöyle devam etti: “Patriğin gene Lozan’a aykırı olarak Ekümeniklik sıfatını kullanmasını da içimize sindirmemiz mümkün değildir. Bu konularda Lozan’ın koruyucusu olan Dışişleri Bakanlığına, Lozan kahramanlarının Partisi olan CHP’ye büyük görev düşüyor. Sessiz kalanlar tarih ve millet karşısında büyük sorumluluk taşıyacaklardır.” (ANKA)

AKP’den Rumlara jest üstüne jest
Fener papazı Bartholomeos tarafından başbakanlığa “En ideal isim” olarak gösterilen ve övgüler yağdırılan Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP döneminde Rumlar birçok kazanım elde etti. AKP’nin kilise açılımı sayesinde Rumlar, Trabzon’un Türkler tarafından fethedildiği 15 Ağustos’ta intikam alırcasına Sümela manastırında ayin yapmaya başladı.  Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin tapusu AİHM kararıyla Fener Kilisesi’ne verildi. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Fener Kilisesi’ne gönderdiği ve yetimhaneyi sahiplenmeyeceğini gösterdiği mektup AİHM’in kararında dayanak noktası oldu. Çıkardığı Kanun Hükmündeki Kararname (KHK) ile azınlık mallarının iadesi kararını da alan AKP iktidarı, şimdi de azınlık vakıflarının mallarına sahip olmaları için de zilyetlik (kullanım hakkı) tanımaya hazırlanıyor. ABD’den Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için istekler alan iktidar bunun için de uygun zamanı bekliyor.
25/10/2011-Yeniçağ gazetesi

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

23 Ekim 2011 Pazar

KADDAFİ KATİLLERİNİN ABD BAĞLANTISI


ABD Uşaklarının rezaletleri gün geçtikçe ortaya çıkıyor.
Ne yazık ki BOP eş başkanı bunların yanında.
işte özgürleşen Libya'nın ABD yanlıları.
ABD'den bayağı bir şey öğrenmişler.
Daha çok şey öğrenecekler.
ABD'den dost olunmayacağını ve yaptıklarının kat kat fazlasının başlarına geleceğini.
ALLAH belanızı versin.
 
http://video.habervitrini.com/video.asp?vid=7867

BU UTANCA TÜRK HALKINI DA DAHİL ETTİNİZ
SİZDEN UTANIYOR VE LANETLİYORUZ

“Libya’daki yeni yönetime üç ayın 100 milyon dolar sözü verdik biz. Sayın Davutoğlu gittiğinde paranın çoğu dağıtılmıştı.
Aslında hepsini birden istediler ama ben uçak düşer müşer diye vermedim…
Çünkü 100 milyon dolar nakit, yaklaşık 1.100 kilo ediyor.
Önce 10 milyon dolar gönderdik. 100 kilo tutuyordu.
Sonra üç kez 30′ar milyon dolarlık limitleri burada teslim ettik.”
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan



ZAhide UÇAR'ın makalesi :http://www.haberokur.com/yazar-Cinayete-Yardim-Ve-Yataklik-Etmek-2198/

CİNAYETE YARDIM VE YATAKLIK ETMEK
Kaddafi kendi halkının sapkınlarınca linç edildi. Linçe katılanlardan biri; “NATO’nun desteğiyle devrim yaptık, Allah’ıma çok şükür” diyordu(!)..

Soğuk savaş sonrasında Pentagon yeni düşmanı belirlemişti:
Müslüman Dünyası…
Bush Irak’a girerken “Haçlı Savaşı başlattık” demişti.
Hedef ülkelerin şuursuz beyinleri bu Haçlı güruha piyon olurken acaba kimin Allah’ına şükrediyordu?
İslamiyet savunmasız bir insanı linç etmeye cevaz vermez. Bu ölüm bir cinayettir. Kaddafi şehittir. Allah(c.c.) Rahmet eylesin.
Kaddafi’nin öldürülmesinde AKP Hükümeti’nin sorumluluğu vardır. Kaddafi’nin kanı Erdoğan ve Davutoğlu’nun eline bulaşmıştır. Habil-Kabil hikâyesinde olduğu gibi, AKP Kabil’in mirasına sahip çıkmıştır.

Saddam diktatör dediler. Tarihin demokratik kılıflı sapkın diktatörü Bush ile ittifak ettiler. Irak’ta 1.5 milyon Iraklı öldürüldü. Söyler misiniz bana, Saddam diktatör olarak 1,5 milyon Iraklı mı öldürmüştü? 2 Milyon Irak vatandaşı Suriye’ye göç etti. Saddam bir diktatör olarak 2 milyon vatandaşını göç mü ettirdi? Binlerce kadın ve çocuk yaşta kızlara tecavüz edildi. Hatta erkeklere. Saddam bir diktatör olarak halkına bu tecavüzleri mi yaptı?

Ebu Gureyb Hapishanesinden haykırıyordu Iraklı Müslüman kadın Nur. Sürekli tecavüze uğruyoruz. ABD askerlerinin piçleri var karnımızda. Öldürün bizleri diye yalvarıyordu. Kime mi? ABD askerleri sağ salim ülkelerine dönsün diye dua edenlere. Oysa onlar çoktan Kabil’in mirasına ortak olmuştu. Tıpkı Libya’da olduğu gibi Irak’a da ramazanda bomba yağdırmanızda sakınca yok demişlerdi. Ve Saddam bir bayram günü idam edildi. Haçlı güruh Haçlı Savaşı’nın gereğini yerine getirmişti. Tıpkı ataları gibi... Ataları da aç karınlarını doyurmak, Anadolu’nun zenginliklerini talan etmek için akın etmişti.

Bush katil askerlerini “şeytanlarla savaşacaksınız” diyerek saldı Irak Halkı’nın üzerine. Saddam’ın heykellerini yıkarken AB-D’ye alkış tutanlar, ihanetin bedelini sadece canlarıyla değil, şereflerini de kaybederek ödediler.

Irak’ın tohum bankası talan edildi. Müzeleri soyuldu. Bütün zenginlikleri ele geçirildi. Petrolü petrol devlerinin eline geçti.
Iraklıya ne kaldı? Üçe bölünmüş harabe bir Irak. Ortaya düşen şeref ve namusları… Binlerce ABD piçini karnında taşıyan Iraklı kadınlar ve Ebu Gureyb gibi Haçlı hapishaneleri… Fuhuşa sürüklenen kadınlar da cabası.

Kim, asıl kanlı diktatör veya diktatörler kim? Afganistan, Irak, Ruanda, Libya’da milyonların canına kıyanlar mı, ülkesinin kaynaklarını soyguncu emperyalistlere koklatmayanlar mı?

Libya dizleri üzerine çökene kadar Osmanlı ile beraber savaşan ve elimizden kayan bir ülke.
Ömer Muhtar… Önce Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ı vurdular zincire. Şimdi Kaddafi… Utanç verici bir biçimde linç ettirildi.

Kıbrıs Savaşında ABD’ye rağmen yanımızda yer alan Kaddafi… Para almadan yakıt verdi. Kaddafi Türkiye’de Deniz Harp Okulunda eğitim aldı. O Türkiye’yi çok seviyordu. Libya Kültür Merkezleri açarak Türk Halkı ile kaynaşma sağlamaya çalışıyordu.

Ülkesinin kaynaklarını millileştirince hedef oldu. 1986 yılında Kaddafi emir vermiş gibi “ABD konsolosluklarını vurun” diye bir emir geçirildiği söylendi. İngiltere işi biliyordu, oralı olmadı. Kaddafi emir vermiş gibi geçilen emirin İsrail menşeili olduğu iddia edildi ama ABD 1986 yılında Kaddafi’nin çadırlarının olduğu yeri bombaladı. Yaralanmalar oldu. Bir evlatlığı da öldü. O dönem ANAP Hükümeti vardı. Aynı korkak ve yanaşma tavırla ABD’nin yanında yer aldılar. Yunanistan Libya’ya uçak gönderip yaralıları Yunanistan’a getirdi. O zaman Kaddafi şöyle dedi: “Biz dostumuzu-düşmanımızı iyi öğrendik.”
Ve Libya Kültürleri kapattı. Türk Müteahhitler paralarını doğru alamadı. Her zamanki gibi yanaşma siyasilerin basiretsizliklerinin bedelini Türk Halkı ödedi. Kaddafi haklıydı.

Erdoğan seçimde kendi resmiyle beraber iki siyasinin resmini kullandı. Özal ve Menderes… Çok haklıydı. Menderes Hükümeti Cezayir’in bağımsızlığına “hayır” oyu kullanarak Kabil’in mirasına sahip çıkmıştı. Özal Libya’nın değil ABD’nin yanında yer alarak mirası devam ettirdi. RTE zaten Kabil’i bile kıskandırdı. O 1,5 Milyon Müslüman Iraklının katline el verdi. Bomba dolu uçaklar Türkiye’den kalktı. Dahası ABD askerlerinin kumanyaları Türkiye üzerinden gitti.

ABD tetikçisi El Kaide ve Müslüman Kardeşler’e de el veren AKP, AB-D’nin psikolojik harp unsuru olan El Cezire Televizyonuna ülkemizde yayın yapma izni verdi.

AB-D’nin Libya’da ki PKK’sına elden bavulla para götürdüler. İzmir’i “seri katil” durumuna gelmiş NATO’ya üs yapıp binlerce Libyalı Müslüman’ın bombalanmasına onay verdiler. 600 Libyalı Müslüman’ın denizde boğulmasına da seyirci kaldıkları gibi…

AKP cinayet ve soygunlara sadece kendi destek vermedi. Türk Devleti’nin tarihine de bu utancı yapıştırdı.

Haçlı Orduları’na “medeniyet ve sanat getirdiler” diyebilecek kadar tarihi gerçekleri saptıran ve katil Haçlı Çapulcuyu aklayan Erdoğan’dan başka ne beklenir ki?

Ne garip değil mi? Erdoğan’ın dostu da Libya’da benzer sözler söylüyor.Libya’nın başkenti Trablus’ta yapılan törenle, İtalyan işgalinin 100. Yılı kutlanıyor(!)..
NATO'cu isyancıların başı Mustafa Abdülcelil, törende yaptığı konuşmada şunları söylüyor:

"İtalyan sömürgecilik yılları Libya için bir kalkınma dönemi oldu. İtalyan sömürgeciliği ülkemize yolları getirdi, bugün bile ayakta duran güzel binalar inşa etti. İtalyanlar, Libya halkına tarımsal kalkınmayı, adil yasaları ve adil yargılamaları armağan etti. İtalyan sömürgeciliğinin Libya'ya kazandırdıklarını tüm halkımız çok iyi biliyor.
Kaddafi ise ülkemizin kalkınması için bir şey yapmadı."



Yazıklar olsun. Ömer Muhtar’ın kemikleri sızlıyordur. İtalyanlar tarafından zincire vurulan Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ın, Şeyh Sunisi’nin…

Tıpkı Çanakkale’de 57. Alayın, bütün ülkede yatan şehitlerimizin kemiklerinin sızladığı gibi.

Erdoğan PKK’nın topraklarında eğitim almasına izin veren Filistin’e aşık ama Türk Dostu antiemperyalist Kaddafi’ye düşman(!)… Türkiye dahil 22 Müslüman ülkeyi bölmek isteyen ABD ve arkasındaki şeytani karanlık güce dost ama Esad’a düşman(!).. Tıpkı Ağrı’yı isteyen Ermenistan’a dost olurken, öz be öz kardeşimiz Azerbaycan bayraklarını stada sokmayıp çöplere attırdıkları gibi…

“İradesi kendi elinde olmayanları” dost edinenlere de bu ibretlik resimler KAPAK OLSUN!!.

Erdoğan, Davutoğlu ve AKP’lilerin eline Habil’in kanı bulaşmıştır. Habil’in katlini seyreden herkes de Kabil’in mirasının ortağıdır!!..

Kim ki bu yapılanlara Müslümanlık diyor; bilin ki onlar Müslüman düşmanıdır.
Onlar aynı zamanda insanlık suçu işliyor.
“Gittik, gördük, öldürdük” diyen şeytanın askeri Hilari’nin dostlarının elinden Kaddafi’nin kanları damlıyor.

Böyle bir Linç dinimizde yoktur.

Üç bakanlık bütçesine sahip Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir linç karşısında susuyor. Tıpkı Ramazan ayında Libya’nın bombalanmasına “olur” verenlere sustukları gibi. Irak Türkiye üzerinden bombalanırken sustukları gibi…
Allah ve Peygamberin emirlerine uyup yapılanları yorumlamaları gereken Diyanet İşleri Başkanlığı, hükümetten Allah’tan daha fazla korkuyor olmalı ki susuyor.
O zaman ben de sorarım: Sizlerde mi Erdoğan’ı din edindiniz?
Böyle bir Diyanetin bana anlatacağı hiçbir şey yoktur!!..

Ya sizlere?

Diyanet İşleri Başkanlığına sesleniyorum:
Mademki bizlerin vergilerinden ödenen maaşlarla orada oturuyorsunuz; sizleri Kuran Ahlakı ve Muhammed-i ahlaka davet ediyorum. Böyle devam ederseniz İSLAM’A DAVET ETMEK zorunda kalacağım.
Bu da böyle biline.
Zahide UÇAR

22 Ekim 2011 Cumartesi

YANDAŞ BASIN PJAK'I TEMİZLEYEN İRAN'I PKK'YA DESTEK VERMEKLE SUÇLADILAR


PJAK’I BİTİREN İRAN, İKTİDARA ADRESİ GÖSTERDİ
“ABD bilgisi olmadan ağır silahları taşıyamazlar. Hareketlilik Türkiye’ye iletilse Türk kardeşlerimiz bu felaketi yaşamazdı”
Önce ülkesinin taziyelerini sundu
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, Hakkari’deki kahpe PKK saldırısında 24 evladını şehit veren Türk halkına İran’ın baş sağlığı dileklerini iletti ve Hakkari Çukurca’da yaşanan facianın sorumlusunu açıkça ortaya koydu: ABD...
Türkiye’ye bilgi vermiş olsalar...
Salİhİ, “Irak’ta ağır silahların nakledilmesi ABD’nin bilgisi dahilindedir. Teröristlerin hareketleri ve bu silahları taşıdığı bilgisi önceden Türkiye’ye iletilseydi böyle büyük bir faciayla karşı karşıya kalmazdı Türk kardeşlerimiz” dedi.
“Karayılan’ı yakaladığımız yalan”
PKK’nın Kandil elebaşısıyla ilgili iddiaları da yalanlayan Salihi, “Yakalasak niye serbest bırakalım ki? Bu, Türk kardeşlerimize yardım etmek için çok iyi bir fırsat olurdu. Çünkü PKK da PJAK da terörist gruplar” ifadesini kullandı.

“ABD haber verseydi bu facia yaşanmazdı”
İran Dışişleri Bakanı Salihi: Irak’ta ağır silahların taşınması ABD’nin bilgisindedir. Amerika, teröristlerin hareketlerini Türkiye’ye iletebilirdi.
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, ABD’nin PKK konusunda Türkiye’ye gerekli istihbaratı vermediğini ima etti. PKK ve PJAK’a yönelik ortak harekat yürütmek amacıyla Türkiye’ye gelen Salihi, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile birlikte düzenlediği basın toplantısındaki konuşmasına Hakkari’deki terör saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine İran Devleti’nin taziyelerini ileterek başladı. Irak’taki terör örgütü PKK faaliyetlerine değinen Salihi, Irak’ta ABD’nin etkin bir konumda olduğunu hatırlatarak, “Tabiiki burada (Irak) ağır silahların bir noktadan diğerine taşınması ABD’nin bilgisi dahilindedir. Teröristlerin hareketleri ve bu silahları taşıdığı bilgisi önceden Türkiye’ye iletilseydi böyle büyük bir faciayla karşı karşıya kalmazdı Türk kardeşlerimiz” dedi.

Karayılan’ı yakalamadık
Salihi,  PKK terör örgütü elebaşı Murat Karayılan’ın İran tarafından yakalandığı ve serbest bırakıldığı iddialarıyla ilgili olarak, “Tüm bilgileri topladık ve bunun gerçek olmadığını öğrendik. Karayılan hiç bir zaman İranlılar tarafından yakalanmamıştır. Yakalasaydık biz onu niye serbest bırakacaktık ki? Bu, Türk kardeşlerimize yardım etmek için çok iyi bir fırsat olurdu. Karayılan’ı yakalayıp serbest bırakmakta nasıl bir menfaatimiz olabilir ki? Biz tekrar ediyoruz ki PKK da PJAK da terörist gruplardır” ifadelerini kullandı. Konuk Bakan, PKK ve PJAK’ın iki ülkenin ortak sorunu olduğunu kaydederek, “Biz bu örgütlere karşı daha fazla işbirliği yapmamız gerektiğine inanıyoruz. Devletlerin ve halkların sabırlarının da bir kapasitesi vardır. İran ve Türkiye olarak bir ağacın iki dalıyız. Türkiye’nin sorunları kesinlikle bizim sorunumuzdur. Bizim sorunlarımız da aynı zamanda Türkiye’nin sorunudur. İran ve Türkiye birbirlerinin rakibi değil, tamamlayıcısıdır” açıklamasını yaptı. Salihi, AB’nin PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen aynı tutumu PJAK’a karşı göstermediğini belirterek bu duruma sitem ettiklerini ve bu konuda Davutoğlu’ndan destek istediklerini ifade etti.

Davutoğlu’ndan teşekkür
Salihi’ye düşüncelerinden dolayı teşekkür eden Davutoğlu da “Biz PKK ve PJAK’ı bölgemizdeki istikrarı, Türk, Kürt, İran halklarını ortak olarak tehdit eden bir odak olarak görüyoruz” dedi. Davutoğlu, son dönemde Türkiye ile İran istihbarat ve güvenlik kurumları arasında, ortak mücadele bağlamında çok önemli adımlar atıldığını kaydetti.
YENİÇAĞ


OBAMA BU DAVAYI DUYMASIN!
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, PKK terör örgütünün, başlangıçtan günümüze kadar ABD tarafından, Türkiye’yi meşgul etmek için kullanıldığını, bu desteğin arkasında, Amerikalı bir generalin İncirlik üssünde verdiği brifingde açıkladığı gibi Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında Kürdistan devleti kurmak projesinin yattığını, bunun da NATO ve BOP haritaları ile sabit olduğunu resmen açıklasa, ardından Türk ABD ilişkileri bozulsa, ABD yönetimi Türkiye’deki siyasi iktidarı “kendi halkının üstüne bomba yağdıran bir yönetim” olarak ilan etse ve terör örgütü ve yandaşlarını “demokrasi isteyen muhalifler” olarak gösterse, ardından NATO uçakları Türkiye’yi bombalamaya başlasa, Abdullah Gül veya Tayyip Erdoğan, meydana getirilen kaos ortamında, teröristler veya ABD’ye göre muhalifler tarafından yaralı olarak ele geçirilse, oınlara ne yaparlardı?
Libya’daki satılmışlar, Kaddafi’ye ne yapmışlarsa onu yaparlardı büyük ihtimalle?
Peki Türk halkı böyle bir saldırıya karşı ne yapardı?
Bütün Türkler, kanının son damlasına kadar Türkiye’yi, Cumhurbaşkanı’nı ve Başbakan’ı savunur, onları gözü gibi korurdu. Şimdi de koruyor zaten.. İfade etmek istediğim o ki Türkiye’nin iktidarı, “Arap Baharı” denilen Amerikan operasyonuna destek vermek suretiyle, işte böyle bir adaletsizliğin ortağı olmuştur.

Bir ara devlet televizyonu marifetiyle, “İran, PKK terör örgütünün iki numaralı adamı Murat Karayılan’ı yakaladı” haberini yaydılar. O kadar iddialı bir haberdi ki, İran’ın tutumunu beklemekten başka çare yoktu. (İran makamları ile temas kursanız, adınızı “İran ajanı”na çıkarabilirler hemen. Amerikan elçisi ile görüşenler ise ülkeyi yönetiyor.)
Meğer İran Dışişleri Bakanı Salihi, anında Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu arayıp, Murat Karayılan’ın yakalandığı haberinin doğru olmadığını bildirmiş.
Biz bunu ne zaman öğrendik? Salihi, Davutoğlu ile birlikte Ankara’da ortak basın açıklaması yaparken.. Fakat bu arada, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Türkiye ile İran’ın arasını açmak için özel mesajlar veriyordu.
Son Çukurca saldırısından sonra da Tayyip Erdoğan’ın PKK’ya destek veren iki ülkeyi suçladığını, bunların da İran ve Suriye olduğunu işleyen gazeteciler var.

Aynı çevreler, PKK’nın içindeki Suriyeli Kürtleri ve son Çukurca saldırısı emrini Suriyeli Fehman Hüseyin’in verdiğini de gündeme getirerek, Türkiye’nin ABD adına Suriye’ye askeri müdahalede bulunmasına haklı gerekçe oluşturmaya çalışıyor.
Suriye’nin geçmişte Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yı Bekaa Vadisi’nde barındırdığını hatırlatanlardan biri, orada terör eğitimi almış bir kişi!
Suriye hükümeti, bu konuda masumsa ve ortada büyük bir fitne varsa, hiç beklemeden, Türk Dışişleri’ne bilgi vermekle yetinmeyerek, bütün bildiklerini dünya kamuoyuna açıklamalıdır.

Çünkü, biz artık bu gibi konuları gazeteci olarak araştırırken bile tehdit altındayız. Mesela, bu yazıyı yazmadan önce karakola uğradım..
Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, “Kendilerini Olimpos tanrısı gibi görüp, ’ben yaparım’ mantığıyla hareket edenler Türkiye’yi bu noktaya getirmişlerdir. Türkiye’deki terörü Olimpos tanrıları azdırdı” diyerek “İslam’ı irtica diye gösterenler”i suçlamıştı.. Ben de bu ifadeyi yazıya “ayak” olarak almış ve Obama ile Erdoğan’ı eleştirmiştim. Bir AKP’li milletvekilinin “Ona dokunmak ibadettir” sözünü de hatırlatmıştım..
Yazım, Erzurum’da bir yerel gazetede, “misafir yazar” başlığı altında yayınlanmış, orada “Basın yoluyla hakaret” ten bir soruşturma açılmış, gazetenin sahibi ve yaziişleri müdürü ile birlikte tutuklanmam istenmiş. (Erdoğan’ın davadan haberi yoktur herhalde.. Bereket versin, Obama’ya hakaret iddiası yok.) Sulh Ceza Mahkemesi tutuklama talebini reddetmiş. İki aylık süre geçmesin diye ifadem alınmadan dava açılmış. Sulh Ceza Mahkemesi görevsizlik kararı ile davayı Asliye Ceza’ya gönderme kararı vermiş. Karakola ise geç gelen savcılığın “ifadesinin alınması” talimatı dolayısıyla davet edildim. Mahkeme kararını ibraz ettim.. Gazeteye geldim, televizyonda “Deniz Feneri sanıkları serbest bırakıldı” alt yazısını gördüm..
Bu itibarla biz artık kendimizi korumak derdindeyiz; her an Felâk suresini okuyoruz; Suriye de İran gibi kendisini savunsun..
Aslan BULUT


ASIL HEDEF SURİYE!..
Şehitlerin kanları yerdeyken ve bütün ülke ayaktayken yüzyılın rezaleti Deniz Feneri’nde tahliye kararı... Bir taraftan asker Irak’ın kuzeyinde terörist peşindeyken birer ikişer general ve amiraller tutuklanmaya devam ediyor. Sultan Tayyiban hazretleri medya patronlarını ve yöneticilerini toplayarak emirler yağdırıyor. Bölücülüğün, ayrımcılığın dik âlâsı yapılıyor hükümetin icrasında... Üç bin satan, bedava dağıtılan gazeteler misafir ediliyor başbakanlıkta. 250 bin okuru olan Sözcü yok. Cumhuriyetimizle yaşıt Cumhuriyet yok. Milli direnişin kalesi Yeniçağ yok. Tirajı 40 bini geçen Aydınlık yok...
Düne kadar Genelkurmaydaki akredite gazeteciler meselesini dile getirip demokrasi nutukları çekenler bakalım bu ayrımcılık karşısında neye sığınacak. 28 Şubat’ta Çevik Bir’in talimatı ile işinden atılanlar bakalım Erdoğan’ın “ileri demokrasi” sine ne yazacaklar. Vatandaşın iliğini, kemiğini sömüren zam yağmurlarına Şimşek’in ağzı ile “güncelleme” haberi yazan kalemşörler umarım aynalara bakabiliyordur.
Manşetlerde hedef Suriye ve İran... Oysa İran Kandil’i bombalıyor. PEJAK’ın canına okudu. Ama ABD’nin tebliği gereğince hedefte Suriye var. Bu yüzden PKK’nın son saldırılarının emrini Behroz Erdal’ın verdiği yazılıyor. Çünkü Behroz Erdal Suriyeliymiş. Aslında İmralı’daki Apo ile Kandil’deki Karayılan böylesi saldırı emirlerini vermezmiş. Behroz da Suriyeli öyle mi? Bu sütunlarda defalarca yazdım. Behroz Erdal Cizrelidir. Albay Cemal Temizöz uğradığı iftiralara mahkemede cevap verirken Behroz Erdal’ın Cizreli olduğunu, yedi sülalesi ile beraber evlerine kadar tarif etti. KCK’nın avukatı olan akrabasını da ifşa ettiği için müdahil avukatların sözlü saldırısına uğradı. Halen kod adı “Dr Behroz Erdal” deniyor, Suriyeli Hüseyin Feyman yalanları söyleniyor. Her şeyden önce doktor falan değil. Mektep dahi görmemiş katilin tekidir. Emirleri Suriye’den değil Kandil’den alır. Aksi halde binlerce örgüt içi infaz gibi hain ilan edilerek çoktan öldürülürdü. Yok efendim Apo’nun muhalifi imiş. Kurulduğu günden bu yana Apo’ya kim muhalefet etse anında öldürüldüğü bilinmiyor gibi bu yalana sığınanlar bana göre işbirlikçidir.
Başbakan medya patronlarına “terör olaylarını büyütmeyin” talimatı verirken aynı toplantıda MİT’in ne iş yaptığını sorma cesareti sergileyebilmiş midir? Bir taraftan şehit cenazelerini kaldırırken diğer taraftan sınır ötesi harekatın zafer naraları atılıyor. Biz bu filmi önceden gördük. Türk Ordusu Irak’a girdiğinde önce “6 ay da kalabiliriz, 6 yıl da” diyen Yaşar Büyükanıt’ın ABD heyetinin Erdoğan’ı ziyaretinin hemen ardından yani bir gün sonra “Zaten geri çekiliyorduk” sözlerini de unutmadık. Yarın öbür gün “Harekat amacına ulaşmıştır. Soğuk hava koşulları yüzünden çekiliyoruz” diye bir açıklama okursanız hiç şaşırmayın. Zira ABD işgal ettiği Irak’ta Türk Ordusu istemiyor; bunu da açıkça söylüyor. Bu son giriş de kamuoyunda biriken gazı almaktan öteye gitmeyecektir.
Gelelim Kaddafi’nin sonuna... Son kullanma tarihi dolmuştu tıpkı Saddam gibi. Kaddafi ile Erbakan ve Erdoğan kucaklaşırken hep aleyhinde yazdım. Türk milletine hakaretini hiç affetmedim. Lakin son demindeki kararlılığına yani “ya zafer kazanacağım ya da şehit olacağım” tavrına saygı duyuyorum. İstese milyarlarca doları alıp bir başka ülkeye sığınabilirdi. Ama savaşmayı, onuru ile ölmeyi tercih etti. Tarihte olduğu gibi günümüzde bu onurlu yolu seçen insan sayısı o kadar az ki Kaddafi’ye bile saygı duymak zorunda kalıyoruz. Ne günlere kaldık
demeyelim.
Daha ne günler göreceğimizin endişesindeyiz.

Yavuz Selim DEMİRAĞ

ARAP BAHARININ ÖZETİ:

"Dünya bir diktatörden kurtuldu", “Tiran’ın sonu”, “Diktatörün ölümü” , “Kaddafi, son”, "Ateş etmeyin diye yalvardı", "Bir diktatörün sonu"... Atlantik medyası ve onların Türkiye ayağı yandaş medya, Libya lideri

Kaddafi'nin ölümünün ardından bu başlıkları attı. Peki Kaddafi nasıl bir diktatördü?...
Gazetelerde kanlı fotoğrafları boy boy gösterilen, sunucuların ölüm haberini sevinçle verdikleri Kaddafi ülkesine 42 yıl boyunca zulmetti. İşte bir diktatörün 42 yıllık zulüm tablosu...
*Libya'da evlerde kullanılan elektrik bedava.
*Su ve doğalgaz zorunlu ihtiyaç kapsamında olduğu için bedava.
*Libya'da eğitim ve sağlık hizmetleri bedava.
*Libya devleti, tüm hastalara ilacı hiçbir ücret talep etmeden veriyor.
*Benzinin litresi 0.08 Avro, yani bir Libyalı'nın bir litre benzine ödediği para Türk Lirası'yla yaklaşık 20 kuruş.
*Libya ulusal bankaları faiz almıyor.
*Libya vatandaşları hiçbir şekilde vergi ödemiyor.
*Libya hem Afrika'da hem de tüm dünyada en borçsuz ülke.
*Libya'da arabalar fabrika çıkış fiyatına satılıyor, nakliye bedellerini ise devlet karşılıyor.
*Yurtdışında burslu okuyan öğrencilere Libya devleti iadesiz olarak aylık 1650 Avro burs veriyor.
*Libya'da tüm üniversite mezunları bir iş bulana kadar maaşa bağlanıyor.
*Libya'da evlenmek isteyen tüm çiftlere devlet 150 metrekarelik daire veriyor.
*Libya'da istisnasız olarak her aile aylık 300 Avro, yaklaşık 760 Türk Lirası yardım alıyor.
*Petrol gelirlerinin yüzde 90'ı Libya halkına gidiyor.
Tüm bu cümleleri artık geçmiş zaman kipinde vermek gerekiyor. Çünkü Libya ve dünya büyük bir diktatörden kurtuldu.
AYNI DİKTATÖR KADDAFİ:

LİBYA'YA "DEMOKRASİ" GELİYOR

KADDAFİ'nin;
*Kıbrıs barış harekatında Amerika'ya kafa tutarak, Türkiye'ye yardım ettiğini,

*1970`lerdeki petrol krizi sırasında Türkiye`ye ucuz petrol veren tek lider olduğunu,

*Amerikan ambargosunu yararak, Türk silahlı Kuvvetleri’ne 25 tonluk roket ve 4 uçak dolusu askeri mühimmat hibe ettiğini,

*Türkiye'ye gönderilecek malzemelerin uçaklara yüklenmesinde bizzat yardım ettiğini ve sırtında uçaklara malzeme taşıdığını,

*Amerika ve İngiltere'nin Libya'daki tüm askeri üslerini kapattığını,

*Bütün yabancı bankaları ve petrol işletmelerini kamulaştırdığını,

*Amerika'nın 15 Nisan 1986'da Trablus ve Bingazi’ye düzenlediği hava saldırısında evlatlık kızını kaybettiğini ve eşiyle iki çocuğunun yaralandığını,

*İtalya'nın karşısına göğsünde Ömer Muhtar fotoğraflarıyla çıktığını, biliyor muydunuz?



“Hâlbuki hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!”
Mustafa Kemâl ATATÜRK
BANU AVAR






CİNAYETE YARDIM VE YATAKLIK ETMEK
Kaddafi kendi halkının sapkınlarınca linç edildi. Linçe katılanlardan biri; “NATO’nun desteğiyle devrim yaptık, Allah’ıma çok şükür” diyordu(!)..

Soğuk savaş sonrasında Pentagon yeni düşmanı belirlemişti:
Müslüman Dünyası…
Bush Irak’a girerken “Haçlı Savaşı başlattık” demişti.
Hedef ülkelerin şuursuz beyinleri bu Haçlı güruha piyon olurken acaba kimin Allah’ına şükrediyordu?
İslamiyet savunmasız bir insanı linç etmeye cevaz vermez. Bu ölüm bir cinayettir. Kaddafi şehittir. Allah(c.c.) Rahmet eylesin.
Kaddafi’nin öldürülmesinde AKP Hükümeti’nin sorumluluğu vardır. Kaddafi’nin kanı Erdoğan ve Davutoğlu’nun eline bulaşmıştır. Habil-Kabil hikâyesinde olduğu gibi, AKP Kabil’in mirasına sahip çıkmıştır.

Saddam diktatör dediler. Tarihin demokratik kılıflı sapkın diktatörü Bush ile ittifak ettiler. Irak’ta 1.5 milyon Iraklı öldürüldü. Söyler misiniz bana, Saddam diktatör olarak 1,5 milyon Iraklı mı öldürmüştü? 2 Milyon Irak vatandaşı Suriye’ye göç etti. Saddam bir diktatör olarak 2 milyon vatandaşını göç mü ettirdi? Binlerce kadın ve çocuk yaşta kızlara tecavüz edildi. Hatta erkeklere. Saddam bir diktatör olarak halkına bu tecavüzleri mi yaptı?

Ebu Gureyb Hapishanesinden haykırıyordu Iraklı Müslüman kadın Nur. Sürekli tecavüze uğruyoruz. ABD askerlerinin piçleri var karnımızda. Öldürün bizleri diye yalvarıyordu. Kime mi? ABD askerleri sağ salim ülkelerine dönsün diye dua edenlere. Oysa onlar çoktan Kabil’in mirasına ortak olmuştu. Tıpkı Libya’da olduğu gibi Irak’a da ramazanda bomba yağdırmanızda sakınca yok demişlerdi. Ve Saddam bir bayram günü idam edildi. Haçlı güruh Haçlı Savaşı’nın gereğini yerine getirmişti. Tıpkı ataları gibi... Ataları da aç karınlarını doyurmak, Anadolu’nun zenginliklerini talan etmek için akın etmişti.

Bush katil askerlerini “şeytanlarla savaşacaksınız” diyerek saldı Irak Halkı’nın üzerine. Saddam’ın heykellerini yıkarken AB-D’ye alkış tutanlar, ihanetin bedelini sadece canlarıyla değil, şereflerini de kaybederek ödediler.

Irak’ın tohum bankası talan edildi. Müzeleri soyuldu. Bütün zenginlikleri ele geçirildi. Petrolü petrol devlerinin eline geçti.
Iraklıya ne kaldı? Üçe bölünmüş harabe bir Irak. Ortaya düşen şeref ve namusları… Binlerce ABD piçini karnında taşıyan Iraklı kadınlar ve Ebu Gureyb gibi Haçlı hapishaneleri… Fuhuşa sürüklenen kadınlar da cabası.

Kim, asıl kanlı diktatör veya diktatörler kim? Afganistan, Irak, Ruanda, Libya’da milyonların canına kıyanlar mı, ülkesinin kaynaklarını soyguncu emperyalistlere koklatmayanlar mı?

Libya dizleri üzerine çökene kadar Osmanlı ile beraber savaşan ve elimizden kayan bir ülke.
Ömer Muhtar… Önce Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ı vurdular zincire. Şimdi Kaddafi… Utanç verici bir biçimde linç ettirildi.

Kıbrıs Savaşında ABD’ye rağmen yanımızda yer alan Kaddafi… Para almadan yakıt verdi. Kaddafi Türkiye’de Deniz Harp Okulunda eğitim aldı. O Türkiye’yi çok seviyordu. Libya Kültür Merkezleri açarak Türk Halkı ile kaynaşma sağlamaya çalışıyordu.

Ülkesinin kaynaklarını millileştirince hedef oldu. 1986 yılında Kaddafi emir vermiş gibi “ABD konsolosluklarını vurun” diye bir emir geçirildiği söylendi. İngiltere işi biliyordu, oralı olmadı. Kaddafi emir vermiş gibi geçilen emirin İsrail menşeili olduğu iddia edildi ama ABD 1986 yılında Kaddafi’nin çadırlarının olduğu yeri bombaladı. Yaralanmalar oldu. Bir evlatlığı da öldü. O dönem ANAP Hükümeti vardı. Aynı korkak ve yanaşma tavırla ABD’nin yanında yer aldılar. Yunanistan Libya’ya uçak gönderip yaralıları Yunanistan’a getirdi. O zaman Kaddafi şöyle dedi: “Biz dostumuzu-düşmanımızı iyi öğrendik.”
Ve Libya Kültürleri kapattı. Türk Müteahhitler paralarını doğru alamadı. Her zamanki gibi yanaşma siyasilerin basiretsizliklerinin bedelini Türk Halkı ödedi. Kaddafi haklıydı.

Erdoğan seçimde kendi resmiyle beraber iki siyasinin resmini kullandı. Özal ve Menderes… Çok haklıydı. Menderes Hükümeti Cezayir’in bağımsızlığına “hayır” oyu kullanarak Kabil’in mirasına sahip çıkmıştı. Özal Libya’nın değil ABD’nin yanında yer alarak mirası devam ettirdi. RTE zaten Kabil’i bile kıskandırdı. O 1,5 Milyon Müslüman Iraklının katline el verdi. Bomba dolu uçaklar Türkiye’den kalktı. Dahası ABD askerlerinin kumanyaları Türkiye üzerinden gitti.

ABD tetikçisi El Kaide ve Müslüman Kardeşler’e de el veren AKP, AB-D’nin psikolojik harp unsuru olan El Cezire Televizyonuna ülkemizde yayın yapma izni verdi.

AB-D’nin Libya’da ki PKK’sına elden bavulla para götürdüler. İzmir’i “seri katil” durumuna gelmiş NATO’ya üs yapıp binlerce Libyalı Müslüman’ın bombalanmasına onay verdiler. 600 Libyalı Müslüman’ın denizde boğulmasına da seyirci kaldıkları gibi…

AKP cinayet ve soygunlara sadece kendi destek vermedi. Türk Devleti’nin tarihine de bu utancı yapıştırdı.

Haçlı Orduları’na “medeniyet ve sanat getirdiler” diyebilecek kadar tarihi gerçekleri saptıran ve katil Haçlı Çapulcuyu aklayan Erdoğan’dan başka ne beklenir ki?

Ne garip değil mi? Erdoğan’ın dostu da Libya’da benzer sözler söylüyor.Libya’nın başkenti Trablus’ta yapılan törenle, İtalyan işgalinin 100. Yılı kutlanıyor(!)..


Yazıklar olsun. Ömer Muhtar’ın kemikleri sızlıyordur. İtalyanlar tarafından zincire vurulan Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ın, Şeyh Sunisi’nin…

Tıpkı Çanakkale’de 57. Alayın, bütün ülkede yatan şehitlerimizin kemiklerinin sızladığı gibi.

Erdoğan PKK’nın topraklarında eğitim almasına izin veren Filistin’e aşık ama Türk Dostu antiemperyalist Kaddafi’ye düşman(!)… Türkiye dahil 22 Müslüman ülkeyi bölmek isteyen ABD ve arkasındaki şeytani karanlık güce dost ama Esad’a düşman(!).. Tıpkı Ağrı’yı isteyen Ermenistan’a dost olurken, öz be öz kardeşimiz Azerbaycan bayraklarını stada sokmayıp çöplere attırdıkları gibi…

“İradesi kendi elinde olmayanları” dost edinenlere de bu ibretlik resimler KAPAK OLSUN!!.

Erdoğan, Davutoğlu ve AKP’lilerin eline Habil’in kanı bulaşmıştır. Habil’in katlini seyreden herkes de Kabil’in mirasının ortağıdır!!..

Kim ki bu yapılanlara Müslümanlık diyor; bilin ki onlar Müslüman düşmanıdır.
Onlar aynı zamanda insanlık suçu işliyor.
“Gittik, gördük, öldürdük” diyen şeytanın askeri Hilari’nin dostlarının elinden Kaddafi’nin kanları damlıyor.

Böyle bir Linç dinimizde yoktur.

Üç bakanlık bütçesine sahip Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir linç karşısında susuyor. Tıpkı Ramazan ayında Libya’nın bombalanmasına “olur” verenlere sustukları gibi. Irak Türkiye üzerinden bombalanırken sustukları gibi…
Allah ve Peygamberin emirlerine uyup yapılanları yorumlamaları gereken Diyanet İşleri Başkanlığı, hükümetten Allah’tan daha fazla korkuyor olmalı ki susuyor.
O zaman ben de sorarım: Sizlerde mi Erdoğan’ı din edindiniz?
Böyle bir Diyanetin bana anlatacağı hiçbir şey yoktur!!..

Ya sizlere?

Diyanet İşleri Başkanlığına sesleniyorum:
Mademki bizlerin vergilerinden ödenen maaşlarla orada oturuyorsunuz; sizleri Kuran Ahlakı ve Muhammed-i ahlaka davet ediyorum. Böyle devam ederseniz İSLAM’A DAVET ETMEK zorunda kalacağım.
Bu da böyle biline.
Zahide UÇAR

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

19 Ekim 2011 Çarşamba

AKP İSRAİL’İN CAN SİMİDİ



 HER GÜN ŞEHİT VEREN ÜLKENİN BAŞBAKANININ BAŞARISI
SÖZE GEREK YOK:

Füze kalkanıyla Yahudilere hayati değerde koruma sağlayan iktidar 5 yıldır esir tutulan Şalit’in serbest bırakılmasında da başrol oynadı!
Yahudi ödüllü Erdoğan
Topraklarını füze kalkanına açarak İsrail’i korumaya alan AKP, Hamas’ın İsrailli asker Gilat Şalit’in özgürlüğü için seferber olmuş. Desteği, Yahudilerin ödül verdiği tek Müslüman olan Başbakan Erdoğan’ın Yardımcısı Arınç açıkladı. 
“Büyük katkımız oldu”
Arınç, “Şalit’in hayatının bugüne dek muhafaza edilmesinde Türkiye’nin çok önemli katkıları oldu. Bunu İsrail tarafının da biliyor ve Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ifade ediyor olması ne kadar hassas ve girişimci olduğumuzu gösteriyor” dedi.

AKP’den İsrail’e bir destek daha
İktidar, füze kalkanına ev sahipliğinin ardından arabuluculuk yaptığı takasta İsrail’in sınır dışı edilmesi şartıyla serbest bıraktığı 10 Hamas militanını Türkiye’ye kabul etti.
Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıda 9 Türk’ün öldürülmesi nedeniyle askeri ambargo uyguladığımız İsrail’e AKP iktidarından bir jest daha geldi. İsrail’i İran’a karşı koruyacak NATO füze kalkanını Malatya’ya konuşlandırmayı kabul eden AKP iktidarı bu kez de Hamas’ın elinde 5 yıldır tutsak bulunan İsrailli asker Gilad Şalit’e karşılık 1027 Filistinli tutsağın serbest bırakılması anlaşmasına arabuluculuk yaptı. AKP, bu takasın ardından İsrail’in sınır dışı edilmesi şartıyla serbest bıraktığı ve hemen hemen tamamı birçok kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış olan 10 Hamas militanını Türkiye’ye kabul etti.

Ankara’da toplantı
İsrail’le Filistin’in takas konusunda anlaşmasının ardından önceki gece Hamas’tan üst düzey bir yetkili Ankara’ya geldi. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Hamaslı üst düzey bir yetkili dün Ankara’da ilgili kurumlar ve yetkililerle temaslar yaparak, takas anlaşması çerçevesinde serbest bırakılan ve Türkiye’ye gelecek olan Filistinlilerle ilgili detayları görüştü.

İlk aşama tamam 
İsrail ile Filistin’in anlaştığı takasın ilk ayağı dün tamamlandı. 477 Filistinli İsrail tarafından serbest bırakılırken İsrailli asker Gilad Şalit, sabahın erken saatlerinde Gazze’den Mısır’a götürülerek Mısırlı yetkililere teslim edildi. Şalit’in tünellerden geçirilerek Mısır’a ulaştırıldığı öğrenildi. Öğle saatlerinde ise Şalit’in artık İsrail’de olduğu haberleri gelmeye başladı. İsrail Ordu sözcülüğü, Şalit’in İsrail’de bulunduğunu doğruladı. Şalit, helikopterle geldiği İsrail’in askeri hava üssü Tel Nof’ta, ilk kez ailesiyle bir araya geldi. Şalit’i havalimanında, helikopterin indiği yerde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu karşıladı. Netanyahu’ya selam duran Şalit, Başbakan’la kucaklaşmasının ardından, babası Noam Şalit ile kucaklaştı. Netanyahu, Şalit’e “Merhaba Gilad, İsrail devletine hoş geldin. Seni evde görmek güzel” dedi. Şalit törenin başlamasından önce anne ve babası Noam ve Aviva Şalit’in yanı sıra aynı yerde kendisini bekleyen kardeşi Yoel ve dedesiyle özel bir odada bir araya geldi. Şalit daha sonra hastaneye götürülerek sıkı bir sağlık kontrolünden geçirildi.

Mısır televizyonuna konuştu
Şalit, Mısır televizyonuna verdiği demeçte, “Artık özgürüm. Yapacak çok şeyim var” dedi. Şalit, halen İsrail cezaevlerinde bulunan Filistinlilerin serbest kalmasının kendisini mutlu edeceğini de ifade etti. Haziran 2006’dan bu yana tutsak bulunan Şalit, sağlık durumunun iyi olduğunu belirtti. Bu arada Takas anlaşması kapsamında salıverilecek diğer 550 Filistinli tutuklunun ise iki ay içinde serbest bırakılması bekleniyor.

Takasta Türkiye’nin katkısı büyük
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İsrail-Hamas tutuklu takasına ilişkin, “İnsani amaçlarla bir takasın yapılmasında ve Şalit’in hayatının bugüne kadar muhafaza edilmesinde Türkiye’nin çok önemli katkıları oldu” dedi. Arınç, Makedonya Bilimler Akademisinden ayrılırken gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin, İsrailli asker Gilad Şalit’in serbest bırakılmasını nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine Arınç, şunları söyledi:

İsrail de bunu biliyor
“Şalit’in serbest bırakılmasını büyük bir memnuniyetle takip ediyorum. Geçtiğimiz günlerde de İsrail Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin bu konudaki insani yaklaşımından övgüyle söz etti. Bu, şu gerçeği ortaya koyuyor: Türkiye ile İsrail hükümetleri arasında bir sıkıntı olabilir, bunu yaşıyoruz. İsrail’den Mavi Marmara olayı sebebiyle özür dilemesi, tazminat ödemesi ve yıllardır Gazze halkına karşı sürdürülen ambargonun bir şekilde mutlaka kaldırılması talebinde bulunduk. İnsani amaçlarla bir takasın yapılmasında ve Şalit’in hayatının bugüne kadar muhafaza edilmesinde Türkiye’nin çok önemli katkıları oldu. Bunu İsrail tarafının da biliyor olması ve Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ifade edilmesi, bu konuda Türkiye’nin ne kadar hassas ve girişimci olduğunu gösteriyor. Bugün belki bir kişiye karşı yüzlerce insanın serbest bırakılacağın, bunların bir kısmının da Türkiye’ye gönderileceğini Türkiye vasıtası ile bir değişime tabi tutulacağını biliyoruz.”

Haniye, İsrail’in bıraktığı Filistinlileri tek tek kucakladı
İsrail-Hamas tutuklu takası anlaşması çerçevesinde serbest bırakılan Filistinliler Refah sınır kapısındaki karşılamanın ardından Gazze şehir merkezine götürüldü. Sabahın erken saatlerinden itibaren Refah sınır kapısında toplanan binlerce kişi, 300 Filistinlinin otobüs ve minibüslerle Refah’a ulaşmasıyla bayram yaptı. Filistinlileri burada Gazze’deki yönetimin Başbakanı İsmail Haniye başta olmak üzere Hamas yetkilileri ve diğer örgütlerin önde gelen isimleri karşıladı. Haniye, Filistinlilerle tek tek kucaklayarak öptü. Daha sonra Filistinliler otobüs ve minibüslerle yine Refah sınır kapısında bekleyen ailelerinin yanına götürüldü. Aileler uzun yıllar sonra ilk kez yakınlarıyla burada karşılaştı, aileler sevinç gözyaşları döktü. Duygusal anların da yaşandığı karşılamada sık sık Hamas lehine sloganlar atılarak tekbir getirildi. Yaklaşık iki saat süren karşılamanın ardından serbest kalan Filistinliler otobüs ve minibüslerle Gazze şehir merkezindeki kutlama alanına götürüldü. Gazze El Ketibe meydanındaki karşılama, Gazze tarihinde bugüne kadar görülen en büyük gösteri oldu. Dünü resmi tatil ilan eden Hamas meydandaki törenler sırasında “gövde gösterisi” yaptı.

Sizi unutmuyoruz
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da Filistinliler’in özgürlüğe kavuşmalarını kutlarken, “İsrail hükümeti ile aynı miktarda Filistinli tutuklunun serbest bırakılması için anlaştık” dedi. Halihazırda İsrail cezaevlerinde bulunan Filistinli tutuklulara da seslenen Abbas, “Sizi unutmuyoruz... Her dakika sizin, hepinizin serbest bırakılmasını görmek için çabalayoruz. İnşallah, yakın zamanda sizleri de aramızda göreceğiz” diye konuştu. Bu arada Haniye ve Abbas’ın, Filistinli tutukluların serbest bırakılması nedeniyle, karşılıklı olarak birbirlerini tebrik ettikleri belirtildi.
Yeniçağ gazetesi
 


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."