22 Ekim 2011 Cumartesi

YANDAŞ BASIN PJAK'I TEMİZLEYEN İRAN'I PKK'YA DESTEK VERMEKLE SUÇLADILAR


PJAK’I BİTİREN İRAN, İKTİDARA ADRESİ GÖSTERDİ
“ABD bilgisi olmadan ağır silahları taşıyamazlar. Hareketlilik Türkiye’ye iletilse Türk kardeşlerimiz bu felaketi yaşamazdı”
Önce ülkesinin taziyelerini sundu
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, Hakkari’deki kahpe PKK saldırısında 24 evladını şehit veren Türk halkına İran’ın baş sağlığı dileklerini iletti ve Hakkari Çukurca’da yaşanan facianın sorumlusunu açıkça ortaya koydu: ABD...
Türkiye’ye bilgi vermiş olsalar...
Salİhİ, “Irak’ta ağır silahların nakledilmesi ABD’nin bilgisi dahilindedir. Teröristlerin hareketleri ve bu silahları taşıdığı bilgisi önceden Türkiye’ye iletilseydi böyle büyük bir faciayla karşı karşıya kalmazdı Türk kardeşlerimiz” dedi.
“Karayılan’ı yakaladığımız yalan”
PKK’nın Kandil elebaşısıyla ilgili iddiaları da yalanlayan Salihi, “Yakalasak niye serbest bırakalım ki? Bu, Türk kardeşlerimize yardım etmek için çok iyi bir fırsat olurdu. Çünkü PKK da PJAK da terörist gruplar” ifadesini kullandı.

“ABD haber verseydi bu facia yaşanmazdı”
İran Dışişleri Bakanı Salihi: Irak’ta ağır silahların taşınması ABD’nin bilgisindedir. Amerika, teröristlerin hareketlerini Türkiye’ye iletebilirdi.
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, ABD’nin PKK konusunda Türkiye’ye gerekli istihbaratı vermediğini ima etti. PKK ve PJAK’a yönelik ortak harekat yürütmek amacıyla Türkiye’ye gelen Salihi, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile birlikte düzenlediği basın toplantısındaki konuşmasına Hakkari’deki terör saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine İran Devleti’nin taziyelerini ileterek başladı. Irak’taki terör örgütü PKK faaliyetlerine değinen Salihi, Irak’ta ABD’nin etkin bir konumda olduğunu hatırlatarak, “Tabiiki burada (Irak) ağır silahların bir noktadan diğerine taşınması ABD’nin bilgisi dahilindedir. Teröristlerin hareketleri ve bu silahları taşıdığı bilgisi önceden Türkiye’ye iletilseydi böyle büyük bir faciayla karşı karşıya kalmazdı Türk kardeşlerimiz” dedi.

Karayılan’ı yakalamadık
Salihi,  PKK terör örgütü elebaşı Murat Karayılan’ın İran tarafından yakalandığı ve serbest bırakıldığı iddialarıyla ilgili olarak, “Tüm bilgileri topladık ve bunun gerçek olmadığını öğrendik. Karayılan hiç bir zaman İranlılar tarafından yakalanmamıştır. Yakalasaydık biz onu niye serbest bırakacaktık ki? Bu, Türk kardeşlerimize yardım etmek için çok iyi bir fırsat olurdu. Karayılan’ı yakalayıp serbest bırakmakta nasıl bir menfaatimiz olabilir ki? Biz tekrar ediyoruz ki PKK da PJAK da terörist gruplardır” ifadelerini kullandı. Konuk Bakan, PKK ve PJAK’ın iki ülkenin ortak sorunu olduğunu kaydederek, “Biz bu örgütlere karşı daha fazla işbirliği yapmamız gerektiğine inanıyoruz. Devletlerin ve halkların sabırlarının da bir kapasitesi vardır. İran ve Türkiye olarak bir ağacın iki dalıyız. Türkiye’nin sorunları kesinlikle bizim sorunumuzdur. Bizim sorunlarımız da aynı zamanda Türkiye’nin sorunudur. İran ve Türkiye birbirlerinin rakibi değil, tamamlayıcısıdır” açıklamasını yaptı. Salihi, AB’nin PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen aynı tutumu PJAK’a karşı göstermediğini belirterek bu duruma sitem ettiklerini ve bu konuda Davutoğlu’ndan destek istediklerini ifade etti.

Davutoğlu’ndan teşekkür
Salihi’ye düşüncelerinden dolayı teşekkür eden Davutoğlu da “Biz PKK ve PJAK’ı bölgemizdeki istikrarı, Türk, Kürt, İran halklarını ortak olarak tehdit eden bir odak olarak görüyoruz” dedi. Davutoğlu, son dönemde Türkiye ile İran istihbarat ve güvenlik kurumları arasında, ortak mücadele bağlamında çok önemli adımlar atıldığını kaydetti.
YENİÇAĞ


OBAMA BU DAVAYI DUYMASIN!
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, PKK terör örgütünün, başlangıçtan günümüze kadar ABD tarafından, Türkiye’yi meşgul etmek için kullanıldığını, bu desteğin arkasında, Amerikalı bir generalin İncirlik üssünde verdiği brifingde açıkladığı gibi Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarında Kürdistan devleti kurmak projesinin yattığını, bunun da NATO ve BOP haritaları ile sabit olduğunu resmen açıklasa, ardından Türk ABD ilişkileri bozulsa, ABD yönetimi Türkiye’deki siyasi iktidarı “kendi halkının üstüne bomba yağdıran bir yönetim” olarak ilan etse ve terör örgütü ve yandaşlarını “demokrasi isteyen muhalifler” olarak gösterse, ardından NATO uçakları Türkiye’yi bombalamaya başlasa, Abdullah Gül veya Tayyip Erdoğan, meydana getirilen kaos ortamında, teröristler veya ABD’ye göre muhalifler tarafından yaralı olarak ele geçirilse, oınlara ne yaparlardı?
Libya’daki satılmışlar, Kaddafi’ye ne yapmışlarsa onu yaparlardı büyük ihtimalle?
Peki Türk halkı böyle bir saldırıya karşı ne yapardı?
Bütün Türkler, kanının son damlasına kadar Türkiye’yi, Cumhurbaşkanı’nı ve Başbakan’ı savunur, onları gözü gibi korurdu. Şimdi de koruyor zaten.. İfade etmek istediğim o ki Türkiye’nin iktidarı, “Arap Baharı” denilen Amerikan operasyonuna destek vermek suretiyle, işte böyle bir adaletsizliğin ortağı olmuştur.

Bir ara devlet televizyonu marifetiyle, “İran, PKK terör örgütünün iki numaralı adamı Murat Karayılan’ı yakaladı” haberini yaydılar. O kadar iddialı bir haberdi ki, İran’ın tutumunu beklemekten başka çare yoktu. (İran makamları ile temas kursanız, adınızı “İran ajanı”na çıkarabilirler hemen. Amerikan elçisi ile görüşenler ise ülkeyi yönetiyor.)
Meğer İran Dışişleri Bakanı Salihi, anında Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu arayıp, Murat Karayılan’ın yakalandığı haberinin doğru olmadığını bildirmiş.
Biz bunu ne zaman öğrendik? Salihi, Davutoğlu ile birlikte Ankara’da ortak basın açıklaması yaparken.. Fakat bu arada, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Türkiye ile İran’ın arasını açmak için özel mesajlar veriyordu.
Son Çukurca saldırısından sonra da Tayyip Erdoğan’ın PKK’ya destek veren iki ülkeyi suçladığını, bunların da İran ve Suriye olduğunu işleyen gazeteciler var.

Aynı çevreler, PKK’nın içindeki Suriyeli Kürtleri ve son Çukurca saldırısı emrini Suriyeli Fehman Hüseyin’in verdiğini de gündeme getirerek, Türkiye’nin ABD adına Suriye’ye askeri müdahalede bulunmasına haklı gerekçe oluşturmaya çalışıyor.
Suriye’nin geçmişte Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yı Bekaa Vadisi’nde barındırdığını hatırlatanlardan biri, orada terör eğitimi almış bir kişi!
Suriye hükümeti, bu konuda masumsa ve ortada büyük bir fitne varsa, hiç beklemeden, Türk Dışişleri’ne bilgi vermekle yetinmeyerek, bütün bildiklerini dünya kamuoyuna açıklamalıdır.

Çünkü, biz artık bu gibi konuları gazeteci olarak araştırırken bile tehdit altındayız. Mesela, bu yazıyı yazmadan önce karakola uğradım..
Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, “Kendilerini Olimpos tanrısı gibi görüp, ’ben yaparım’ mantığıyla hareket edenler Türkiye’yi bu noktaya getirmişlerdir. Türkiye’deki terörü Olimpos tanrıları azdırdı” diyerek “İslam’ı irtica diye gösterenler”i suçlamıştı.. Ben de bu ifadeyi yazıya “ayak” olarak almış ve Obama ile Erdoğan’ı eleştirmiştim. Bir AKP’li milletvekilinin “Ona dokunmak ibadettir” sözünü de hatırlatmıştım..
Yazım, Erzurum’da bir yerel gazetede, “misafir yazar” başlığı altında yayınlanmış, orada “Basın yoluyla hakaret” ten bir soruşturma açılmış, gazetenin sahibi ve yaziişleri müdürü ile birlikte tutuklanmam istenmiş. (Erdoğan’ın davadan haberi yoktur herhalde.. Bereket versin, Obama’ya hakaret iddiası yok.) Sulh Ceza Mahkemesi tutuklama talebini reddetmiş. İki aylık süre geçmesin diye ifadem alınmadan dava açılmış. Sulh Ceza Mahkemesi görevsizlik kararı ile davayı Asliye Ceza’ya gönderme kararı vermiş. Karakola ise geç gelen savcılığın “ifadesinin alınması” talimatı dolayısıyla davet edildim. Mahkeme kararını ibraz ettim.. Gazeteye geldim, televizyonda “Deniz Feneri sanıkları serbest bırakıldı” alt yazısını gördüm..
Bu itibarla biz artık kendimizi korumak derdindeyiz; her an Felâk suresini okuyoruz; Suriye de İran gibi kendisini savunsun..
Aslan BULUT


ASIL HEDEF SURİYE!..
Şehitlerin kanları yerdeyken ve bütün ülke ayaktayken yüzyılın rezaleti Deniz Feneri’nde tahliye kararı... Bir taraftan asker Irak’ın kuzeyinde terörist peşindeyken birer ikişer general ve amiraller tutuklanmaya devam ediyor. Sultan Tayyiban hazretleri medya patronlarını ve yöneticilerini toplayarak emirler yağdırıyor. Bölücülüğün, ayrımcılığın dik âlâsı yapılıyor hükümetin icrasında... Üç bin satan, bedava dağıtılan gazeteler misafir ediliyor başbakanlıkta. 250 bin okuru olan Sözcü yok. Cumhuriyetimizle yaşıt Cumhuriyet yok. Milli direnişin kalesi Yeniçağ yok. Tirajı 40 bini geçen Aydınlık yok...
Düne kadar Genelkurmaydaki akredite gazeteciler meselesini dile getirip demokrasi nutukları çekenler bakalım bu ayrımcılık karşısında neye sığınacak. 28 Şubat’ta Çevik Bir’in talimatı ile işinden atılanlar bakalım Erdoğan’ın “ileri demokrasi” sine ne yazacaklar. Vatandaşın iliğini, kemiğini sömüren zam yağmurlarına Şimşek’in ağzı ile “güncelleme” haberi yazan kalemşörler umarım aynalara bakabiliyordur.
Manşetlerde hedef Suriye ve İran... Oysa İran Kandil’i bombalıyor. PEJAK’ın canına okudu. Ama ABD’nin tebliği gereğince hedefte Suriye var. Bu yüzden PKK’nın son saldırılarının emrini Behroz Erdal’ın verdiği yazılıyor. Çünkü Behroz Erdal Suriyeliymiş. Aslında İmralı’daki Apo ile Kandil’deki Karayılan böylesi saldırı emirlerini vermezmiş. Behroz da Suriyeli öyle mi? Bu sütunlarda defalarca yazdım. Behroz Erdal Cizrelidir. Albay Cemal Temizöz uğradığı iftiralara mahkemede cevap verirken Behroz Erdal’ın Cizreli olduğunu, yedi sülalesi ile beraber evlerine kadar tarif etti. KCK’nın avukatı olan akrabasını da ifşa ettiği için müdahil avukatların sözlü saldırısına uğradı. Halen kod adı “Dr Behroz Erdal” deniyor, Suriyeli Hüseyin Feyman yalanları söyleniyor. Her şeyden önce doktor falan değil. Mektep dahi görmemiş katilin tekidir. Emirleri Suriye’den değil Kandil’den alır. Aksi halde binlerce örgüt içi infaz gibi hain ilan edilerek çoktan öldürülürdü. Yok efendim Apo’nun muhalifi imiş. Kurulduğu günden bu yana Apo’ya kim muhalefet etse anında öldürüldüğü bilinmiyor gibi bu yalana sığınanlar bana göre işbirlikçidir.
Başbakan medya patronlarına “terör olaylarını büyütmeyin” talimatı verirken aynı toplantıda MİT’in ne iş yaptığını sorma cesareti sergileyebilmiş midir? Bir taraftan şehit cenazelerini kaldırırken diğer taraftan sınır ötesi harekatın zafer naraları atılıyor. Biz bu filmi önceden gördük. Türk Ordusu Irak’a girdiğinde önce “6 ay da kalabiliriz, 6 yıl da” diyen Yaşar Büyükanıt’ın ABD heyetinin Erdoğan’ı ziyaretinin hemen ardından yani bir gün sonra “Zaten geri çekiliyorduk” sözlerini de unutmadık. Yarın öbür gün “Harekat amacına ulaşmıştır. Soğuk hava koşulları yüzünden çekiliyoruz” diye bir açıklama okursanız hiç şaşırmayın. Zira ABD işgal ettiği Irak’ta Türk Ordusu istemiyor; bunu da açıkça söylüyor. Bu son giriş de kamuoyunda biriken gazı almaktan öteye gitmeyecektir.
Gelelim Kaddafi’nin sonuna... Son kullanma tarihi dolmuştu tıpkı Saddam gibi. Kaddafi ile Erbakan ve Erdoğan kucaklaşırken hep aleyhinde yazdım. Türk milletine hakaretini hiç affetmedim. Lakin son demindeki kararlılığına yani “ya zafer kazanacağım ya da şehit olacağım” tavrına saygı duyuyorum. İstese milyarlarca doları alıp bir başka ülkeye sığınabilirdi. Ama savaşmayı, onuru ile ölmeyi tercih etti. Tarihte olduğu gibi günümüzde bu onurlu yolu seçen insan sayısı o kadar az ki Kaddafi’ye bile saygı duymak zorunda kalıyoruz. Ne günlere kaldık
demeyelim.
Daha ne günler göreceğimizin endişesindeyiz.

Yavuz Selim DEMİRAĞ

ARAP BAHARININ ÖZETİ:

"Dünya bir diktatörden kurtuldu", “Tiran’ın sonu”, “Diktatörün ölümü” , “Kaddafi, son”, "Ateş etmeyin diye yalvardı", "Bir diktatörün sonu"... Atlantik medyası ve onların Türkiye ayağı yandaş medya, Libya lideri

Kaddafi'nin ölümünün ardından bu başlıkları attı. Peki Kaddafi nasıl bir diktatördü?...
Gazetelerde kanlı fotoğrafları boy boy gösterilen, sunucuların ölüm haberini sevinçle verdikleri Kaddafi ülkesine 42 yıl boyunca zulmetti. İşte bir diktatörün 42 yıllık zulüm tablosu...
*Libya'da evlerde kullanılan elektrik bedava.
*Su ve doğalgaz zorunlu ihtiyaç kapsamında olduğu için bedava.
*Libya'da eğitim ve sağlık hizmetleri bedava.
*Libya devleti, tüm hastalara ilacı hiçbir ücret talep etmeden veriyor.
*Benzinin litresi 0.08 Avro, yani bir Libyalı'nın bir litre benzine ödediği para Türk Lirası'yla yaklaşık 20 kuruş.
*Libya ulusal bankaları faiz almıyor.
*Libya vatandaşları hiçbir şekilde vergi ödemiyor.
*Libya hem Afrika'da hem de tüm dünyada en borçsuz ülke.
*Libya'da arabalar fabrika çıkış fiyatına satılıyor, nakliye bedellerini ise devlet karşılıyor.
*Yurtdışında burslu okuyan öğrencilere Libya devleti iadesiz olarak aylık 1650 Avro burs veriyor.
*Libya'da tüm üniversite mezunları bir iş bulana kadar maaşa bağlanıyor.
*Libya'da evlenmek isteyen tüm çiftlere devlet 150 metrekarelik daire veriyor.
*Libya'da istisnasız olarak her aile aylık 300 Avro, yaklaşık 760 Türk Lirası yardım alıyor.
*Petrol gelirlerinin yüzde 90'ı Libya halkına gidiyor.
Tüm bu cümleleri artık geçmiş zaman kipinde vermek gerekiyor. Çünkü Libya ve dünya büyük bir diktatörden kurtuldu.
AYNI DİKTATÖR KADDAFİ:

LİBYA'YA "DEMOKRASİ" GELİYOR

KADDAFİ'nin;
*Kıbrıs barış harekatında Amerika'ya kafa tutarak, Türkiye'ye yardım ettiğini,

*1970`lerdeki petrol krizi sırasında Türkiye`ye ucuz petrol veren tek lider olduğunu,

*Amerikan ambargosunu yararak, Türk silahlı Kuvvetleri’ne 25 tonluk roket ve 4 uçak dolusu askeri mühimmat hibe ettiğini,

*Türkiye'ye gönderilecek malzemelerin uçaklara yüklenmesinde bizzat yardım ettiğini ve sırtında uçaklara malzeme taşıdığını,

*Amerika ve İngiltere'nin Libya'daki tüm askeri üslerini kapattığını,

*Bütün yabancı bankaları ve petrol işletmelerini kamulaştırdığını,

*Amerika'nın 15 Nisan 1986'da Trablus ve Bingazi’ye düzenlediği hava saldırısında evlatlık kızını kaybettiğini ve eşiyle iki çocuğunun yaralandığını,

*İtalya'nın karşısına göğsünde Ömer Muhtar fotoğraflarıyla çıktığını, biliyor muydunuz?



“Hâlbuki hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!”
Mustafa Kemâl ATATÜRK
BANU AVAR






CİNAYETE YARDIM VE YATAKLIK ETMEK
Kaddafi kendi halkının sapkınlarınca linç edildi. Linçe katılanlardan biri; “NATO’nun desteğiyle devrim yaptık, Allah’ıma çok şükür” diyordu(!)..

Soğuk savaş sonrasında Pentagon yeni düşmanı belirlemişti:
Müslüman Dünyası…
Bush Irak’a girerken “Haçlı Savaşı başlattık” demişti.
Hedef ülkelerin şuursuz beyinleri bu Haçlı güruha piyon olurken acaba kimin Allah’ına şükrediyordu?
İslamiyet savunmasız bir insanı linç etmeye cevaz vermez. Bu ölüm bir cinayettir. Kaddafi şehittir. Allah(c.c.) Rahmet eylesin.
Kaddafi’nin öldürülmesinde AKP Hükümeti’nin sorumluluğu vardır. Kaddafi’nin kanı Erdoğan ve Davutoğlu’nun eline bulaşmıştır. Habil-Kabil hikâyesinde olduğu gibi, AKP Kabil’in mirasına sahip çıkmıştır.

Saddam diktatör dediler. Tarihin demokratik kılıflı sapkın diktatörü Bush ile ittifak ettiler. Irak’ta 1.5 milyon Iraklı öldürüldü. Söyler misiniz bana, Saddam diktatör olarak 1,5 milyon Iraklı mı öldürmüştü? 2 Milyon Irak vatandaşı Suriye’ye göç etti. Saddam bir diktatör olarak 2 milyon vatandaşını göç mü ettirdi? Binlerce kadın ve çocuk yaşta kızlara tecavüz edildi. Hatta erkeklere. Saddam bir diktatör olarak halkına bu tecavüzleri mi yaptı?

Ebu Gureyb Hapishanesinden haykırıyordu Iraklı Müslüman kadın Nur. Sürekli tecavüze uğruyoruz. ABD askerlerinin piçleri var karnımızda. Öldürün bizleri diye yalvarıyordu. Kime mi? ABD askerleri sağ salim ülkelerine dönsün diye dua edenlere. Oysa onlar çoktan Kabil’in mirasına ortak olmuştu. Tıpkı Libya’da olduğu gibi Irak’a da ramazanda bomba yağdırmanızda sakınca yok demişlerdi. Ve Saddam bir bayram günü idam edildi. Haçlı güruh Haçlı Savaşı’nın gereğini yerine getirmişti. Tıpkı ataları gibi... Ataları da aç karınlarını doyurmak, Anadolu’nun zenginliklerini talan etmek için akın etmişti.

Bush katil askerlerini “şeytanlarla savaşacaksınız” diyerek saldı Irak Halkı’nın üzerine. Saddam’ın heykellerini yıkarken AB-D’ye alkış tutanlar, ihanetin bedelini sadece canlarıyla değil, şereflerini de kaybederek ödediler.

Irak’ın tohum bankası talan edildi. Müzeleri soyuldu. Bütün zenginlikleri ele geçirildi. Petrolü petrol devlerinin eline geçti.
Iraklıya ne kaldı? Üçe bölünmüş harabe bir Irak. Ortaya düşen şeref ve namusları… Binlerce ABD piçini karnında taşıyan Iraklı kadınlar ve Ebu Gureyb gibi Haçlı hapishaneleri… Fuhuşa sürüklenen kadınlar da cabası.

Kim, asıl kanlı diktatör veya diktatörler kim? Afganistan, Irak, Ruanda, Libya’da milyonların canına kıyanlar mı, ülkesinin kaynaklarını soyguncu emperyalistlere koklatmayanlar mı?

Libya dizleri üzerine çökene kadar Osmanlı ile beraber savaşan ve elimizden kayan bir ülke.
Ömer Muhtar… Önce Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ı vurdular zincire. Şimdi Kaddafi… Utanç verici bir biçimde linç ettirildi.

Kıbrıs Savaşında ABD’ye rağmen yanımızda yer alan Kaddafi… Para almadan yakıt verdi. Kaddafi Türkiye’de Deniz Harp Okulunda eğitim aldı. O Türkiye’yi çok seviyordu. Libya Kültür Merkezleri açarak Türk Halkı ile kaynaşma sağlamaya çalışıyordu.

Ülkesinin kaynaklarını millileştirince hedef oldu. 1986 yılında Kaddafi emir vermiş gibi “ABD konsolosluklarını vurun” diye bir emir geçirildiği söylendi. İngiltere işi biliyordu, oralı olmadı. Kaddafi emir vermiş gibi geçilen emirin İsrail menşeili olduğu iddia edildi ama ABD 1986 yılında Kaddafi’nin çadırlarının olduğu yeri bombaladı. Yaralanmalar oldu. Bir evlatlığı da öldü. O dönem ANAP Hükümeti vardı. Aynı korkak ve yanaşma tavırla ABD’nin yanında yer aldılar. Yunanistan Libya’ya uçak gönderip yaralıları Yunanistan’a getirdi. O zaman Kaddafi şöyle dedi: “Biz dostumuzu-düşmanımızı iyi öğrendik.”
Ve Libya Kültürleri kapattı. Türk Müteahhitler paralarını doğru alamadı. Her zamanki gibi yanaşma siyasilerin basiretsizliklerinin bedelini Türk Halkı ödedi. Kaddafi haklıydı.

Erdoğan seçimde kendi resmiyle beraber iki siyasinin resmini kullandı. Özal ve Menderes… Çok haklıydı. Menderes Hükümeti Cezayir’in bağımsızlığına “hayır” oyu kullanarak Kabil’in mirasına sahip çıkmıştı. Özal Libya’nın değil ABD’nin yanında yer alarak mirası devam ettirdi. RTE zaten Kabil’i bile kıskandırdı. O 1,5 Milyon Müslüman Iraklının katline el verdi. Bomba dolu uçaklar Türkiye’den kalktı. Dahası ABD askerlerinin kumanyaları Türkiye üzerinden gitti.

ABD tetikçisi El Kaide ve Müslüman Kardeşler’e de el veren AKP, AB-D’nin psikolojik harp unsuru olan El Cezire Televizyonuna ülkemizde yayın yapma izni verdi.

AB-D’nin Libya’da ki PKK’sına elden bavulla para götürdüler. İzmir’i “seri katil” durumuna gelmiş NATO’ya üs yapıp binlerce Libyalı Müslüman’ın bombalanmasına onay verdiler. 600 Libyalı Müslüman’ın denizde boğulmasına da seyirci kaldıkları gibi…

AKP cinayet ve soygunlara sadece kendi destek vermedi. Türk Devleti’nin tarihine de bu utancı yapıştırdı.

Haçlı Orduları’na “medeniyet ve sanat getirdiler” diyebilecek kadar tarihi gerçekleri saptıran ve katil Haçlı Çapulcuyu aklayan Erdoğan’dan başka ne beklenir ki?

Ne garip değil mi? Erdoğan’ın dostu da Libya’da benzer sözler söylüyor.Libya’nın başkenti Trablus’ta yapılan törenle, İtalyan işgalinin 100. Yılı kutlanıyor(!)..


Yazıklar olsun. Ömer Muhtar’ın kemikleri sızlıyordur. İtalyanlar tarafından zincire vurulan Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ın, Şeyh Sunisi’nin…

Tıpkı Çanakkale’de 57. Alayın, bütün ülkede yatan şehitlerimizin kemiklerinin sızladığı gibi.

Erdoğan PKK’nın topraklarında eğitim almasına izin veren Filistin’e aşık ama Türk Dostu antiemperyalist Kaddafi’ye düşman(!)… Türkiye dahil 22 Müslüman ülkeyi bölmek isteyen ABD ve arkasındaki şeytani karanlık güce dost ama Esad’a düşman(!).. Tıpkı Ağrı’yı isteyen Ermenistan’a dost olurken, öz be öz kardeşimiz Azerbaycan bayraklarını stada sokmayıp çöplere attırdıkları gibi…

“İradesi kendi elinde olmayanları” dost edinenlere de bu ibretlik resimler KAPAK OLSUN!!.

Erdoğan, Davutoğlu ve AKP’lilerin eline Habil’in kanı bulaşmıştır. Habil’in katlini seyreden herkes de Kabil’in mirasının ortağıdır!!..

Kim ki bu yapılanlara Müslümanlık diyor; bilin ki onlar Müslüman düşmanıdır.
Onlar aynı zamanda insanlık suçu işliyor.
“Gittik, gördük, öldürdük” diyen şeytanın askeri Hilari’nin dostlarının elinden Kaddafi’nin kanları damlıyor.

Böyle bir Linç dinimizde yoktur.

Üç bakanlık bütçesine sahip Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir linç karşısında susuyor. Tıpkı Ramazan ayında Libya’nın bombalanmasına “olur” verenlere sustukları gibi. Irak Türkiye üzerinden bombalanırken sustukları gibi…
Allah ve Peygamberin emirlerine uyup yapılanları yorumlamaları gereken Diyanet İşleri Başkanlığı, hükümetten Allah’tan daha fazla korkuyor olmalı ki susuyor.
O zaman ben de sorarım: Sizlerde mi Erdoğan’ı din edindiniz?
Böyle bir Diyanetin bana anlatacağı hiçbir şey yoktur!!..

Ya sizlere?

Diyanet İşleri Başkanlığına sesleniyorum:
Mademki bizlerin vergilerinden ödenen maaşlarla orada oturuyorsunuz; sizleri Kuran Ahlakı ve Muhammed-i ahlaka davet ediyorum. Böyle devam ederseniz İSLAM’A DAVET ETMEK zorunda kalacağım.
Bu da böyle biline.
Zahide UÇAR

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

19 Ekim 2011 Çarşamba

AKP İSRAİL’İN CAN SİMİDİ



 HER GÜN ŞEHİT VEREN ÜLKENİN BAŞBAKANININ BAŞARISI
SÖZE GEREK YOK:

Füze kalkanıyla Yahudilere hayati değerde koruma sağlayan iktidar 5 yıldır esir tutulan Şalit’in serbest bırakılmasında da başrol oynadı!
Yahudi ödüllü Erdoğan
Topraklarını füze kalkanına açarak İsrail’i korumaya alan AKP, Hamas’ın İsrailli asker Gilat Şalit’in özgürlüğü için seferber olmuş. Desteği, Yahudilerin ödül verdiği tek Müslüman olan Başbakan Erdoğan’ın Yardımcısı Arınç açıkladı. 
“Büyük katkımız oldu”
Arınç, “Şalit’in hayatının bugüne dek muhafaza edilmesinde Türkiye’nin çok önemli katkıları oldu. Bunu İsrail tarafının da biliyor ve Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ifade ediyor olması ne kadar hassas ve girişimci olduğumuzu gösteriyor” dedi.

AKP’den İsrail’e bir destek daha
İktidar, füze kalkanına ev sahipliğinin ardından arabuluculuk yaptığı takasta İsrail’in sınır dışı edilmesi şartıyla serbest bıraktığı 10 Hamas militanını Türkiye’ye kabul etti.
Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıda 9 Türk’ün öldürülmesi nedeniyle askeri ambargo uyguladığımız İsrail’e AKP iktidarından bir jest daha geldi. İsrail’i İran’a karşı koruyacak NATO füze kalkanını Malatya’ya konuşlandırmayı kabul eden AKP iktidarı bu kez de Hamas’ın elinde 5 yıldır tutsak bulunan İsrailli asker Gilad Şalit’e karşılık 1027 Filistinli tutsağın serbest bırakılması anlaşmasına arabuluculuk yaptı. AKP, bu takasın ardından İsrail’in sınır dışı edilmesi şartıyla serbest bıraktığı ve hemen hemen tamamı birçok kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış olan 10 Hamas militanını Türkiye’ye kabul etti.

Ankara’da toplantı
İsrail’le Filistin’in takas konusunda anlaşmasının ardından önceki gece Hamas’tan üst düzey bir yetkili Ankara’ya geldi. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Hamaslı üst düzey bir yetkili dün Ankara’da ilgili kurumlar ve yetkililerle temaslar yaparak, takas anlaşması çerçevesinde serbest bırakılan ve Türkiye’ye gelecek olan Filistinlilerle ilgili detayları görüştü.

İlk aşama tamam 
İsrail ile Filistin’in anlaştığı takasın ilk ayağı dün tamamlandı. 477 Filistinli İsrail tarafından serbest bırakılırken İsrailli asker Gilad Şalit, sabahın erken saatlerinde Gazze’den Mısır’a götürülerek Mısırlı yetkililere teslim edildi. Şalit’in tünellerden geçirilerek Mısır’a ulaştırıldığı öğrenildi. Öğle saatlerinde ise Şalit’in artık İsrail’de olduğu haberleri gelmeye başladı. İsrail Ordu sözcülüğü, Şalit’in İsrail’de bulunduğunu doğruladı. Şalit, helikopterle geldiği İsrail’in askeri hava üssü Tel Nof’ta, ilk kez ailesiyle bir araya geldi. Şalit’i havalimanında, helikopterin indiği yerde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu karşıladı. Netanyahu’ya selam duran Şalit, Başbakan’la kucaklaşmasının ardından, babası Noam Şalit ile kucaklaştı. Netanyahu, Şalit’e “Merhaba Gilad, İsrail devletine hoş geldin. Seni evde görmek güzel” dedi. Şalit törenin başlamasından önce anne ve babası Noam ve Aviva Şalit’in yanı sıra aynı yerde kendisini bekleyen kardeşi Yoel ve dedesiyle özel bir odada bir araya geldi. Şalit daha sonra hastaneye götürülerek sıkı bir sağlık kontrolünden geçirildi.

Mısır televizyonuna konuştu
Şalit, Mısır televizyonuna verdiği demeçte, “Artık özgürüm. Yapacak çok şeyim var” dedi. Şalit, halen İsrail cezaevlerinde bulunan Filistinlilerin serbest kalmasının kendisini mutlu edeceğini de ifade etti. Haziran 2006’dan bu yana tutsak bulunan Şalit, sağlık durumunun iyi olduğunu belirtti. Bu arada Takas anlaşması kapsamında salıverilecek diğer 550 Filistinli tutuklunun ise iki ay içinde serbest bırakılması bekleniyor.

Takasta Türkiye’nin katkısı büyük
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, İsrail-Hamas tutuklu takasına ilişkin, “İnsani amaçlarla bir takasın yapılmasında ve Şalit’in hayatının bugüne kadar muhafaza edilmesinde Türkiye’nin çok önemli katkıları oldu” dedi. Arınç, Makedonya Bilimler Akademisinden ayrılırken gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin, İsrailli asker Gilad Şalit’in serbest bırakılmasını nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine Arınç, şunları söyledi:

İsrail de bunu biliyor
“Şalit’in serbest bırakılmasını büyük bir memnuniyetle takip ediyorum. Geçtiğimiz günlerde de İsrail Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin bu konudaki insani yaklaşımından övgüyle söz etti. Bu, şu gerçeği ortaya koyuyor: Türkiye ile İsrail hükümetleri arasında bir sıkıntı olabilir, bunu yaşıyoruz. İsrail’den Mavi Marmara olayı sebebiyle özür dilemesi, tazminat ödemesi ve yıllardır Gazze halkına karşı sürdürülen ambargonun bir şekilde mutlaka kaldırılması talebinde bulunduk. İnsani amaçlarla bir takasın yapılmasında ve Şalit’in hayatının bugüne kadar muhafaza edilmesinde Türkiye’nin çok önemli katkıları oldu. Bunu İsrail tarafının da biliyor olması ve Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ifade edilmesi, bu konuda Türkiye’nin ne kadar hassas ve girişimci olduğunu gösteriyor. Bugün belki bir kişiye karşı yüzlerce insanın serbest bırakılacağın, bunların bir kısmının da Türkiye’ye gönderileceğini Türkiye vasıtası ile bir değişime tabi tutulacağını biliyoruz.”

Haniye, İsrail’in bıraktığı Filistinlileri tek tek kucakladı
İsrail-Hamas tutuklu takası anlaşması çerçevesinde serbest bırakılan Filistinliler Refah sınır kapısındaki karşılamanın ardından Gazze şehir merkezine götürüldü. Sabahın erken saatlerinden itibaren Refah sınır kapısında toplanan binlerce kişi, 300 Filistinlinin otobüs ve minibüslerle Refah’a ulaşmasıyla bayram yaptı. Filistinlileri burada Gazze’deki yönetimin Başbakanı İsmail Haniye başta olmak üzere Hamas yetkilileri ve diğer örgütlerin önde gelen isimleri karşıladı. Haniye, Filistinlilerle tek tek kucaklayarak öptü. Daha sonra Filistinliler otobüs ve minibüslerle yine Refah sınır kapısında bekleyen ailelerinin yanına götürüldü. Aileler uzun yıllar sonra ilk kez yakınlarıyla burada karşılaştı, aileler sevinç gözyaşları döktü. Duygusal anların da yaşandığı karşılamada sık sık Hamas lehine sloganlar atılarak tekbir getirildi. Yaklaşık iki saat süren karşılamanın ardından serbest kalan Filistinliler otobüs ve minibüslerle Gazze şehir merkezindeki kutlama alanına götürüldü. Gazze El Ketibe meydanındaki karşılama, Gazze tarihinde bugüne kadar görülen en büyük gösteri oldu. Dünü resmi tatil ilan eden Hamas meydandaki törenler sırasında “gövde gösterisi” yaptı.

Sizi unutmuyoruz
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da Filistinliler’in özgürlüğe kavuşmalarını kutlarken, “İsrail hükümeti ile aynı miktarda Filistinli tutuklunun serbest bırakılması için anlaştık” dedi. Halihazırda İsrail cezaevlerinde bulunan Filistinli tutuklulara da seslenen Abbas, “Sizi unutmuyoruz... Her dakika sizin, hepinizin serbest bırakılmasını görmek için çabalayoruz. İnşallah, yakın zamanda sizleri de aramızda göreceğiz” diye konuştu. Bu arada Haniye ve Abbas’ın, Filistinli tutukluların serbest bırakılması nedeniyle, karşılıklı olarak birbirlerini tebrik ettikleri belirtildi.
Yeniçağ gazetesi
 


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

18 Ekim 2011 Salı

TERÖR ENSTİTÜSÜ



Doç. Dr. Celalettin Yavuz
TÜRKSAM Başkan Yardımcısı
Terör Enstitüsü
Devlet görevlilerinin PKK terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’la İmralı’da görüşme- müzakereleri yanında, bazı terör elebaşılarıyla benzer müzakerelerin Oslo’da sürdürüldüğünün anlaşılması, ancak bu müzakerelerin aksine PKK’nın istekleri verilmeyince, Haziran 2011’in sonundan itibaren artan sayıda terör olayları Türkiye’nin en önemli gündem maddesi haline geldi.

Terörün tasfiyesi konusunda da çeşitli fikirler gene havada uçuşmaya başladı. Terörün tasfiyesi bir günde, bir ayda, bir yılda olabilecek bir şey değildir. Tasfiye yavaş, ancak kararlılıkla, ülkenin ve Meclis’in uzlaşmasıyla mümkün olabilmektedir. Terörün tasfiyesi konusunda en sık verilen İngiltere’deki İrlanda Cumhuriyet Ordusu (İRA)’nın tasfiyesi örneği, bu yazının esasını oluşturmaktadır.[1]

IRA Terörünü Hazırlayan Sebepler

Kuzey İrlanda olayları, diğer milliyetçi hareketlenmeler gibi kısa bir geçmişe değil, oldukça köklü bir tarihe sahiptir; İngiltere ile İrlanda arasındaki bu sorun dünyanın birçok bölgesinde koloni oluşturma yarışına girmiş olan İngiltere’nin 12. yy’de İrlanda adasını ele geçirmesiyle başlamıştır. IRA’nın oluşumuna zemin hazırlayan etkenlerin başında Katolik-Protestan çatışmasının geldiği görülmektedir.

İrlanda adasında meydana gelen bu mezhep bölünmesinin kökleri, Katolik Kilisesi’nin Kral VIII. Henry’nin Anne Boleyn ile evlenmesine izin vermemesi sonucu Kral Henry’nin mezhebini değiştirerek Anglikan Kilisesi’nin kurulmasını sağladığı dönemlere kadar uzanmaktadır. Katolik mezhebinin tüm değerlerini silebilmek amacıyla sert ve kararlı adımlar atılmış, baskı 12. yy’de Kral II. Henry tarafından İngiltere’ye katılan İrlanda adasındaki Katoliklere de uygulanmıştır. İngiltere Kilisesi 16. yy’de Vatikan’dan uzaklaşarak kendi Protestan Kilisesi’ni kurmaya başladı. İngiltere, Galler ve İskoçlar Protestanlığı kabul ederken, İrlanda Katolik olarak kalmayı sürdürdü. Bu “İngilizleştirme” harekâtı 1534’ten 1691 yılına kadar çeşitli savaşlarla devam etti. Özellikle de Kral VIII. Henry’nin İrlanda’ya Britanyalı göçmenleri yerleştirmesi ile İrlanda’da ayrımcılıkla ilgili çatışmaların kıvılcımı çakıldı.

VIII. Henry, Katolik Kilisesinin tüm mal varlığına el koymuş ve İrlanda adasına göç eden Protestanlara bu mal ve toprakları dağıtmıştır. Bu şekilde adada, dini ve geleneksel değerlerini korumaya çalışan İrlandalı Katolikler ile Anglikan Kilisesi’ne girerek Protestanlığı kabul eden göçmenler olmak üzere iki grup oluşmuştur.

Yüzyıllar boyunca adanın Katolikler lehine olan nüfus yapısı değiştirilmeye çalışılmış; önceleri toprakların %60’ına sahip olan Katolikler, zamanla 18. yy’nin ortalarına varıldığında sadece %7’sini ellerinde tutabilmişlerdir. Büyük Britanya Kralı William of Orange dönemi ise, Katolikler açısından tam bir felaket olmuş, kamu kurumlarında görev almaları ve üniversite eğitimi almaları yasaklanmıştır. Bu durum İrlanda milliyetçiliğinin doğmasına zemin oluşturmuştur. İrlanda’da din eksenli bölünme, bu gelişmeler doğrultusunda etnik kökenli bölünmeye doğru yol almıştır.

Kolonisi olarak İrlanda’da hakimiyetini devam ettirmek isteyen İngiltere, İrlanda ile arasında halk, kültür, düşünce ve dil değiş-tokuşu yapmış ancak yapılan bu değiş-tokuşun adaletsiz bir şekilde uygulanması zamanla Katoliklerin mal varlığının elinden alınmasına neden olmuş ve Protestanlar varlıklı bir hayat sürerken, Katolikler yoksulluk içerisinde hayatlarına devam etmişlerdir. Bu durum Katoliklerin, Protestanlara ve onların bu varlıklı hayata sahip olmalarını sağlayan İngilizlere karşı kin ve nefret beslemelerine neden olmuştur.

İrlanda milliyetçiliğinin doğmuş olduğu ortamda Kuzey İrlanda’daki Katoliklerin oranı %34 civarındaydı ki, bu oranın çoğunluk olan Protestanların içerisinde asimile edilmesi çok zordu. Dolayısıyla ilk önce ‘Birleşik İrlanda Topluluğu’ oluşturulmuş, bu topluluğun etkin rol oynadığı 1798 isyanı sonucu 20.000’den fazla kişi ölmüştür. Bu ayaklanma İngiltere’yi, İrlanda’yı bir an önce Britanya’ya katma gerektiğini hatırlattı. Bu maksatla rüşvet, asalet ve toprak dağıtarak İrlanda Parlamentosunu adeta satın alarak ikna ettiler. Buna rağmen “Birleşme Yasası” ilk oylamada 104’e karşı 109 oyla reddedildi. Bunun üzerine ikinci bir oylama yapıldı ve 115 ret oya karşılık 158 oyla ilgili yasa kabul edildi. Zaman içerisinde de Protestanların baskın olduğu yeni yerleşim bölgeleri kurularak, İngiltere’yi destekleyen milletvekillerinin sayısı artırılmaya çalışıldı. Ağustos 1800 tarihli bu İrlanda ve İngiltere parlamentoları tarafından kabul edilen “Birleşme Yasası”na göre kabul edilen temel maddeler şöyle idi:
“1. İrlanda, Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı’na katılacaktır.
2. Dublin Parlamentosu feshedilecektir. İrlanda, İngiliz Parlamentosunda 100 milletvekili, 4 daimi ve 28 geçici lord tarafından temsil edilecektir. (Hepsi de Anglikan olacaktır.)
3. İngiltere ile İngiltere arasında serbest ticaret yapılacaktır.
4. İrlanda, Birleşik Krallığın genel harcamalarının on yedide ikisinden sorumlu olacak, ayrı bir maliye bakanı istihdam edecektir.
5. İrlanda kendi mahkemeleri ve memuriyet sistemini koruyacaktır.
6. Hiçbir Katolik, memur olamayacaktır.”

Aslında bunun anlamı “Birleşme” değil, İrlanda’nın, İngiltere’nin boyunduruğu altına girmesi demekti.

Birleşme Yasası böyle kabul edilirken, Katolikler ile Protestanlar arasında eşitliği amaçlayan ‘Katolik Topluluğu’ ise, 1823 yılında kurulmuştur. İrlanda’daki baskı ve fakirlik dolayısıyla İrlanda adasını terk edip New York’a yerleşen İrlandalı Katolikler ‘Fenian Brotherhood’ adlı örgütü kurmuş ve İrlanda’nın bağımsızlığı için çabalamıştır. Bu örgütün Dublin’deki karşılığı ise ‘İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği’ örgütüdür. Bu örgütlerden de anlaşılacağı üzere, İrlanda milliyetçiliği oldukça yaygın bir hale gelmiştir. 

İngiltere’nin artık rahat edebileceğini düşündüğü bir dönemde bu kez İrlanda’daki büyük kıtlık yeni bir sorun yarattı. 1845’te çıkan ve özellikle patateste görülen büyük kıtlık dönemi beş yıl sürdü. Bu dönemde büyük sıkıntı çeken İrlandalılara İngiltere yardım etmedi. Kıtlığın atlatılmasında gene en büyük yardımı İrlandalılardan görmüşlerdi. Yani, evvelce Amerika’ya göç eden ve yıllar sonra İrlanda’nın bağımsızlığında da kendilerine yardımcı olacak olan Amerikalı İrlandalılardan…

İrlanda’yı kendi içerisinde özerk yapabilecek olan bir düzenleme nihayet 20. yy.’da hazırlanmış, lakin Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile bu tasarı askıya alınmıştır, bu durum İrlandalıların silahlı mücadeleye başvurmasına neden olmuştur. Bu süreç içerisinde 1919 yılında İrlandalı gönüllü grupları bir araya gelerek silahlanmış ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA)’nu kurmuşlardır. Bu örgüt üyelerinin yaş durumları incelendiğinde %5’inden çok daha azının 40 yaş ve üzerinde olduğu, büyük bir bölümünü ise arkadaş etkisiyle örgüte katılan 18 ile 19 yaşlarındaki gençlerin oluşturduğu görülmektedir. Örgüt üyelerinin hem genç hem de bekar oluşu inandıkları değerlere daha sıkı bağlanmalarına ve hayatta riske atacak pek fazla varlıklarının olmayışı nedeniyle beklenenden çok daha fazla şiddet eylemine yönelmelerine neden olmuştur. Erkekler silahlı örgüt içerisinde yer alırken, kadınlar genellikle örgütün siyasi kolu olan Sinn Fein içerisinde bulunmuş ya da IRA’ya destek olan ve yarı-askeri bir birliktelik olarak bilinen ‘Cumann na mBan’ isimli örgütte görev üstlenmişlerdir. 

Eski “IRA” olarak da bilinen bu ilk IRA’nın mensupları 1919 yılında patlayıcı madde nakline refakat eden İrlanda Kraliyet polisine saldırarak ikisini öldürmüştü. Bu eylemleri dönemin IRA militanlarından Dan Breen, “Kasıtlı olarak eylem yaptık. Treacy (diğer saldırgan) bana, savaşı başlatmanın yolunun birisini öldürmek olduğunu söyledi ve biz bir savaş başlatmak istiyorduk. Bu yüzden düşman güçlerinin en önde ve en önemli dalından olan polisleri öldürmeye karar verdi…” şeklinde anlatmıştır.

IRA, 1920’li yıllarda eylemlerini kentlere taşımış, ardından bombalamalar, yaralamalar ve diğer terör eylemleri birbirini izlemiştir. İrlandalılar uzun yıllar süren mücadeleler sonrası, Birinci Dünya Savaşı sonrasında uygun atmosferden yararlanarak Bağımsız İrlanda Cumhuriyetini ilan etmiştir. İngiltere, İrlanda adasının kuzeyinde yer alan Ulster bölgesinin kendisine bağlı kalması şartı ile Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti’ni tanımıştır. 

1921 tarihli bu anlaşmaya göre, Kuzey İrlanda istemesi halinde, anlaşmada belirlenen koşullar dâhilinde “Serbest İrlanda”dan ayrılabilecekti. Bunun için de anlaşmanın imzalanmasından itibaren birkaç aylık belirli bir süre gerekliydi. Serbest İrlanda ile Kuzey İrlanda arasındaki sınır ise “İrlanda sınır komisyonu” tarafından belirlenecekti. Fakat bu işlem gerçekleşmedi. Serbest İrlanda’nın İngiltere’ye olan borcunun silinmesi karşılığında sınırlar değiştirilmedi. İki yıl boyunca Kuzey ve Güney iki İrlanda Meclisi ve iki hükümet mevcuttu.

Ancak, adanın ikiye bölünmesi ve Kuzey İrlanda’nın İngiltere’ye bağlılığı üzerinde anlaşmaya varılması sonucu, bu durumu IRA içerisinde kimi gruplar Cumhuriyete ihanet olarak kabul etmiş ve örgüt ikiye bölünmüştür. Bundan böyle IRA iç hesaplaşma ile İrlanda topraklarında da terör estirmeye başlamıştır. İç savaş sonrasında İrlanda hükümeti, IRA’yı yasadışı terör örgütü olarak ilan etmiş ve tasfiye etme harekâtına başlamıştır. Bu dönem sonrasında ise Cumhuriyetçi İrlandalılar 1921 yılında ayrıldıkları soydaşlarıyla birleşmek amacıyla İngiltere ve İngiliz kontrolündeki Kuzey İrlanda hükümetine karşı mücadele etmeye başlamışlardır.  

Cumhuriyetçilerin isteği, İrlanda adasındaki tüm İngilizlerin adayı terk etmesi idi. Buna karşılık adada önemli sayıda Protestan İngiliz iskân edilmişti. Bu Protestan Kuzey İrlandalılar da yapılan bağımsızlık antlaşmasından tedirginlerdi. Çünkü yeni Katolik devletin dini özgürlükleri kısıtlayacağı endişesini taşıyorlardı. Üstelik adanın diğer sakinlerine göre sanayi açısından çok daha gelişmiş ve daha varlıklı idiler. Gelecekte adanın diğer yerleri gibi “geri” kalacakları düşüncesine sahiplerdi. Bu sebeple Kuzey İrlandalı Protestanlar da silahlanmışlardı. Bu grup daha sonra “Birlikçiler” adıyla anılacaklardı. Amaçları İrlanda Cumhuriyeti’nden bağımsız, Protestanların kontrolü altında ve İngiltere’nin bir parçası olarak “Kuzey İrlanda” adı altında toplanmaktı. “Ulster Unionist Party” (Ulster Birlikçi Parti) ve “Democratic Unionist Party” (Demokratik Birlikçi Parti) şeklinde de iki önemli parti kurmuşlardı.

Öte yandan, “Cumhuriyetçiler” ya da “Milliyetçiler” olarak da bilinen Kuzey İrlanda’nın Katoliklerinin ana hedefi İngilizlerin tamamen İrlanda adasından çıkarılmasıydı. Sosyal Demokrat Liberal Parti (SDLP) ve IRA’nın siyasi kanadı olan Sinn Fein adında da iki parti mevcuttu. SDLP, İrlandalı Protestan nüfusun da ikna edilmesi suretiyle birleşmeyi savunurken, Sin Fein, birleşmenin derhal yapılmasını ve İngilizlerin de adadan çıkarılmasını hedefliyordu. Sinn Fein’ın siyasi destek verdiği IRA ile bu tarihten sonra amansız mücadeleler başladı. Çok iyi finanse edilen IRA aynı anda 400 militan bulundurabilmekteydi.

1921 yılından itibaren pek çok IRA faaliyeti sonunda çok sayıda insan öldürüldü, IRA elemanları yakalandı. Ekim 1921’de İrlanda’daki İngiliz askeri sayısı 57.000’e, güvenlikle ilgili RIC polisi sayısı 14.200’e ve gene güvenlik güçlerine yardımcı milislerin sayısı 2.600’e çıkmıştı. Anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte Güney İrlanda’daki İngiliz birlikleri 12 Ocak 1922’den itibaren çekilmeye başladılar. Anlaşma yanlıları ve IRA grupları arasındaki iç savaş 1923 yılı ortalarına kadar sürdü. Bir taraftan da Serbest İrlanda devleti ile İngiltere arasındaki müzakereler sürdürülmekteydi. Bunların sonucunda 6 Aralık 1922’de Serbest İrlanda devleti de resmen kuruldu. Bu devlete ait hükümet kuvvetleri karşısında IRA’nın yenilmesi sonucu, 1923 yılı ortalarında iç savaş da sona ermişti. 4.000 kişinin hayatına mal olan bu savaş sonucunda, anlaşma karşıtı yaklaşık 12.000 kişi de bir yıl süreyle toplama kamplarında tutukluluk hali yaşadılar. Anlaşma sonrasında 32 vilayetin yer aldığı Serbest İrlanda’ya karşılık, 6 vilayetin bulunduğu Protestan ağırlıklı Kuzey İrlanda İngiltere’ye bağlı kalıyordu. Bu sonuçla İngiltere İrlanda’dan vazgeçmiş, sadece Kuzey İrlanda ile yetinmişti. Ancak Serbest İrlanda hala “bağımsız” değildi.

Bu yeni düzenlemeyle İrlanda’nın kuzeyi Protestan ağırlıklı bir otonomiye kavuşurken, Serbest İrlanda’da da Protestanlar baskılara maruz kalıyorlardı. Bu sebeple kuzeyle güney İrlanda arasında karşılıklı göç yaşandı. Bir taraftan da şiddet olayları devam ediyordu. Kuzey’deki Protestan yönetiminde ilk Başbakan James Craig’le birlikte kurulan tüm “Birlikçi” hükümetler Katolik azınlığa karşı ayrımcı politikalar izlemeye başladılar. Kamu kesimi, gemi inşa ve ağır sanayideki mühendislik iş alanlarında Katoliklere yer verilmeyen bir uygulama başlatıldı. 1929 yılında da nispi temsil (orantılı temsil) sistemi kaldırılarak, 50 yıl sürecek bir “Birlikçi” tek parti iktidarının yolu açıldı. Bu arada aynı yıl 12 Temmuz’da Protestan Kardeşlik Örgütü’nün “Orange Tarikatı”, Orange’li Prens William’ın 1690 tarihli Katolik Kral II. James’e karşı zaferini simgeleyen yürüyüş yıldönümünde, bu yürüyüşü Katolik mahallelerinden yapmaya kalkınca çıkan çatışmada 9 kişi öldü.

Bu karışıklıklara rağmen “Kuzey İrlanda”, 1969 yılına kadar, IRA’nın zaman zaman yaptığı saldırılar dışında nispeten sakin, ancak Katoliklerin dışlandığı ve ekonomik açıdan yoksullaştırıldığı bir bölge olarak kaldı. Serbest İrlanda ise 1949 yılında bağımsızlığını ilan ederek “İrlanda Cumhuriyeti” adını aldı ve İngiliz Milletler Cemiyeti’nden de ayrıldı. Adanın bölündüğü 1920’li yıllarda nüfusun %10’u Protestan iken, gelinen günde bu oran %4’lere kadar düştü.

Kuzey İrlanda’daki çatışmalar 1960’lı yıllarda yeni bir boyut kazanmış ve ABD’deki bağımsızlık hareketi örnek alınarak İnsan Hakları Hareketi başlatılmıştır. Bu haklar ev ve iş dağılımın adil bir şekilde yapılmasını, seçimlerde uygulanan adaletsizliklerin giderilmesini öngörmekteydi. Bu hareket dâhilinde yürüyüşler, oturma eylemleri düzenlenmiş, kitle iletişim araçlarının ilgisini çekmek planlanmıştır. Ancak bu hareket, başarılı olduğu takdirde imtiyazlı hakları ellerinden alınabilecek olan Protestanlar tarafından karşılık bulmuş ve şiddet eylemleri iki taraflı sürdürülmüştür. 

Ekim 1968’de Londonderry’de “Sivil halklar Yürüyüşçüleri” İngiliz RIC polisleri tarafından dövüldüler ve bu manzara televizyonlardan da gösterildi. Bunun üzerine eski IRA militanları tarafından “Geçici İrlanda Cumhuriyeti Ordusu” (PIRA) kuruldu. Her ne kadar PIRA olarak kurulsa da, kamuoyunda “IRA” olarak anılmayı sürdüren bu İrlandalı örgüt, silahlandı. Katolikler güvenlik güçlerinin giremeyeceği “kurtarılmış bölgeler” oluşturmaya başladılar. Ağustos 1969’da Kuzey İrlanda hükümeti İngiliz kuvvetlerini yardıma çağırdı. Temmuz 1970’te Belfast’a ulaşan İngiliz birlikleri sokağa çıkma yasağı ilan ettiler. Masum dört sivilin öldüğü çıkan olaylar sonucu 337 kişi tutuklanmış, tüm evler aranmıştı. Altı ay sürmesi düşünülen bu “Barışı koruma Harekâtı” bir türlü sonuçlanmamış, 38 yıl devam etmişti… Zaman içerisinde Protestanlar da mücadelenin içerisine girdiler. 30 Ocak 1972’de İngiliz askerleri Derry’de 13 silahsız protestocuyu silahla katlettiler. Bu olay üzerine IRA, öldürülen Katoliklerin intikamını almak istediğini dile getirmiş ve şiddetin artmasına neden olmuştur. Oysa IRA’nın daha önceki eylemleri, can kaybına yol açmayacak, fakat hayatı sekteye uğratacak türdendi.

Tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen bu olayından sonra, İngiltere, kurulduğu ilk günden bu yana ‘Protestanlar için Protestan Parlamentosu’ olarak anılan Kuzey İrlanda Parlamentosunu kapatmış ve bu durum Katolik toplum için bir zafer olarak anıla gelmiştir.
Kuzey İrlanda Parlamentosunun kapatılması IRA eylemlerine son vermemiş, aksine bombalama eylemlerini arttırmıştır ve IRA’nın artan eylemleri sonucu yargıç kararı olmaksızın tutuklamaya izin veren ‘internment’ (enterne etme) yasası yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın 12. Maddesine göre İçişleri Bakanı “Kuzey İrlanda’da barışın korunması ve kamu düzeninin sürdürülmesine zarar vereceği veya verdiği ya da vermekte olduğundan kuşkulanılan herhangibir kimseye karşı” enterne etme emri verebiliyordu. 

 IRA’nın dönem lideri Macstiofain ise örgütün amacının, Kuzey İrlanda’yı yönetilmez hale getirmek olduğunu sürekli dile getirmiştir. İnsan Hakları Hareketi ve daha sonra meydana gelen şiddet eylemleri sonrasında hükümet ekonomik ayrımcılığın önüne geçebilmek amacıyla 1976 yılında ‘Adil İşe Alım Yasasını’ çıkartmıştır, ancak bu yasanın, her bir Katolik’e verilen işin Protestan’ın o işi kaybetmesi anlamına geldiği için şiddeti yok etmede etkili olduğu söylenememektedir.

Kuzey İrlanda’da IRA Dışında Diğer Terör Örgütlenmeleri

Kuzey İrlanda Bölgesi’ndeki terör örgütü olarak, sadece IRA genel olarak bilinmesine rağmen bölgede terör çift yönlü sürdürülmüştür. Protestanlar kendi ayrıcalıklarından taviz verme taraftarı değillerdi. Bu amaçla karşı terör kampanyası başlatmışlardır. Protestanlar tarafından kurulan terör örgütleri şu şekilde olmuştur:
•          Ulster Özgürlük Savaşçıları (UFF: Ulster Freedom Fighters): IRA’ya benzer yöntemler uygulayan, mali desteğini zengin iş adamalarından sağlayarak, Katoliklerin bulunduğu yerlere bombalı saldırılar düzenleyen bir terör örgütüdür.
•          Ulster Gönüllüler Gücü (UVF: Ulster Volunteeer Force): Hedefi tüm IRA üyelerini öldürmek olan bir terör örgütüdür.
•          Ulster Savunma Birliği (UDA: Ulster Defence Association): 1971 yılında Protestanların silahlı gücünü koordine etmek amacıyla kurulmuş ve Protestanların en geniş silahlı birliği olarak tanınmıştır.

Bu örgütler ve eylemleri incelendiğinde Protestanların da IRA’dan daha az tehlikeli olduğu söylenemez. Hatta kimi dönemlerde Protestan örgütlerinin terör sonucu katlettiği insan sayısı IRA’nınkilerini geçmiştir. Bu örgütlerin tüm Katolikleri hain olarak görmesi eylemlerini kendilerince meşrulaştırmaktaydı. Ancak bu örgütler IRA’yı tamamen yok etme gücüne sahip değildi. Bunun nedenleri şöyle özetlenebilir:
•          Belfast, Derry gibi Katoliklerin yoğun olduğu bölgelerde yoğun Katolik doğum oranının varlığı ve her bir doğumun ileri yıllarda IRA’ya militan olarak katılabilme ihtimali,
•          Örgütün, kurulduğu ilk dönemlerde Amerika’dan, daha sonra ise Arap devletlerinden para, silah, eğitim gibi destek almış olması,
•          Gerçekleşen olaylar sonucu IRA lehine destek artışı,
•          Eşitsizlikleri yok etmeyi amaçlayarak yürürlüğe konulmuş olan 1920 İrlanda Yasası gibi yasaların varlığı,
•          Katolik İrlandalıların yoğun bulunduğu bölgelere İngiliz ordularının girmiş olmasına rağmen çatışmaların kaçınılmaz olması ve kimi asker ve polis güçlerinin İrlandalılardan nefret etmeleri sonucu İngiltere’nin kimi politikalarının ters tepmiş oluşudur.

1920 İrlanda yasası ülkenin ırkçı kanunlar çıkarmasını engelliyor olsa da, bu yasa sadece devlet düzeyinde parlamentoyu bağlayıcı olduğu için yerel unsurlar üzerinde etkisi olmamaktadır ve birçok kez bu yerel yönetimler ayrımcılığı öngören uygulamalar yapmıştır. 

Bu arada 1976 yılından itibaren İngiltere Kuzey İrlanda’ya “Özel Harekat Birliği” (SAS) gönderdi. IRA içerisindeki muhbir ve ajanları vasıtasıyla terör faaliyeti yapılacağını öğrenen SAS, pek çok operasyon öncesi IRA mensuplarını pusuya düşürerek öldürdü. Bu arada anılan operasyonlar sırasında masum insanlarda ölmüştü. 1980 yılında SAS yeniden yapılandırıldı. Buna rağmen 1988’de Cebeli Tarık’ta yaşanan ve büyük yankı yapan olaylar da dâhil, SAS’ın “yargısız infazları” artış kaydetmeye başlamıştı. 

Öte yandan Katolik ve Protestan örgütlerinin terör eylemleri, Kuzey İrlanda’daki yatırımları olumsuz etkilemiş ve bu durum işsizliğe yol açmıştır. İşsizliğin artması ise bu örgütlerin eleman sağlamasını daha kolay hale getirmiştir.

Teröre Karşı Mücadelede İngiltere-İrlanda Uzlaşması

Terörü sona erdirebilmek amacıyla Dublin ve Londra hükümetleri 1985’de İngiltere -İrlanda Antlaşmasını imzaladılar. Bu antlaşmaya göre Kuzey İrlanda sorununa çözüm bulmak amacıyla siyasi, güvenlik, yasal konularda düzenli olarak bilgi alışverişi sağlanacaktı. Ancak, bu antlaşmadan IRA süreç içerisinde olamadığı için rahatsız olmuş ve saldırılarını arttırmıştır. IRA’nın saldırılarına ise UFF, karşı saldırılarla cevap vermiştir. 

Bu gelişme bir başka yeni gelişmeyi de beraberinde getirdi. Sinn Fein içerisindeki birçok kişi, IRA’nın askeri mücadelesiyle İngilizlerin Kuzey İrlanda’dan çıkarılmasının mümkün olamayacağını görmeye başlamıştı. Keza İngiliz kuvvetleri de pek çok yerde çatışmayı kontrol altına alabilse dahi, toplumun IRA’ya verdiği desteğin dikkate alındığında IRA’yı askeri yolla yenmenin mümkün olmadığını da görebiliyordu. Bu duruma “Çatışmaların Çözümlenmesi” (Conflict Resolutions) sözlüğünde “olgunlaşma noktası” da denmektedir. Yani çatışan taraflar birbirlerini yenemeyeceklerini anlamış, çatışmayı sonlandırabilmek için iki tarafı da memnun edebilecek bir çözüm yolu arama dönemi başlamıştı.

Sinn Fein bu tarihten sonra “Birleşik İrlanda” hedefine erişebilmek için daha geniş tabanlı bir milliyetçi siyasal cephe oluşturma gayreti içerisine girdi. Siyasi taleplerin yapısı değiştirilmeye, İngilizlerin Kuzey İrlanda’dan çekileceği takvimle ilgili tarih konusunda yumuşamaya başladı. Birleşik İrlanda için “Birlikçilerin”, yani Kuzey İrlandalı Protestanların onayının da gerekli olduğunu kabullenmeye başladılar. Bu maksatla da İngiliz hükümetinden bu konuda yardım talebinde bulundular. Ancak, her şeye rağmen 1985 tarihli bu anlaşma ile Kuzey İrlanda sorunu kalıcı olarak taraflarca bir çerçeveye oturtulmuştu. Bunu 1992 yılındaki başarısız bir siyasi müzakere izledi. Şiddeti desteklediği gerekçesiyle Sinn Fein müzakerelerden dışlandı. 

1993 yılında Dublin ve Londra yönetimlerinin gelecekteki görüşmeler konusunda ortak bildiri hazırlaması tasfiye sürecine yeni bir boyut kazandırdı. IRA ve Protestan örgütlerinin silah bırakmayı reddetmesi her defasında denenen barış görüşmelerini sekteye uğratmıştır. SDLP Lideri John Hume ve Sinn Fein’in lideri Gerry Adams, şiddetin devam ettiği ve hiçbir siyasal seçeneğin görünmediği 1993 yılında yeniden görüşmelere başlayarak, düğümlenen sorunu azma girişiminde bulundular. Yıl boyunca devam eden görüşmeler sonunda IRA’nın “onurlu” bir şekilde şiddeti sona erdirmesini mümkün kılabilecek önemli prensipler kabul edildi.  

Bu barış sürecine ABD’nin katkısı önemliydi. Zira uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı Kuzey İrlanda meselesini “İngiltere’nin iç meselesi” gibi görmeye çalışsa da, gayrı resmi yollardan ABD’de yerleşmiş zengin İrlanda göçmenlerinin İrlanda’daki Cumhuriyetçilere verilen desteğe göz yummuştu. 1970’te IRA mahkûmlarının ailelerine yardım amacıyla ABD’de adı NORAID (İrlanda Yardım Komitesi) olan bir sivil toplum örgütünün kurulmasına da yardım etmişti. SDLP’li John Hume’ın devreye girmesiyle İrlanda kökenli Amerikalıların İrlanda sorununa yaklaşımı da değişmeye başladı. Hume’ın çabaları sayesinde IRA’ya silah ve para desteği vermek yerine, NORAID’e alternatif olarak kurulan “İrlanda Dostları (FOA) grubu kurularak desteklendi. 1985 tarihli İngiltere-İrlanda Anlaşması ABD tarafından da desteklendi. Bu maksatla Kongre’de 50 milyon dolarlık bir yardım paketi de onaylandı.     Bill Clinton’un Başkan seçilmesinin ardından ABD’nin konuya yaklaşımı daha da netleşti. 

Clinton’ın 1992 yılında Kuzey İrlanda sorununa el atacağını dile getirmesi ve yapılan gizli görüşmeler sonrasında 31 Ağustos 1994’te IRA ateşkes ilan etmiştir. 1995 yılında ise Kuzey ve Güney İrlanda’nın birleşmesini amaçlayan iki tasarı hazırlanmıştır. Birinci tasarı, hükümet yapısı ile ilgili olup 90 kişilik bir meclisin kurulmasını, ikincisi ise ticaret, kültürel faaliyetler, tarım, balıkçılık, endüstri, ulaşım, enerji, sağlık, sosyal refah ve eğitim gibi alanlarda İrlanda adasının kuzeyi ve güneyindeki kurumların işbirliğini öngörmekteydi. Ancak ateşkesin ilan edilmesinden itibaren 17 ay geçmesine rağmen siyasal bir gelişmenin olmaması IRA’nın 9 Şubat 1996’da bomba yüklü bir arabayı patlatarak ateşkesi bozmamasına neden olmuştur. 
Silahların tekrar patlaması ve IRA terör örgütünün tasfiye sürecinde söz sahibi olabilmek isteği Amerikalı senatör George John Mitchell’i* 1996 yılında barış görüşmeleri masasına oturmak isteyen her iki tarafın da kabul etmesi gereken bazı prensipleri yayınlamaya itmiştir. Bu prensipler şu şekildedir:
         “Sorunların çözümünde barışçı ve demokratik yöntemler kullanılacak.§
         Silahlı örgütler silahlarından arındırılacak.§
         Silahsızlanma bağımsız bir komisyon tarafından izlenecek.§
         Görüşmeleri etkilemek amacıyla güç kullanımı ya da güç kullanımıyla tehdit reddedilecek.§
         Görüşmeler sonunda varılan anlaşmalara uyulacak.§
         Cezalandırma amaçlı saldırılar ve öldürmeler son bulacak.”§

1997 yılında Başbakanlığa gelen Tony Blair’in, yaklaşık olarak 150 yıl önce gerçekleşmiş olan ve İngiltere hükümetinin, birçok İrlandalı Katolik’in ölümüne neden olan ‘kıtlık’ dönemine ilgisizliği dolayısıyla özür dilemiş olması barış sürecine önemli katkı sağlamıştır. Kuzey İrlanda’yı İrlanda Cumhuriyeti ile birleştirme amacından vazgeçmemesine rağmen ABD’nin arabuluculuğu ile IRA, ateşkes ilan etmiş; fakat karşılıklı silah bırakma gerçekleşmediği takdirde kendilerini güvende hissedemeyecekleri için silah bırakmamıştır. 1998 yılında Kuzey İrlanda’daki tüm örgütlerin silahtan arındırılması gibi konuları içeren ‘Good-Friday’ (Kutsal Cuma) Anlaşması imzalanmıştır. 

Bu “Kutsal Cuma Anlaşması” ile, 1969’dan beri 3.700’den fazla kişinin ölümünün, 30 binden fazla insanın yaralanmasının ve eşyaya verilen zararların ardından istikrara yürüyüş başlamıştı. Ölenlerin %60’ı Cumhuriyetçi milisler, %30’u Loyalistler ve %10’u da tartışmalı olmakla birlikte çoğunlukla güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilmişti. 1984-1993 döneminde ölümlerin yıllık ortalaması 467 iken, daha sonra 80 kişiye düşmüştü. Bu arada Kuzey İrlanda dışında (İrlanda Cumhuriyeti, İngiltere ve Avrupa) öldürülenlerin sayısı da 200 civarındaydı. Ölenlerin 763’ü asker iken, askerler tarafından öldürülenlerin sayısı da 309’du. Cumhuriyetçiler içerisinde öldürülenlerin %75’i, Loyalistlerin de %50’den fazlası “faili meçhul” cinayetler olarak kaydedildi. Cinayetlerin %10’undan sorumlu tutulan askerler içerisinde de çok azı bu sebeple mahkûm edildi.

1998 Kutsal Cuma Anlaşması ile taraflar, Kuzey İrlanda’nın geleceğine Kuzey İrlanda halkının karar vereceğini kabul etmişlerdi. Kuzey İrlandalılar İngiliz, İrlandalı ya da her ikisi dâhil pasaport taşıma hakkına sahip olacaklardı. İrlanda Cumhuriyeti de Kuzey İrlanda’dan toprak talebinden vazgeçecekti. Buna karşılık anlaşma, Kuzey İrlanda’nın, halkın onayı ile İrlanda Cumhuriyeti’ne katılma hakkını da kapsamaktaydı. İngiltere de İrlanda adası genelinde İrlandalıların “Self Determination” (kendi kendini yönetme) hakkını tanımaktaydı. İrlanda Cumhuriyeti için de federal yönetim yolunu açmaktaydı.

Anlaşma ayrıca yönetimde güç paylaşımı, yetki paylaşımı, seçimlerdeki oran, toplumsal özerklik ve eşitlik, azınlık hakları, azınlık veto hakları gibi konularda da anlaşmaya açık ifadeler konmuştu.

28 Temmuz 2005 tarihinde IRA terör örgütünün siyasi kolu Sinn Fein lideri Garry Adams, IRA’nın silahlı mücadeleye son vereceğini açıklamıştır. İngiliz askeri birlikleri ise, 1 Ağustos 2007’de Kuzey İrlanda’dan çekilmeye başlamıştır.

IRA’nın isteği olan Birleşme hususunda ise Dublin’in görüşü, Kuzey İrlanda ile oradaki halkın çoğunluğunun onayı olmadan birleşmenin olamayacağı noktasındadır.  

İngiltere’nin IRA Terörünü Önlemek Maksadıyla Aldığı Önlemler

İngiltere’de IRA terörünü önlemek maksadıyla alınan pek çok tedbirler şöyle özetlenmiştir:

1. Güvenlik/ Polisiye Tedbirler: İngiltere, terörle mücadele edecek özel güvenlik birimleri oluşturmuştur. Bu birimlerin başında ‘SAS’ (Special Air Service) gelmektedir. 1988 yılında SAS’ın silahsız üç IRA üyesini öldürmesi , bu birliğin gerekirse tüm IRA üyelerini öldürebileceğini göstermiştir. SAS’ın yanı sıra, ‘Kraliyet Ulster Güvenlik Teşkilatı’ ve ‘Ulster Savunma Alayı’ diğer terörle mücadele eden güvenlik birimleridir.

2. Yasal Tedbirler: İngiltere’de terörle mücadele konusunda iki yasa bulunmaktadır. Birincisi 1974 yılında yürürlüğe girmiş olan Terörü Önleme Geçici Yasasıdır. Bu yasa Parlamentoda yılda bir kez görüşülmekte ve zamanın şartlarına göre değişikliklerin yapılabileceği esnekliğe sahiptir. Bu yasa bağlamında, ilgili bakana, terörle ilgili şüpheli kişileri İngiltere ve Kuzey İrlanda dışına çıkarma ya da bu kişilerin bu ülkeye girişini engelleme yetkisi ile polislere terörizm ile ilgili olarak gözaltı belgesi olmadan şüphelileri 48 saat gözaltında tutmak ve ilgili bakanın izni ile bu süreyi beş güne kadar uzatmak yetkisi verilmiştir. Terörist örgüt üyeleri ile mülakat yapılması ve yayınlanması yasaklanmıştır. Halka açık alanlarda terör örgütlerinin renklerini içeren kıyafet giyenlerin altı aya kadar hapsedilmeleri öngörülmüştür. Terör eylemlerini önceden haber almak için, polise belli durumlarda posta gönderilerini açma ve telefon dinleme yetkisi verilmiştir.

Diğer bir yasa olan Kuzey İrlanda Olağanüstü Koşullar Yasası ise, idareye, Terörü Önleme Geçici Yasası’ndan daha fazla yetki vermektedir. Bu yasa bağlamında, polis şüpheli evlere girmek ve arama yapmak, düzeni sağlamak bakımından yargı öncesi bazı yayınları durdurmak, terör örgütü üyesi olduğundan kuşku duyulan kişileri oturma ve seyahat özgürlüklerinden alıkoymak gibi haklar tanınmıştır.

3. Ekonomik ve Sosyal Tedbirler: Kuzey İrlandalı Katoliklerin ekonomik ve sosyal yönden Protestanlarla eşit olmamaları ayaklanma nedenlerinden bir tanesidir. Bu yüzden İngiltere, kimi ekonomik ve sosyal tedbirler alma gerekliliği hissetmiştir. Kuzey İrlanda’da gerçekleşen terör eylemleri bu bölgenin yatırımcılar için cazip olmamasına neden olmuştur. Bu nedenle, bölgede devlet yatırımı yapılarak kişilerin gelirlerinin devlet tarafından sağlanması gerçekleştirilmiştir. Eşitsizliğe dayalı sorunları gidermek için Yoksunluğa Son Verme Programı geliştirilmiştir. Bu Program bağlamında, 10 kişiden fazla kişinin çalıştığı işyerlerinde işgücünün dinsel kompozisyonu inceleme altına alınmış ve kişilerin dini mezhebinden dolayı iş yerinde ayrımcılığa uğramalarının önüne geçilmeye çalışılmıştır. ‘Birlikte Tatil Yapma Projesi’ geliştirilerek Katolik ve Protestan topluluklarının kaynaşmasını sağlamak hedeflenmiştir.

4. Uluslar arası Tedbirler: IRA’nın bulmuş olduğu dış desteği kesmek amaçlı İngiliz hükümeti adımlar atmıştır. İngiliz hükümeti, destek veren ülkelerin uluslararası arenada dışlanmasını mümkün kılarak, desteğin kesilmesini sağlamıştır.

Bir başka araştırmacı ise IRA-İngiltere çatışmasının sona ermesinde şu esaslara dikkat çekmektedir:
1. Güvenlik önlemlerinin yeterli olmadığını görme: Temmuz 1970’de 6 aylığına Belfast’a gelen İngiliz kuvvetleri 38 yıl burada kaldı. Sadece IRA ile değil, milliyetçi nüfusla da çatıştı. IRA militanları Katolik İrlandalılardan ayrılmaya çalışılarak, adi suçlu gösterilmek istendi. Bu durum uzun vadede IRA’nın halka dönüp, “Hayatlarını sizin uğrunuza feda etmeye hazır oğullarınıza ve kızlarına adi suçlu muamelesi yapılıyor. Bunu kabul edecek misiniz?”Bu politikalar tutmadı, hatta ters bile tepmişti.

Bu arada İngiliz kuvvetleri tam bir “nizami savaş” mantığı içerisinde; “savaş, düşman ve bölgenin kontrol altına alınması” gibi savaş mantığı içerisinde hareket ediyordu. 1985 yılına gelindiğinde sorunun savaş mantığı ile çözülemeyeceği anlaşıldı.

2. Sorunun gerçek yüzüyle tanınması ve kabullenilmesi: İngilizler siyasi yollara başvurulsa dahi, güvenlik önlemleriyle IRA’nın etkisizleştirilebileceğini düşünüyordu. Margareth Thatcer’in başbakan olduğu 1975-1979 döneminde katı bir “Birlikçiler” (Protestan İrlandalılar) taraftarlığı hakimdi. Katoliklerin talepleri “ayrılıkçı talepler” gibi değerlendiriliyordu.

Öte yandan, 1980’lerin ortalarından itibaren IRA’nın siyasi kanadı Sinn Fein’de de çok kişi IRA’nın askeri mücadeleyi sürdürerek İngilizleri Kuzey İrlanda’dan atamayacağını görmeye başlamışlardı. İngiliz kuvvetleri de “halk desteği” bulunan IRA’yı kontrol edebilse dahi, tamamen ortadan kaldıramayacağını görüyordu. Çatışma artık “olgunlaşma noktası”na ulaşmıştı. Bu durumu bilenlere göre, şiddetin devamı ya da artırılması, barışı öngören alternatiflerden çok daha yüksek maliyetli idi. İki tarafta da bu durumu görenler mevcuttu.

3. Muhatap Belirleme: İngiltere uzun süre IRA’nın siyasi destekçisi gibi gördüğü Sinn Fein’i muhatap görmemişti. Ne zaman ki Kuzey İrlandalı Protestanların da sürece dahil edilmesini ileri süren SDLP öne çıktı, ondan sonra bu parti muhatap alındı. Seçimlerede %20 oy alan SLDP, bir anda Başbakan John Major tarafından muhatap alınmıştı. Bu arada süreç ışında kalan Sinn Fein da SLDP ile görüşerek sürece dolaylı muhatap olmuştu. Her iki partinin liderlerinden Gerry Adams ve John Hume sık sık bir araya gelerek bu süreci değerlendirmişlerdi.

4. Eylemlerin Durması ve ülke topraklarının silahlı teröristlerce arındırılması: İngiltere; sindirilemeyeceğini, aksine IRA’nın terörist faaliyetlerine güçlü bir şekilde karşılık vereceğini göstermişti. Tüm mücadelesine rağmen IRA, İngiltere’yi Kuzey İrlanda’dan çıkaramamıştı.
           
5. Silahsızlanma: Tony Blair İngiltere’de iktidar oluncaya kadar Kuzey İrlanda’daki görüşmelerin önünü tıkayan en önemli konu buydu. 1993’te Sinn Fein’e, açıkça silahların teslim edilmesi beyan edilmeksizin “IRA’nın şiddeti durdurması kaydıyla” Kuzey İrlanda’nın geleceğine ilişkin siyasi müzakerelere katılma imkânı sunuldu. Mayıs 1997’de Blair’in ezici bir çoğunlukla iktidar olması üzerine “silahsızlanmanın bir ön şart olmayacağı”, tüm partilerin katımlıyla müzakerelerin yürütüleceği bir sürecin başladığını bildirdi. Bundan sonra tamamen silahsızlanma için uzun bir süre beklemek gerekti. Öyle ki Uluslararası Bağımsız Silahsızlanma Komisyonu (IICD), Eylül 2005’te kendisi ve bağımsız tanıkların, IRA’daki mevcut silahların kullanılmayacak derecede etkisizleştirildiğini açıklayabildi.

Bu tecrübe şunu göstermişti: Her ne kadar tam ateşkes ve şiddet olaylarının durdurulması ön koşul ise de, ayrıca taraflar arasındaki güven inşası için barış görüşmeleri sürdürülmeli ve bu arada silahsızlanma da başlatılmalıydı.

6. Af: Bu durum da karşılıklı güven inşasında önemlidir. IRA’ya ait mahkûmlar erken salıverilmişti. 10 Nisan 1998’den sonra 450 mahkûm “şartlı” olarak tahliye edildiler. Bunlardan 242’si Cumhuriyetçi örgütlere, 196’sı Loyalistlere mensuptu. Yasada 10 Nisan 1998’den önce işlenmiş terör suçları için bazı hafifletici çareler bulundu. Bunlar ömür boyu hapis ya da en az beş yıl hapis cezası olacak şekilde düzenlendi. O sırada bir terör örgütüne desteği devam etmeyenler ile serbest bırakılması halinde terör örgütünün destekçisi olmayacağı kanaati verenler için serbest bırakılma fırsatı da getirilmişti. Keza, cezalarının üçte birini çekmiş olanların da derhal salıverilmeleri ile ömür boyu hapis cezası alanlar için bazı hafifletici düzenlemeler getirilmişti. Burada esas sorunu hala örgütte devam eden militanların durumu oluşturuyordu. Bunlardan 10 Nisan 1998 tarihinden önce suç işleyenler için bulunan ara formül şöyle idi:
     “a. Halen terör faaliyetini sürdüren bir örgütün mensubu olmamaları, halen terörizmle uğraşıyor olmamaları,
       b. Bu tarihten sonra 5 yıl veya daha fazla cezayı gerektirecek bir suç işlemeleri halinde, başvuruları üzerine bir komisyonca uygunluklarına karar verileceği,
          (1) Bu kararı alanların serbestçe Kuzey İrlanda’ya dönecekleri,
          (2) Bu komisyon kararının özel mahkemeye gönderileceği,
          (3) Mahkemenin yapacağı kovuşturma sonucunda ilgilisinin yargılanmayı gerektirir bir suç işlediğine kanaat getirmesi halinde yargılama yapacağı,
          (4) Bu yargılamada sanığın bulunmayacağı, avukatının gelebileceği, sonuçta verilecek cezanın ise hemen yukarıdaki, mahkûmlara uygulanan hükümlere tabi tutulacağı belirlenmişti. Böylelikle ‘kanun kaçağı’ durumunda olanlara cezaevine girmeksizin yargılanıp serbest kalma imkânı getiriliyordu.”

7. Haklar Temeline Dayalı Politika Geliştirilmesi: Terörün hortlamasını önlemek üzere siyasi, sosyo-kültürel önlemlerin alınması da önemlidir. Bu maksatla yerel halkın kalbinin ve akıllarının kazanılması, muhalefetle işbirliği yollarının bulunması düşünüldü. İngiliz hükümetlerinin konut, istihdam ve polis servisindeki ayrımcılığı kaldırma girişimi yararlı oldu. Katolikler zamanla eşitlik, insan hakları, güç paylaşımı dâhil tüm “sivil haklara” sahip olduğu görüldü. Bunların bir ayrıcalık değil, doğuştan gelen haklar olduğu kabullenildi. Entegre eğitim sistemi, yerel-küresel vatandaşlık eğitimleri gibi çalışmalar da IRA’yı destekleme azmindeki Cumhuriyetçileri farklı düşünmeye sevk etti. Böylece hükümet siyasi bir stratejiyi formüle edip yürürlüğe koyuncaya kadar, askeri önlemler de durumun kontrolü için alındı.

8. Ekonomik Kalkınma Programları: Çatışma süreci içerisinde ekonomik kalkınma programlarının özellikle de yerel ekonomi sektörü için yürürlüğe konması, şiddetin sona erdirilmesini desteklemektedir. Şiddetin azalmasıyla ekonomik hedefler daha kapsamlı olarak devreye sokulur. Barış süreci ile birlikte ekonomik önlemlerin aynı anda başlatılması, ekonomiyi bahane edenler için önleyici bir tedbir gibidir.
Kuzey İrlanda’da ekonomik önlemlerin devreye sokulmasında özellikle ABD ve AB üslendi, bölgeyi geliştirme özel yatırımcıları bölgeye çekmek için milyarlarca dolar harcama yapıldı.

9. Toplumsal Kaynaşma Politikaları: Uzun süren çatışmalar sebebiyle taraflar arasında kapanması güç derin izler bırakmaktadır. Ölenlerin ailelerinin, yaralıların acılarının hafifletilmesi, toplumsal bölünmenin getirdiği karşılıklı güvensizlik kaygılarının giderilmesi, çatışmayı körükleyen ekonomik sıkıntıların giderilmesi bu izlerin zamanla silinmesinde belirleyici rol oynamaktadırlar.

Her grubun kendi okulu, kendi gazeteleri, kendi siyasi partileri, kendi kültürel ve spor organizasyonları, karşı tarafı “güvenilmez” gibi gösterin tarihi mevcut Kuzey İrlanda’da bu bölünmüşlüğü gidermek çok daha güçtü. Üstelik dini bölünme (Katolik ve Protestan) çok derin etkiler bırakıyordu. Nüfusun %90’ı kendi grubundan insanların bulunduğu semtlerde yaşıyordu. Bu derin bölünmüşlüğü gidermek için AB destekli projelere sarıldılar. Çocukların ayrılmış yerine karışık okullara gitmesi teşvik edildi. Toplumların bir diğerinin bayramına saygı göstermesi sağlanmaya çalışıldı. Polis gücünde Katolikler de istihdam edilmeye başlandı. Böylelikle iki tarafı zamanla husumetten arındırıcı, birbirlerine saygılı ve kaynaştırıcı formüller üretilmeye çalışıldı.

Sonuç

Her ne kadar İngiltere IRA sorununu çözmüş gibi görünse de, zaman zaman Kuzey İrlanda’da münferit bomba yüklü arabaların patlatılması, ya da gösteri yürüyüşleri yaşanmakta, terör birdenbire tasfiye edilememektedir. 1998 yılından sonraki en önemli hadise 2001 yılında bomba yüklü bir arabanın patlatılmasıydı. Bu tarihten sonra polisin erken istihbarat temini ile benzer tehlikeler büyük ölçüde önlenebildi. Bu olayı takiben Şubat 2010 ayında IRA mensupları misket bomba yüklü bir arabayı daha, Kuzey İrlanda milliyetçiliğinin “kalesi” olarak bilinen Newry’deki mahkeme binası önünde patlattılar. Tesadüf eseri ölen ve yaralanan olmadı.

Nisan 2010 ortalarında İngiltere Gizli Servisi Mİ-5’in kuzey İrlanda’daki merkezi binası yakınlarında benzer bir bombayı daha patlattılar. Hemen bir hafta sonra bu kez gene Kuzey İrlanda’da Newtownhamilton’daki bir karakol önünde bomba yüklü araba patlatıldı, sadece iki polis yaralandı.   Haziran 2010 ayı içerisinde ise 136 kilo ağır patlayıcı yüklü bir araç gene Kuzey İrlanda’daki sınır köyü Aughnacloy’da polis tarafından bulundu.

11 Temmuz 2010’da Belfast’ta gene IRA’nın kalesi olarak nitelenen Ardoyne bölgesinde Protestanların geleneksel, ancak Katolikleri tahrik eden yürüyüşünün ardından 4 gün süren bir kargaşa çıktı. Protestanlar tarafından geleneksel şekilde her yıl 12 Temmuz’da düzenlenen, Protestan Kral William’ın 1690’da Katolik rakibini üstünlüğünü simgeleyen yürüyüş üzerine çıkan kargaşada 82 polis yaralandı. Göstericiler polise taş, şişe ve Molotof kokteyl, polis de lastik mermi kullandı. 100’den fazla gösterici tutuklandı.


[1] İRA’nın tasfiyesi ile ilgili dipnotlu ve kaynakçalı metnin orijinali için bkz: Celalettin Yavuz, Terör ve Terörizmle Mücadele – ‘PKK Özeli’ ve Çözüm Arayışları, Berikan Yayınları, Ankara, 2011, s. 63-82.


http://www.turksam.org/tr/a2483.html

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

17 Ekim 2011 Pazartesi

OKUL YERİNE KURAN KURSU



AKP döneminde ilköğretim okulları kapatılırken, Kuran kursu sayısı iki buçuk kat arttı. TÜİK'in verilerine göre, 2003–2011 yılları arasında devlete ait ilköğretim okullarının onda biri kapatıldı. Kuran Kursları'nın sayısı ise 4 binden 9 bine çıktı. Yaz aylarında açılan kuran kursu sayısı ise 60 binin üzerinde.

AKP iktidarı döneminde açılan kuran kursu sayısı 60 bini bulurken, ilköğretim okulları onda biri kapatıldı.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2003-2011 yılları arasında Türkiye'de kamuya ait ilköğretim okullarının sayısı 35 bin 501'den 31 bin 899'a düştü.

Ancak bu oran özel okullara yansımadı. Yine aynı dönemde açılan özel ilköğretim okulu sayısı yüzde 46 artarak 613'ten 898'e çıktı.

Artış sadece özel okullara değil, sürekli Kuran kurslarınada yansıdı. AKP döneminde açılan Kuran kursu sayısı 3 katına çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın verilerine göre, 2003 yılında 3 bin 852 olan resmi Kuran kursu sayısı, 9 binlere ulaştı. Yani artış yüzde 125'lere dayandı.

Yaz aylarında açılan Kuran kursu sayısının ise 60 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın verilerine göre, 2011 yılı itibariyle ülkemizde 81 bin cami bulunuyor. Yani her ilimize bin cami düşüyor. Okul sayısı ise 53 binde kalıyor.
Ulusal Kanal-17/10/2011


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

EVET, TÜRK BAHARI 1950’DE BAŞLATILDI!



Akşam gazetesi Genel Yayın Müdürü İsmail Küçükkaya, TÜSİAD’ın kapalı istişare toplantısında konuşan Ahmet Davutoğlu’nun sözleri arasından önemli bir bilgiyi halkın bilgisine şöyle sundu:
 “Hani, Arap ülkelerindeki demokrasi arayışlarıyla birlikte Türkiye’nin bu gelişmedeki rolü tartışılıyor, ’Model ülke’ deniyor ya...
Bakan Davutoğlu’nun bu yöndeki sorulara verdiği yanıtta tam şöyle bir cümle varmış:
’Biz Arap Baharı’nı 1950’de yaşadık.’
Kesinleştirmek ve detay almak için bir başka işadamını daha aradım, ortaya ilginç bir kavramsallaştırma çıktı:
Türk Baharı.”
***
Davutoğlu’nun tespiti doğrudur. Çünkü Türkiye, 1950’de NATO’ya girmek için Amerikan dayatması ile rejiminde bir düzenleme yapmıştır. Yapılanlar, İsmet İnönü’nün de bilgisi dahilindedir. Türkiye’ye Orta Doğu petrollerinin bekçiliği görevi verilmiştir.
Bu kararla birlikte Türk dış politikası ve Türk ekonomisi, tamamen ABD-Batı Avrupa güdümüne girmiştir. Adnan Menderes’in de, Süleyman Demirel’in de bu cendereden çıkarak sanayileşme ve kalkınma hızını yükseltmek için başlattığı hamleler, Amerikancı darbelerle kesilecek, artık Türkiye, Attilâ İlhan’ın deyimiyle, giydiği “Batı’nın deli gömleği”ni sırtından çıkarmak için çabalayacaktır...
Zaten gizli NATO Ordusu “Gladio”, NATO ile birlikte Türkiye’de de kurulmuştu. Bu yapı, Kıbrıs’ta Türk Mukavemet Teşkilatı kurmak gibi Amerikan çıkarları ile çatışmayan milli işler de yapmış olmakla birlikte, Türkiye’deki kardeş kavgasını da hazırladı. Üstelik Türklerin mitolojisindeki en büyük değer olan Ergenekon kelimesini de kullanarak..
***
Gazeteci Webster Griffin Tarpley, ABD’de 1960’ların başından bu yana yerleşmiş bir  “gizli hükümet-derin devlet” olduğunu, bu derin devleti, eski CIA Başkanı Allen Dulles, eski Amerikan Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ile birlikte daha sonraki yıllarda NATO’nun Avrupa’daki birliklerine komuta eden Lyman Lemnitzer’in kurduğunu yazmıştır. 
Tarpley, bu derin devlet yapısının Kennedy’nin öldürülmesinden Vietnam’a, İran Gates’ten 11 Eylül’e kadar birçok girişimin temelinde yattığını da belirtmiştir.
İşte Türkiye’de de Uğur Mumcu’nun, Muammer Aksoy’un katledilmesinden, Hrant Dink ve papaz cinayetlerine kadar vahim olayların arkasında böyle bir derin yapı vardır.
NATO’ya giriş ile başlayan bu süreci,  “Türk Baharı”  olarak adlandırmak ABD veya Gladio açısından doğrudur. Fakat Türkiye’nin Dışişleri Bakanı, 12 Eylül öncesi kardeş kavgasını da körükleyen bu yapılanmanın aynı zamanda Yeşil Kuşak Projesi için de adam yetiştirdiğini görebilecek birikime sahiptir. Dolayısıyla, böyle bir projeye Türk baharı dediğine göre kendisi de o projenin ürünü müdür?
Elbette Demokrat Parti iktidarı ile gelen demokrasi anlayışını kastettiğini söyleyecektir ve bu da doğrudur ama Türkiye’nin başına ne gelmişse zaten temelleri o dönemde atılmıştır.
Ayrıca, başlangıçta bir demokrasi rüzgârı estirilmiş olsa da DP’nin son yıllarında Türkiye’nin yeniden bir parti devleti haline dönüştürüldüğünü çok net olarak biliyoruz.
Azerbaycan’da Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği yapmış Ramiz Mehdiyev,  “Geçmişin Işığında Demokrasiye Giden Yol”  eserinde “Üçüncü Dünya ve demokrasiden yoksun ülkelerde yapılan kadife devrimler, yeni Batılılaşma siyasetinin aletidir” diyor.
Yani değişim, dönüşüm dedikleri hareket, dünyanın Amerikan egemenliğine girmesidir!
Demokrat Parti iktidarı da Türkiye’yi Amerikan egemenlik alanına dahil etmiştir.
***
Zaten, Arap Baharı’nın temeli de  30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde, Topkapı’daki Eresin Otel’de düzenlenen “Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı”nda atılmıştır. Toplantıyı Türkiye Dışişleri Bakanlığı Büyük Orta Doğu Projesi Masası Başkanı Büyükelçi Ömür Orhun organize etmiştir!
Arap gazeteleri, Türkiye’deki toplantının aslında Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında AKP ile ABD arasında imzalanan  gizli bir anlaşmadan kaynaklandığını da iddia ediyordu.
Bu bakımdan Davutoğlu, doğru söylüyor!
ABD’nin Arap Baharı adı altında Arap ülkelerinde yaptığı iş, Türkiye’de 1950’de başlatılmıştır.
Arslan BULUT
17.10.2011-yeniçağ


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

16 Ekim 2011 Pazar

TARİHÎ UYARI



Kısaca “Füze Kalkanı” adıyla tanınan Yeni NATO Avrupa Füze Savunma Sistemi’nin ilk ve görünür hedefi, İran’dır. Zira, hem İran’ın petrol ve doğal gaz kaynakları henüz küresel denetim altına alınamamıştır, hem de nükleer silahlanma yolundaki İran, ABD’nin Orta Doğu’daki ana üssü ve vazgeçilmez müttefiki İsrail için güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Bu yüzden, Lizbon Antlaşması metinlerinde hedef ülke olarak zikredilmemekle beraber, Füze Kalkanı projesinin asıl -ve şimdilik ilk- hedefinin İran olduğu önde gelen NATO devletlerinin liderlerince pervasızca telaffuz edilmektedir.
Bu durumda, Füze Kalkanı projesinin kendi toprakları üzerinde tesisine izin veren Türkiye üç önemli siyasi-askeri riski de kabullenmiş durumdadır.
Birincisi, 2007 yılında “Gürcistan’a insani yardım malzemesi götürmek” gerekçesiyle maskelenen ABD harp gemilerinin Boğazlar’dan Karadeniz’e çıkışına izin veren Türkiye’nin, nükleer füzeli Aegis gemilerinin Füze Kalkanı projesi kapsamında Karadeniz’e çıkmalarına da karşı koyamayacak olmasıdır. Bunun tam adı, “Montrö Sözleşmesi’nin bizzat Türkiye eliyle delinmesi” dir ve bu yolda ABD ile gizli anlaşmalar yapmış/yapacak Türk hükümetlerinin bu tasarruflarının hesabını vermesi mümkün olamayacaktır.
İkinci risk, projenin kurulmasıyla birlikte topraklarımızın tümünün “yabancıların kontrolündeki elektronik istihbarat sistemleri” ile kaplanacak olmasıdır. Buna, elektronik sistemleri yönetecek uzmanların her an yapabilecekleri “beşeri istihbarat” ihtimali de eklenirse riskin hacmi ortaya çıkacaktır. Özetle, Barış Gönüllüleri’nden ve Çekiç Güç’ten sonra yeni bir sosyal, siyasi ve askeri tahribatla daha karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır.
Üçüncü risk ise bu projenin Türkiye’yi yeni bir “Osmanlı
-Safevi çatışması” ortamına sürükleyebilecek olmasıdır. Bunun gerçekleşmesi halinde, Türkiye’nin bütün ekonomik ve askeri enerjisinin tükenmesi, güneydoğu bölgemizi de içine alacak bir Kürt devletinin kurulmasına karşı koyamama gibi kâbusların ötesinde bütün İslam Dünyasını da kapsayabilecek mezhep çatışmalarına yol açılacaktır.
İran’ın uygulamakta olduğu savunma stratejisi -veya genel askeri strateji- de çok iyi incelenmeli ve dersler çıkarılmalıdır. Bilindiği gibi, NATO’nun Avrupalı ülkeleri Libya’ya yaptıkları askeri operasyonlar sırasında Kaddafi kuvvetlerinin oldukça iyi -hatta bir kısmıyla ileri- teknolojiye sahip hava savunma sistemleri, zırhlı birlikler gibi harp araçlarını elektronik müdahale ile felce uğratmış ve kullanılamaz hale getirmişlerdir. Silahlanma stratejini öncelikle ileri teknoloji ürünü harp silah ve gereçlerine sahip olmak üzerine kuran Türkiye’yi de muhtemel bir çatışmada bekleyecek akıbet Libya’nın karşılaştığından pek farklı olmayacaktır.
İran ise, tamamen farklı olarak, savunma stratejini “uzak menzilli füzeler eliyle caydırıcılık sağlama” mantığı üzerine bina etmiş olup, mevcut füze sistemlerine nükleer kabiliyet de kazandırabilmenin peşindedir. İran’ı bölge devletlerine, kendi politikalarına ve özellikle İsrail’e karşı en büyük tehdit olarak gören bugünün Haçlıları’nın askeri müdahalede bulunmaktan çekiniyor olmalarının gerisinde yatan gerçek herhalde budur.
Türkiye’nin de, İran’ı çok iyi inceleyerek, savunma stratejisini “öncelikle uzak menzilli klasik füze sistemlerine sahip olma” , bunu takiben “bunlara nükleer kabiliyet kazandırma” ve son aşamada da “ileri teknoloji kullanan silah sistemlerini bizzat üretme” sistematiği doğrultusunda yenilemesi gerektiğine inanmaktayız.
Türkiye’nin devlet kurumları ve insan yapısı bunu başaracak güce sahiptir. Ayrıca, başta üniversitelerimiz olmak üzere bütün araştırma kuruluşlarımız ve siyasi partilerimiz de katkılarını mutlaka esirgemeyeceklerdir.
Bütün bu gerçeklerin ışığında ülkemize hiçbir yarar getirmeyeceği açıkça belli olan; ama doğuracağı çok yönlü sonuçları itibariyle büyük zararlara yol açacak olan Füze Kalkanı Projesinin radarlarının ülkemiz sınırları içinde kurulmasından vazgeçilmesini ve yapılan anlaşmaların iptal edilmesini, Milletimize, Devletimize, Vatanımıza ve Halkımıza karşı duyduğumuz sorumluluğun gereği olarak talep ediyoruz.
Dünden itibaren tırnak içerisinde yazdıklarım Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazılmış bir mektuptan alıntıdır. Kaymakamlıktan müsteşarlığa, bakanlıktan büyükelçiliğe kadar devletin bütün kademelerinde yıllarca görev yapmış, bilgi ve tecrübelerini kimsenin inkar edemeyeceği Namık Kemal Zeybek bu tarihi mektubu DP Genel Başkanı hüviyetinden önce yeni anayasada kaldırılmak istenen “Türk vatandaşı” olarak yazdı. Ancak henüz cevap alamadığı için bizlerle paylaşmıştır. AKP’ ye oy veren vatandaşlarımız dahil olmak üzere Türkiye nüfusunun büyük bir bölümünün altına imza atacağı bu uyarıya ülkenin siyasi sorumlularının bigâne kalabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

Yavuz Selim DEMİRAĞ


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

15 Ekim 2011 Cumartesi

TALİBAN’IN SIRRI NE ?


Bundan on yıl önce, binlerce Taliban militanı hakim oldukları mevzileri terkedip kırsal alana çekilmiş ve Afganistan’ın batılı kuvvetlerce işgaline çatışmaksızın müsade etmişlerdi.
O dönemin düzensiz militanları, bugün ise hayli sofistike bir gerilla mücadelesiyle geri döndüler. Ses getiren operasyonlarla önemli hedefleri vurdular ve Amerikan birliklerinin ülkeden sorunsuz ve usulca çekilmesinin mümkün olmayacağını gösterdiler.
Dahası, bu eylemleri karizmatik bir liderin, işleyen bir emir-komuta zincirinin ve kapsamlı bir sosyo-politik görüşün yokluğunda başardılar.
Peki nasıl?
ABD’nin iki hatası
2001 Ekim ayında koalisyon kuvvetlerinin müdahalesinin üç yıl sonrasına dek, Afganistan’da ciddi bir Taliban varlığı yoktu.
Pakistan’ın kuzey batı bölgesindeki güvenlik güçlerinin yöneticiliğini yapmış Mahmud Şah, Afgan halkının ilk zamanlarda Taliban’ı sevgiyle karşıladığını söylüyor. Dört yıllık iç savaşı sona erdiren Taliban’a duyulan sempati, örgütün İslami yaşam biçimini dayatmasıyla tepkiye dönüşmüş.
Şah’a göre Amerikalıların gelişi mutlulukla karşılanmış, çünkü kurtarıcılarının geldiğini düşünmüşler. Ve bu tablonun içinde Taliban’ın geri dönebilmesi mümkün görünmüyormuş.
Ama 2006′ya kadar Taliban güneye özellikle Zabul, Kandahar ve Helmand’a sızmayı başardı. 2008′e kadar da kuzeye Kabil’e doğru yayıldılar.
Mahmud Şah, Amerikalıların avantajlarını ortadan kaldıran iki büyük hata yaptığını söylüyor; “İstikrarı sağlamak yerine askeri hedeflere odaklandılar. Sonra onlara buraya getiren ve zorunluluktan kaynaklanan bir savaşı bırakıp, kendi tercihleri olan Irak savaşına girdiler.” diyor.
Şah, İran ve Pakistan’dan milyonlarca mültecinin geri dönmeye başladığı bir dönemde yeniden inşa yolunda hiçbir şeyin yapılmaması ve yolsuzluğun sürüp gitmesinin halkın düş kırıklığını artırdığını ve direnişi güçlendirdiğini söylüyor.
Ama birçok uzman, burada 1994′te Taliban’ın doğduğu yer olan Pakistan’ın rolüne de dikkat çekiyor. Taliban militanları 2001′de Afganistan’dan kaçarak Pakistan’a sığınmıştı.
Birçok uzman, şimdiki direnişin çıkış yerinin de Pakistan’da aşiretlerin denetiminde olan Veziristan bölgesinin olduğunu belirtiyor.
Bu uzmanlara göre, Afganistan’ın geri kalan bölümlerinde sessizlik hakimken, Taliban Veziristan’da büyük bir hareketlilik içindeydi ve sonra da dünya basınında manşetlere çıktı.
Pakistan’ın rolü
2002 ve 2004′te Pakistan ordusuyla Taliban yine birbirine girdi. Sonrasında orduyla Taliban arasında barış anlaşmaları yapıldı ve Pakistan’ın aşiretlerin denetiminde olan sınır bölgeleri fiilen Taliban’ın hakimiyetine geçti.
Birçok uzman, Pakistan’daki askeri nizamın, safdışı etme gücü varken, Taliban’ın Veziristan’a dönmesine izin verdiğinde hemfikir.
Savunma uzmanı Dr. Hasan Askari Rizvi, “Asker bu konuda bölünmüştü. Hem göz yumdular, hem de yardımcı oldular” diyor.
Koalisyon güçleri, ilk önemli kayıplarını Veziristan’ın hemen karşısında güney doğu Afganistan’da verdi.
Batılı yetkililer, koalisyon güçlerinin 2008-2009′a kadar Taliban’ın bomba fabrikaları kurduğu ve iletişim hattını kurduğu Kandahar ve Helmand’a atıfla militanlar için önemli olan yerleri ellerinde tutamadığını kabul ediyor.
Obama’nın 2010′daki birlik artırımı kararından sonra koalisyon güçleri Taliban’ı Kandahar ve Helmand’daki mevzilerinden çıkardı.
Ama direniş şimdi daha geniş bir bölgeye, başkent Kabil’in çevresine ve daha önce çatışmaların yaşanmadığı kuzeye yayıldı.
Ve Taliban’a Veziristan’tan sürekli savaşçı desteği geliyor.
Güvenilir kaynakların BBC’ye verdiği bilgiye göre, bu militanların çoğu silahlı ve bombalı saldırılarda uzmanlaşmış Pakistanlılar. Bu militanlar, Veziristan merkezli Hakkani şebekesinin üyeleri.
Bu kaynaklara göre, militanlar, 2009′dan beri Amerika’nın insansız uçaklarına hedef olmamak için sınırda Pakistan’ın askeri araçlarıyla dolaşıyorlar. Pakistanlı bir askeri kaynak, bu tür bir işbirliğini doğruladı.
Ancak ordu sözcüsü Tümgeneral Athar Abbas, iddiaları yalanladı.(BBCTÜRKÇE)

ABD ASKERİ MALATYA’YA YERLEŞİYOR



ABD Avrupa Güçleri Komutanı Korgeneral Mark Hetling, Malatya’ya kurulacak füze radarı için önemli açıklamalar yaptı: Türk ordusuyla koordineli çalışıyoruz. Yıl sonuna kadar operasyonel hale gelecek. Radarı 60 askerden oluşan bir güç koruyacak. Ancak bu, üsteki personelin küçük bir bölümünü oluşturuyor.
Füze radarı, istenirse yerini değiştirebilecek
NATO’nun füze kalkanı kapsamında Malatya Kürecik’e yerleştirilecek ’füze kalkanı radarı’ sabit değil seyyar olacak. Bir TIR üzerine monte edilen radar; arama, belirleme, izleme ve tanımlama işlevlerini yerine getirebilen gelişmiş yazılımlara sahip...
 Tüm bölgeyi tarayıp İsrail’e bilgi verecek
Kürecik’e kurulacak olan AN/TPY-2 tipi radar 2 bin 300 kilometrelik geniş bir dinleme alanına sahip. Seyyar olduğu için istenilen yere de götürülebiliyor.
Haber : Salim Yavaşoğlu
ABD’nin, NATO savunma sistemi adı altında Malatya’nın Akçadağ İlçesi Kürecik nahiyesindeki Kepez Köyü yakınlarında konuşlandıracağı “füze kalkanı radarı” sabit değil, seyyar bir radar. Bir trayler üzerine monte edilen AN/TPY-2 (Army Navy/Transportable Radar Surveillance) adı verilen radar istendiğinde başka yerlere de çekilebilecek. Türkiye’ye yerleştirilecek olan uzun menzilli 2 bin 300 kilometre olan seyyar 1 adet AN/TPY-2 radarı Amerikan Reytheon firmasınca üretilmiş. Arama, belirleme, izleme ve tanımlama işlevlerini yerine getirebilen gelişmiş yazılımlara sahip bu radar, radar tayfının X bandında  çalışıyor. Radar, tama olarak Kepez Köyü yakınındaki 2 bin metre rakımlı Karahan gediği tepesinin sol yanındaki eski NATO radar üssüne yerleştirileceği öğrenildi. Şimdi kullanılmayan bu üste 50 sene önce çalışan ABD radarları, Rusya’nın Kafkasya bölgesini izlemekteydi.
Atıldığında ve düşerken 
Bu radardan 2008 yılında bir adet Kuzey Kore’den geleceği varsayılan balistik füze tehdidine karşı Japonya’nın Shariki adasına ve 2009’da da İran’dan geleceği varsayılan balistik füze tehdidine karşı İsrail’in Necef çölüne yerleştirildi. İsrail’de ayrıca bu radarın elde edeceği bilgiler doğrultusunda düşman bir ülkeden gelebilecek balistik füzeleri imha edecek füze rampaları da bulunuyor. 2009 yılında İsrail’in Necef çölüne yerleştirilen ve terminal modda çalışan radar da aynı özelliklere sahip. Ancak, dünyanın yuvarlaklığı nedeniyle, Kürecik gibi, denizden 2 bin metre yukarıya yerleştirilen radarın Necef radarına göre İran’dan İsrail’e atılacak olan balistik füzeleri daha önceden fark edebileceği varsayılıyor. Malatya’ya  kurulan radarın İran’dan atılması muhtemel bir füzeyi atıldığında, İsrail’deki radarın ise başlığın düşüşe geçtiği anda takip edeceği öngörülüyor. Bu nedenle Malatya’da konuşlandırılacak olan radar, İsrail’i koruma anlamında daha fazla önem arz ediyor. Füze kalkanı sistemi, Türkiye’ye NATO güdümünde ve  şemsiyesi altında kurulacak. Ancak, ne Türkiye ne de Romanya ile imzalanan mutabakatlar sırasında NATO temsilcisi bulundu ve imza da koymadı. Malatya Kürecik’e yerleştirilecek füze kalkanı mutabakat belgesi Amerikan Büyükelçisi Francis Ricciardone ile Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu tarafından 13 Eylül günü imzalandı. Aynı tarih itibariyle ABD ile Romanya arasında Romanya’ya füzesavar füzelerinin konuşlandırılması anlaşması da imzalandı. Anlaşmaya Romanya Dışişleri Bakanı Teodor Baconsçi ile ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton imza koydu. Romanya’daki bir hava üssüne füze kalkanının yaklaşık 4 yıl içinde konuşlandırılacağı açıklandı.
Yıl sonuna kadar kurulacak
Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Kürecik köyü sınırları içine yerleştirilmesi kabul edilen NATO füze kalkanı radarıyla ilgili yeni detaylar ortaya çıkmaya başladı. ABD’nin Avrupa’daki güçlerinin komutanı Korgeneral Mark Hetling, Inside The Army dergisine yaptığı açıklamada, üssün kurulması için çalışmalara başladıklarını açıkladı. ABD’li general, “Tesisi yıl sonundan önce tamamlayabilmenin yollarını arıyoruz. Radarı 60 askerden oluşacak bir güç koruyacak. Ancak bu üsteki personelin küçük bir bölümü” dedi. Hetling, Kürecik halkının radar üssünü istemediği  haberleriyle ilgili olarak ise “Biz sadece dokuz protestocu gördük. Ben Türklerin çok mutlu olduğunu düşünüyorum. Bölgedeki insanlar, bizim orada olmamızdan dolayı mutlu” ifadesini kullandı.
YENİÇAĞ

 HEDEF İSLAM
Yavuz Selim YANARDAĞ
Sistem mühendislerinin belirlediği gündem yerine gelince, bugün küreselleşen dünya turu atarak vaziyetimizi ortaya koyalım. Asıl hedefi dillendirirken Türkiye’yi yönetmekte olan idarecilerin de dikkatini çekelim.
1989 yılı Kasım ayında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sembolize edilen “Soğuk Harbin bitişi”  ile birlikte, hasımları olan Varşova Paktı ülkelerini alt etmiş olan Batılılar önlerindeki yeni süreci çok kısa bir süre için  “belirsizlik ve istikrarsızlık dönemi”  olarak isimlendirdikten hemen sonra yeni hedeflerinin ne olduğunu açıklamıştır: İslam.
İslam’ın ve dolayısıyla İslam dünyasının Batı’nın yeni hedefi olarak açıklanmasında Haçlı zihniyetinin izleri elbette ki bulunmaktadır ve bu izler bugün Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Libya’da apaçık görülmektedir. Ancak, İslam’ın yeni hedef seçilmesindeki asıl etken, dünya enerji kaynaklarının gerek Arap yarımadasında, gerekse İran ve Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan coğrafyada, İslam ülkelerinin sınırları içinde bulunmasıdır.
Soğuk Harbin gerçek galibi ve artık dünyanın tek süper gücü olan ABD,  “enerjiyi kontrol eden dünyayı kontrol eder”  kuralı uyarınca, dünya hakimiyetinin temel şartı olan enerji havzalarının denetim altına alınmasının küresel düzeyde projelendirilmesini başlatmıştır. Birinci ve İkinci Irak savaşları ile Arap yarımadasındaki petrol kaynakları üzerindeki egemenlik pürüzleri giderilmiş ve sıra Soğuk Harp döneminde Sovyetler Birliği’nin hayat alanında kalan İran, Kafkasya, Hazar ve Türkistan petrol ve doğal gaz kaynaklarının da Amerikan denetimi altına alınarak  “dünya enerji tekeli” nin tam olarak ele geçirilmesine gelmiştir. Bu tekel tesis edildiğinde, bütün diğer dünya devletlerinin sanayileri ancak tekeli elinde bulunduran ABD’nin izin verdiği ölçüde büyüyebilecek ve hatta hayatta kalmaya devam edebileceklerdir.
ABD, hem dünya enerji alanlarının ve hem de kendi anavatanının güvenliğini sağlamak için şart gördüğü küresel çaplı savunma projelerini gerçekleştirmenin adımlarını atmaya başlamıştır. İlk olarak, NATO Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 18-19 Kasım 2010’da Lizbon’da toplanarak ve  “Yeni NATO ve Nükleer Savunma Stratejik Konsepti” ni belirleyen antlaşmayı imzalamıştır. Bu antlaşmanın temel -ve kamuoylarına yansıtılmayan- esprisi, anlaşma uyarınca kurulacak Yeni NATO Avrupa Füze Savunma Sistemi’nin  “ABD’nin Ulusal Füze Savunma Sistemi”  ile bütünleşecek ve dolayısıyla ABD’nin küresel güvenlik ihtiyaçlarına hizmet edecek olmasıdır. Zaten bu yüzden, bu bütünleşmiş (entegre) proje, ABD’nin Soğuk Harbin son dönemlerindeki meşhur Yıldız Savaşları projesinin  “yeni doğan çocuğu” olarak kabul edilmektedir. Nihai fonksiyon olarak ABD’nin küresel amaçlarına hizmet edecek olan Lizbon Antlaşması’nın bir diğer esprisi de projenin finansmanının NATO üyesi devletlerin eşit paylarıyla ödenecek olmasıdır. Bu çerçevede, önümüzdeki on yıllık dönemde Türkiye’nin projeye 10-11 milyar dolar kadar bir katkıda bulunması gerekecektir ki, dış borç krizi içindeki Türkiye’nin bu meblağı ödemesi mümkün olamayacağından, sözkonusu ödeme ABD’nin işaret edeceği uluslararası mali kuruluşlardan borç alınarak karşılanacaktır. 


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."