27 Ağustos 2011 Cumartesi
YUNANİSTAN EKONOMİSİNİ BİZİM SIRTIMIZDAN DÜZELTECEK
HADA ÖNCE DİKKAT ÇEKMİŞTİK-MUTLAKA BAKINIZ:
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
26 Ağustos 2011 Cuma
KUVAİ MİLLİYE DESTANI
30 Ağustos Gecesinde
26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
VE
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E BAKAN NEFER
Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı'ında değirmenlieri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir,
bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp, gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan'dan önce
ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken
Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: 'Üç', dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.
Saat 3.30.
Halimur - Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı (Kendisi tornacıdır) karanlıkta göz yordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer sarışındı, ikinci esmer.
Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyleyen. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı, inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu
mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona 'Deli Erzurumlu' derdiler. Yedinci Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci İbrahim korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.
Saat: 4
Ağzıkara-Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar Üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı, mevzideki biricik silahsız adam: ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp
el kavuşturup sabah namazına, içi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır. Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülâlemîne şühedâyı.
Saat: 4.45.
Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü. Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Karşı dağlar ardında,
düşman elinde kalan bir başka horoz vardır:
Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar her hal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.
Saat beşe on var.
Kırk dakka sonra şafak sökecek.
'Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak'
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde.
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci,
uzunu, Darülmuallimin mezunu Nureddin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:
Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam, Akif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın 'Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.
'Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.
'Kim bilir belki yarın...'
Saat beşe beş var.
Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzimi Hasan'ın yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük.
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.
Yüzbaşı sordu:
'Saat kaç'
'Beş'
'Yarım saat sonra demek...'
98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için
ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve ikinci Ordu'lar baskına hazırdılar.
Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık,
siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nureddin Eşfak baktı saatına:
Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...
Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.
Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis: alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk firenk uşağı...
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak'ın ayağı.
Nureddin dedi ki:
'Teselyalı Çoban Mihail,'
Nureddin dedi ki:
'Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni...'
Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.
Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra.
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken
kederinden yüzlerini toprağa döndüler.
Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
'Dörtnala gelip uzak Asya'dan Akdeniz'e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim...
Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.
Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır...
Kuvayi Milliye/Destan
Nazım Hikmet Ran
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
22 Ağustos 2011 Pazartesi
AMATÖR KARAKALEM ÇALIŞMALARIM
ATAM
BARIŞ
UMUT
SÖMÜRÜ
EMEKÇİ
TOPRAK ANA
KOKONA
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
16 Ağustos 2011 Salı
GLOBAL EKONOMİK KRİZ
...........
<object id="player" width="425" height="344" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" ><param name="movie" value="http://www.videobb.com/e/l9sKa3shzhBh" ></param><param name="allowFullScreen" value="true" ></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><embed src="http://www.videobb.com/e/l9sKa3shzhBh" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"></embed></object>
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
14 Ağustos 2011 Pazar
CIA'DAN PARA ALAN MÜSLÜMAN KARDEŞLER AKP'Yİ KURDU
Arslan BULUT
Mısır’da Müslüman Kardeşler üyesi olan Halid El Zafarani,
Türkiye’deki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adı, kuruluş felsefesi ve programı
ile bir parti kurmak için izin istedi.
Müslüman Kardeşler’den ayrılan bir grubun kurduğu Vasat Partisi, AKP’yi örnek aldı. Söz konusu partiler, kuruluş aşamasında Türkiye’de iktidardaki partiyi model olarak benimsediklerini kamuoyuna da açıkladı.
İskenderiye kentinde yaşayan El Zafarani ise 2005 yılında “Adalet ve Kalkınma Partisi” adıyla bir parti kurmak için yasalar gereği mahkemeden izin istediğini, ancak Müslüman Kardeşler üyesi olduğu için parti kurmasına izin verilmediğini, 25 Ocak halk ayaklanmasından sonra yaptığı başvurunun kabul edildiğini ve mahkeme tarafından kuruluş kararı alındığını söyledi.
AA muhabirinin görüşünü sorduğu AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, parti olarak adaleti ve kalkınmayı hedef olarak belirlediklerini, “çünkü insana hizmeti Hakk’a hizmet olarak kabul ettiklerini” söyledi.
Tabii Kapusuz, AKP’nin CFR tarafından Tayyip Erdoğan’a gönderilen gizli bir memorandumun parti programı haline getirilerek kurulduğunu söylemedi. Üstelik, o memorandumu gönderenler, yerel yönetimlere özerklik istiyordu
***
Tunus ve Mısır’daki olaylar başladığı zaman, “Yugoslavya Modeli” kitabının yazarı Teoman Alili şöyle yazmıştı:
“Hangi devrim dalgası? Mısır’da devrim mi oluyor, yoksa ‘Kendimize AKP’yi örnek alıyoruz’ diyen Müslüman Kardeşler mi iktidar oluyor? Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan’da faaliyet gösteren Soros Çocukları. Otpor’un amblemlerini taşıyan 6 Nisan örgütü mü halk devrimi yapıyor. Ne yani AKP bir halk devrimi miydi, Yugoslavya’nın parçalanması bir halk devrimi miydi, Ukrayna’nın NATO’ya bağlanması projesi, Gürcistan’ın parçalanması bir halk devrimi mi, Mısır’da Nobel ödüllü adamı Devlet Başkanı yapmak halk devrimi mi?”
ABD’de her seçimde başkan aday adayı olan LaRouche ise, 21 Haziran 2001 tarihinde, ABD’nin devlet sekreteri Madeleine Albright’a sunduğu memorandumda, ‘Terörizmin sponsorluğunu yapan ülkeler listesine İngiltere’nin de konulması gerekir’ başlığını kullanmış ve Usame bin Ladin’in 1996 yılının Temmuz ayında Londra’da bulunduğunu, tedavi gördüğünü, BBC ve The Independent gazetesine sık sık demeç verdiğini hatırlatmıştı.
LaRouche, Mısır’ın Müslüman Kardeşler ve El Cihad, Filistin’in Hamas, Cezayir’in İslam Ordusu, Türkiye’nin PKK’sı ve Sri Lanka’nın Tamil örgütlerinin Londra’da merkezleri bulunduğunu belirtmiş ve ABD’nin listesinde bulunan toplam 30 örgütün 6’sının Londra’daki faaliyetlerinden ve İngiltere bağlantılı eylemlerinden örnekler vermişti. LaRouche, ABD tarafından listesi çıkarılan 30 örgütten 16’sına İngiltere’nin askeri eğitim veya lojistik destek verdiğini belirtmişti.
Yazar Tevfik Bir, 2 Kasım 2010’da “Dünya, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek yönetiminin yıkılışına, Orta Doğu’nun arabulucu ülkesi Mısır Devleti’nin karıştığına ve orada El Kaide’nin kardeşi ’Müslüman Kardeşler’ örgütünün iktidara çıkışına şahit olacaktır. ABD ve müttefikleri de ileriki yıllarda, Genişletilmiş BOP kapsamında, El Kaide’nin organik kardeşi Müslüman Kardeşler iktidarının yöneteceği, vaat edilmiş toprakların bir kısmını içinde barındıran Mısır’a, demokrasi ve insan hakları götürmekten şeref duyacaklardır! Irak’taki gibi” diye yazmıştı.
El Küdüs El Erabi adlı gazete ise 2005 yılında Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler örgütü ve sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1.1 milyar dolar kaynak ayırdığını ve bu örgütleri kullanarak Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile ilgili haberlerin USA News gazetesinden alındığını da yazmıştı.
***
Diğer taraftan Rus Politolog Stanislav Tarasov, “Türkiye Suriye’de bir an önce demokratik reformların uygulanmasında ısrar ediyor. Fakat reformların uygulanmasına başlanırsa Kürtler muhakkak kendilerine özerkliğin tanınmasını isteyecekler” dedi.
İşte zaten AKP’ye gönderilen gizli memorandumda istenen bu değil miydi?
Müslüman Kardeşler’den ayrılan bir grubun kurduğu Vasat Partisi, AKP’yi örnek aldı. Söz konusu partiler, kuruluş aşamasında Türkiye’de iktidardaki partiyi model olarak benimsediklerini kamuoyuna da açıkladı.
İskenderiye kentinde yaşayan El Zafarani ise 2005 yılında “Adalet ve Kalkınma Partisi” adıyla bir parti kurmak için yasalar gereği mahkemeden izin istediğini, ancak Müslüman Kardeşler üyesi olduğu için parti kurmasına izin verilmediğini, 25 Ocak halk ayaklanmasından sonra yaptığı başvurunun kabul edildiğini ve mahkeme tarafından kuruluş kararı alındığını söyledi.
AA muhabirinin görüşünü sorduğu AKP Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz, parti olarak adaleti ve kalkınmayı hedef olarak belirlediklerini, “çünkü insana hizmeti Hakk’a hizmet olarak kabul ettiklerini” söyledi.
Tabii Kapusuz, AKP’nin CFR tarafından Tayyip Erdoğan’a gönderilen gizli bir memorandumun parti programı haline getirilerek kurulduğunu söylemedi. Üstelik, o memorandumu gönderenler, yerel yönetimlere özerklik istiyordu
***
Tunus ve Mısır’daki olaylar başladığı zaman, “Yugoslavya Modeli” kitabının yazarı Teoman Alili şöyle yazmıştı:
“Hangi devrim dalgası? Mısır’da devrim mi oluyor, yoksa ‘Kendimize AKP’yi örnek alıyoruz’ diyen Müslüman Kardeşler mi iktidar oluyor? Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan’da faaliyet gösteren Soros Çocukları. Otpor’un amblemlerini taşıyan 6 Nisan örgütü mü halk devrimi yapıyor. Ne yani AKP bir halk devrimi miydi, Yugoslavya’nın parçalanması bir halk devrimi miydi, Ukrayna’nın NATO’ya bağlanması projesi, Gürcistan’ın parçalanması bir halk devrimi mi, Mısır’da Nobel ödüllü adamı Devlet Başkanı yapmak halk devrimi mi?”
ABD’de her seçimde başkan aday adayı olan LaRouche ise, 21 Haziran 2001 tarihinde, ABD’nin devlet sekreteri Madeleine Albright’a sunduğu memorandumda, ‘Terörizmin sponsorluğunu yapan ülkeler listesine İngiltere’nin de konulması gerekir’ başlığını kullanmış ve Usame bin Ladin’in 1996 yılının Temmuz ayında Londra’da bulunduğunu, tedavi gördüğünü, BBC ve The Independent gazetesine sık sık demeç verdiğini hatırlatmıştı.
LaRouche, Mısır’ın Müslüman Kardeşler ve El Cihad, Filistin’in Hamas, Cezayir’in İslam Ordusu, Türkiye’nin PKK’sı ve Sri Lanka’nın Tamil örgütlerinin Londra’da merkezleri bulunduğunu belirtmiş ve ABD’nin listesinde bulunan toplam 30 örgütün 6’sının Londra’daki faaliyetlerinden ve İngiltere bağlantılı eylemlerinden örnekler vermişti. LaRouche, ABD tarafından listesi çıkarılan 30 örgütten 16’sına İngiltere’nin askeri eğitim veya lojistik destek verdiğini belirtmişti.
Yazar Tevfik Bir, 2 Kasım 2010’da “Dünya, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek yönetiminin yıkılışına, Orta Doğu’nun arabulucu ülkesi Mısır Devleti’nin karıştığına ve orada El Kaide’nin kardeşi ’Müslüman Kardeşler’ örgütünün iktidara çıkışına şahit olacaktır. ABD ve müttefikleri de ileriki yıllarda, Genişletilmiş BOP kapsamında, El Kaide’nin organik kardeşi Müslüman Kardeşler iktidarının yöneteceği, vaat edilmiş toprakların bir kısmını içinde barındıran Mısır’a, demokrasi ve insan hakları götürmekten şeref duyacaklardır! Irak’taki gibi” diye yazmıştı.
El Küdüs El Erabi adlı gazete ise 2005 yılında Mısır ve Suriye’deki Müslüman Kardeşler örgütü ve sivil toplum kuruluşları için ABD’nin 1.1 milyar dolar kaynak ayırdığını ve bu örgütleri kullanarak Arap ülkelerinde darbeler hazırladığını, para ile ilgili haberlerin USA News gazetesinden alındığını da yazmıştı.
***
Diğer taraftan Rus Politolog Stanislav Tarasov, “Türkiye Suriye’de bir an önce demokratik reformların uygulanmasında ısrar ediyor. Fakat reformların uygulanmasına başlanırsa Kürtler muhakkak kendilerine özerkliğin tanınmasını isteyecekler” dedi.
İşte zaten AKP’ye gönderilen gizli memorandumda istenen bu değil miydi?
14/08/2011-yeniçağ
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
13 Ağustos 2011 Cumartesi
SİZİN BURNUNUZ UZUN MU? KISA MI?
İBRETLİK BİR YAZI
YILMAZ DİKBAŞ-İĞFAL Sayfalar: 318,319,320
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
YILMAZ DİKBAŞ-İĞFAL Sayfalar: 318,319,320
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
12 Ağustos 2011 Cuma
TAYYİP ERDOĞAN'IN PAUL WOLFOWİTZ'E MEKTUBU
Hatırlarsınız ki, AKP ilk Meclise girdiğinde, Recep Tayyip
Erdoğan'ın seçilememe gibi bir sorunu vardı.
İşte tam o dönem, seçimlerden 1 gün sonra; ABD Savunma Bakan
Vekili Paul Wolfowitz'e gönderilen o mektup;
Dr. Paul Wolfowitz
Savunma Bakan Vekili
Pentagon
Washington DC, 20301
Ford
4 Kasım 2002
Değerli Dr. Wolfowitz,
Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığıyla doğrudan size ulaştırmak isterim.
Seçim sonuçlarının bizim genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmî konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Türkiye'nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz. Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim.
Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum.
Savunma Bakan Vekili
Pentagon
Washington DC, 20301
Ford
4 Kasım 2002
Değerli Dr. Wolfowitz,
Ülkelerimiz arasındaki tarihsel ortaklık ve dostluğun gelecekte de sürmesi ümidimi paylaşmak için, bu mesajımı ortak dostlar aracılığıyla doğrudan size ulaştırmak isterim.
Seçim sonuçlarının bizim genelkurmay saflarında biraz rahatsızlık yaratmış olabileceğinden, resmî konumunuz gereği, hiç kuşkusuz haberdarsınızdır. Bilmenizi isterim ki, onların Türkiye'nin müreffeh, seküler (çağdaş) ve birinci dünya topluluğunun güvenilir bir üyesi olması ümitlerini partim ve ben de paylaşıyoruz. Ve geçmişte hiç olmadığı kadar birleşmiş olan ülkemizin çıkarları için en iyisi olacak şekilde birlikte çalışabileceğimiz kanaatindeyim.
Bu amaçla, Org. Özkök ile mümkün olduğu kadar kısa sürede mahrem, özel bir toplantı yapabilmeyi ümit ediyorum.
Özel cep numaram şudur: 0533 7…
Bu yardım ve ülkeme geçmişte
gösterdiğiniz dostluk için çok teşekkürler.
Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Samimiyetle sizin olan,
Recep Tayyip Erdoğan
Genel Başkan
Sizinle kişisel olarak görüşmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Samimiyetle sizin olan,
Recep Tayyip Erdoğan
Genel Başkan
SAMİMİYETLE SİZİN OLAN
Bu görüşmeden kısa bir süre sonra, Özkök ile görüşen (11 gün
sonra) Erdoğan, hızlı bir şekilde aklandı ve Meclis'e girdi.
Biliyorsunuz ki, CHP; o süreçte Siyasi Yasağın kalkması için
her şeyi yapmıştı...
Taşların yerine oturması adına...
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
MEDYA YALANLARI-TİYATROYA DÖNEN DAVALAR
YANAŞMA MEDYANIN YALANLARI
MEHMET ALİ GÜLLER-12/08/2011/AYDINLIK GAZETESİ
ÖZEL YETKİLİ KOMEDİ
(CUMHURİYET GAZETESİ BOMBALAMA DAVASI)
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
11 Ağustos 2011 Perşembe
“KUŞ GİBİ” OLDU MAŞALLAH!
Seldan TAŞÇI
Zat-ı muhterem Nostradamus’un hık demiş burnundan düşmüşü
ya, yer yerinden oynuyor; “Emre Uslu” Hükümet 6 ay sonra istifa edecek
“iddiasını yeniden gündeme getirdiğine göre vardır bir hikmeti!”
Hikmeti belli: Uslu’ya bu “ilham perileri” nereden geldi?
Amerika Birleşik Devletleri!
Bir süredir orada devam ediyor Uslu’nun eğitim alışverişi! “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” buna bir diyeceğimiz yok da soru belli: Emre Uslu Amerika’ya nasıl gitti?
Kıtalar ayıran o uçsuz bucaksız okyanusları nasıl geçti?
Öyle ya, “Okyanus ötesi uçamadığı” için 8 yıl boyunca Amerika’da “mahsur” kalan o değil miydi?
Olur ya, “mazeret”i olduğunu unutmuştur da uçağa bir dalgınlık anında binmiştir diye, hani “dönüş” yolunda başına bir iş gelmesin diye, bütün iyi niyetimizle kendisine geçmişini hatırlatmalıyız belki de...
***
Polis Akademisi’nden sonra A.Ü. İletişim Fakültesi’nde gazetecilik doktorası yapan -o zamanki adıyla Emrullah Uslu- 2001 yılında “aldığı bir bursla” ABD’ye gitmişti. Dakika bir, gol bir; bu “burs”un kaynağı Uslu’nun şimşekleri üzerine çekmesindeki ilk etkenlerden biriydi. Dönemin gazetelerine yansıyan iddialara göre Uslu yakın çevresine “MİT bursuyla geldim” demişti. Ancak MİT’in yalanlaması gecikmedi: “Spekülatif haberler bunlar!”
Uslu’nun burs süresi 2003 yılında doldu. Hoş dolmasa kaç yazar, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 80. maddesine göre, bir devlet memuru “MİT mensubu değilse yahut kendisine Başbakanlık tarafından özel izin verilmemişse” yurtdışında 4 yıldan fazla kalamazdı.
Ama Uslu kaldı! Haliyle herkesin aklına aynı sorular takıldı: “Emrullah Uslu MİT mensubu mu?” Değilse; “Başbakanlık özel izniyle ABD’de bulunma gerekçesi ne?”
Ona sorarsanız hiçbiri değildi, “mazeret”i vardı, buna rağmen hakkında yazıp çizenlere karşı asabiydi; Taraf’ta Önder Aytaç’la ortak köşelerinden birçok gazeteci ve gazeteye tehdit / hakaretlerle seslendi.
Mazeretini mi soruyorsunuz?
Raporluydu! ABD’den Türkiye’ye ve Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’ndaki görevine dönememesini 2003 yılından sonra üç ayda bir alıp Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yolladığı “Okyanus ötesi uçması sakıncalıdır” raporlarına borçluydu.
Bu durum kimi emniyetçilerin kafasını bozdu. “Bu kadar uzun süreli bir rapor kullanan personel şimdiye kadar teşkilatta bulunmuyor” diyenler Uslu’yu “meslekten ihraca kadar” uzanabilecek bir dizi yaptırımın beklediğini açıkladılar.
Nitekim.. Askeri hedef alan ağır eleştirilerinden sonra TSK’nın “Başbakan aracılığıyla rahatsızlığını emniyete bildirmesi üzerine” Uslu hakkında inceleme başlatıldı ve “gemiyle de olsa” gelmesi istendi.
8 yıldır aşamadığı okyanustan böyle bir sürecin sonunda geçmek zorunda kalan Uslu, ülkeye döner dönmez girdiği terfi sınavında tabiri caizse çaktı ve Bingöl’e sürgün pardon tayin edildi. Aynen tahmin ettiğiniz gibi Bingöl’e gitmek yerine, İstanbul’a yerleşti. Kaderin cilvesi işte, Uslu yeni kariyeri için, günaşırı hedef gösterdiği “Ergenekoncular(!)” dan biri tarafından kurulan Yeditepe Üniversitesi’ni seçti!
***
Velhasıl bir “okyanusu aşamadı” diye Uslu’nun başına “pişmiş tavuğun başına gelmeyen işler” geldi! Şimdi Emre Uslu’nun bir kere daha Amerika’da olduğu gerçeği karşısında insan düşünmeden edemiyor; Bunca çileye değer mi? Veya bunca çileye ne değer? İnsan ne uğruna, tıp tarafından uçması yasaklanan okyanusa doğru yeniden kanat açar?
Ne yani “Kahraman eski polis” okyanusa karşı mı? İnsan, 8 sene memleketine hasret bırakacak kadar risk taşıyan “özel durum”unu bile bile sağlığını tehlikeye atar mı?
Belki de ezbere konuşuyoruz... Yürüyerek gidecek hali yok ya; selki “adamı okyanus ötesi uçuran” haplar çıktı! Belki Portekiz’den Washington’a Bermuda Şeytan Üçgeni’ne teğet geçen bir “Utah-ray” uzandı! Belki bu yolculuk bir anestezi uzmanının refakatinde “uyutularak” tamamlandı! Belki bizim vakıf olamadığımız teknolojik gelişmeler oluyor dünyada ve Uslu da bilimadamlarının deneysel çalışmalarına destek amacıyla onu “ışınlamaları” na izin verdi. Belki rapor tek yönlü; Türkiye’ye yasak ama ABD’ye uçuş serbest! Veya belki de “okyanus üzeri uçamaz” raporu, hani lise son sınıfta hemen her öğrencinin aldığı, şeklen orijinal fakat içeriği çakma “heyet raporları” gibi “beyaz bir yalan”dı!
***
Hiçbiri değilse, tek ihtimal kalıyor geriye: “Yapmayın, etmeyin, ben okyanus üzerinden uçamam” diye çırpındı ama, azılı “teröristler” onu dinlemediler, ellerini, kollarını, ayaklarını bağlayıp bir “kargo uçağıyla” adrese teslim ettiler! Yani kaçırıldı!
Durun canım.. Hemen panik yapmayın; beyin jimnastiğine katkı olsun diyeydi son satırlarım...
“Esir” hali var mı hiç Emre Uslu’nun yazdıklarında? Aksine yaramış Amerika? Öyle anlaşılıyor ki gaipten haberler yağmaya başladı kulağına! Belli ki dayamış sırtını sağlam bir feyiz kaynağına; ne yazarsa on ikiden vuran kahine yükseldi buralarda mertebesi!
Gözümüz yok, Allah bin bereket versin, dileyen servis ettiklerini yesin!
Bizim endişemizin tamamen insani: Sen nasıl geçtin o üzerinden uçmanın yasak olduğu kilometreleri?
Ne yani; ciddi ciddi gemiyle mi?
Yahut polisken 8 yılda aşmayı beceremediğin mesafeyi, şimdi komşu kapısı yaptığını görünce; “Devlete memuriyet”in bitmesi şifa mı verdi?
Hikmeti belli: Uslu’ya bu “ilham perileri” nereden geldi?
Amerika Birleşik Devletleri!
Bir süredir orada devam ediyor Uslu’nun eğitim alışverişi! “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” buna bir diyeceğimiz yok da soru belli: Emre Uslu Amerika’ya nasıl gitti?
Kıtalar ayıran o uçsuz bucaksız okyanusları nasıl geçti?
Öyle ya, “Okyanus ötesi uçamadığı” için 8 yıl boyunca Amerika’da “mahsur” kalan o değil miydi?
Olur ya, “mazeret”i olduğunu unutmuştur da uçağa bir dalgınlık anında binmiştir diye, hani “dönüş” yolunda başına bir iş gelmesin diye, bütün iyi niyetimizle kendisine geçmişini hatırlatmalıyız belki de...
***
Polis Akademisi’nden sonra A.Ü. İletişim Fakültesi’nde gazetecilik doktorası yapan -o zamanki adıyla Emrullah Uslu- 2001 yılında “aldığı bir bursla” ABD’ye gitmişti. Dakika bir, gol bir; bu “burs”un kaynağı Uslu’nun şimşekleri üzerine çekmesindeki ilk etkenlerden biriydi. Dönemin gazetelerine yansıyan iddialara göre Uslu yakın çevresine “MİT bursuyla geldim” demişti. Ancak MİT’in yalanlaması gecikmedi: “Spekülatif haberler bunlar!”
Uslu’nun burs süresi 2003 yılında doldu. Hoş dolmasa kaç yazar, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 80. maddesine göre, bir devlet memuru “MİT mensubu değilse yahut kendisine Başbakanlık tarafından özel izin verilmemişse” yurtdışında 4 yıldan fazla kalamazdı.
Ama Uslu kaldı! Haliyle herkesin aklına aynı sorular takıldı: “Emrullah Uslu MİT mensubu mu?” Değilse; “Başbakanlık özel izniyle ABD’de bulunma gerekçesi ne?”
Ona sorarsanız hiçbiri değildi, “mazeret”i vardı, buna rağmen hakkında yazıp çizenlere karşı asabiydi; Taraf’ta Önder Aytaç’la ortak köşelerinden birçok gazeteci ve gazeteye tehdit / hakaretlerle seslendi.
Mazeretini mi soruyorsunuz?
Raporluydu! ABD’den Türkiye’ye ve Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’ndaki görevine dönememesini 2003 yılından sonra üç ayda bir alıp Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yolladığı “Okyanus ötesi uçması sakıncalıdır” raporlarına borçluydu.
Bu durum kimi emniyetçilerin kafasını bozdu. “Bu kadar uzun süreli bir rapor kullanan personel şimdiye kadar teşkilatta bulunmuyor” diyenler Uslu’yu “meslekten ihraca kadar” uzanabilecek bir dizi yaptırımın beklediğini açıkladılar.
Nitekim.. Askeri hedef alan ağır eleştirilerinden sonra TSK’nın “Başbakan aracılığıyla rahatsızlığını emniyete bildirmesi üzerine” Uslu hakkında inceleme başlatıldı ve “gemiyle de olsa” gelmesi istendi.
8 yıldır aşamadığı okyanustan böyle bir sürecin sonunda geçmek zorunda kalan Uslu, ülkeye döner dönmez girdiği terfi sınavında tabiri caizse çaktı ve Bingöl’e sürgün pardon tayin edildi. Aynen tahmin ettiğiniz gibi Bingöl’e gitmek yerine, İstanbul’a yerleşti. Kaderin cilvesi işte, Uslu yeni kariyeri için, günaşırı hedef gösterdiği “Ergenekoncular(!)” dan biri tarafından kurulan Yeditepe Üniversitesi’ni seçti!
***
Velhasıl bir “okyanusu aşamadı” diye Uslu’nun başına “pişmiş tavuğun başına gelmeyen işler” geldi! Şimdi Emre Uslu’nun bir kere daha Amerika’da olduğu gerçeği karşısında insan düşünmeden edemiyor; Bunca çileye değer mi? Veya bunca çileye ne değer? İnsan ne uğruna, tıp tarafından uçması yasaklanan okyanusa doğru yeniden kanat açar?
Ne yani “Kahraman eski polis” okyanusa karşı mı? İnsan, 8 sene memleketine hasret bırakacak kadar risk taşıyan “özel durum”unu bile bile sağlığını tehlikeye atar mı?
Belki de ezbere konuşuyoruz... Yürüyerek gidecek hali yok ya; selki “adamı okyanus ötesi uçuran” haplar çıktı! Belki Portekiz’den Washington’a Bermuda Şeytan Üçgeni’ne teğet geçen bir “Utah-ray” uzandı! Belki bu yolculuk bir anestezi uzmanının refakatinde “uyutularak” tamamlandı! Belki bizim vakıf olamadığımız teknolojik gelişmeler oluyor dünyada ve Uslu da bilimadamlarının deneysel çalışmalarına destek amacıyla onu “ışınlamaları” na izin verdi. Belki rapor tek yönlü; Türkiye’ye yasak ama ABD’ye uçuş serbest! Veya belki de “okyanus üzeri uçamaz” raporu, hani lise son sınıfta hemen her öğrencinin aldığı, şeklen orijinal fakat içeriği çakma “heyet raporları” gibi “beyaz bir yalan”dı!
***
Hiçbiri değilse, tek ihtimal kalıyor geriye: “Yapmayın, etmeyin, ben okyanus üzerinden uçamam” diye çırpındı ama, azılı “teröristler” onu dinlemediler, ellerini, kollarını, ayaklarını bağlayıp bir “kargo uçağıyla” adrese teslim ettiler! Yani kaçırıldı!
Durun canım.. Hemen panik yapmayın; beyin jimnastiğine katkı olsun diyeydi son satırlarım...
“Esir” hali var mı hiç Emre Uslu’nun yazdıklarında? Aksine yaramış Amerika? Öyle anlaşılıyor ki gaipten haberler yağmaya başladı kulağına! Belli ki dayamış sırtını sağlam bir feyiz kaynağına; ne yazarsa on ikiden vuran kahine yükseldi buralarda mertebesi!
Gözümüz yok, Allah bin bereket versin, dileyen servis ettiklerini yesin!
Bizim endişemizin tamamen insani: Sen nasıl geçtin o üzerinden uçmanın yasak olduğu kilometreleri?
Ne yani; ciddi ciddi gemiyle mi?
Yahut polisken 8 yılda aşmayı beceremediğin mesafeyi, şimdi komşu kapısı yaptığını görünce; “Devlete memuriyet”in bitmesi şifa mı verdi?
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
9 Ağustos 2011 Salı
4 Ağustos 2011 Perşembe
ANADOLU AJANSTA DEVİR TESLİM
Anadolu Ajansı’nda nöbet değişimi
Emekliliğini isteyen Anadolu Ajansı Genel Müdürü Hilmi
Bengi’nin yerine atanan Kemal Öztürk, dün yapılan ve Bülent Arınç’ın da
katıldığı devir teslim töreni ile yeni görevine başladı. Öztürk, Bengi’nin
istifa ettiği AA Yönetim Kurulu Üyeliği koltuğuna da oturacak.
“Yeni Zemin” kökenli
1969 yılında Ağrı’da doğan, ilk ve orta öğrenimini Sakarya’da tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitiren Öztürk’ün yazı hayatı 1990 yılında Humeyni yanlısı Girişim ve Selam dergilerinde başladı. Öztürk’ün sonraki adresleri de aynı oranda dikkat çekiciydi:
Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergileri...
Yeni Zemin Dergisi’nin Türk siyasetine kazandırdığı tek “danışman”ın Kemal Öztürk değildi. Bugün AKP Adıyaman Milletvekili olan Mehmet Metiner, yine bugün AKP Ankara Milletvekili olan ve Cumhuriyet için “zorba” nitelemesi yapan Yalçın Akdoğan da buradan yetişip Tayyip Erdoğan’a “danışmanlık” yapmış isimler oldu.
Öztürk’ün birlikte görev yaptığı Yeni Zemin kökenli diğer tanınmış isimlerden birkaçı şöyle:
“Kürt Açılımı”nın daha “açılamadığı” günlerde yaptığı “Öcalan kullanılmalı” çıkışıyla dikkat çeken ve “ulus devlet yerine çok uluslu yapı”yı savunan AKP eski Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, BDP’li Altan Tan, Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, Zaman yazarı Ali Bulaç, Kürt-İslam sentezcisi Zehra Vakfı’nın yöneticilerinden Osman Tunç...
Yeni Zemin Dergisi, yıllar sonra eski mensuplarının birbirlerine yönelik “MİT’çi” suçlamaları(!)yla gündeme geldi.
Yeni Zemin’e dair en ilginç ayrıntılardan biri de, günümüz Türkiyesi’ni kamplaştıran, kutuplaştıran, kurumlar içi çatışma yaratan, “rejim”le ilgili tehdite dönüşen bir çok konu başlığını tartışmaya açan yer olması. Dergi 1990’lı yıllardaki “Değişimin Önündeki Engel: Kemalizm”, “Ümmetin Yetimleri:Kürtler”, “Kemalizmin Son Kalesi:Laiklik”, “Rejim Ordusu mu, Savunma Ordusu mu?” gibi kapak konularıyla da tartışılmıştı.
“Devlet helvadan yapılmış puttur”
Kemal Öztürk, bu dergilerde kullandığı Mir Mahmut Rıza mahlasıyla bir de kitap çıkardı. 1994 yılında Nükte Yayınları’ndan çıkan “Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” adlı kitap, kahramanlarına söyletilen şu ifadelerle hayli tartışıldı:
“‘Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur.’
‘En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin...’
‘Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk’ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler.’
‘Eskiden Türkler’in yetiştirdiği ‘marimus öküzü’nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya laik denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir.”
Bu satırlar mahkeme kararıyla kitabının toplatılmasına yol açmakla kalmadı, Öztürk 1 yıl da hapis cezasına çarptırıldı.
RTÜK tarafından yasaklanmıştı
Yeni AA Genel Müdürü’nün profesyonel gazeteciliğe başladığı adres de öncekilere uzak değildi. 1995 yılında Yenişafak’ta muhabirliğe başlayan Öztürk, bir yıl sonra “belgesel yapımcısı” olarak Kanal 7’ye transfer oldu. Öztürk’ün burada hazırladığı “İlk Meclis” adlı belgesel “laiklik karşıtı” bulunarak RTÜK tarafından yasaklandı. Ancak Öztürk “eser”ini geniş kitlelere ulaştırmak konusunda ısrarcı davrandı ve bu kez de belgesel içeriğini kitaplaştırdı. “Hicri Takvim”in kullanıldığı kitabında Öztürk, Vahdettin’in, Anadolu’yu kurtarmak için atlarını satıp Atatürk’e 30 bin lira verdiğini iddia etti.
Bir zamanlar Öztürk’ün belgeselini yasaklayan RTÜK’ün başında da bugün yine Yeni Zemin kökenli bir ismin Davut Dursun’un bulunduğunu hatırlatmakta fayda var.
Adı AKP Kapatma Davası iddianamesinde
Kemal Öztürk’ün özgeçmişindeki bir başka ilginç ayrıntı da 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten bir yıl hapse mahkûm olmuş olması. Öztürk, Başbakan’ın Basın Danışmanı olmasına karşın, bu nedenle basın kartı alamayışıyla da gündeme gelmişti.
1999’da Kanal-7’den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika’ya giden Öztürk, “okyanus ötesi” nden döndükten sonraki mesleki çalışmalarının tamamını resmen AKP kadrolarına sürdürdü. Bir süre AKP Basın Bürosu’nda görev alan Öztürk, 2003 yılında TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın İletişim Danışmanı, 2005 yılında ise Başdanışmanı oldu. Bu atamalar dolayısıyla Öztürk’ün adı AKP Kapatma Davası iddianamesinde de yer aldı.
Arınç’ın “Türkiye’de laiklik artık tartışmaya açılmalı” açıklamasının mimarı olduğu için, o günlerde Öztürk’le ilgili olarak “Arınç’ın köşk yolunu tıkayan adam” yakıştırması yapanlar da olmuştu.
Akif Beki’nin Başbakanlık’tan ayrılması üzerine, Öztürk geçtiğimiz Şubat ayına kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Basın Danışmanlığını yaptı.
Erdoğan’ın Basın Danışmanlığı’na atandığı günlerde, Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, Kemal Öztürk’ün “Dolmabahçe Sarayı’nın önünde park edilmemesi gereken bir yere arabasını park ettiği için kendisini uyaran zavallı polis memurunu sürdürdüğünü” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bir polis komiserini yumruklamaya kalkıştığını” iddia etmişti.
O fotoğraf mı sebep oldu?
Bengi’nin AA’ya veda etmesinden sonra gözlerin çevrildiği ilk isim TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin oldu. Geçtiğimiz Şubat ayında AA tarafından servis edilen ve TRT Genel Müdürü’nü dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in önünde diz çökmüş olarak gösteren fotoğraf ikili arasında “kriz”e neden olmuş ve kulislerde bu “kriz”in “kelle alacak” boyuta ulaştığı konuşulur olmuştu. İki kurum arasında başgösteren çekişme, TRT’nin AA aboneliğini iptal etmesiyle gizlenemez hale gelmişti. AKP seçim öncesinde iki Genel Müdürü “barıştırma” formülüne başvursa da, Şahin’in “O fotoğrafı çeken personelini cezalandır” talebine uymayan Bengi’yle arasındaki buzların erimediği biliniyordu.
Bengi’nin aksine AA’nın yeni Genel Müdürü Öztürk’ün “AKP bürokrasisi” sorun yaşama ihtimali düşük görülüyor.
“Yeni Zemin” kökenli
1969 yılında Ağrı’da doğan, ilk ve orta öğrenimini Sakarya’da tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitiren Öztürk’ün yazı hayatı 1990 yılında Humeyni yanlısı Girişim ve Selam dergilerinde başladı. Öztürk’ün sonraki adresleri de aynı oranda dikkat çekiciydi:
Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergileri...
Yeni Zemin Dergisi’nin Türk siyasetine kazandırdığı tek “danışman”ın Kemal Öztürk değildi. Bugün AKP Adıyaman Milletvekili olan Mehmet Metiner, yine bugün AKP Ankara Milletvekili olan ve Cumhuriyet için “zorba” nitelemesi yapan Yalçın Akdoğan da buradan yetişip Tayyip Erdoğan’a “danışmanlık” yapmış isimler oldu.
Öztürk’ün birlikte görev yaptığı Yeni Zemin kökenli diğer tanınmış isimlerden birkaçı şöyle:
“Kürt Açılımı”nın daha “açılamadığı” günlerde yaptığı “Öcalan kullanılmalı” çıkışıyla dikkat çeken ve “ulus devlet yerine çok uluslu yapı”yı savunan AKP eski Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, BDP’li Altan Tan, Akit yazarı Abdurrahman Dilipak, Zaman yazarı Ali Bulaç, Kürt-İslam sentezcisi Zehra Vakfı’nın yöneticilerinden Osman Tunç...
Yeni Zemin Dergisi, yıllar sonra eski mensuplarının birbirlerine yönelik “MİT’çi” suçlamaları(!)yla gündeme geldi.
Yeni Zemin’e dair en ilginç ayrıntılardan biri de, günümüz Türkiyesi’ni kamplaştıran, kutuplaştıran, kurumlar içi çatışma yaratan, “rejim”le ilgili tehdite dönüşen bir çok konu başlığını tartışmaya açan yer olması. Dergi 1990’lı yıllardaki “Değişimin Önündeki Engel: Kemalizm”, “Ümmetin Yetimleri:Kürtler”, “Kemalizmin Son Kalesi:Laiklik”, “Rejim Ordusu mu, Savunma Ordusu mu?” gibi kapak konularıyla da tartışılmıştı.
“Devlet helvadan yapılmış puttur”
Kemal Öztürk, bu dergilerde kullandığı Mir Mahmut Rıza mahlasıyla bir de kitap çıkardı. 1994 yılında Nükte Yayınları’ndan çıkan “Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” adlı kitap, kahramanlarına söyletilen şu ifadelerle hayli tartışıldı:
“‘Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur.’
‘En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin...’
‘Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk’ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler.’
‘Eskiden Türkler’in yetiştirdiği ‘marimus öküzü’nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya laik denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir.”
Bu satırlar mahkeme kararıyla kitabının toplatılmasına yol açmakla kalmadı, Öztürk 1 yıl da hapis cezasına çarptırıldı.
RTÜK tarafından yasaklanmıştı
Yeni AA Genel Müdürü’nün profesyonel gazeteciliğe başladığı adres de öncekilere uzak değildi. 1995 yılında Yenişafak’ta muhabirliğe başlayan Öztürk, bir yıl sonra “belgesel yapımcısı” olarak Kanal 7’ye transfer oldu. Öztürk’ün burada hazırladığı “İlk Meclis” adlı belgesel “laiklik karşıtı” bulunarak RTÜK tarafından yasaklandı. Ancak Öztürk “eser”ini geniş kitlelere ulaştırmak konusunda ısrarcı davrandı ve bu kez de belgesel içeriğini kitaplaştırdı. “Hicri Takvim”in kullanıldığı kitabında Öztürk, Vahdettin’in, Anadolu’yu kurtarmak için atlarını satıp Atatürk’e 30 bin lira verdiğini iddia etti.
Bir zamanlar Öztürk’ün belgeselini yasaklayan RTÜK’ün başında da bugün yine Yeni Zemin kökenli bir ismin Davut Dursun’un bulunduğunu hatırlatmakta fayda var.
Adı AKP Kapatma Davası iddianamesinde
Kemal Öztürk’ün özgeçmişindeki bir başka ilginç ayrıntı da 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten bir yıl hapse mahkûm olmuş olması. Öztürk, Başbakan’ın Basın Danışmanı olmasına karşın, bu nedenle basın kartı alamayışıyla da gündeme gelmişti.
1999’da Kanal-7’den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika’ya giden Öztürk, “okyanus ötesi” nden döndükten sonraki mesleki çalışmalarının tamamını resmen AKP kadrolarına sürdürdü. Bir süre AKP Basın Bürosu’nda görev alan Öztürk, 2003 yılında TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın İletişim Danışmanı, 2005 yılında ise Başdanışmanı oldu. Bu atamalar dolayısıyla Öztürk’ün adı AKP Kapatma Davası iddianamesinde de yer aldı.
Arınç’ın “Türkiye’de laiklik artık tartışmaya açılmalı” açıklamasının mimarı olduğu için, o günlerde Öztürk’le ilgili olarak “Arınç’ın köşk yolunu tıkayan adam” yakıştırması yapanlar da olmuştu.
Akif Beki’nin Başbakanlık’tan ayrılması üzerine, Öztürk geçtiğimiz Şubat ayına kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Basın Danışmanlığını yaptı.
Erdoğan’ın Basın Danışmanlığı’na atandığı günlerde, Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, Kemal Öztürk’ün “Dolmabahçe Sarayı’nın önünde park edilmemesi gereken bir yere arabasını park ettiği için kendisini uyaran zavallı polis memurunu sürdürdüğünü” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bir polis komiserini yumruklamaya kalkıştığını” iddia etmişti.
O fotoğraf mı sebep oldu?
Bengi’nin AA’ya veda etmesinden sonra gözlerin çevrildiği ilk isim TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin oldu. Geçtiğimiz Şubat ayında AA tarafından servis edilen ve TRT Genel Müdürü’nü dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in önünde diz çökmüş olarak gösteren fotoğraf ikili arasında “kriz”e neden olmuş ve kulislerde bu “kriz”in “kelle alacak” boyuta ulaştığı konuşulur olmuştu. İki kurum arasında başgösteren çekişme, TRT’nin AA aboneliğini iptal etmesiyle gizlenemez hale gelmişti. AKP seçim öncesinde iki Genel Müdürü “barıştırma” formülüne başvursa da, Şahin’in “O fotoğrafı çeken personelini cezalandır” talebine uymayan Bengi’yle arasındaki buzların erimediği biliniyordu.
Bengi’nin aksine AA’nın yeni Genel Müdürü Öztürk’ün “AKP bürokrasisi” sorun yaşama ihtimali düşük görülüyor.
Seldan TAŞÇI
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
3 Ağustos 2011 Çarşamba
Yine pişti... Yine Aslı... Yine Barkey...
Kürt açılımının mimarı Henri Barkey, Washington Post’a yaptığı açıklamada, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının istifalarını “Türk ordusunun havlu atması” olarak yorumlamış.
Barkey’e göre “Generallerin siper almaktansa teslim olmayı seçmeleri geçen on yıldaki askeri hakimiyetin kayboluşunun boyutunun işaretini verdi.”
Bir de Aslı Aydıntaşbaş’ın dünkü Milliyet’te yayımlanan satırlarını okuyalım şimdi:
“Ne darbesi!.. Yaşananlar ... ordunun bir anlamda “havlu atması”, siyasi gücü iyice azalan, hatta belki de “sıfırlanan” bir kurumun, kendisine yapılan haksız adli uygulamalar karşısında son çare olarak kenara çekilmesidir!”
Ve işte “yine” ama bu kez “yeni olmayan” bir pişti vak’ası!
“Yine pişti” çünkü birkaç gün önce de Taraf yazarı Emrullah Uslu ile İmralı’daki cani Abdullah Öcalan’ın ifadeleri arasındaki aynılığa dikkat çekmiştik hatırlarsanız...
Tesadüf bu ya Uslu’nun “Liderliğini taşeronların elinden kurtarıp ele geçirmek istiyorsan PKK Kuzey Irak’a çekilsin çağrısı yapmalısın” aklını vermesinden iki gün sonra Öcalan avukatları aracılığıyla “Taşeronlara karşı rolünü sürdürmek için gerekirse PKK’lıları yurt dışına çıkarabileceği”ni ifade etmişti.
Aynı sözcüklerle hem de...
Bu pişti ise “yeni değil” çünkü biz Aslı Aydıntaşbaş ve Henri Barkey buluşmalarını saymaktan yorgun düştük artık.
Mesela daha Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısıyken çıktığı ABD gezisinde Abdullah Gül ile görüşmeden bir gece önce Henri Barkey’in kafa kafaya verip yemek yediği isimler arasında Cem Duna, İlnur Çevik, Behram Salih’den başka Aslı Aydıntaşbaş da vardı...
Ki o ekipten Cem Duna, kısa süre sonra bu kez Bebek’te, bir başka CIA ajanı, Mark Parris’le bir araya gelecekti; Sorosçu Can Paker, Hasan Cemal, Mit’çi Sönmez Köksal ve Cengiz Çandar’la
birlikte...
Bulmaca gibi oldu ama bir
kere daha “Ve...” demek durumundayız;
Ve o Cengiz Çandar, bu Aslı Aydıntaşbaş’la birlikte Henri Barkey’le bir daha nerede çıkacaktı biliyor musunuz karşımıza?
Washington’da The Atlantic Council’de yapılan ve “açılımın yol haritası”nın çizildiği toplantıda! İkisinden başka David Philips, Brookings Enstitüsü’nde görevli Ömer Taşpınar ve Star gazetesinden Nuh Yılmaz da vardı yanlarında...
Yıllarca böyle bir “ortam”dan beslendikten sonra Aslı Aydıntaşbaş’ın TSK’ya Amerikalı Barkey’le aynı pencereden bakmasına şaşmamalı...
Hele de dünkü yazısında yer alan şu satırlarından sonra hiç:
“Gerçek şu ki artık 1923’de kurulan ve askerin garantörlüğünde laik bir rejim öngören 1. Cumhuriyet dönemi kapandı. Kötü değil, tam tersine tarihin akışıyla uyumlu. Artık tereddütsüz İkinci Cumhuriyet evresindeyiz!”
Seldan Taşçı
Barkey’e göre “Generallerin siper almaktansa teslim olmayı seçmeleri geçen on yıldaki askeri hakimiyetin kayboluşunun boyutunun işaretini verdi.”
Bir de Aslı Aydıntaşbaş’ın dünkü Milliyet’te yayımlanan satırlarını okuyalım şimdi:
“Ne darbesi!.. Yaşananlar ... ordunun bir anlamda “havlu atması”, siyasi gücü iyice azalan, hatta belki de “sıfırlanan” bir kurumun, kendisine yapılan haksız adli uygulamalar karşısında son çare olarak kenara çekilmesidir!”
Ve işte “yine” ama bu kez “yeni olmayan” bir pişti vak’ası!
“Yine pişti” çünkü birkaç gün önce de Taraf yazarı Emrullah Uslu ile İmralı’daki cani Abdullah Öcalan’ın ifadeleri arasındaki aynılığa dikkat çekmiştik hatırlarsanız...
Tesadüf bu ya Uslu’nun “Liderliğini taşeronların elinden kurtarıp ele geçirmek istiyorsan PKK Kuzey Irak’a çekilsin çağrısı yapmalısın” aklını vermesinden iki gün sonra Öcalan avukatları aracılığıyla “Taşeronlara karşı rolünü sürdürmek için gerekirse PKK’lıları yurt dışına çıkarabileceği”ni ifade etmişti.
Aynı sözcüklerle hem de...
Bu pişti ise “yeni değil” çünkü biz Aslı Aydıntaşbaş ve Henri Barkey buluşmalarını saymaktan yorgun düştük artık.
Mesela daha Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısıyken çıktığı ABD gezisinde Abdullah Gül ile görüşmeden bir gece önce Henri Barkey’in kafa kafaya verip yemek yediği isimler arasında Cem Duna, İlnur Çevik, Behram Salih’den başka Aslı Aydıntaşbaş da vardı...
Ki o ekipten Cem Duna, kısa süre sonra bu kez Bebek’te, bir başka CIA ajanı, Mark Parris’le bir araya gelecekti; Sorosçu Can Paker, Hasan Cemal, Mit’çi Sönmez Köksal ve Cengiz Çandar’la
birlikte...
Bulmaca gibi oldu ama bir
kere daha “Ve...” demek durumundayız;
Ve o Cengiz Çandar, bu Aslı Aydıntaşbaş’la birlikte Henri Barkey’le bir daha nerede çıkacaktı biliyor musunuz karşımıza?
Washington’da The Atlantic Council’de yapılan ve “açılımın yol haritası”nın çizildiği toplantıda! İkisinden başka David Philips, Brookings Enstitüsü’nde görevli Ömer Taşpınar ve Star gazetesinden Nuh Yılmaz da vardı yanlarında...
Yıllarca böyle bir “ortam”dan beslendikten sonra Aslı Aydıntaşbaş’ın TSK’ya Amerikalı Barkey’le aynı pencereden bakmasına şaşmamalı...
Hele de dünkü yazısında yer alan şu satırlarından sonra hiç:
“Gerçek şu ki artık 1923’de kurulan ve askerin garantörlüğünde laik bir rejim öngören 1. Cumhuriyet dönemi kapandı. Kötü değil, tam tersine tarihin akışıyla uyumlu. Artık tereddütsüz İkinci Cumhuriyet evresindeyiz!”
Seldan Taşçı
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
2 Ağustos 2011 Salı
1 Ağustos 2011 Pazartesi
TÜRKİYE'Yİ DÖNÜŞTÜRME PLANI
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ve 3 kuvvet
komutanı Amerika ve AKP'nin dayatmalarına karşı istifa etti. Genelkurmay
Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının istifası; "Türkiye'nin dönüm noktası"
olarak değerlendiriliyor. Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarını Yüksek
Askeri Şura öncesi istifa etmelerine neden olan planı Aydınlık gazetesi ortaya
çıkardı. Aydınlık'a konuşan muvazzaf generaller; AKP'nin ABD merkezli ; "YAŞ ve
Hükümet-TSK İlişkilerinin Yeniden Yapılandırılması" başlıklı
planını anlattı. Plana göre, 1-
İşte o planın ayrıntıları...
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ve kuvvet komutanlarının toplu şekilde istifa etmelerinin perde arkasını Aydınlık gazetesi ortaya çıkardı.
Habere göre; son dönemde Türkiye'ye gelen Amerikalı yetkilerinin Türk Ordusuna baskı uyguladı. ABD merkezli bir Ordu planı AKP aracılığıyla TSK'ya dayatıldı. Planın adı da "YAŞ ve Hükümet-TSK İlişkilerinin Yeniden Yapılandırılması"...
5 maddelik planla Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görevli general sayısı 301'den 110'a çekilmek isteniyor.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner ve kuvvet komutanlarının toplu şekilde istifa etmelerinin perde arkasını Aydınlık gazetesi ortaya çıkardı.
Habere göre; son dönemde Türkiye'ye gelen Amerikalı yetkilerinin Türk Ordusuna baskı uyguladı. ABD merkezli bir Ordu planı AKP aracılığıyla TSK'ya dayatıldı. Planın adı da "YAŞ ve Hükümet-TSK İlişkilerinin Yeniden Yapılandırılması"...
5 maddelik planla Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görevli general sayısı 301'den 110'a çekilmek isteniyor.
ABD'NİN 2011 TSK PLANI:
GENERAL VE ÜST SUBAY SAYISI 2/3 ORANINDA AZALTILACAK
TSK ile ilgili kanun ve mevzuatlara göre sayıları 301 ile sınırlı olan general kadrosu, azaltılan asker sayısına paralel olarak 3/2 oranında azaltılacak. Bu sayı ile 110 general kadrosu kaldırılacak. Diğer subay ve astsubay sayıları da yeniden belirlenecek. Şu anda TSK bünyesinde 46 bin subay, 100 bin astsubay ve 70 bin uzman erbaş bulunuyor.
Planda, asker sayısının azaltılması da yer alıyor.
ASKER SAYISI 250 BİNE İNECEK
Asker sayısı azaltılacak. İç güvenlik hizmetleri ile sınır koruma görevinin TSK'dan alınarak İçişleri Bakanlığı'na devredilecek ve profesyonel ordu çalışması da birlikte yürütülecek. TSK'nın 730 bin olan askeri personel sayısı 250 bine indirilecek.
Ergenekon ve Balyoz teritplerine ilişkilendirilen subay ve generallerin emekli edilmesi ya da açığa alınması da planın maddelerinden biri.
17 GENERAL EMEKLİ EDİLECEK, 171 SUBAY AÇIĞA ALINACAK
Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Islak İmza gibi tertiplere adları karıştırılan 17 muvazzaf general ve amiral emekli edilecek. 171 subay ve astsubay ise davalar sonuçlanıncaya kadar açığa alınacak. Açığa alınacak askerlerin maaşlarında 3/2 oranında azaltmaya gidecek.
Terfi bekleyen generaller emekli edilecek yerlerine ise atama yapılmayacak.
İSTİSNAİ GENERAL KADROLARI BOŞALTILACAK
Önemli görevler ve temdit zorunluluğu nedeniyle ihdas edilen ve 40 civarındaki "istisnai" general kadroları boşaltılacak. Boşaltılan kadrolara atama yapılmayacak.
Genelkurmay Başkanlığı'nın pasifize edilmesinin önemli adımlarından biri ise, "Genelkurmay'ın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması" olacak...
GENELKURMAY MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI'NA BAĞLANACAK
Genelkurmay Başkanlığı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması konusundaki ilk somut talep 2011 YAŞ toplantısında gündeme gelecek.
GENERAL VE ÜST SUBAY SAYISI 2/3 ORANINDA AZALTILACAK
TSK ile ilgili kanun ve mevzuatlara göre sayıları 301 ile sınırlı olan general kadrosu, azaltılan asker sayısına paralel olarak 3/2 oranında azaltılacak. Bu sayı ile 110 general kadrosu kaldırılacak. Diğer subay ve astsubay sayıları da yeniden belirlenecek. Şu anda TSK bünyesinde 46 bin subay, 100 bin astsubay ve 70 bin uzman erbaş bulunuyor.
Planda, asker sayısının azaltılması da yer alıyor.
ASKER SAYISI 250 BİNE İNECEK
Asker sayısı azaltılacak. İç güvenlik hizmetleri ile sınır koruma görevinin TSK'dan alınarak İçişleri Bakanlığı'na devredilecek ve profesyonel ordu çalışması da birlikte yürütülecek. TSK'nın 730 bin olan askeri personel sayısı 250 bine indirilecek.
Ergenekon ve Balyoz teritplerine ilişkilendirilen subay ve generallerin emekli edilmesi ya da açığa alınması da planın maddelerinden biri.
17 GENERAL EMEKLİ EDİLECEK, 171 SUBAY AÇIĞA ALINACAK
Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Islak İmza gibi tertiplere adları karıştırılan 17 muvazzaf general ve amiral emekli edilecek. 171 subay ve astsubay ise davalar sonuçlanıncaya kadar açığa alınacak. Açığa alınacak askerlerin maaşlarında 3/2 oranında azaltmaya gidecek.
Terfi bekleyen generaller emekli edilecek yerlerine ise atama yapılmayacak.
İSTİSNAİ GENERAL KADROLARI BOŞALTILACAK
Önemli görevler ve temdit zorunluluğu nedeniyle ihdas edilen ve 40 civarındaki "istisnai" general kadroları boşaltılacak. Boşaltılan kadrolara atama yapılmayacak.
Genelkurmay Başkanlığı'nın pasifize edilmesinin önemli adımlarından biri ise, "Genelkurmay'ın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması" olacak...
GENELKURMAY MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI'NA BAĞLANACAK
Genelkurmay Başkanlığı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması konusundaki ilk somut talep 2011 YAŞ toplantısında gündeme gelecek.
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
30 Temmuz 2011 Cumartesi
TARİH BUNU KAYDETTİ
GENEL KURMAY BAŞKANI VE KARA,DENİZ,HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLARI İSTİFA ETTİ.Y.A.Ş'A 2 GÜN VAR.
Ümraniye, Balyoz, Islak İmza, Poyrazköy ve Askeri Casusluk gibi davalardan tutuklu TSK mensuplarının sayısı 423...
- 173’ü muvazzaf, 250’si emekli
- 121’i subay, 8’i astsubay
- 43’ü general ve amiral
- 43 isimden 17’si terfi sırasında
TSK’nın cezaevi istatistiği
Ümraniye 1 ve 2 davaları ile Balyoz, Islak İmza, Poyrazköy ve Askeri Casusluk gibi davalardan tutuklu yargılanan ve cezaevlerinde bulunan Silahlı Kuvvetler mensubu sayısı toplam 423. Bunların 173’ü muvazzaf, yani aktif görevde. 250’si ise emekli.173 muvazzafın dağılımı şöyle:
43 general ve amiral.
121 subay.
8 astsubay.
1 uzman çavuş.
250 emekli personelin dökümü ise şu şekilde:
76 general ve amiral.
163 subay.
10 astsubay.
1 uzman çavuş.
"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















