10 Ocak 2010 Pazar


SİYON LİDERLERİ PROTOKOLLERİ


PROTOKOL 1

Edebiyat yapmayı bir kenara bırakarak her fikrin manasını söyleyeceğiz. Mukayese ve istidlâl ile çevremizdeki hadiselere ışık tutacağız. İleride meydana koyacağım sistemimiz iki görüş noktasından hareket eder; kendimiz ve Yahudi olmayanlar.
Dikkat etmelidir ki kötü düşünceli insanlar sayıca iyi insanlardan fazladır. Bundan dolayı onları idare etmekten en iyi neticeler akademik müzakerelerle değil, şiddet ve yıldırma ile elde edilir. Herkes iktidar mevkiinde olmayı arzu eder, her şahıs bir diktatör olmayı ister, yeter ki buna muktedir olsun. Kendi menfaatini temin etmek uğrunda herkesin menfaatini feda etmeye istekli olmayan insanlar gerçekten pek azdır.
İnsan denilen yırtıcı hayvanları zapt eden nedir?
Onlara şimdiye kadar rehberlik için ne hizmet etmiştir. Cemiyet hayatının başlangıcında onlar, kaba, kör kuvvete tabi oldular. Sonra ise yanı mahiyette ve sadece kıyafet değiştirmiş bir kuvvet olan kanunlara boyun eğdiler. Bundan şu neticeyi çıkarıyorum. Yaradılışın kanununa göre hak, kuvvette yatar. Siyasi hürriyet bir fikirdir, fakat gerçek değildir. Otorite mevkiinde bulunan bir partiye baskı yapmak gayesi ile halk kitlelerini diğer bir partiye çekmek lüzumu ortaya çıktığı zaman, bu fikrin yem olarak nasıl kullanılacağı bilinmelidir.
Liberalizm de denilen bu hürriyet fikrine eğer hasmın kendisi de kapılmış ve bu fikrin uğrunda iktidarının bir kısmını teslim etmeğe arzulu ise görev daha da kolaylaşır. Burada bizim nazariyemizin zaferi kesinlikle meydana çıkıyor.

Gevşetilen hükümet dizginleri hayat kanunu gereğince derhal yeni bir el tarafından ele geçirilir ve bir araya toplanır. Çünkü milletin kör kuvveti bir gün
dahi rehbersiz kalamaz ve yeni otorite, liberalizm ile zayıflatılan eskinin sadece mevkiine yerleşmekten ibaret kalır.

Günümüzdeki liberal idarecilerinin iktidarının yerini "altının iktidarı" almıştır.
Bir zamanlar iman hükmetmişti. Hürriyet gerçekleşmesi imkânsız bir idealdir. Çünkü kimse onun ölçülü olarak nasıl kullanılacağını bilmez. Halka muayyen bir
müddet için kendi kendini idare etme yetkisi vermek, onları düzensiz bir güruh haline getirmeye yeter. Ondan sonra orada öldürücü bir didişme ortaya çıkar ve
kısa zamanda sınıf mücadelesine dönüşür. Bu durumun içinde devletler yanıp yok olur ve onların değeri bir kül yığını derecesine iner. Bir devlet kendi sarsıntıları içinde kendini tüketse veya dahili anlaşmazlıkları onu dış
düşmanlarından zayıf duruma getirse telafi edilemez bir kayba uğramış sayılabilir:

O bizim hâkimiyetimize girmiştir. Tamamı ile bizim ellerimizde olan ser mayenin istibdadı ona bir saman çöpü uzatır. Devlet ister istemez ona sarılır.
Eğer sarılmazsa dibi boylar. Liberal düşünceli bir kimse yukarıdaki gibi fikirlere ahaka aykırı derse şu sualleri sorarım: Her devletin iki düşmanı olduğuna ve harici tutmak onlara gece vakti veya üstün sayıda kuvvetlerle hücum etmek gibi mücadelenin her tarz ve maharetini kullanma, ahlaka aykırı mütalaa edilmediğine göre daha kötü bir düşmana karşı cemiyetin yapısını ve amme
menfaatini bertaraf edenlere karşı ayını vasıtalara, nasıl olurda ahlaka aykırı ve müsaade edilemez denilebilir?

Sağlam mantıklı herhangi bir dimağ için akla uygun müşavere ve münakaşalar yardımı ile kalabalık güruhları bir yöne sevk etmede herhangi bir başarı ümit
etmek mümkün müdür? O zaman akılsızca itiraz ve tekzipler de yapılabilir: Bu gibi itirazlar halk arasında daha çok taraftar bulursa muhakeme kuvveti su yüzüne çıkabilir mi? Avam tabakasından olan ve olmayan insanlara sadece küçük ihtirasları önemsiz kanaatlari , adetleri, ananeleri, hissi nazariyeleri rehberlik ettiğinden parti anlaşmazlıklarına düşerler, hatta tamamiyle uygun
müzakere temeline dayanan herhangi bir anlaşmaya engel olurlar. Bir kalabalık güruhunun her kararı, bir çoğunluk ihtimaline veya çoğunluğa dayanır. Onlar
siyasi sırları bilmediklerinden bir kısım gülünç kararlar ortaya koyarlar ki bunlar idareye bir anarşi tohumu eker. Siyasetin ahlak ile ortak hiçbir yönü yoktur.
Ahlaka uygun bir şekilde hüküm süren bir hükümdar mahir bir politikacı değildir ve bundan dolayı tahtında sağlam duramaz. Hükmetmek isteyen kimse hem kurnazlığa hem de yapmacılığa başvurmalıdır. Açık sözlülük ve dürüstlük
gibi halk arasında meziyet sayılan vasıflar siyasette kusurdurlar. Çünkü bunlar en kuvvetli düşmandan daha tesirli olarak ve daha kesinlikle hükümdarları
tahtlarından düşürürler. Bu gibi vasıflar Yahudi olmayanların krallıklarına ait olmalıdır. Fakat biz hiçbir surette o vasıfları rehber edinmemeliyiz.

Bizim hakkımız kuvvette yatar. Mücerret bir düşünce olan "hak" kelimesi hiçbir şey ile ispat edilemez. Bu kelimenin manası şundan başka bir şey değildir:
İstediğimi bana ver ki onunla senden kuvvetli olduğuma dair delil sahibi olayım...

Nerede hak başlar? Nerede sona erer?
Merkezi otoritenin zayıf olduğu, liberalizmin durmadan çoğalttığı hakların seli ortasında; kanunların ve hükümdarların şahsiyetlerini kaybetmiş oldukları
herhangi bir devlette; kuvvetlinin hakkı ile hücum etmek ve mevcut bütün kalite ve düzeni darmadağın etmek, bütün müesseseleri yeniden kurmak, kuvvetlerinin hakkını kendi liberalizmleri içinde gönüllü olarak bırakıp bize
terkedenlerin hükümdarı olmak için kendimde yeni bir hak buluyorum. Her çeşit iktidarın sallantı halinde olduğu şimdiki zamanda bizim iktidarımız diğer herhangi birinden daha yenilmez olacaktır. Çünkü o hiçbir kurnazlığın artık
kendisinin temellerini çürütemeyeceği bir kuvvete sahip oluncaya kadar görünmez kalacaktır.

Şimdi işlemek zorunda bırakıldığımız geçici kötülükten, sarsılmaz bir idarenin iyiliği meydana çıkacaktır. Bu idare, liberalizmin hiçe indirdiği milli hayat mekanizmasının düzenli işleyişini geri getirecektir. Gaye, vasıtaları haklı kılar. 
Bu duruma göre planlarımızda, dikkatlerimizi iyi ve ahlakla uygun olandan ziyade lüzumlu ve faydalıya çevirelim. Önümüzdeki stratejik bir plandır. Birçok yüzyıllar boyu devam eden çabaların boşa gittiğini görmek riskine girmeden bu plandan sapamayız. Faaliyetin memnuniyet verici şekillerini üzerinde inceden
inceye durarak meydana getirmek için avamın seviyesizliğini, gevşekliğini, sebatsızlığını, kendi h ayat ve refahının şartlarını anlamak ve onlara uymaktaki
kabiliyetsizliğini dikkat nazara almak gereklidir. Bilinmelidir ki; avamın kuvveti kör, hissiz ve akılsızdır. Daima herhangi bir taraftan gelen telkinlerin elinde kalır. Bir kör diğer bir köre onu uçuruma yuvarlamaksızın rehberlik edemez. Binaenaleyh büyük bir zeka sahibi olsalar bile avamın fertleri ve halk arasından çıkan sonradan görme kimseler henüz siyasetten anlamadıklarından bütün milleti mahva götürmeksizin kitlenin liderleri olarak ileri çıkamazlar. Ancak çocukluğundan beri müstakil olarak hükmetmek için eğitilmiş bir kimse siyaset alfabesi ile tertip edilebilen
kelimelerin manasını anlayabilir. Kendi haline, yani aralarından çıkan sonradan görme kimselere bırakılan halk, iktidar ve itibar elde etmeğe çalışmanın tahrik
ettiği parti çekişmeleri ve bundan doğan karışıklıklarla kendisini mahva götürür.

Halk kitlelerinin sükunetle ve küçük kıskançlıklardan ari olarak karar vermesi ve şahsi menfaatleri ile karıştırmadan memleket işleri ile uğraşabilmesi mümkün
müdür? Bunlar harici bir düşmandan kendilerini koruyabilirler mi? Bu düşünülemez. Çünkü halk kitlesinde kafa sayısınca parçalanmış bir plan bütün birliğini kaybeder, bu suretle anlaşılmaz olur ve tatbiki imkansız hale gelir.

Ancak müstebid bir hükümdar ile planlar geniş ve açık bir şekilde, üzerinde dikkatle durularak hazırlanabilir ve devlet mekanizmasının parçaları arasına uygun şekilde dağıtılabilir. Bundan çıkan zaruri sonuç şudur ki; herhangi bir memleket için tatmin edici hükümet şekl i birdir. O da sorumlu bir şahsın ellerinde toplanmasıdır. Kesin bir istibdat olmaksızın medeniyet mevcut olamaz. Medeniyet, kitleler tarafından değil onların yöneticisi tarafından devam ettirilebilir. Avam vahşidir ve vahşetini her fırsatta gösterir. Avam hürriyeti ellerine aldığı an o hürriyet çabucak vahşetin en yüksek derecesi olan anarşiye
dönüşür.

Hürriyetin kendilerine çok miktarda içki kullanma hakkı verdiği, içki ile düşünce kabiliyetini kaybetmiş, alkollenmiş hayvanlara bakın. Bu bizim için değildir ve
bu yol bizim yürüyebileceğimiz yol değildir. Yahudi olmayan halk, alkollü içkilerle düşünce kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. Onların gençliği klasizm ve ilk
çağ ahlaksızlığı ile ve içlerine soktuğumuz özel ajanlarlarımız, öğretmenler, hizmetçiler, zenginlerin evlerinde mürebbiyeler, takipler vasıtası ile zehirlenerek
ahmak bir şekilde yetiştirilmişlerdir. Bu sonuncular arasına kötü yol ve lüks içindeki kimseleri gönüllü olarak takip eden ve kendine sosyete kadını denilen kimseleri de dahil edeceğim.

Parolamız kuvvet ve yapmacıktır. Siyasette sadece kuvvet, bilhassa devlet adamlarına çok lüzumlu olan kabiliyetler içine gizlenmiş kuvvet galip gelir.
Taçlarının bir kısım yeni kuvvetlerin ajanlarının ayaklarına düşmesini istemeyen hükümetler için şiddet bir prensip ve desise ile yapmacık usûl olmalıdır. Bu kötülük sonunda iyiliği elde etmek için tek ve yegane vasıtadır. Bundan dolayı gayemizi elde etmeğe hizmet edecekleri zaman rüşvetçilik, düzenbazlık ve hiyanet hususlarında duraklamamalıyız. Siyaset yolu ile başkalarının mülkünü
tereddütsüz olarak nasıl ele geçireceğimizi bilmeliyiz, eğer bu yolla başkalarına boyun eğdirmeyi ve hükümdarlığımızı temin edebileceksek. Bizim devletimiz, bu sessiz işgal yolunda ilerlerken körü körüne itaat meydana getirmek için lüzumlu olan dehşet havasını sürdürmek hususunda harb korkusunun yerine daha az
fark edilebilen fakat daha tatmin edici olan ölüm cezasını koymak hakkına sahip bulunmaktadır. Adil fakat merhametsiz şiddet, devlet kuvvetinin en büyük amilidir. Sadec e menfaatimiz için değil aynı zamanda vazifemiz icabı olarak ve zaferimiz için şiddet ve yapmacık programı devam ettirmeliyiz.
Hesaba dayanan bu doktrin kesinlikle kullanılan vasıtalar kadar kuvvetlidir. Bundan dolayı o vasıtalar ile olduğu kadar şiddet doktrini ile zafer kazanacağız ve bütün hükümetleri bizim hükümetimizin tebası haline
getireceğiz. Bütün itaatsizliklerin ortadan kalkması için bizim merhametsiz olduğumuzu bilmek onlara yetecektir.

Çok eski zamanlarda "hürriyet, eşitlik, kardeşlik" kelimelerini halk kitleleri arasında ilk defa biz bağırdık. O günlerden beri her taraftan gelip bu oltaya takılan budala papağanlar tarafından bu kelimeler çok defa tekrar edildi.
Bunlarla, evvelce avamın baskısına karşı çok güzel muhafaza edilen dünyanın refahı ve ferdin hakiki hürriyeti giderildi. Yahudi olmayanların sözde zeki insanları, ilim sahipleri, bu mücerred kelimelerin hakiki manalarını anlayamadılar. Bunların manalarının ve karşılıklı münasebetlerinin çelişmesine dikkat etmelidir. Görmediler ki mahlukat arasında eşitlik yoktur ve hürriyet olamaz . Yaradılıştan akıl, seciye ve kabiliyetler eşit değildir. Düşünmediler ki avam tabakası kördür. Onların arasından seçilip yönetimi üzerlerine alan sonradan görmeler de siyaset mevzuunda avam tabakasının kendisi gibi kördürler. Yetişmiş bir kimse bir budala da olsa yine hükmedebilir. Halbuki yetişmemiş kimse çok zeki de olsa
siyasetten bir şey anlamaz. Bütün bu hususlara Yahudi olmayanlar dikkat etmedi. Oysa ki her zaman hanedan hükümdarlıkları bu fikirlere dayanmıştır. Çünkü baba siyasi işlere dair bilgileri oğluna naklederdi. Bu suretle bunları hanedan içindeki intikal manasını kaybetti ve bu durum davamızın başarısına yardımcı oldu.

Dünyanın her köşesinde "hürriyet, eşitlik, kardeşlik" kelimeleri şuursuz ajanlarımız sayesinde, bizim sancağımız coşkunluğu taşıyan çok sayıda kimseleri saflarımıza soktu. Bu kelimeler daima Yahudi olmayanların refahını kemiren, her tarata sulhu, sükuneti, dayanışmayı yok eden, Yahudi olmayan devletlerin bütün müesseselerini tahrip eden mahvedici kurtçuklar oldular.
İlerde göreceğiniz gibi bu durum bize zaferimiz için yardım etmektedir. Bu diğer şeyler meyanında en kuvvetli imkanı, yani imtiyazları yıkma, başka bir ifade ile
Yahudi olmayanların aristokrasisinin tüm mevcudiyetini yok etme imkanını elimize geçirmeye bizi muktedir kıldı. Bu sınıf halkları ve memleketlerin bize karşı sahip oldukları yegane müdafaa vasıtası idi. Yahudi olmayanların tabii ve soya dayanan aristokrasisinin yıkıntıları üstünde biz para aristokrasisinin önderliğinde bizim tahsil görmüş tabakamızın aristokrasisini kurduk. Bize bağlı olan serveti ve bizim Siyon Liderlerimizin tertip ettiği tahrik kuvveti olan bilgiyi ve aristokrasinin şartları olarak tesis ettik.

İhtiyacımız olan insanlarla münasebetlerimizde daima beşer düşüncesinin en hassas duyguları, para hesabı, tamah ve insanın maddi ihtiyaçları hususundaki açgözlülük üzerinde işlemek suretiyle zaferimiz kolaylaştırılmış bulunmaktadır.
Bu beşeri zafiyetlerin her biri tek başına ele alınınca şahsi teşebbüse felce uğratmaya yeterlidir. Çünkü insanların temayüllerine göre istedikleri verilerek faaliyetleri satın alınmıştır. Hürriyet mücerritliği, her memlekette avamı;
hükümetlerin, memleketin sahipleri olan halkın kahyası olmaktan başka bir şey olmadıkları ve kahyanın ise eskimiş bir eldiven gibi değiştirilebileceği fikrine
inandırmağa bizi muktedir kıldı.





















Halk temsilcilerinin bu değiştirilme imkanı, onları bizim emrimize tabi hale getirdi ve böylece bize onları tayin etme kuvveti verdi..
SİYON LİDERLERİNİN PROTOKOLLERİ

GİRİŞ

Siyon Liderlerinin Protokolleri bir kısım Yahudi liderleri tarafından hiçbir zaman gerçekleşmesine imkân olmayan dünya üzerinde Yahudi Hâkimiyeti altında tek bir devlet kurmak hayalleri ile hazırlanmış bir programdır.
Bu kitabın ilk defa 1902/1903 kışında bir Moskova gazetesinde tefrika halinde neşredildiği sanılmaktadır. 1903 yılında yine bir Rusya'da diğer bir Rusça gazetede tefrika edilmiştir. Her iki tefrika da Rusya dışında meçhul kalmıştır.
1905 yılında Rus Papazı Prof. Sergei Nilus bahis konusu kitabın baş tarafındaki yazısında kitabın kendisine bir arkadaşı tarafından el yazması halinde verildiğini, o arkadaşının bunları bir kadından aldığını, kadının ise Fransa'daki bir mason cemiyeti toplantısı sonunda bunları mason cemiyetinin en nüfuzlu kişilerinden birinden çalmış olduğunu beyan etmiştir. Sergei Nilus aynı zamanda yazısında bunların bir toplantı zabıtnamesi olmayıp toplantıda okunan nutuklar olduğunu ve bu protokollerden bir tanesinin kayıp olduğunun anlaşıldığını ifade etmektedir.
Yukarıda bahsedilen Rusça Neşriyat komunist ihtilalinden evvel Rusya dışında meçhul kalmış ise de, ihtilalden sonra Rusya dışına kaçan bir kısım kimseler tarafından Sergei Nilus'un neşrettiği kitap Amerika'ya götürülmüştür. 
Bu arada İngiltere'de British Museum Kütüphanesi bunlardan bir nüsha elde etmiştir ve halen o kütüphane de 3926.d.5 numarada kayıtlı olarak bulunmaktadır. Sergei Nilus 1917 senesinde, 1905 yılında neşrettiği kitabın diğer bir baskısını hazırlamış fakat bu kitap piyasaya çıkmadan Yahudi Kerenski tarafından ihtilal yapılmış ve iktidara geçen Kerenski bu kitabın bütün
nüshalarının toplanarak imha edilmesi için emir vermiştir. Daha sonra Sergei Nilus komünist gizli polis teşkilatı tarafından tevkif edilerek kendisine işkence yapılmış ve Sibirya'ya sürülmüştür. Bihalere Sergei Nilus orada ölmüş veya öldürülmüştür.

Rusya'da komünistler iktidara gelince bu kitaba sadece sahip olmayı dahi ölüm cezasını gerektiren bir suç saymışlardır. Bu kanun Rusya'da halen yürürlüktedir. Rusya'da bu kitabın basılması ve satılması yasaktır. Diğer komünist devletlerde de durum aynıdır. Komünist olmayan devletlerde ise Güney Afrika Birliği'nde bu kitap yasaklanmıştır ve bu kitaptan elde eden kimselere ölüm cezası dışında ağır cezalar verilmektedir. Siyon Liderlerinin Protokolleri, Rusya'dan kaçan bir kısım göçmenler tarafından Kuzey Amerika ve Almanya'ya götürülmesinden bir müddet sonra meşhur olmuş ve yirminci yüzyılda siyasi sahadaki kitap satışlarından en çok satılan kitaplardan biri haline gelmiştir. Yalnız İngilizce nüshası bir milyon adetten fazla satılmıştır.
İngiltere'de Rusça ilk tercüme G.Shanks tarafından yapılmış ve 1920 yılında basılmıştır. Kitabın fazla satışı sebebiyle aynı yıl dört baskı daha yapılmıştır.
Daha sonra 1921 yılında Victor Marsden'in Rusçadan yaptığı tercüme neşredilmiştir.
ABD' de ilk İngilizce tercümeler 1920 yılı sonlarında Boston ve New York' da yayınlanmıştır Almanya ve Fransa'da 1920 yılından sonra müteaddit baskılar piyasaya çıkarılmıştır. 1925 yılında Şam'da Arapça bir tercümesinin neşredildiği ve ayrıca çeşitli tarihlerde hemen hemen dünyadaki her lisana çevrildiği muhtelif kitaplarda kaydedilmektedir.
Türkiye'de Sami Sabit KARAMAN 1943 yılında Roger Lambelin'in Fransızca tercümesinden Türkçeye yaptığı çeviriyi neşretmiştir.
Siyon Liderlerinin Protokolleri'nin Avrupa, Amerika ve diğer birçok yerlerde bastırılıp satıldığını gören Yahudiler büyük bir telaşa kapılarak bunların baskı ve satışını önleme çarelerini aramaya başlamışlardır. Komünist devletlerde ve Güney Afrika Birliği'ndeki neşretme ve bulundurma yasağını diğer devletlerde tatbik ettiremeyince bu kitabın Yahudi olmayan bir kısım kimseler tarafından yazıldığını ve Yahudiler tarafından bir mahkeme kararı ile güya ispat etme çarelerini bulmak yolunu denemişler ve bir dava yoluna müracaat etmişlerdir.
26 Haziran 1933 tarihinde İsviçre Yahudi Cemaatleri Federasyonu ve Bern Yahudi Cemiyeti, İsviçre Milli Cephesi'nin beş üyesine karşı dava açarak, Siyon Liderlerinin Protokolleri'nin sahte olduğu hususunda karar verilmesini ve neşrinin yasaklanmasını istemişlerdir. Mahkemede ki hakimin muhakeme sırasında tatbik ettiği usul kanunlarının çok haricine çıkmış ve onun bu kasti tutumu İsviçre'de büyük hayret ve heyecan uyandırmıştır. Mahkeme de duruşmayı idare eden hakim, davacı tarafından şahit listesinde yazılı 16 şahidin hepsini çağırarak dinlemiş, davalıların 40 şahidinden ise ancak birinin ifade vermesine müsaade etmiştir. Ayrıca mahkemede resmi zabıt katibi tarafından zabıt tutulması gerekli iken hakim tavacı tarafı iki hususi katip tayin etme hususunda müsaade ederek şahitlerin dinlenmesi ve muhakeme celselerinde cereyan eden hadiseleri zabıt halinde yazmaları için onlara yetki vermiştir.
İsviçre Muhakeme Usulü Kanunlarında yeri olmayan ve bu diğer birtakım tutumları, hakimin davacı taraf lehine karar verme temayülünde olduğunu ortaya koymuştur. 14–05–1935 tarihinde mahkemede Siyon Liderlerinin Protokolleri'nin sahte olduğuna dair bir karar verilmiştir. Bu sırada dikkati çeken bir hadise daha olmuş ve mahkeme kararının açıklanması tarihinden evvel Yahudi basını mahkeme kararını neşretmiştir.

1 Kasım 1937 tarihinde İsviçre Federal Mahkemesi, bu mahkeme kararının tümünü bozmuştur. O tarihten sonra Yahudi Propagandistler İsviçre Federal Mahkemesi'nin mahalli mahkeme kararını bozarak hükümden kaldırdığı hususuna hiç temas etmeden sadece mahalli mahkeme kararını ileri sürerek Siyon Liderlerinin Protokolleri'nin sahte olduğunun mahkeme kararı ile ispat edildiğini iddia etmektedirler.
Burada dikkat edilecek husus şudur. İsviçre'de Siyon Liderlerinin Protokolleri'nin basılması, satılması ve okunması kanunen serbesttir.
Üçüncü protokolün başında sembolik yılandan bahsedilmektedir. Protokollerin İngilizce tercümesinde bu mevzuda yazılanlara göre Yahudilerce yılanın başı, Yahudilerin planlarını tertip eden kimseleri, yılanın gövdesi ise diğer Yahudileri temsil ediyormuş. Yılanın başı bir yere gelince oradaki Yahudi olmayan güçler mücadele ederek onları ezmeğe çalışırmış ve yılanın başı Kudüs'ten har eket ederek birçok yerleri işgal edip, tekrar Kudüs'e dönerek devrini tamamlayacakmış. İngilizce tercümede yılanın işgal hedeflerinden Kudüs' ten evvelki son şehrin İstanbul olduğu kaydedilmekte ve şu not ilave edilmektedir. 'Bu harita Jön Türk hareketinin Türkiye'deki Yahudi ihtilalı vukuundan senelerce önce çizilmiştir.'
Ondördüncü protokolde Yahudilerin bütün inançların kusurlarını münakaşa edeceklerine, fakat kendi inançlarının başka kimseler tarafından tam olarak bilinmemesi sebebi ile onları kimsenin münakaşa edemeyeceğine dair bir nazariye yürütülmektedir. Yahudilerin şu nazariyeleri kendi inançlarına dair bilinen kısımlar gerekli şeyleri söylemek için yeterlidir. İslamiyet düşmanların daima ya iftira yoluna başvurma ya da doğru şeyleri kusur gibi göstermeye çalışma metodu takip ettikleri bilinen hususlardır. Dikkat edilecek bir nokta da, Sosyalizm, Anarşizm, Komünizmin Yahudilerce desteklenip yürütüldüğünün üçüncü protokolde açıkça beyan edilmiş olmasıdır. Yahudiler hayal ettikleri dünya hakimiyetini elde edebilmek için komünizm rejiminin yayılmasını arzu etmektedirler. Rusya'daki ve diğer yerlerdeki komünist ihtilalları Yahudilerin faaliyetleri neticesidir. Halen de dünya üzerinde tüm komünizm faaliyetleri gizli veya açık olarak Yahudil er tarafından idare edilmektedir. 1917 yılında Rusya'nın idaresini üzerlerine alan 52 kişinin hepsi Yahudi idiler.
1919 yılının aralık ayında Rusya'da ihtilal hükümetinin 388 üyesinden sadece 16 tanesi Rus idi.
1935 yılında Rusya'da Üçüncü Enternasyonal İcra Merkezi'nin 59 üyesinden 57 adedi Yahudi idi.

İngiltere'de Karl Marks,

Rusya'da Trotsky,

Macaristan'da Bela Kun ve Mathias Rakosi,

Almanya'da Rosa Luxemburg,

Amerika'da Emma Goldman,

Polonya'da Jacob Bergman,

Romanya'da Anna Pauker,

Yogoslavya' da Moishe Pyjede

gibi Komünizm faaliyetleri tarihinde en çok isimleri geçen Komünist ihtilalcıları ve Komünist ihtilalı kışkırtıcılarının hepsi Yahudilerdir.

 Amerika Birleşik Devletleri'nde ve İngiltere'de atom bombası sırlarını Komünist Rusya'ya vermekten yakalanıp hapse atılan

Frank Rosenberg,

Fuchs,

Prof. Weinbaum,

Judith Caplon,

Hary Gold,

David Greenglass,

Julius Rosenberg,

Miriam Moskewitz

ve

Abraham Brothanz

da Yahudidir.

Protokollerde rastlanan Yahudi olmayanlar ibaresinin Yahudi olmayanların hepsini ya da bir kısmını hedef aldığı anlaşılmaktadır. Protokolleri okuyanlar bunların üççeyrek asır kadar evvel yazılmış olduklarını hatırda tutmalıdırlar.
MOSSAD-CİA TÜRKİYE'DE DE 
BİLİM ADAMI AVINDA

BİLİM ADAMLARINI KORUYAMAYAN BİR  İSTİHBARATIN/T.S.K'NIN OLDUĞU BİR ÜLKE GELİŞEMEZ
ŞİMDİ NÜKLEER FİZİKÇİLERİMİZ AVLANIYOR.
İSTİHBARAT,T.S.K UYUYOR MU?
TABİ ARINÇ BEYE SUİKASTLA UĞRAŞIYOR.
ARINÇ'I KİM NE YAPASIN.
SİZ BİLİM ADAMLARIMIZI KORUYUNUZ.










Çok kısa bir haber:
MOSSAD AVCI, MÜSLÜMAN BİLİM ADAMLARI AV





500'den fazla Müslüman bilim adamı ve profesör İsrail'in Mossad istihbarat ajansı tarafından katledildi
Irak'ta yayınlanan El Bayna gazetesinin haberine göre, cinayetler, "Siyonist rejim"le işbirliğini reddeden Iraklı nükleer uzmanlar ve üniversite profesörlerinden kurtulma misyonunun bir parçası.


Gazete haberinde "Cinayetler Mossad ve ABD Savunma Bakanlığı - Pentagon tarafından gerçekleştirildi" denildi.
Bugüne kadar 350 bilim adamı ve 200 profesör sadece bu mezalimleri işlemek üzere Irak'a konuşlandırılan İsrailli Mossad komandoları tarafından gizlice katledildi.
Gazetede yer alan bir başka iddia ise "ABD Dışişleri Bakanlığı'na göre, bu cinayetler, Washington'un Iraklı bilimadamlarını ABD ile işbirliğine ikna etme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine gerçekleşti." şeklinde.
ABD'de yaşayan birçok uzman da (bu işbirliği) tekliflerine uymayı reddetti ve kaçtı. Başka ülkelere sığınmaya çalışıyorlar. İşbirliği yapanlar ise ABD'li yetkililerin ellerinde çok yorucu sorgulamalar ve hatta işkencelere maruz kaldılar.
İSRAİL BU BİLİMADAMLARINI TEHDİT OLARAK GÖRÜYOR


Gazetenin haberinde, Tel Aviv'in bu bilim adamlarını "Siyonist rejimin" güvenliğine bir tehdit olarak gördüğü ve bunu halletmenin en iyi yolu olarak sıkıntı veren entelektüellere suikast düzenlemeye karar verdiği kaydediliyor.
Böyle bir uygulamaya yedi ay önce onayını ifade eden Pentagon, İsrailli komandolara destek gönderdi, ayrıca hedefteki öldürülecek olanlar hakkında tam kişisel kayıtları onlar (İsrailli komandolar) için tedarik etti.
Bilim adamları evlerinden uzakta sahneye konan senaryolarla katledildi. Bunda, Irak'ta her gün gerçekleşen düzenli beklenen bombalı saldırılardan istifade edildi.

İNTİHAR MI, CİNAYET Mİ?
ASELSAN MÜHENDİSLERİ NEDEN ÖLDÜ?

ASELSAN’da üç mühendis peş peşe intihar etti. Jandarma raporu, ‘her birinin farklı yöntemlerle intihar ettiği’ni yazdı. Bunun üzerine savcılık dosyayı kapattı. Ancak Adli Tıp’ın raporu, gözleri yeniden bu üç mühendise çevirdi. Çünkü bu rapora göre, ölümlerden biri şüpheliydi. ASELSAN mühendisleri planlı bir cinayetin kurbanı mı? Daha da önemlisi, mühendisler hangi projelerde çalışıyordu?

Emrullah Erdinç / TEMPO

Tarih 7 Ağustos 2006. Üç gündür kendisinden haber alınamayan, ASELSAN’da çalışan makine mühendisi Hüseyin Başbilen’in otomobili, Ankara Pursaklar Ayancık yolu üzerinde bulundu. Başbilen, şoför koltuğunda kanlar içinde yatıyordu. 30 yaşındaki elektrik mühendisi Hüseyin Başbilen çoktan ölmüştü. Arabanın ön sağ koltuğunda, genç mühendisin yazdığı intihar mektubu ve alyansı bulundu. Otomobilin içinde, yerde, ucu kanlı ve üç santimetre açık olan falçata vardı. Jandarmanın tutanağına göre; maktulün sol bileği iki santimetre, boynunun sol tarafında iki santimetre falçatayla kesilmişti. Ölüm sebebi olarak kan kaybı gösteriliyordu. Jandarma, otomobilin içinde yaptığı aramada Başbilen’in çantasını da buldu. Soruşturma kapsamında elde edilen bilgilere göre çantada, Başbilen’in üzerinde çalıştığı milli tank projesiyle ilgili sunumların olması gerekiyordu. Ama bu dosyalar bulunamadı.
      
     Çantadaki kayıp belgeler

      Başbilen, ölümünden üç gün önce, 4 Ağustos 2006’ta, ASELSAN’da, Türkiye’nin savaş teknolojisinde dış bağımlılığını ortadan kaldıracak çalışmalarına ilişkin bir sunum yapacaktı. ODTÜ mezunu makine mühendisi Başbilen, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki üst rütbeli subaylarla uzun süredir ‘milli tank’ projesi üzerinde çalışıyordu. Sunumun ardından proje onaya gönderilecekti.
      Başbilen, o gün cep telefonunu evde bırakmıştı. Akşam eve dönmeyince, eşi, ASELSAN’ı aradı. Gülsen Başbilen, eşinin işe gelmediği yanıtını alınca, polise Hüseyin Başbilen’in kayıp olduğunu bildirdi. İntihar haberi üç gün sonra geldi. Başbilen, “Elveda'' diye başladığı son mektubunda karısından hakkını helal etmesini istemişti. Açılan soruşturma, ‘normal intihar vakası’ ibaresiyle savcılık tarafından kapatıldı. Ama Başbilen ailesi, onun intihar ettiğine inanmadı ve dosyanın kapatılmasına itiraz etti.
      Başbilen, 10 yıldır ASELSAN’da çalışıyordu. Birçok projenin içinde yer almıştı. Özellikle SUİKAST SİLAHI ‘KANAS’ ÜZERİNDE UZMANLAŞMIŞ BİR İSİMDİ. İMZA ATTIĞI PROJELER ARASINDA F-16 SAVAŞ UÇAKLARINDA SİNYAL KIRICI SİSTEMİ DE BULUNUYORDU. BAŞBİLEN, TANK PROJELERİ ÜZERİNDE DE ÇALIŞMAYA BAŞLADI. Bu arada MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI, ŞUBAT 2006’DA, YURTDIŞINDAN 1000 ADET TANK ALIMINI KAPSAYAN ‘YENİ NESİL TANK ALIMI PROJESİ’NDEN VAZGEÇTİ. Yerine, ASELSAN ile ‘milli tank’ projesi çalışması başlatıldı. Başbilen bu çalışmalarda gönüllü yer aldı; sinyalizasyon ve sofistike elektrik aksam konusunda projeler geliştirdi.
      
     Evlenmek üzereydi

      ASELSAN’ı sarsan ikinci haber, 17 Ocak 2007’de geldi. Bu kez intihar eden Halim Ünsem Ünal’dı. ASELSAN’da bir süre çalıştıktan sonra görevinden ayrılan Ünal’ın cesedi, Ankara’da Eymür Gölü kenarında bulundu. Otopsi raporuna göre Ünal, kafasına sıkılan tek kurşunla ölmüştü. Bu vaka da savcılık dosyasına ‘intihar’ olarak geçti. ÜNAL ÖLDÜĞÜ GÜN, SAVUNMA SANAYİ İLE İLGİLİ BİR SEMİNERE KATILACAKTI.
      Ünal, ODTÜ Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden, 2000 yılında ‘şeref öğrencisi’ unvanıyla mezun oldu. Mastırını tamamlayarak aynı bölümde doktorasına devam etti. Genç mühendis, ASELSAN’ın yan kuruluşu Mikes’te elektronik mühendisi olarak çalışmaya başladı. F-16 SAVAŞ UÇAKLARININ MODERNİZASYONUYLA İLGİLENİYORDU. Yurtdışında savaş teknolojileri alanında çalışan şirketlerden iş teklifleri alıyordu. Ama hepsini geri çevirdi. Mikes, Ünal’ı önemli bir göreve atadı; 2011 yılına kadar Amerika’da kalarak Türk - Amerikan ortak yapımı F-16 savaş uçaklarının modernizasyonunda çalışacaktı. Ünal’ın ölümünde asıl şüphe çeken durum, onun birkaç gün içinde evlenecek olmasıydı. Cesedi 17 Ocak’ta bulunmuştu. Düğünü ise üç gün sonra, 20 Ocak’taydı. Gerçi Ünal, 15 gün kadar psikolojik tedavi görmüştü, ama düğüne üç gün kala intihar etmesine bir anlam verilemedi.
      
     Atladı mı, itildi mi?

      Ünal’ın ölümünden dokuz gün sonra yeni bir intihar vakası polise bildirildi. İntihar eden yine ASELSAN mühendislerinden biriydi. ODTÜ mezunu Elektrik Mühendisi Evrim Yançeken, 26 Ocak 2007’de, Ankara Batıkent’te oturduğu binanın arkasında ölü bulundu. Olay yeri incelemelerine göre; 26 yaşındaki Yançeken, oturduğu apartmanın yedinci katından atlamıştı. Yançeken’den geriye bir intihar mektubu kaldı. Mektubunda, “Artık dayanamıyorum. Psikolojim çok bozuldu. İntiharımdan kimse sorumlu değil'' yazmıştı. Onun da dosyası ‘normal intihar’ ibaresiyle kapatıldı.
      
     Hepsi şifre çözücüydü

      HÜSEYİN BAŞBİLEN, HALİM ÜNSEM ÜNAL VE EVRİM YANÇEKEN, ÖZELLİKLE ŞİFRE ÇÖZME KONUSUNDA UZMAN MÜHENDİSLERDİ. ASELSAN mühendisleri, UÇAK TANIMA SİSTEMLERİNİN ‘MİLLİLEŞTİRİLMESİ’ VE ABD GÜDÜMLÜ ELEKTRONİK SİSTEMLERİNİN KONTROL DIŞI BIRAKILMASI ÇALIŞMALARINI YÜRÜTMÜŞLERDİ. Üç mühendisin üzerinde çalıştığı ikinci proje daha da önemliydi: Amerika, başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeye her yıl geliştirdiği yeni silah teknolojilerini satıyor. Sattığı teknolojinin kontrolünü ise bırakmıyor. ABD İSTEDİĞİ ZAMAN, UYDULAR ARACILIĞIYLA VERİLEBİLEN TALİMATLA, UÇAKLARI SAVAŞ DIŞI BIRAKABİLİYOR. İşte, ‘intihar’ ettikleri ileri sürülen bu mühendisler, ALTI AY GİBİ KISA BİR SÜREDE, UÇAK TANIMA SİSTEMİNİN HÂKİMİYETİNİ TÜRKİYE LEHİNE ÇEVİRMEYİ BAŞARDI. Aynı zamanda ABD’nin uydular aracılığıyla gönderdiği sinyallerle savaş araçlarını saf dışı bırakma sistemini de çökertti.
  


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR." 

9 Ocak 2010 Cumartesi

ŞİMDİ BUNUNLA ÖN HAZIRLIK YAPIN
Toryum denilince aklıma; ENGİN ARIK geliyor.
Engin ARIK deyince aklıma; Isparta uçağı geliyor.
Isparta uçağı deyince ise aklıma ATLAS JET geliyor.
Atlas Jet deyince de aklıma bundan sonra ne gelmesi gerekiyor?

28 Aralık 2009 tarihli son analaşma ile İsrail ve Türkiye “Tarifeli sefer noktaları arasında frekans ve kapasite kısıtlamasının kaldırıldığı anlaşma ile yolcu ve kargo seferleri yapma kararı alan iki ülkenin sivil havacılık otoriteleri de havayolu şirketlerinin herhangi bir hava aracı tipine yönelik sınırlamaların da kaldırılmasını kararlaştırdı.”

“İki ülke arasında varılan anlaşmanın ardından ATLASJET, İsrail havayolları EL-AL ile İstanbul-Tel Aviv-İstanbul hattında karşılıklı seferler düzenlenmesi amacıyla ortak uçuş (code-share) anlaşması imzaladığını açıkladı. İki şirket arasındaki ortak uçuşların 1 Mart 2010 tarihinden itibaren başlaması öngörülüyor.”
Ve ve ve….

Kasım ayında Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Başkanı Robert Mueller Türkiye’den liman ve havalimanlarını kullanan herkesin kişisel kimlik bilgilerini ‘biyometrik takip’ amacıyla toplayıp, ABD ile paylaşmasını istemişti.
Bunları da  göz önüne alırsak; ne gelmeli?
Bu yazı ısınma hareketleri olsun.
Sonra devam ederiz.

BİLİM SİYASETE KURBAN EDİLDİ
RÖPORTAJ /Zeynep ÖYMEZ


Dünyaca ünlü Türk Fizikçi Prof. Dr. Saleh Sultansoy, hiçbir hukukî dayanak olmadan üniversiteden kovuldu…

Üniversiteden kovulmamın hiçbir hukuki nedeni yok. Ulusal ve uluslararası çalışmalarım ortada. Belki de bundan dolayı… Esas problem, Türk Hızlandırıcı Kompleksi konusu, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’ne üyelik konusu ve diğer merkezlerle işbirliği çalışmalarının kritik bir aşamada olmasıdır . Üniversiteden kovulmamın esas nedeni bence budur…

Hızlandırıcı sürümlü reaktörler sayesinde uranyum 235’in dışında uranyum 238 de kullanılabiliyor, ki uranyum 235 doğadaki uranyumun yüzde birinden azdır.
Yüzde 99’u uranyum 238’dir. Bu sistemlerde nükleer yakıt olarak toryum da kullanılabilir. Dünyada toryum rezervleri, uranyum rezervlerinin üç katıdır ve önemli bir kısmı da Türkiye’dedir. Böylece 10 bin yıllarla tüm insanlığın ve de Türkiye’nin enerji problemi çözülür.

Dünyanın yeniden nükleere dönmesinin sebebi
güvenlik probleminin kalmaması, atıklar probleminin çözülmesi ve küresel ısınmaya karşı tek alternatif enerjinin nükleer olmasıdır. Bu gelişmelerin sağlanmasındaki en önemli faktör hızlandırıcı teknolojidir.

Projemiz gerçekleşir ve Ulusal Hızlandırıcı Merkezi kurulursa diğer stratejik teknolojilerin gelişmesine katkısı olacak. Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkılmış olacak. Çünkü bütün gelişmiş ülkelerde ve gelişmekte olanlarda böyle bir hızlandırıcı kompleksi vardır. Türkiye kendi teknolojisini üretebilir hale gelecek. Tıpta kullanımı artacak. Modası geçmiş, eskimiş sistemler değiştirilecek. Enerji açığı gibi bir problemi kalmayacak.

Temel meselemiz, Türkiye’nin bölgesel ve dünya çapında lider ülke olup olmamasıdır. Türkiye bunu yapamazsa uygarlığın sonu meçhul dur. Çünkü biz kültürel olarak ortalama 10 bin yıllık bir kültürün mirasçıyız. Ve dünyada bilime, uygarlığa çok büyük katkıları var bu kültürün. Bizim gibi büyük katkılarda bulunan millet sayısı azdır. Herkes biliyor ki biz yeniden o katkıları yapabilecek kudrete sahibiz, yeter ki doğru yola yönelelim.

Çok kritik bir noktadayız. Oralı, buralı meselesi değil… Sadece 70 milyonluk Türkiye değil, diğer Türk Cumhuriyetleri de toparlanıp hem insani, hem de bilimsel açıdan insanlığın kurtuluşuna bize layık katkılarda bulunmak zorundayız. Bu bağlamda üçüncü dünya değil, gelişmiş milletler arasında olmalıyız…
1952 Azerbaycan doğumlu olan Prof. Dr. Saleh Sultansoy, üniversite eğitiminin ardından 1974’te Azerbaycan Bilimler Akademisi Fizik Enstitüsü’nde çalışmaya başlamış. Ardından 1979- 1989 yılları arasında Doğu Bloğu’nun en büyük hızlandırıcı merkezinde görev almış . Sovyetler Birliği’nin dağılması akabinde Rusya’daki çalışmalarını bırakıp Azerbaycan’a dönmüş ve memleketinde önemli görevler üstlenmiş.

1993’te Türkiye’ye
gelerek 6 yıl Ankara Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Sultansoy, ülkemizde henüz olmayan birçok alanda başlattığı çalışmalarla tanınan bir bilim adamı… 1999–2000 yıllarında Almanya’nın 16 ulusal araştırma merkezinden en büyüğü olan DESY Hızlandırıcı Merkezi’nde hem uygulamalı hem temel araştırmalarda önemli çalışmalarda bulunmuş.

2000 yılı sonundan itibaren Gazi Üniversitesi’nde görev yapan Saleh Sultansoy halen
üçüncü aşaması yürütülen “ Türk Hızlandırıcı Merkezi Projesi”nin fikir babasıdır. İşte böyle bir bilim adamı Gazi Üniversitesi tarafından sözleşmesi uzatılmayarak kapı dışarı edildi. Hem de insan onuru rencide edilerek, bilim ve etik değerler çiğnenerek…

Gelin, Prof. Dr. Saleh Sultansoy’u, çalışmalarını ve mücadelesini daha yakından tanıyalım…

***

Türkiye’deki nükleer profesörlerin yüzde 90’ı nükleer karşıtıdır

- Yüksek Enerji Fiziği dalında dünyaca tanınan bir bilim adamısınız. Fakat bu dal ülkemizde pek fazla bilinmiyor. Çalışmalarınız hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz?

- Yüksek Enerji Fiziği, maddenin temel yapıtaşlarını ve etkileşmelerini inceleyen ve gelişmiş ülkelerde öncelikli AR-GE alanları arasında yer alan bir bilim alanıdır. Günümüzde bu araştırmaların büyük çoğunluğu parçacık hızlandırıcıları kullanılarak yapılıyor. Parçacık hızlandırıcıları ve uygulamaları 21. yüzyılın stratejik 10 teknolojisinden biridir. Tıpkı biyo-teknoloji, nano-teknoloji, uzay teknolojisi, bilişim teknolojisi, nükleer teknoloji gibi... Parçacık hızlandırıcıları, stratejik teknolojilerin ve öncelikli AR-GE alanlarının çoğunun temel taşıdır. Diğer bir deyişle hızlandırıcılar olmasa bu bilim dalları da gelişemez.

Kısaca açıklamak gerekirse, yüklü parçacıkları (elektron, proton veya iyonlaştırılmış atomlar olabilir) önce üretip, belli bir enerjiye kadar hızlandırıp temel veya uygulamalı araştırmalarda kullanmaktır. Masa üstü hızlandırıcılardan tutun da, çevresi 28 kilometreyi bulan dev yapılara kadar (bu çaplı olanlar temel araştırmalara yöneliktir ve uluslararası destek ile kurulur) bu aygıtların tüm teknolojik gelişmelerin temelinde önemli yeri vardır.

- Mesela hangi buluşlarda hızlandırıcılar kullanıldı, biraz açabilir misiniz?

- 1930’larda gelişmeye başlayan bu alanın 300’den fazla uygulaması var. Genom projesinin içeriğinin yüzde 90’ından fazlası, benim de bir süre görev yaptığım DESY ve benzeri merkezlerde hızlandırıcılar kullanılarak çözülmüştür. Hızlandırıcılar olmasaydı, insanın genom şifresi çözülemezdi. Mikroelektroniğin en önemli kısımlarından biri, iyon hızlandırıcısıdır. İyonları belli sayıda belli enerjilere kadar hızlandırıp yarı iletken yapılar elde edebiliyoruz. Bilgisayar teknolojileri, mikroçipler bunun sayesinde gerçekleşmiştir. Son 20 yılda hadron terapi denilen bir yöntem ise hidrojen ve karbon çekirdekleri hızlandırarak kanser tedavisinde kullanılan en etkin yöntem haline gelmiştir. Toryum yakıtlı yeni nesil nükleer teknolojiden tutun da moleküler biyolojiye kadar uygulaması var.

- Nükleer enerji hususunda Türkiye’de bir önyargı var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Küresel ısınmanın sonuçları son bir yıldır daha da göz önünde… Enerji üretimi için fosil yakıtların kullanımı, insanlığın sonunu getirecek durumdadır. Alternatif lazım… Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi vs. hem çok pahalı , hem sürekli değil, hem de yeterince enerji üretilemediği son birkaç yılda daha iyi anlaşıldı. Mesela Almanya çok büyük yatırımlar yapmasına rağmen enerji üretiminin ancak yüzde 10’unu 2010 yılında alternatif enerji kaynaklarından karşılayabilecek. Bu açıdan nükleerin alternatifi maalesef bugün görülmüyor. Bu gerçeği ABD bundan 5 yıl önce cumhurbaşkanlığı düzeyinde beyan etti, Avrupa da üç yıl önce bu gerçeği açıkladı . 10 Ocak’ta AB zirve toplantısında bu konu gündeme geldi ve belli kararlar alındı. Bütün dünya medyası bunu yazarken, Türkiye’de kimse bu kararları yazmadı . AB’nin her şeyine bakılıyor ama bilim teknolojiyle ilgili, nükleer ile ilgili kararlara, geliş melere bakılmıyor.

Nükleer teknolojiden ilk önce silah amaçlı yararlanıldı . Yapılan uluslararası nükleer silahsızlanma anlaşmalarıyla bu silahlar kısmen kontrol altına alındı. Doğrudan enerji üretimine yönelik nükleer teknolojik gelişmeler son 10-15 yılda hızlandı. Türkiye’de nükleer karşıtlarının en büyük dayanağı ise, Çernobil kazasıdır.

İddia ediyorum, çevre ülkelerden en az Türkiye etkilendi, Çernobil kazasının ülkemize etkisi yok denecek kadardır . Kanser vakalarında artış varsa nedeni başkadır, bu araştırılmalıdır… Türkiye’deki nükleer ve tıp profesörlerine, teşhisi yanlış koyarsanız tedavi edemezsiniz, diyorum. Anlamak mümkün değil! Türkiye’deki nükleer profesörlerinin yüzde
90’ ı nükleer karşıtıdır. Bunun nedenin anlayamıyorum. Artık üçüncü nesil nükleer santrallerde, yani bugünün teknolojisini kullanan nükleer reaktörlerde Çernobil kazası türünden bir kaza mümkün değil. Güvenilirlik problemi kesin olarak hızlandırıcılar yardımıyla çözülebilecektir. Nasıl mı? Uranyum 235 kullanan normal nükleer santrallerde enerji zincirvari reaksiyon sayesinde elde edilir. Hızlandırıcı sürümlü reaktörlerde ise nötronlar dışardan elde ediliyor. Kontrolden çıkamaz. Çünkü zincirvari reaksiyon yok.

Diğer bir çekince ise, atıklar ve çevre kirliliği problemidir. Bu problem de dördüncü nesil nükleer teknoloji ile çözülecektir. Bunlar da 2010’dan itibaren faaliyete geçecektir. Dördüncü nesil nükleer teknolojinin en önemli kısmı da hızlandırıcı sürümlü nükleer reaktörlerdir. Bu sayede nükleer atıkların zararlı kısmı bin defa daha az oluyor. Dahası, bilinen reaktörlerden elde edilen atıklar, hızlandırıcı sürümlü sistem kullanılarak zararsız hale getirilebiliyor. Hızlandırıcı sistemin geliştirilmesinin esas amacı budur. Fransa 2010’dan itibaren her 8 nükleer reaktöre bir hızlandırıcı sürümlü reaktör kuracak, ki hem atıklar zararsız hale getirilsin, hem de enerji üretilsin.

- Türkiye’nin enerji darboğazına girmemesinin yolu nükleerden mi geçiyor?

- Bakın, Türkiye’nin önemli bir şansı ve avantajı var. Hızlandırıcı sürümlü reaktörler sayesinde uranyum 235’in dışında uranyum 238 de kullanılabiliyor ki uranyum 235 doğadaki uranyumun yüzde birinden azdır. Yüzde 99’u uranyum 238’dir. Bu sistemlerde nükleer yakıt olarak toryum da kullanılabilir. Dünyada toryum rezervleri, uranyum rezervlerinin üç katıdır ve önemli bir kısmı Türkiye’dedir. Böylece 10 bin yıllarla tüm insanlığın ve de Türkiye’nin enerji problemi çözülür. Dünyan ı n yeniden nükleere dönmesinin sebebi, güvenlik probleminin kalmamas ı , at ı klar probleminin çözülmesi ve küresel ısınmaya karşı tek alternatif enerjinin nükleer olmas ı d ı r. Bu geli ş melerin sağlanmasındaki en önemli faktör, h ı zland ı r ı c ı teknolojidir.

Ulusal Hızlandırıcı Merkezi Türkiye’nin kurtuluşudur

- H ı zland ırıcı teknolojisine hangi ülkeler sahip?

- Tüm gelişmiş ülkelerde bu teknolojiye büyük önem veriliyor. ABD’nin Enerji Bakanlığı’na bağlı 17 ulusal araştırma merkezinden 7’si doğrudan hızlandırıcı merkezidir. Almanya’nın 16 ulusal araştırma merkezinden 2’si doğrudan hızlandırıcı merkezidir. Bunun dışında ABD’de ve Almanya’da çok sayıda daha küçük çaplı hızlandırıcı merkezi mevcuttur. Benzer durum diğer ülkeler için de geçerlidir. Komşularımıza bakarsak, Rusya’da bu çal ışmaların yapıldığı birçok hızlandırıcı merkezi var, Ermenistan Erivan’da elektron hızlandırıcı 1967’de faaliyete başlamıştır. Acından ölüyor, dağıldı, dağılacak denilen Erivan’da yeni bir h ı zland ı r ı c ı kuruyorlar.

- Peki Türkiye?...

- Maalesef Türkiye bu i şlerin dışında kaldı. Türkiye’de 30 civar ı nda t ı pta kullan ı lan elektron h ı zland ı r ı cı var. Kanser tedavisinde kullan ı lmaktad ı r. Eski, demode olmu ş, hibe edilmi ş h ı zland ı r ı c ı lar var. Genel olarak bu teknolojinin kendisi yok. Her ş ey yolunda gider ve engellenmezse biz bu teknoloji ile doğrudan tanışmaya 2010’da ba ş layaca ğı z. Bu çok ac ı bir durumdur…

Hızlandırıcı teknolojisi alanında 10 yıla yakındır bir proje yürütüyoruz. Bizim projemiz, bu teknolojinin Türkiye’de üretimine yönelik ilk projedir. 1991’de Japonya’da kat ıldığım bir toplantıda Türk hızlandırıcı kompleksi kurmamız gerektiği fikri uyandı bende. Çünkü birçok ülkeden gelen katılımcılar kendi ulusal merkezlerinde yapılan çalışmaları anlatırken, ben yeni nesil elektron-proton çarpıştırıcıları konusunu sunuyordum.

Bu konuda ilk makalem 1993’te yayınlandı. 1997’de DPT desteği ile projeyi yürütmeye başladık. Birinci aşama 1997-2000 arasında fizibilite mahiyetinde gerçekleşti. “Parçacık hızland ı rıcıları ile ilgili Türkiye’de neler yapılmalıdır?” sorusuna cevap arand ı .

2002-2005 arasında ikinci aşamayı gerçekleştirdik. Türk Hızlandırıcı Kompleksi’nin genel tasarımı aşamasıydı. Birinci aşamada 8 kişiydik. İkinci aşamada 20 kişi olduk.

Üçüncü aşama da 2006’da başladı ve 2010’da son bulacak. Bu aşama Türk Hızlandırıcı Kompleksi’nin teknik tasarımını ve test laboratuarının kurulmasını kapsamaktadır. İlk aşama Ankara Üniversitesi’nin öncülüğünde gerçekleşti. İkinci Aşama Gazi Üniversitesi’nin koordinatörlüğünde yapıldı. Üçüncü aşama ise yine Ankara Üniversitesi’nin koordinatörlüğünde 9 üniversitenin katılımı ile yürütülüyor. Bunlar ın içinde Gazi, Boğaziçi, Niğde, Erciyes gibi üniversiteler var. Bu sefer 80 kişilik bir ekiple çal ışmalar başladı. Bu aşama da bittikten sonra asıl iş başlayacak. Test laboratuarı kurulmuş olacak ve devlete Türk Hızlandırıcı Kompleksi’nin 4 ana elemanı ile ilgili çalışmaların sonuçlarını sunacağız. Devletin vereceği kararla hangisine öncelik verileceği ortaya çıkacak ve “Ulusal Hızlandırıcı Merkezi” kurulacak. Üniversitelere bağımlı değil ama tüm üniversitelerden bilim adamlarımızın katkılarıyla sanayicilere açık bir ulusal kompleksin kurulma çalışmaları 2010’dan itibaren başlayacak.

Türkiye toryum şansını bu sayede kullanabilir

- Türkiye ne kazanacak?

- Bu projeyle Türkiye ile geli şmiş ülkeler arasındaki aç ığı kapatmak istiyoruz. Bizim ulusal projemizin önemli bir k ısmı da h ı zland ı r ı c ı sürümlü nükleer enerji üretilmesine dairdir. Türkiye toryum ş ans ı n ı bu sayede kullanabilir. Toryum yakıtlı h ı zland ı r ı c ı sürümlü sistemler hakk ı nda bilgiyi ve dokümanları 1997’de CERN’de (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) karşılaştığım Prof. Dr. C. Rubbia’dan edindim. 98’de TAEK’e bilgi notu ilettik.

Bu proje gerçekle ş irse Türkiye’nin enerji darbo ğ az ı a şı lacak. Di ğ er stratejik teknolojilerin geli ş mesine katkıs ı olacak. Muas ı r medeniyet seviyesinin üzerine ç ı k ı lm ış olacak. Çünkü bütün geli ş mi ş ülkelerde ve geli ş mekte olanlarda böyle bir h ı zland ı rıc ı kompleksi vard ı r. Türkiye kendi teknolojisini üretebilir hale gelecek. T ı pta kullan ı m ı artacak. Modas ı geçmi ş, eskimi ş sistemler de ğ i ş tirilecek. Bu proje, bilim ve teknolojinin tüm alanlar ı n ı etkileyecek bir projedir.

ABD Enerji Bakanl ığı’ n ı n bir beyanat ı vard ı. “Millet İçin Hızlandırıcı Teknolojisi” başlı kl ı üç sayfal ı k beyanatta çok net bir ş ekilde, h ı zland ı r ı c ı teknolojisi olmadan di ğ er teknolojilerin geli ş mesinin mümkün olmad ığı açıklanmıştı. Çünkü h ı zland ı r ı c ı lar muasır AR-GE sisteminin temel taşlarından biridir . Bu süreci 2010’lu yıllarda 50 yıl gecikmeyle Türkiye de yakalayacak. Bunu yapmayla her ş ey düzelecek mi? Hay ı r… Di ğ er dokuz stratejik teknolojide de geli ş me sa ğ lanmas ı gerekir. Onlarda da ulusal merkezler kurulmal ı ki, sistem tamamlans ı n ve sa ğ l ı kl ı i ş lesin.

TÜBİTAK bize destek vermiyor

- Ulusal H ızlandırıcı Merkezi Projesi’ne yeterince destek alabiliyor musunuz?

- Bak ın, ABD’de AR-GE harcamalarının büyük bir kısmı Enerji Bakanlığı’na bağlı olan Bilim Ofisi’ne ayrılır ve ABD’nin stratejik konulardaki ulusal araştırma merkezleri Enerji Bakanlığ ı’ na bağlı bir sistemdir. ABD’nin 17 ulusal araştırma merkezinin 7’si doğrudan hızlandırıcı merkezidir. Benzer durum Rusya’da, Almanya’da, Japonya’da… hepsinde böyledir.

Bu zamana kadar çok büyük paralarla değil, ama asgari düzeyde destek olan 1997 yılından beri DPT’dir. Maalesef TÜB İTAK’tan destek alamadık. Son iki yıld ır TAEK de bu konulara destek veriyor.

Dertlerinin ne olduğunu onlara sormak lazım

- TÜBİTAK Türkiye’deki bilimsel gelişmelere destek olması için kurulmuş bir kurum. Neden size destek vermiyor?

- Projeyi asıl sahiplenmesi gereken onlar olmasına rağmen neden desteklemediklerini anlayabilmiş değilim . Önceki TÜBİTAK başkanlığı Fransız modelini esas aldıklarını söylüyordu. Fransız AR-GE modelinin en önemli ayağı, ulusal hızlandır ı cı merkezleridir… “Şimdi ABD modelini kullanacağız” dediler. Bu modelde de hızlandırıcılar istisnai yer tutuyor. Türkiye’de ise halen bir ulusal hızlandırıcı merkezi yoktur.

Yetmezmiş gibi projemizin bütün aşamalarında ‘0’ puan verdiler, yani “desteklenmesin” dediler. TÜBİTAK’a rağmen DPT uzmanları bizi anladılar ve destek verdiler. Benim bildiğimi muhakkak onlar da biliyorlar, ama ne olup bitiyor, anlamıyorum…

AB 6 çerçeve programı öncesinde bize de soruldu, “Muhakkak girilmeli, ama ulusal AR-GE alt yapısı tam olarak gelişmeden biz bundan tam olarak yararlanamayız” dedik. EURATOM 6. Çerçeve Programı’nın ayrılmaz bir parçasıdır. Nükleer teknolojiler, parçacık fiziği vs. bu EURATOM içinde yer alıyor. 6. Çerçeve Programı’na girdik ama en önemli kısımlarından biri EURATOM’a girmedik. 7. Çerçeve Programı’nda içeriden bir engelleme olmazsa, büyük olasılıkla EURATOM’a girilecek. Peki, bize ne sağlayacak? 4. nesil nükleer sistemlere doğrudan katılabileceğiz böylece…

Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’ne (CERN) gelirsek… Bu merkez, 1954’te yani AB’den önce kurulmuş. Demir-çelik birliğine paralel olarak ilk bilimsel ortaklık bu merkezdir. Kurucu olan 12 ülkenin içinde maalesef Türkiye yok. Üye ülke say ısı 20’ye çıkmış. Son giren Bulgaristan’dı ve AB’ye girmeden önce bu merkeze girdi. Bugünlerde Romanya girecek. Türkiye haricinde tüm büyük ve orta çaplı Avrupa ülkeleri orada… Türkiye hâlâ gözlemci statüsünde... Gözlemci statüsünü de son iki yıla kadar doğru düzgün yürütemiyordu. Türkiye’deki yüksek enerji fizikçilerinin yüzde 70’i bu merkeze karşı çıkıyor. Avrupa’da böyle bir şey mümkün değil. Bunun nedenini defalarca sordum, ama doğru dürüst cevap alamadım. “Büyük para laz ım!” diyorlar. Bu İ spanya için de büyük paradır. Büyük para yıllık 10 milyon dolardır. Aslında dünya standartlarına göre Türkiye’nin bugünkü AR-GE bütçesinden bu alana ayrılması gereken miktarın onda biridir, ama ayrılmıyor. Bazıları da “Yeterince kritik kütlemiz yok” diyor. CERN gibi merkezlerle etkin işbirliği yapmadan kritik kütleni nasıl tespit edersin? Hızlandırıcın yok, detektörün yok, hiçbir şeyin yok… Gereken sonuca nasıl ulaşabilirsin? İspanya AB’ye girmeden önce CERN’e katıldı. Böyle bir sürü örnek var. Kritik kütle aslında Türkiye’de var. Artık 100 kişiye yakın doğrudan bu alanla ilgilenen kişi var. Bu sayı yeterli mi? Erivan Fizik Enstitüsü’nde bu alanda çalışan sadece doktora düzeyindeki eleman sayısı 400’den fazladır. Yüksek Enerji Fiziği’nde de bir takım var, bütün girişimleri bloke ediyor. “Dertlerinin” ne olduğunu onlara sormak lazım...

- Peki ya TAEK?

- TAEK son iki y ıldır bize destek veriyor. Son olarak bünyesinde Avrupa Nükleer Ara ş t ı rmalar Merkezi ile ilgili CERN Bilim Komitesi kuruldu. Bu da do ğ rudan Ba ş bakan’ ı n i ş e müdahil olmas ı yla gerçekle ş ti. Ba ş bakana bir yaz ı yazarak konunun önemini anlatt ı k. Bunun üzerine konuyla sorumlu olarak TAEK görevlendirildi. Bundan sonra belli geli ş meler kaydettik. Kas ı m’da kurulan bu komite 11 ki ş iden olu ş uyor. Bunun 7’si bizim projemizin yönetim kurulunda bulunuyor. Buna sevinmeli miyim, bilmiyorum.. . Say ı m ı z çok az. Ben isterdim ki bütün üniversitelerden, hatta özel sektörden insanlar bu komitede yer als ı n.

Gazi Üniversitesi’nden hukuka ve ahlaka aykırı bir şekilde kopartıldım

- Kendinizi bilimsel çal ışmalara adamış önemli bir bilim adamısınız. Fakat Gazi Üniversitesi sözleşmenizi yenilemedi. Bunun nedeni ne olabilir?

- Hukuki hiçbir neden yok. Uluslararası ve ulusal çalışmalarım ortada. Belki de bundan dolayı… Bilimsel verimlilik açısından diğer sözleşmeli, hatta kadrolu arkadaşlardan geride olmadığıma inanıyorum. Esas problem, Türk Hızlandırıcı Kompleksi konusu, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi’ne üyelik konusu ve diğer merkezlerle işbirliği çalışmalarının kritik bir aşamada olmas ıdır . Üniversiteden kovulmamın esas nedeni bence budur. Açıkça söylemiyorlar, ama başka bir gerekçe de gösteremiyorlar.

Ben Türkiye vatandaşlığına geçmedim. Çünkü benim için Türkiye, Azerbaycan, Türkistan aynıdır. Ben böyle büyüdüm. Bunu savunmak Sovyetler Birliği’nde zordu. Çektiklerimi bir ben bilirim, bir de Allah biliyor.

Burada her yıl sözleşmemiz uzatılıyor. 2006 Kasım ayında bir yıllık çalışma raporumuzu hazırladık. Bölüm Başkanı’na verdik, o da üst yazı ile Dekanlığa iletti. Yasaya göre böyledir… Fakülte Yönetim Kurulu’nun önerisiyle, Üniversite Yönetim Kurulu’nun onayıyla Rektör atıyor. Diğer yabancı uyruklu öğretim üyelerinin sözleşmesinin uzatılması, Fakülte Yönetim Kurulu’nun gündemine alınırken, benimki hukuka aykırı bir şekilde bloke edildi. 27 Kasım’da bana Dekan’dan bir yazı geldi: “Sözleşmeniz 31.12. 2006 da bitmektedir. 2007 yılı için sözleşmenizin uzatılması imkânı bulunmamaktadır.”

Gerekçe yok, hiçbir şey yok… Böyle bir yaz ıyı bana Dekanlık yazamaz, ancak Rektörlük yazabilir. Hukuken böyledir. Rektör’le görüşmek istedim, ama görüştürmediler. İşin ilginç yanı, Dekan, 28 Kasım tarihli Fakülte Y önetim Kurulu toplantısında benim sözleşmemin uzatılması konusunu gündeme dahi aldırtmadı. Yönetim kurulu üyelerinin birinin yazılı dilekçesine, diğer yönetim kurulu üyelerinin sözlü taleplerine rağmen gündeme getirilmesi konusu bile oylamaya alınmad ı . Bu durum resmen hukuka aykırıdır. Eğer bir yönetim kurulu üyesi istiyorsa, en azından oylanmak zorundadır. Gündeme getirilirse, diğer yedi kişiden beşi, hatta altısı bilimsel objektifliğinden dolay ı, beni çok sevdiklerinden değil, benden yana oy kullanacaklardı. Bunu bildiklerinden getirmediler.

Bana yapılanlar onur kırıcı ve etiğe, bilime sığmayan insanlık dışı davranışlardır

- Öyleyse siyasi bir karar, diyebilir miyiz?

- Siyasi de olabilir. Çünkü ben Halk Cephesi’nden olan birisiyim. Maalesef işin içinde siyasi yönü de var, ama bundan daha önemlisi, yapılan çalışmaların baltalanmasıdır. Zira Türk Hızlandırıcı Kompleksi ile ilgili süreç iki yıl daha devam ederse, artık dönüşü olmayan bir noktaya gelecek.

YÖK’e başvurdum. YÖK’ten durumun Rektörlükçe incelenmesi istendi. 30 Ocak’ta bu yazı Rektörlü ğ e ula şıyor, 6 Ş ubat’ta bu yazı Dekanlığa geliyor. Buna tepki olarak Dekanlıktan Bölüm Başkanlığı’na yazı geliyor, yazıda, “12 Ş ubat mesai bitimine kadar Saleh Sultansoy’un odası boşaltılsın, boşaltılmazsa Dekanlık marifetiyle boşaltılacaktır” deniliyor.

Bu çok rencide edici, etiğe, bilime sığmayan insanlık dışı bir davranıştır. Projenin Gazi Gurubu’nun Başkanı benim. Ortada Rektörün imzasıyla yapılan bir protokol var. Bu protokolde benim projenin Gazi Grubu’nun başında olduğum belirtilmiş. Hadi beni gönderdiler, bir başkası başkan olabilirdi. Tüm ba şvurularıma rağmen bu güne kadar bunu da yapmadılar. Projenin çok önemli kısımları ile ilgili işler tamamen durdu. Projeyle ilgili çok sayıda teçhizat, doküman, bilgi, belge benim odamda idi. Dekanlık, bunlara istediği gibi el koyup istediği yere götüremez. Ayrıca protokole göre üniversitenin bütün olanakları, bu projenin hizmetine sunulmuştur. Projenin hizmetine odanın tahsis olunmasın ı hemen istedim, ama yapmadılar. Resmi yazıma cevap gelmedi. Bir şey yapmazlar diye düşündüm, çünkü bu bilim katliamıdır. 13 Şubat’ta 10 kişi çalışan, iki güvenlik görevlisi, Fakülte Sekreteri ve Bölüm Başkan Yardımcısı geldiler ve odayı boşalttılar. Bir bilim katliamı, büyük bir insanlık ayıbı yapıldı. 30 yıllık benim birikimim bir yana dursun, 10 yıllık proje birikimini 20 kutuya toplayıp karanlık odaya bıraktılar ve beni odadan çıkarttılar .

- Hukuki yollara başvurdunuz mu?

- Mahkemeye 18 Ocak’ta başvurdum. Belki de en büyük yanlışım buydu. Aralık ayının başlarında başvursaydım, belki de görevimin başına dönmüş ve şimdi çalışıyor olacaktım. Son durum ne, bilmiyorum, ama yakın zamanda sonuçlanmasını umuyorum.

Arkadaşlarım tehdit ediliyorlar

- Böyle bir hareketin bir gerekçesi olmalı, öyle değil mi?

- Yüksek Enerji Fiziği ve parçacık hızlandırıcıları alanlarında dünyada benim belli bir ağırlığım var. Bunu gençlerimizi yetiştirmek ve ülkemizde bu alanların gelişmesini sağlamak için kullanıyorum. Bana yapılanların asıl nedeni budur.

Gerekçe olarak tek söyleyebildikleri, benim az ders veriyor oluşumdur. Benim ders yüküm, azami gereken ders yükünün çok üzerindedir. Ama yüksek lisans dersleri sayılmıyor. Mastır ve doktora dersleri sayılmıyor. Sadece fiilen girdiğim lisans dersleri sayılıyor. Bu da 7 saattir. Diğer sözleşmesi uzatılanların bu kadar bile lisans dersi yoktur. Ek ders ücreti de almıyoruz. Bizim esas katkımız, bilimsel gelişmeleridir. Ama bu göz ardı edilmiştir. 53’ü uluslararası atıf indeksli dergiler olmak üzere 200’den fazla bilimsel yayınım var. Sadece geçen sene 4 mastır öğrencim ve bir doktora öğrencim tez savunmasını yaptı. Bunların hepsi sıfır, sadece fiilen girdiğim 7 saat dersi baz alıyorlar. Halbuki gerçek ders yüküm 30 saate yakındır. Ulusal ve uluslararası proje çalışmaları ve diğer bilimsel faaliyetler hiç dikkate alınmıyor. Bu ne biçim üniversite anlayışı?

Benimle çalışan insanlar zor durumda. Dekanlık benimle çalışanları birer birer yanına çağırıp tehdit etmiş. “Projeden ayrılmazsanız işiniz zor olacak” demişler. İki kişi tehditler yüzünden dayanamamış, projeden ayrılmış. Profesörlere baskı yapamıyorlar, bana sözleşmeli olduğum için bunu yapabildiler. Ama daha alt rütbeye sahip proje elemanları çok büyük stres altındalar. Öğrencilerimizin durumu ise daha da vahim.

Bizim projelerimizi engellemeye çalışıyorlar

- Son olarak söylemek istedikleriniz?

- Kur’an-ı Kerim’de 700’den fazla ayet doğrudan ilim-irfan ile ilgilidir. Niye bu ayetler 16. yüzyıl sonlarından bu yana görmezden gelindi? Bu devletin kurucusu ve Allah’ın Türkiye’ye, Türk Dünyası’na, İslam Dünyası’na ve bütün insanlığa bir lütuf olarak görevlendirdiği Atatürk’ün “En hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü, ayetlerle örtüşmektedir. Yine Atatürk “Maksadımız Türk kültürünü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkartmaktır” diyor. Artı 1933’te, Sovyetlerin yirminci yüzyılın son çeyreğinde dağılacağına ve yeni Türk devletlerinin ortaya çıkacağına dair öngörüsü var. Bunun için Türkiye’nin hazır olmasını istemiştir. Köprüler atılmasını istemiştir. Dil bir köprüdür, tarih bir köprüdür, din bir köprüdür. Bunlar Mustafa Kemal Paşa’nın sözleridir.

Doğu Bloku’nun dağılmasından 15 yıldan fazla süre geçti. Türkiye hazır mıydı? Hazır değildi… TAEK’te Türk Devletleri Araştırma Merkezi kurdular ama küçük ölçekte, gerektiği gibi değil. Rusya’nın kurduğu benzer yap ılara bakarsak yüzde biri bile olmadığını görürüz. TÜBİTAK’ ın web sayfasına bakınız. Onlarca devletle yapılmış anlaşmalar var. Arasında bir tek yeni Türk devleti var m ı? Halbuki 1992’de ben, Ebulfeyz Bey’in zamanında Azerbaycan Bilimler Akademisi ile TÜBİTAK arasında anlaşma imzalanmasını sağlamıştım, ama bu anlaşma sabote edildi. Kimler sabote etti, inceleyebilirsiniz… Kimin zamanında yapıldı, kimde durdu bu iş?!

1930’da dünyanın en iyi üç avcı uçağından birini Türkiye üretiyordu. 100 küsur uçak yurtdışına pazarlanmış, bunlardan yaklaşık 60’ı Avrupa’ya satılmış. Ne oldu bu uçak fabrikalarına , niye kapatıldı? Neden 42’de Kayseri’deki, 44’te İstanbul’daki kapatıldı? Bunları kapatan zihniyet 16 yüzyıl sonlarında dünyanın en büyük gözlem evini (İstanbul Rasathanesi) topa tutan zihniyettir. Medreselerden doğa bilimlerini ç ı karan zihniyettir. 30’lu yıllarda Avrupa’dan kaçarak ülkemize gelen bilim adamaların ı, Atatürk ebediyete intikal ettikten sonra postalayan zihniyettir. Bu zihniyet, ş imdi bizim projemizle uğraşıyor. Benim ve arkadaşlarımın uğraştığı bu zihniyettir. Temel mesele budur. Türkiye’nin bölgesel ve dünya çapında lider ülke olup olmamasıdır. Türkiye bunu yapamazsa uygarlığın sonu meçhuldür. Çünkü biz kültürel olarak ortalama 10 bin yıllık bir kültürün mirasçıyız. Ve dünyada bilime, uygarlığa çok büyük katkıları var bu kültürün. Bizim gibi büyük katkılarda bulunan millet sayısı azdır. Ve herkes biliyor ki biz yeniden o katkıları yapabilecek kudrete sahibiz, yeter ki doğru yola yönelelim.

Çok kritik bir noktadayız. Oralı buralı meselesi değil… Sadece 70 milyonluk Türkiye değil, diğer Türk Cumhuriyetleri de toparlanıp hem insani hem bilimsel cihetten insanlığın kurtuluşuna bize layık katkılarda bulunmak zorundayız. Bu bağlamda üçüncü dünya değil, gelişmiş milletler arasında olmalıyız…

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."



DÜNYA TARİHİNİN 
EN BÜYÜK YÜZ KARASI
ABD'Yİ DOST TUTANLARA DUYURULUR.


Irak'ın 2003 yılının Mart ayında ABD önderliğindeki uluslararası güç tarafından işgal edilmesinden bu yana ülkede yaklaşık 100 bin sivilin öldüğü açıklandı.
Reuters haber ajansının derlediği rakamlara göre,
Irak'ta 94 bin 939 ila 103 bin 588 sivilin,
4 bin 900 ila 6 bin 375 Irak askerinin öldüğü belirtildi.
Savaşta 4 bin 372 Amerikan,
179 İngiliz
Ve
139 diğer ülke askerinin de hayatını kaybettiği bildirildi.


VE


ANLADIN SEN ONU.