19 Ağustos 2009 Çarşamba


Türk siyasi hayatının son iki yılına damgasını vuran Ergenekon Davası, ABD ve Avrupa tarafından mercek altına alındı. Washington'daki tanınmış düşünce kuruluşlarından Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu (SAIS) ile İsveç Güvenlik ve Kalkınma Politikaları Enstitüsü tarafından ortaklaşa hazırlattırılan Ergenekon raporu bugün dünyaya duyurulacak. 'Gerçek ile fantezi arasında: Türkiye'nin Ergenekon Soruşturması' isimli 83 sayfalık rapor İngiliz gazeteci Gareth Jenkins tarafından kaleme alındı. Türkiye'de 'derin devlet' kavramının tarihçesiyle başlayan raporda Özel Harp Dairesi, Susurluk ve Şemdinli soruşturmaları, AKP'nin iktidara geliş sürecinde yaşananlar anlatıldıktan sonra Ergenekon soruşturmasının evreleri hakkında detaylı bilgi sunuluyor. Üçüncü İddianame öncesinde yazımı tamamlanan raporda şu analizler yer alıyor:
TOPLUMU İKİYE BÖLDÜ Bu dava Türk toplumunu ikiye böldü: AKP destekçileri, bazı solcular ve Kürt milliyetçileri olmak üzere birinci gruba göre Ergenekon soruşturması 'yüzyılın temizliği', derin devletin yok edilmesi için nihai fırsat. Davayı eleştirenler ki bunlar çoğunlukla AKP muhalifleri ise soruşturmayı siyasi olarak yönlendirilen, AKP'ye yönelik muhalefeti etkisiz kılma çabası diye görüyor. BAŞKA SUÇ KANITLARI Her iki tanımlama da yanlış yönlendirici. İddianamede adı geçen bir kısım sanığın illegal aktivite içinde olduğu, bazı diğerlerinin de eksantrik ve hoş olmayan dünya görüşlerine sahip olduğu yönünde kanıtlar var. Türk ordusunun bazı komutanlarının dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ten memnuniyetsizliği ve hem Özkök'ü hem de AKP hükümetini yerinden etme niyetinde olduğu yönündeki kanıtlar var. Suçlananlar arasında geçmişte 'derin' devletin içinde yer alanlar da var. Ancak hem Ergenekon soruşturması kapsamında suçlananlar hem de polis baskınları sırasında gözaltına alınıp ardından serbest bırakılan insanların çoğunun AKP'ye muhalefet etmenin ötesinde bir suçu varmış gibi gözükmüyor.
Savcılar samimiyetle inanıyor Aslında iddianamede tanımlandığı biçimde bir Ergenekon organizasyonunun mevcut olduğu ya da geçmişte var olduğu yönünde de hiçbir kanıt yok. Sunulan dokümanlar mevcut bir örgütü değil, hipotetik bir örgüt planını tanımlamaktadır. Ergenekon'un mevcudiyetine ilişkin 'kanıt'ların, güvenilmez olduğu açıkça belli olan fantezi tutkunu Tuncay Güney'den gelmesi çok kaygı vericidir. O kadar çelişkiler, spekülasyonlar, söylentiler, mantığa aykırılıklar ve anlamsız tespitler içeriyorlar ki, iki iddianame kendi içinde dahi tutarlı değil. 'Ergenekon' kelimesini ilk kullanan kişi olan Erol Mütercimler de suçlananlar arasında. Bunları söylemekle beraber, Ergenekon iddianamesinin basit bir siyasi fabrikasyon olduğu söylenemez. Savcılık makamının organizasyonun varlığına samimi olarak inandığı konusunda şüphemiz yok. Bu nedenle de iddialara ilişkin bazı çelişkileri ve mantık dışılıkları göremiyor ya da görmek konusunda istekli olmuyor olabilirler. İddianameler çıkarımsal değil izdüşümsel. Yani iddianameler organizasyonun varlığı ön kabulünden geriye doğru giderek alakasız bireyleri, açıklamaları ve davranışları da tek bir büyük komploya bağlama görüntüsü arz ediyor.
HÜKÜMETE ELEŞTİRİ Kanıtlardaki bazı tutarsızlıklar soruşturmayı yürüten makamların sanıklara yönelik suçlamaları güçlendirmek için kanıtları değiştirdiği suçlamalarına yol açtı. Bu suçlamalar temelsiz bulunarak reddedildi. Ancak, kanıt olarak sunulan malzemenin ve özellikle de sanıkların ya da davayı eleştirenlerin telefon konuşmalarının hükümet yanlısı basında yer alması dikkat çekicidir. Türk yasalarına göre yargı kararı olmadan telefon dinlenmesi ve bunların yayınlanması suç teşkil eder. Hükümet dinleme kayıtlarının polis içindeki AKP sempatizanlarıyla ilgisi olduğu iddialarını reddediyor. Ancak bu, dinlenenlerin neden sadece hükümete muhalif isimler olduğunu ve kanun koruyucuların bu yasadışı dinlemeleri neden sorgulamadığını izah etmeye yetmemektedir.
KORKU İKLİMİ Hükümetin hem dinleme kayıtlarının sızmasını önleyememesi, hem de savcıların yeterli delil olmadan şüphelileri evlerinden gözaltına almasına kısıtlama getirememesi kaçınılmaz olarak Türk toplumunun büyük bir bölümünde korku iklimi yaratmıştır. Laik orta-sınıf Türkler, 'bir web sitesinde kaydı çıkabilir' diye telefonda dostlarıyla bile konuşmaya korkar hale gelmiştir. Savcıların tavrı nedeniyle her gün artan sayıda Türk, gece yatağa, 'ertesi sabah şafak vakti bir polis baskınıyla uyanacak mıyım?' kaygısıyla gitmektedir.
Kaçan fırsat Destekçileri bu davayı Türk tarihinin karanlık sayfalarıyla nihai hesaplaşma gibi görüyor olsa da Ergenekon Soruşturması kaçan bir fırsattır. Ergenekon isimli örgütün üyesi olmasalar bile suçlanan isimlerin bazılarının suç teşkil eden faaliyetleri olduğu yönünde kanıt vardır. Ama bu isimler şimdi çok güçlü laik ve aşırı milliyetçi duygulara sahip olmaktan başka suçu olmayan diğer isimlerle bir kefeye konuyorlar. Davanın büyüklüğüne bakılırsa suçlananların hiçbiri, ne suçlu olan birkaç isim, ne de masum olan çoğunluk gerçek adaletle yüzleşemeyecek.
BAĞIMSIZ KOMİSYON Ümraniye'de bulunan mühimmatla başlayan bu tartışma, bağımsız bir 'gerçeği araştırma komisyonu' kurularak hem laikler hem de İslamcıları içerecek biçimde Türklerin yakın tarihleri ile hesaplaşmasını sağlayabilirdi. Ama artık kısa vadede öne çıkacak kaygı, kaçan bu fırsat değil Ergenekon soruşturmasının Türkiye'nin geleceğini nasıl etkileyeceğidir. Korkumuz, bu davanın iddia edildiği gibi Türkiye'de çoğulcu demokrasinin yerleşmesi yönünde büyük bir adım teşkil etmek yerine otoriter tek parti yönetimi doğrultusunda büyük bir adım haline dönüşmesidir.
Neden yazıldı? Raporu hazırlatan SAIS Orta Asya- Kafkaslar Enstitüsü Direktörü ve aynı zamanda İsveç Güvenlik ve Kalkınma Politikaları Direktörü Svante Cornell, 'Türkiye'yi meşgul eden en önemli mesele olmasına rağmen bu soruşturma üzerinde ne Türkçe ne de İngilizce hiçbir ciddi analiz yapılmadı. O nedenle bu raporu hazırlattık. Kimseden bu rapor için bir maddi destek almadık. Jenkins'in raporu yazmasını hem ordu hem de Siyasi İslam üzerine kitapları olduğu için iki tarafı da iyi anlayacağı için tercih ettik' dedi. Cornell bugün internetten yayımlayacakları raporu kitap olarak da basıp ABD, Avrupa ve Türkiye'de dağıtımını yapacaklarını kaydetti.

RAPORUN TAMAMINI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN...

18 Ağustos 2009 Salı

Özal’ın yolunda gidiyor! Emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, Türkiye’nin adını “Anadolu Cumhuriyeti” olarak değiştirmek isteyen Turgut Özal gibi konuştu:“Genellikle çok etnisiteli ülkeler etnik referans vermekten çekinmişlerdir. Hepsi şöyle veya böyle bir çözüm bulmuştur. Biz de çözüm bulmalıyız”
Haber : Salim YAVAŞOĞLU Görevi döneminde askerinin başına çuval geçirilen tek Genelkurmay Başkanı olan emekli Hilmi Özkök bu kez de iktidarın sözde Kürt sorunu açılımına ilişkin değerlendirmeleriyle gündemde. Milliyet gazetesi yazarı Fikret Bila’ya açıklamalarda bulunan emekli Özkök, Türkiye’nin sözde Kürt sorununa bakış açısının değişmesi gerektiğini söyledi. Terörle mücadele ederken 5 binden fazla şehit veren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en yüksek kademesinde görev yapan Özkök, çözüm sürecinde kanlı örgüt PKK’nın siyasi kanadı olan DTP’nin muhatap alınması gerektiğini öne sürdü. Özkök şunları kaydetti: DTP’yi muhatap alın “Terör örgütüyle konuşulmaz. O konuda ben de aynı görüşteyim. Silahı eline alıp dağa çıkmış kişiyle konuşulmaz. Bakın harplerde bile sonunda politikacılar oturur, sürdürür. Askerler teknik konuları görüşür. Diğerlerini siviller yapar. Kanunlara karşı gelmiş, dağa çıkmış o kişiyle oturduğun zaman çok vahim bir durum olur. Ama kesinlikle PKK’nın silahlı bir örgüt olarak bu işte yer almasının çok yanlış olacağını ve meseleyi baştan tıkayacağını düşünüyorum. Dediğim gibi siyasi kanatta bu yapılıyor şimdi. DTP gelmiş meclise girmiş. Diğer partiler içersinde de o bölgenin bir sürü insanı var. Yani yöntem nasıl olur onu ben bilemiyorum.”
Öcalan sürece gayriresmi olarak katılabilir iması Özkök, açılım sürecine bebek katili Öcalan’ından dahil olması gerektiği yönündeki söylemlere de tuhaf bir karşılık verdi. Özkök şu ifadelerle Öcalan’ın sürece gayri resmi şekilde dahil edilebileceğini ima etti: “Vatandaş olarak benim bile sorumluluğum var. Resmi olarak ne terör örgütünün ne de başı olan Öcalan’ın bu sürece katılması doğru olur. Resmi olarak katılmasının süreci tıkayacağını düşünüyorum. Ama kendi kendiliğinden yaparsa yapar. Ona bir şey denilmez yani. Kendi yaparsa olur.”
AB’ye övgüler yağdırdı Sözde Kürt sorununun “Avrupa Birliğine girilerek” çözüleceğini iddia eden Özkök, milli egemenliğin devrini isteyen, her fırsatta Türk ordusunu hedef alan AB’ye de övgüler yağdırdı: Şimdi, AB’ye girmiş bir Türkiye düşünün, fert başına milli geliri 10 bini geçmiş, 15 bini bulmuş. Gününde mutlu, geleceğinden emin. Bu durumda kimse bir ayrılıkçılık amacı gütmez. Görüşler farklı olabilir. AB’yi beğenen olur, beğenmeyen olur. Ama AB bir kurallar manzumesidir. Bir hayat standardıdır. Bir sistemdir. Buraya girdiğimiz zaman fert başına milli gelir artışı, ulaşılacak refah seviyesi, yaşam kalitesi tamamen olmasa bile ayrılıkçı fikirleri yumuşatacaktır. Devletin kırmızı çizgileri dikkate alarak izlediği politikaları da eleştiren Özkök, “Kafayı hep aynı yere vurmamak lazım. Başka yönleri çözümleri dememek lazım. Sonra askerlikte şöyle denir; Her harekâtın yedek planları da olmalıdır.” dedi
“Türkiye” ismini tartışmaya açtı Özkök’ün röportajda Atatürk’ün kurduğu devlete verilen “Türkiye” ismini de tartışmaya açtı. Tıpkı “Türkiye Cumhuriyeti’nin” adını “Anadolu Cumhuriyeti” yapmayı planlayan 8.Cumhurbaşkanı Turgut Özal gibi konuşan Özkök, şunları kaydetti: “Devlete isim verme konusunda birçok ülke kendilerine göre çözümler bulmuştur. Mesela Osmanlı demiş, Selçuklu demiş, Amerikalı demiş. Genellikle çok etnisiteli ülkeler etnik referans vermekten bazen çekinmişlerdir. Hatta tarafsız olsun diye başka uluslardan kral ödünç alanlara bile rastlamak mümkündür. Ama hepsi şöyle veya böyle bir çözüm bulmuştur. Biz de çözüm bulmalıyız.” Özkök, bu sözlerinin ardından, yanlış anlaşılmaması gerektiğini ’Türkiye’nin adını değiştirmeyi teklif etmediğini’ ileri sürdü.
Çuval O’nun zamanında geçti Hilmi Özkök’ün Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüttüğü sıralarda, 4 Temmuz 2003’te, Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde karargah kurmuş bulunan 11 Türk askeri ve Türkmen mihmandarları, peşmerge destekli ABD askerleri tarafından başlarına çuval geçirilerek gözaltına alınmışlardı. Süleymaniye’den alınarak Bağdat’a götürülen Türk askerleri sorguya ve işkenceye maruz bırakılmışlardı. Operasyonun ABD’nin en önemli milli bayramı olan 4 Temmuz Bağımsızlık Günü gününe denk getirilmesi, ilgili kurum ve kişilerle irtibat kurulmasını engellediği için 11 Türk askeri toplam 60 saat ABD askerleri tarafından alıkonulmuştu.
Evren de eyaletçiydi 12 Eylül darbesinin mimarı 7.Cumhurbaşkanı Kenan Evren de Özkök’ünkine benzer ifadeler kullanmıştı. Türkiye’nin eyalet sistemine geçmesi gerektiğini söyleyen Evren, ülkenin 8 eyalete bölünebileceği önerisini getirmişti. Evren bu eyaletleri “Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Erzurum, Diyarbakır, Eskişehir, Trabzon” olarak sıralamıştı. Evren şunları kaydetmişti: Aslında bu düşüncem yeni değil. Daha 1980’li yılların başında bunları düşündüm. Çünkü Ankara’dan 81 ile hákim olmak zor. Uykularım kaçıyordu. Ben Cumhurbaşkanı’yken İçişleri Bakanı bunu dile getirdi. Belki 10 yıl, belki 30, belki 50 yıl. Ben 90 yaşındayım. Belki ben görmeyeceğim. Ama Türkiye bir gün mutlaka bu adımları atacak.
Kardeşi doğruladı Sözde Kürt sorununa büyük ilgi gösteren liderlerden birisi olan 8.Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın “Türkiye” ismini değiştirmek istediği öne sürülmüştü. 2008 Kasım’ında bir televizyon kanalında konuşan Korkut Özal da “Ağabeyim, Atatürk ve arkadaşlarının kurdukları devlete ‘Türkiye Cumhuriyeti’ değil de ‘Anadolu Cumhuriyeti’ adını verdiklerini düşünelim derdi” sözleri ile iddiaları örtülü olarak doğrulamıştı. Aynı programda bulunan ve bir dönem MHP’den milletvekilliği de yapmış bir gazeteci ise “Ne diyorsunuz siz?” demiş Korkut Özal’a, “Dedikleriniz kayda geçiyor...” ifadeleriyle sözlerini tekrarlatmıştı.
Birilerinin ekmeğine yağ sürülüyor Türkiye Cumhuriyeti Devleti adını tartışmaya açan Özkök’e tepki yağdı Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün “Devlete isim verme konusunda birçok ülke kendilerine göre çözümler bulmuştur. Mesela Osmanlı demiş, Amerikalı demiş. Genellikle çok etnisiteli ülkeler etnik referans vermekten bazen çekinmişlerdir” sözlerine siyasilerden tepki yağdı. CHP ve DSP’li vekiller, dış güçlerce programlanan, hükümetin Kürt açılımı girişimine destek veren Özkök’ün sözlerinin birilerinin ekmeğine yağ sürdüğünü ifade etti, “Etnisite sıfatı yakıştırması Türk milletine yapılacak en büyük ihanettir” dedi. Özkök’e gelen tepkiler şöyle: TSK kendi görüşünü açıklar HAKKI SÜHA OKAY (CHP Grup Başkanvekili) Bazı düzenlemeler asla değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Türk milleti kimliği bir milli kimliktir. Türk milletini bir etnisite olarak algılama tarihe ve Türk milletine yapılacak en büyük ihanettir. Türk milleti tarihin derinliklerinden gelen, 4-5 bin yıldır gelen bir isimdir. Çin ve Hindistan’ın yanı sıra Avrupa’da Fransa ve Almanya da böyle. AB istedi diye açılım yapılmaz GÖKHAN DURGUN (CHP Hatay Milletvekili): Şu anda Silahlı Kuvvetler üzerinde ya da silahlı kuvvetlerin görüşünü resmi olarak anlatabilme sıfatını taşımıyor. Bu konuda terörle mücadele yürüten Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mevcut sorumluluk üstlenmiş, resmi düşünceyi söyleyebilecek insanlar var. Eğer böyle bir noktada görüşülecekse askerin fikri alınacaksa, çünkü terörle mücadeleyi yürüten 30 yıldır bu konuda her türlü cefayı çekmiş olan silahlı kuvvetlerdir. TSK’nın şu andaki mevcut resmi görevlileri bu konudaki düşüncelerini açıklarlar. Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz farklı bir konudur. Bizim demokratikleşme ile ilgili atacağımız adımlar, yapılacak girişimler AB tarafından beğenilir, eksik bulunabilir ya da tam onların da kafasındaki çözümler olabilir ama bunlar farklı şeylerdir. Ama AB istedi diye birtakım açılımlar yapmak durumunda ve zorunda değiliz. ATİLLA KART (CHP Konya Milletvekili): Hilmi Özkök, hükümetin bugün sürdürdüğü görüşme yöntemini bir anlamda doğruluyor. Öcalan ile resmi olarak, karşı karşıya gelmek zaten mümkün değil. Siyaseten, fiilen mümkün değil. Ama Öcalan’ın temsil ettiği görüşler ile bu hükümet fiili olarak ilişkiye geçmiş durumda. Daha duyarlı olması lazım HASAN MACİT (DSP İstanbul Milletvekili): Özkök’ün 66. maddeye cevabı farklı bir konuma gitmiş. Burada devlete isim verme konusundaki düşüncelerini neden koymuş? Ve ardından neden (bunları Türkiye’nin isminin değiştirilmesini teklif ettiğim sanılmasın) diyerek neden böyle bir gündem oluşturmaya çalışmış ya da düşünce ifade etmiş bilemiyorum. Türkiye’yi yöneten veya önemli mercilerde olan kişilerin konuşurken çok duyarlı olması gerektiğini düşünüyorum.
Özkök hakkında İP’ten suç duyurusu İşçi Partisi (İP), eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök hakkında suç duyurusunda bulundu. İP Genel Başkan Yardımcısı avukat Hasan Basri Özbey, suç duyurusu öncesinde, partililerle Ankara Adalet Sarayı önünde basın açıklaması yaptı. “2002’de Türk Ordusu’na darbe yapıldığı ve bu darbeyle Ecevit Hükümeti’nin dağıtıldığı” iddiasında bulunan Özbey, “bunu ABD’nin planladığını” öne sürdü. Tuncay Güney’in ifadelerine dayanılarak, dönemin müsteşarı Şenkal Atasagun zamanında, 2002’de MİT’in hazırladığı ’Ergenekon’şemasının, 2003’te Genelkurmay Başkanı Özkök’e verildiğinin, MİT’in İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği yazıda belirtildiğini iddia eden Özbey, “Genelkurmay Başkanlığı’nca mahkemeye gönderilen yazıda ise kurum arşivinde böyle bir şema bulunamadığının bildirildiğini” kaydetti. Özbey, “Hilmi Özkök, 10 Temmuz 2003’te kendisine ’arz edilen’bu şemayı gayrı resmi olarak Türk Ordusu’na karşı tertiplerde kullanmış, sonra da götürmüştür” iddiasında bulundu. Özbey ve beraberindekilerin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına sunduğu dilekçede, Özkök’ün, “kamu görevini kötüye kullanmak”, “TSK aleyhinde tertiplere girişmek, görevini engellemek, birlik, hiyerarşi ve disiplinini bozmak”, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı darbe yapmak” suçlarından cezalandırılması isteniyor.
Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hilmi Özkök
Özkök'ten kritik uyarı... Açılım çalışmalarını sürdüren hükümete Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hilmi Özkök'ten uyarı geldi

Hükümetin açılımıyla ilgili tartışmalara Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hilmi Özkök de katıldı. Ankara'daki sıcak gelişmeleri Milliyet Gazetesi'ne değerlendiren Özkök, hükümete "Yanlış çözüm durumu kötüleştirir" uyarısında bulundu. Özkök, "Çözümün güçlü bir Türkiye'ye yol açması şartıyla ilerisi aydınlık olur. Ama ille çözüm diye tutturur da yanlış işler yaparsanız, yanlış çözüm bulursanız durum iyiye değil de kötüye gider. Çünkü bu sosyal olaylarda matematik gibi her seferinde 2 çarpı 2 eşittir 4 kuralı çalışmayabilir. Girişim iyi yönetilmezse sonuçlar hep bize birer engeldir. Birliğini beraberliğini sağlayamayan bir ülke, politik gücünü kaybeder. Ekonomik gücü zayıflar" diye konuştu. "Terör örgütü ile konuşulmaz" diyen Özkök, aylardır kendi yol haritasını oluşturmaya çalışan bebek katili Öcalan'ın sürece resmi olarak katılmasının açılımı tıkayacağı görüşünde olduğunu ise "Terör örgütüyle konuşulmaz. Silahı eline alıp dağa çıkmış kişiyle konuşulmaz. Resmi olarak ne terör örgütünün ne de başı olan Öcalan’ın bu sürece katılması doğru olur. Bunun süreci tıkayacağını düşünüyorum. Ama Öcalan kendiliğinden yaparsa yapar. Ona bir şey denilmez yani" sözleriyle belirtti. Peki Anayasa'nın Türk Milleti'ni tanımlayan 66. maddesi değişmeli mi? Özkök'e göre, Türkiye kendi çözümünü bulmalı. Özkök, "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk Halkı'na, Türk Milleti denir. Kelimenin lafzını değil, manasını dikkate almak lazım. Anlamında halk ikna edilmelidir. Bu kelime kullanılıyor ama anlamı budur denmelidir. Devlete isim verme konusunda birçok ülke kendilerine göre çözümler bulmuştur. Genellikle çok etnisiteli ülkeler etnik referans vermekten bazen çekinmişlerdir. Ama hepsi şöyle veya böyle bir çözüm bulmuştur. Biz de çözüm bulmalıyız" diye konuştu.

T.S.K'YA SALDIRI DEVAM EDİYOR

5 Genelkurmay Başkanı niçin Ergenekonla suçlanıyor? Her şey 1991 yılı başında ABD'nin Körfez saldırısı ile başladı. ABD, Bağdat'a yürümedi, Irak'ın kuzeyinde bir Kürt isyanı kışkırttı. Arkasından, Irak Ordusunun 36. enlemin kuzeyine geçmesini önleyerek buradaki Kürt oluşumunu güvence altına aldı. ABD'nin planı şuydu: Önce Kuzey Irak'ta bir Kukla Kürt Devleti kurmak ve sağlamlaştırmak, sonra Irak'ı tümüyle işgal etmek. Kukla Devleti Türkiye'nin güneydoğusu, Suriye'nin doğusu ve İran'ın batısından koparacağı parçalarla birleştirerek Büyük Kürdistan'ı, yani İkinci İsrail'i kurmak. Yani: Büyük Ortadoğu Projesi. Hani su Başbakan 'ın eşbaşkanı olduğu proje; Bush'un deyimiyle Haçlı Seferi. Türkiye'deki bütün hükümetler, İncirlik'e yerleşen Çekiç Güç'ün görev süresini uzatarak ABD'nin Kuzey Irak'taki Kürt oluşumunu desteklemesine yardımcı oldular. İşte Türk Ordusu bu süreçte Kuzey Irak'taki oluşum üzerinden Türkiye'nin bölünmesi tehlikesini ve tehdidini algılayınca, ABD ile cephe cepheye geldiğini anladı. Özal'ın kuzeyden Irak'a girme emrini uygulamamak için Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay istifa etti. Böylece, Türk Ordusu, Amerikancı planlarda rol almayacağının ve direneceğinin ilk işaretini vermiş oldu. O andan itibaren Türk Ordusu'na karşı Ergenekon tertibi planlanmaya başlandı. Amerikan planlarına engel olan komutanlar, Ergenekon çeteciliği ile suçlanacaktı. Sovyet tehdidine karşı kurulmuş olan Özel Harp Dairesi ABD güdümünde idi, ama Sovyetler yıkıldığı için oradan gelen tehlike ortadan kalkmıştı. Şimdi ise tehdit, Kuzey Irak'taki ABD varlığından geliyordu. Dolayısıyla, ABD güdümünde olan Özel Harp Dairesi, ABD'den gelen bir tehdide karşı durmak için kullanılamazdı. Geçmişteki Kontrgerilla eleştirileri de Ordu'da rahatsızlık yaratmıştı. Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş, Özel Harp Dairesi'ni yeniden örgütleme ve adını Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak değiştirme çözümünü uyguladı. Yıl 1991... ÖKK'nın bölücü terörü hedef alması ve Kuzey Irak'taki Kukla Devlete karşı tavır alması, ABD denetiminden kurtulma sürecinin başlangıcıydı. Tugay düzeyindeki birlik, tümen düzeyine çıkarıldı. ÖKK, Kuzey Irak'ta ABD ile karşı karşıya geldi ve ABD tehdidine karşı uyanışın öncüsü oldu. Ankara'da ÖKK için yeni bir yerleşim yerinde yönetim ve eğitim tesisi yapımına başlandı. ABD bundan son derece rahatsız oldu, ajanları vasıtasıyla Askeri Savcılığa ÖKK tesis inşaatında yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla dava açtırdı ve ÖKK'nın yapılandırılmasını uzun süre felce uğrattı. ABD'nin Kuzey Irak'taki Kukla Devleti pekiştirme planlarını bozan bir planı uygulamakta olan Org.Eşref Bitlis, Amerikan Çekiç Güç Helikopterlerinin PKK'ye silah ve malzeme attığını saptadı ve raporlarında bunu belirtti. Orgeneral Eşref Bitlis, Jandarma Genel Komutanı olarak, Amerika'nın Türkiye'nin toprak bütünlüğünü ve güvenliğini hedef aldığını gördüğü; bu tehlikeyi önlemek için tedbirler aldığı ve ülke savunmasına yönelik bir strateji geliştirdiği için Amerika tarafından hedefe oturtuldu. Org. Bitlis, helikopterle Kuzey Irak'a giderken, bu seyahat Amerika'ya haber verilmiş olduğu halde, iki Amerikan jeti yakın uçuş yaparak saldıkları yoğun egzost gazı ile helikoperi oksijensiz bırakıp motorunu durdurarak düşürme denemesi yapmışlarsa da, usta pilotumuz ani dalış manevrası ile bu suikastı boşa çıkarmıştı. Bu suikasttan hemen sonra Amerikalılara saldırdıkları helikopterde orgeneralimiz olduğu tekrar bildirilmesine rağmen iki Amerikan jeti saldırıyı tekrarlamışlar fakat usta pilotumuz olaya tekrar hakim olabilmişti. İkinci teşebbüs başarılı oldu. CIA tarihinin en önemli suikasti 17 Şubat 1993 günü gerçekleşti. Uçağına yapılan sabotaj sonucunda Org. Bitlis şehit edildi. Ağustos 1994'de Genelkurmay Başkanı olan Org. İsmail Hakkı Karadayı döneminde Eşref Bitlis Planı uygulandı, Kuzey Irak'a Çelik Harekatı yapıldı. 35 bin Mehmetçik Mart 1995'de Kuzey Irak'a girdi. Kuzey Irak'a giren ordumuz, ABD'nin egemenlik alanına girmiş oldu. Çünkü o bölge ABD ordusunun işgali altındaydı. ABD'nin Foreign Affairs, Foreign Reports, Mediterranean Quarterly ve Joint Forces Quarterly gibi yarı resmi organları, "Türk komutanları hizadan çıktı", "Türk Ordusu ABD-Türkiye ilişkilerini bozuyor" gibi görüşlere yer vermeye başladılar. Çelik Harekatı öncesinde CIA'nın Moskova İstasyon Şefi, CNN televizyonundan, "Türkiye'nin karışacağını", daha doğrusu Amerika'nın Türkiye'yi karıştıracağını tüm dünyaya şöyle ilan etti: "Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye'dir... Şu anda Türkiye, gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir." Gazi Mahallesi tertibinden birkaç gün önce de, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbrooke, Türkiye'nin Kuzey Irak sınırında yaptığı yığınağa dur demek için tertip yapacaklarını şöyle ilan etti: "Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var. Oraya yapacağınız bir harekatta dikkatli olmanızı tavsiye ederim" CIA Şefinin ve Holbrooke'un haber verdiği gibi, 12 Mart 1995 gecesi İstanbul'da Gazi Mahallesi tertibi düzenlendi. Ancak Türk Ordusu bu tehdidi önemsemedi ve Çelik Harekatı yapıldı. NATO tarafından NATO üyesi ülkelerde o ülkeleri komünizmden korumak için kurulan Kontrgerilla (diğer adları Gladio ve Süper NATO) örgütleri, İtalyan Savcının tesbit ettiği gibi, esasında CIA tarafından yönetiliyordu ve esas görevleri bu ülkelerdeki hükümetlerin ABD kontrolünden çıkmalarını önlemekti. Türkiye'de Özel Harp Dairesi işte bu kontrgerilla ile irtibatlı idi ama artık Sovyetler yıkıldığı için komünizm tehdidi kalmamış, aksine tehdit Kuzey Irak'taki ABD varlığından gelmeye başlamıştı. Dolayısıyla, ABD güdümünde olan Özel Harp Dairesi, ABD'den gelen bir tehdide karşı durmak için kullanılamazdı. Bu açmazdan kurtulmak için 1991 yılında Özel Harp Dairesi'nin Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK)'ye dönüştürülmesi aslında bir millileştirmeydi. ABD bu kuruluştan dışlanıyor ve kuruluş, hedefini komünizme karşı mücadele yerine Kuzey Irak'tan yöneltilen tehdide karşı mücadele olarak belirliyordu. Bunun üzerine, ABD, "Kontrgerilla yapılanmasında Türk ordusunun yerine polisi koyabilir miyiz" denemesine girişti ve Türkiye'deki operasyon merkezini polisin içine kaydırdı. 1973'den beri İçişleri Bakanlığı içinde örgütlenen "İslamcı Cunta", artık "Fethullahçı Gladyo" olarak Kontrgerilla içinde ordudan boşalan yeri alıyordu. Fethullahçı Gladio'nun ilk büyük tertibi, işte bu 1995 Gazi Olaylarıdır. ABD ordusu, özellikle Çekiç Güç, Irak'ın kuzeyinde 7,500 "CIA peşmergesi"nden oluşan bir askeri güç örgütlemişti. Eylül 1996'da, Eşref Bitlis Planı gereğince, Barzani, Türk Genelkurmayının yönlendirmesi ile Saddam yönetimi ile işbirliği yaparak CIA peşmergelerini dağıttı. 200'e yakın ölü veren CIA peşmergeleri, ABD tarafından Guam Adası'na taşındı. ABD kaynakları, bu harekatı "ABD'nin Vietnam'dan sonraki en büyük yenilgisi" olarak değerlendirdiler. 28 Şubat harekâtının en önemli başarısı, Fethullah'a indirdiği darbe oldu. Fethullah, kaçıp ABD'ye yerleşti. Mayıs 1977 YAŞ toplantısında 160 subayın irtica bağlantısı nedeniyle ordudan atılması başbakan Erbakan'a dayatıldı. Bu uygulama, ordu içindeki Gladio'yu, yani ABD görevlilerini temizlemek anlamına geliyordu. Çünkü artık Kontrgerilla, Fethullahçı Gladio idi. 28 Şubat kadrosu içinde ABD'nin Truva Atı olan Çevik Bir'de, 1998 sonrasında tasfiye edildi. Bu sayede Haçlı İrtica, 2002 yılı sonuna kadar iktidara el koyamadı. 1994-1998 arasında Genelkurmay Başkanı olan Org. Karadayı, ABD ve NATO yuvalanmasını, yani Kontrgerillayı Genelkurmay Karargahından çıkardı. Özel Kuvvetler'in milli amaçlar için kullanılmasına yönelik önlemleri geliştirdi. Özel Harp subaylarımızın Çeçenistan'da kullanılmasına engel oldu. 1998 yılında Genelkurmay Başkanı olan Org. Kıvrıkoğlu, ABD'nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu açık bir dille belirtti. Kıvrıkoğlu, Vaşington ziyaretini iptal etti ve NATO döneminde ABD'yi ziyaret etmeyen ilk Genelkurmay Başkanı olarak tarihe geçti. Kıvrıkoğlu, "28 Şubat'ı bin yıllık mücadele azmiyle sürdürmeye kararlıyız" dedi. Yani ABD tehdidine karşı bin yıl da sürse direnilecekti. Mesajı alan ABD, aynı kelimeleri kullanarak cevap verdi: Bin yılın meydan okuması: MILLENIUM CHALLENGE 2002. Ve bu isim altında 24 Temmuz 2002'de Nevada Çölü'nde Türkiye'yi işgal tatbikatı yaptı. Bu, ABD tarihinin en büyük askeri tatbikatı idi. ABD'nin en önemli yarı resmi ajansı Assocıated Press, tatbikatın Türkiye'yi işgal senaryosu üzerine kurulu olduğunu yazdı. Deprem, yani bir karışıklık sonrası ordu yönetime el koyuyordu. Bunun üzerine ABD Deniz Kuvvetleri ülkenin güneyindeki adayı yani Kıbrıs'ı kuşatıyor ve 96 saat içinde hedef ülkeyi işgal ediyordu. Türk ordusunun saldırıya karşı hazırlanma müddeti olan 96 saat seçilerek, hedef ülkenin Türkiye olduğu adeta gözlere batırılıyordu Dışişleri Bakanlığı Koltuğunu işgal eden Abdullah Gül, 2 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara'da 2 sayfa 9 maddelik bir gizli anlaşma yaptığını itiraf etti, haber Vatan Gazetesi'nde yayımlandı. Bu haberde Gül, anlaşma içeriğini açıklayamayacağını, gizli olduğunu söyledi. Birinci madde: "Türk askeri ve Özel Kuvvetler 4 ay içinde aşamalı olarak Kuzey Irak'tan çekilecek" şeklindeydi. Abdullah Gül'ün yaptığı bu gizli anlaşmadan 3 ay sonra, ABD ordusu, Türk askerinin başına çuval geçirdi. Çuval geçirme eylemi, gizli anlaşmanın uygulanması için bir ihtardı. Erdoğan 'ın "Müzik notası" vecizesi, anlaşmanın uygulanması gerektiğine ilişkin orduya yönelik bir açıklamaydı. "Biz anlaşma yaptık, Kuzey Irak'tan çık artık" diyordu Başbakan Türk Ordusuna. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld'in, Çuval Olayından sonra, Başbakanlık koltuğunu işgal eden Başbakan'a gönderdiği mektupta şöyle deniyordu: "TSK Kuzey Irak'ta sizin bilginiz haricinde eylemler yapmaktadır." Rumsfeld, çuvalı Tayyip'in değil, Türk Ordusunun başına geçirdiklerini böyle veciz bir şekilde anlatmış oluyordu. Milli devlet ve Kemalizm karşıtı pervasız açıklamalar yapan, "Milli Egemenlik ve Milli Güvenlik kavramlarının artık geçersiz olduğu" açıklamaları yaparak Orduyu zehirleyen Org. Hilmi Özkök, böylece, tarihe "başına çuval geçirilen komutan" olarak kaydedildi. Ve böylece, Ergenekoncu olarak suçlanmaktan kurtuldu. Başına çuval geçirilmesine ve Kuzey Irak'tan çıkarılmasına rağmen akıllanmayarak sınır ötesi harekâtta ısrar eden Türk Ordusu'na karşı, Org. Torumtay zamanından beri hazırlana gelmekte olan tertip artık açığa çıkarılmalıydı. ABD'ye direnen 5 Genelkurmay Başkanı ve milli kuvvetler "Ergenekon çetesi" olarak suçlanacaktı. Suçlama belgeleri esasında çoktan hazırdı, ama Org. Özkök, Ergenekoncu olmadığından, onun görev süresince tertip uykuya yatırılmıştı. Tertibin uykudan uyandırılmasının ilk işareti Org. Büyükanıt'a karşı Şemdinli tertibi idi. O tertipte Org. Büyükanıt çete kurmakla suçlanmış ancak tertip bozguna uğramıştı. Şimdi daha büyük ve kapsamlı bir tertip yapılmalıydı. İşte o tertip, günümüzde devam eden Ergenekon Davasıdır. ABD'nin hazırladığı sivil darbe ile iktidara gelen AKP, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ABD'ye sorunsuz olarak eşbaşkanlık yapabilmek için, başta ABD'ye direnen Türk Ordusu olmak üzere milli kuvvetleri safdışı etmeliydi. Plana göre, bu dava sürecinde komutanlar yıldırılacak ve 1991 öncesinde olduğu gibi ABD ile uyumlu olarak görev yapmaları sağlanacaktı. Yani, AB kriteri olarak dayatıldığı gibi, ordu "sivil otoriteye" tabi olacak, kendisine Atatürk tarafından verilmiş olan "ulusal bütünlüğü ve laik cumhuriyeti koruma" görevini unutacaktı. 2 Ekim 2006 'da başbakan ile ABD başkanı, Beyaz Saray'da bir araya gelip konuştular. Konuşma çok önemli hususlar hakkındaydı. Bir gün sonra Amerikan Büyükelçisi, Beyaz Saray 'da bir basın toplantısı yaptı. Şu ifade çok dikkat çekti: Duyulan ve görülen siyasi gürültü, içinde ordu mensuplarının da aralarında bulunduğu bir dizi şahsiyetin katıldığı siyasi faaliyetler dikkatimi çekmeye devam ediyor. Bir gazeteci ona şu soruyu sordu: Sayın Büyükelçi yanlış anladıysam düzeltin; ancak anladığım kadarıyla Başkan Bush dünkü görüşmede, Başbakan'dan Türkiye'de çıkan Amerikan karşıtı duygunun ardında yatan nedenlerin ne olduğunu öğrenmek istemiş. Büyükelçi şu cevabı verdi: Türkiye'deki Amerikan karşıtlığı konusunda bir konuşma geçti. Ancak sizin biraz önce tarif ettiğinizden daha karmaşıktı. Tarih 9 Kasım 2005, Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde bir kitapçıda patlayan bomba kısa süre de kalkışmaya yol açtı. Olaylar bir ayaklanma provasını andırıyordu. Van Savcısı bir iddianame hazırladı. İddianame orduyu karalamak adına yapıldı. ABD'nin Türkiye'yi parçalama niyeti 1991'de 1. Körfez Savaşı'nda açığa çıktı. Muavenet Zırhlısı vuruldu, Eşref Bitlis komutanımız şehit edildi.

17 Ağustos 2009 Pazartesi


AV. SERDAR ÖZTÜRK'ÜN DİLEKÇESİ:
Ergenekon tertibi kapsamında tutuklu olan avukat Serdar Öztürk, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdiği dilekçede, çarpıcı iddialarda bulundu. SİLİVRİ CEZAVİ'NDE ERGENEKON DURUŞMALARININ YAPILDIĞI SALONDAKİ KAMERALARDAN BİRİNİN MOBESE SİSTEMİNE BAĞLI OLDUĞUNU BELİRTEN ÖZTÜRK, DURUŞMALARIN MOSSAD TARAFINDAN ONLİNE OLARAK İZLENEBİLECEĞİNİ İFADE ETTİ.
Emekli bir yüzbaşı ve aynı zamanda avukat olan Serdar Öztürk, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdiği dilekçede, Silivri Cezaevi'ndeki duruşma salonunda bulunan kamera sistemine ilişkin çarpıcı iddialarda bulundu. MOBESE sisteminin İsrail'li bir firma tarafından kurulduğunu hatırlatan Öztürk, MOSSAD'ın duruşmaları izleyebileceğini belirtti: "DURUŞMA SALONUNDAKİ KAMERALARDAN BİRİ MOBESE SİSTEMİNE BAĞLIDIR. HOLLANDA'DAKİ MOBESE SİSTEMİ DE, İSRAİL TARAFINDAN KURULMUŞTU. ANCAK HOLLANDALILAR, BİR YIL SONRA MOSSAD'IN BU GÖRÜNTÜLERİ ON-LİNE OLARAK İZLEDİĞİNİ ANLADILAR VE DERHAL SİSTEMİ İPTAL ETTİLER. YANİ ANLAYACAĞINIZ, GÖRÜNTÜLER SADECE İSTANBUL VE ANKARA'DAN İZLENMİYOR. BU İŞLERİ ASLINDA CEMAATÇİ EMNİYETÇİLERİN GAYRI RESMİ DANIŞMANLIĞINI YAPAN ESKİ KUAFÖR HANIMEFENDİNİN, OTEL GÜVENLİKÇİSİ KOCASININ BİLMESİ GEREKİRDİ. BU HATAYI ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL."
Ümraniye kapsamında gözaltına alınan Serdar Öztürk'ün, üsteğmen olarak görevliyken 1994'te mayına basıp yaralanınca malulen emekli edildiği ortaya çıktı. Öztürk, Cumhurbaşkanlığı'na yazdığı dilekçede "İnsan, hem kahraman, hem terör örgütü üyesi olamaz. Övünç madalyasını makamınıza iade zorunluğu doğmuştur"dedi.
“ BİR İNSAN, HEM DEVLETİNİN ÖVÜNCÜNE MAZHAR OLMUŞ BİR KAHRAMAN, HEM DE TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLAMAZ”
Şırnak Silopi'de 1994 yılında, henüz üsteğmenken PKK ile çatışmada yüzüne şarapnel parçaları isabet etti. Sol gözünü kaybetti, gazi oldu. Bakanlar Kurulu kararı ile Cumhurbaşkanı tarafından Devlet Övünç Madalyası ve beratı ile ödüllendirildi. İki yıl hastanede yattı. Malulen emekli olan Serdar Öztürk, Hukuk Fakültesi'ni kazandı. Avukat oldu. Göktaş'ın avukatı Ümraniye son dalga operasyonları sırasında önceki gün emekli Albay Levent Göktaş'ın avukatı Serdar Öztürk, Ankara'da gözaltına alındı. Gözaltına alınan Serdar Öztürk, önceki gün akşam saatlerinde Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne getirildi. Avukat olduğu için ifadesi soruşturmayı yürüten savcıların eşliğinde alınacak olan Serdar Öztürk, dün avukatı Demet Reçber ile görüştü. Bu görüşmede Öztürk, Reçber'e, üstün hizmet madalyası ve beratının Cumhurbaşkanı'na iade edilmesi talimatını verdi. Öztürk, gözaltında bulunduğu Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde de Cumhurbaşkanlığı makamına iletilmek üzere şu dilekçeyi yazdı: "1985 yılında binlerce Kara Harp Okulu subayı gibi gerekirse vatan uğrunda canımı feda etmeye yemin ederek askerlik mesleğine adım attım. Askerlik hayatım boyunca yeminime sadık kaldım. 1993-1994 tarihleri arasında Şırnak ili Silopi İlçesi Çalışkan köyü bölgesinde konuşlu Eren bölüğünde bölük komutanı olarak görev yaptım. Bu görevim esnasında 13 Ekim 1994 tarihinde Kuzey Irak sınırında icra edilen operasyon sırasında bubi tuzağına basmak suretiyle ağır yaralandım. İki hafta komada kaldım. İki yıl tedavi gördüm. Bir gözümü ve bazı iç organlarımı tamamen kaybettim. Bu nedenle devletim tarafından şahsıma devlet övünç madalyası verilmiştir. 3 Haziran 2009'da İstanbul Özel yetkili 11'inci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hakkımda terör örgütü üyeliği iddiası ile yakalama kararı verilmiştir. Bir insan, hem devletinin övüncüne mazhar olmuş bir kahraman, hem de terör örgütü üyesi olamaz. Yaptığım hizmet, feda ettiğim gençliğim ve sağlığım. Devletime helaldir. Ancak bu çelişkinin giderilmesi maksadıyla Sayın Cumhurbaşkanlığı'nca tarafıma verilen devlet övünç madalyasını makamınıza iade etmek zorunluluğu doğmuştur."
Başbakanımız “Malazgirt adı Ermenice, bunu Sultan Alparslan bile değiştirmemiş, siz Alparslan’dan daha mı milliyetçisiniz?” diyordu.
Oysa Anadolu’nun kapısını açan o savaşın olduğu yerin adı Manzikert. Malazgirt olarak Türkçeleşerek dilimize yerleşmiş. Türkçeye giren dünya kadar yabancı kelime var. O kelimeler halk tarafından Türkçeleştirilmiş. Başbakana kim bu konuda açıklama yapıyorsa, biraz Türk dilini ve kültürünü araştırmasını tavsiye ediyorum.
Yüzleri kızarmayacaksa Malazgirt’i Manzikert yapsınlar. Yer adlarını değiştirecekler ya, 1071’e kadar uzanıversinler. Bizanslılardan da “özür dileme komitesi” kurarlar bu arada. Çünkü Atam Alparslan Bizans İmparatoru ile bu savaşı yaparken karşı cephede Ermenilerde varmış. Yani Bizans topraklarında yaşayan Ermeniler. Hazır elleri değmişken Malazgirt Savaşı için özür dilesinler.
Ahmet Altan Taraf gazetesine şu başlığı atsın hemen:
“Sultan Alparslan’ın, Romen Diyojen’e yaptığı darbenin belgesi bulundu”
Durum bu kadar garabet.
Bu arada Tayyib Erdoğan’a, bayrak şairimiz Arif Nihat Asya, yer adları konusunda şöyle diyor.
“Ben ki ateşle konuşurdum, selle konuşurdum
İdil’le Tuna’yla Nil’le konuşurdum. “Sangaryos”u “Sakarya” yapan “İkonyom”u “Konya” yapan Dille konuşurdum”
Frekansı tutup, anlayabildi mi dersiniz?
Yalanın Daniskası
Terörist başını alelade bir örgüt lideri olarak görme yanlışına düşenler, 15 Ağustos’ta “yol haritası” bekledi. İşbirlikçi yazar takımı ve “Kürt Sorununu” çözeceğim diyen bir Başbakan varken, ocağın altı yakılmış aş anca fokurdayacakken, İmralı’dan soğuk su kattırırlar mı? MHP oyunbozanlık etmese o da olurdu ya.
PKK liderini asmayıp beş yıldızlı otelinde beslerken, ona bu imkânı sağlayan batılı devletlerin oto kontrolünü görmek gerekir. PKK’nın uzantısı DTP’nin kapatma davasının üzerinden iki yıl geçmesi bile, bu açılımın öncü şoklarıydı. PKK ile mücadelede ömrünü geçirmiş, vatan savunmasında göğsü nişanla dolmuş olanların hapse tıkıldığı bu dönemde ne doğru, ne yanlış millet şaşırdı. Gayede bu, toplumda algı zafiyeti oluşturmak.
PKK’nın ilk terör saldırısını yaptığı 15 Ağustos 1984 Eruh ve Şemdinli baskının olduğu yerde, Hakkâri belediyesi eğlence düzenledi. İşte orada Öcalan’ın “açılım” konusundaki “yüce görüşleri” açıklanacak denildiği için, gözler İmralı’ya giden avukatlardaydı. Bahsi geçen açıklamayı aldılar ya da almadılar, devlet böyle gelişmelere nasıl izin veriyor? Diye sormaktan vazgeçtim. Eruh’ta 1984’de şehit olan, yaralanan askerlerimizin olduğu yerde, siyasal PKK’lılar toplandı. Düştüğümüz durum bu. Türkiye çapulcu bir örgüte ses çıkaramaz halde.
Böylesine önem verilen günde, toplanan kalabalığı gördünüz. Nerede bu milyonlarca, hak arayan Kürt?
Yalanın daniskası. Hepsi göstermelik.
Türkiye’yi vatanı kabul eden Kürtlerde, endişeli şekilde süreci izliyor.
Memura Zam Falan Olmaz
Bizim gibi ülkelerde, sendika ve yetkili bakanın görüşmesi, göstermelik oluyor. Borç her yerinden akan bir iktidar var ortada. Sekiz yılı doldurmaya birkaç ay kala, ülkeyi 2002 yılına kadar olan borçlanmayı ikiye katlanmış durumdalar. Üstelik geçmiş yıllarda yapılan kurumları, satarak özelleştirmelerine rağmen.
Ortada öyle gelişmiş, çağ atlamış Türkiye yok. Onu bunu yaptık diyorlar ama ihtiyaca dönük o yatırımlar geçmişte de yapılıyordu. İktidarların görevi bu değil mi? AKP görselliği iyi kullanıyor. Hemen her seçimde, yedi yıl boyunca yapılmış yerler, açılış listesine eklenerek kabartılıyor.
Neyse gelelim, 2010 yılı maaş görüşmelerine. Burada sendikaların yaptırımı sınırlı. İki sebepten dolayı. İlki memurun grev hakkı yok. Diğeri memurların sendika aidatlarını devlet veriyor. Bu durumda sendika ne kadar bastırabilir?
Üstelik iflas bayrağını çekmiş, fakat her şey yolundaymış gibi davranan iktidar varken. Geçtiğimiz yıl verilen zammın belki on katı temel gıda maddesine, elektriğe ve diğer harcamalara geldi. Elimizdekini almasınlar yeter.
Kimse ne iktidara, ne de sendikalara güvenip harcama yapmasın.
Havanda su dövme işlemi sona erdiğinde, bir mum yakıp derdine yanabilir memur.
Sendika ne işe mi yarıyor? Sendikacılığın başlaması bile, başlı başına ilerleme Türkiye’de.
Neval KAVCAR
Ahmet Kenan Tanrıkulu yanlış yapmış. Mehmet Şimşek’e Türkçe soru önergesi mi verilir? İşte böyle cevap alırsın. Ver bak İngiliz vatandaşına İngilizce soru önergesi nasıl döktürecek. Adam anlayamamış bile ne yazdığını.Siz bakmayın Türkiye'nin bakanı olduğuna.Türkçeyi sökemedi daha. Komedi yaJ
Kaynak:
İşte Maliye Bakanının THY'deki işten çıkarma ve diğer konularda soru önergesine verdiği yanıt.
İzmir Milletvekili Sayın Ahmet Kenan Tanrıkulu'nun THY Yönetiminin uygulamaları ile ilgili Maliye Bakanı'na sorduğu soru önergesine çok açıklayıcı yanıt geldi! DEMOKRASİ, ŞEFFALIK, ADALET AÇISINDAN YORUMU KAMUOYUNA BIRAKIYORUZ. İŞTE SORU ÖNERGESİ İŞTE TEK SATIRLIK YANIT... T.C. BAŞBAKANLIK Özelleştirme İdaresi Başkanlığı SAYI: B.O2.l.ÖİB. O.65.OO.61 O TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA İzmir Milletvekili Sayın Ahmet Kenan TANRIKULU tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tevcih edilen 7/8355 esas sayılı yazılı soru önergesinde yer alan sorulara verilen cevaplar aşağıda sunulmuştur. Son günlerde kamuoyunda çıkan haberlerde ve tarafımıza yapılan vaki haklı taleplerde; Özelleştimıe İdaresi Başkanlığı bünyesinde bulunan, Türk Hava Yolları A.O(THY)’nın 45 yaş üstü çalışan personel istemediğinden dolayı, tecrübeli gerek uçuş, gerekse yer hizmetleri personeline 45 yaşına gelmeden emekli olmaları için baskı yaptığı yönündedir. Bu bağlamda; SORU 1- Özelleştirme İdaresi Başkan1ığı’nın THY ile ilgili genç-yaşlı personel ça1ıştırması yönünde bir talebi var mıdır? Varsa bunun resmi gerekçesi nedir? Yine Başkanlığın gerek THY'nın personel ve teknik ekipmanı, gerekse genel anlamda almış olduğu son Kararlar ve yürütülen çalışmalar nelerdir? SORU' 2- Yürürlükte olan İş kanununda, somut bir suçlamaya dayanmayan genel bir verimsizlik ifadesi ile iş akitlerinin fesih edilebileceğine dair bir ifade yoktur. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20'nci maddesinde "Feshin geçerli bir sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü işverene aittir" denmesine rağmen, THY'nin "gizli" ibareli yazılar ile ça1ışanlara "çalışmalarınızdan verim alınamamakta ve hizmetinizden istifade edilememektedir" deyip, 5 gün içerisinde savunma istenmesinin sebebi ve yasal gerekçesi nedir? THY'de, tanımlı görevlerin, yasal emeklilik yaş hadleri nelerdir?
SORU 3- 2003 yılından bu yana, belli bir sayının üstü (yüzde 10) toplu çıkarma olacağı için küçük gruplar halinde bu yönde baskılarla emekli edilen personellerin sayısı, personelin yaşı ve son bulundukları görevler nelerdir? Zorla emekli edilen çalışanlarımızın THY'ye yönelik açmış olduğu dava sayısı ve THY’nin aleyhine sonuçlanan dava sayısı kaçtır? Aleyhe sonuçlanan davalar neticesinde THY hangi hukuki yaptırımları yerine getirmiştir? SORU 4- Havacılık gibi çok ciddi tecrübe gerektiren bir sektörde, tecrübe sahibi bu özverili çalışanlarımızın hukuksuz ve zoraki emekli edilerek, yerlerine 2003 yılından bu yana yaş, mezuniyet, THY’de başlatılan görev itibariyle toplam kaç kişi işe alınmıştır? SORU 5- Son çıkarılan Sosyal Güvenlik Yasası ile emeklilik yaşı kademeli olarak 60 yaşın üstüne yükseltildiği halde bu tarz bir uygulamanın hükümetinizin savunduğu yeni sosyal güvenlik sistemimize zararı olmayacak mıdır? THY sizinle neden aynı düşünmemektedir? SORU 6- Hukuksuz ve baskı altında, zorla genç yaşta emekliliği istenen tecrübeli uçuş ve yer hizmetlerinde görev yapan THY personelimizin bu mağduriyetleri ne zaman, ne şekilde giderilip, bu durum kamuoyu ile paylaşılacaktır? SORU 7- Bu tip hukuksuz, zoraki emeklilik ile THY'nin tecrübesi de düşmüş olacaktır. Alınan yeni personel herhangi bir eğitim almadan hemen göreve başlayamayacağı için, mevcut personelin iş yükü daha da artacak ve aksamalar meydana gelebilecektir. Halen görevdeki personelin çalışma ve' dinlenme saatleri nedir? Bir pilotumuz, kabin memurumuz kaç saat iç ve dış hat uçup, ne kadar dinlendirilmektedir?
SORU 8- THY; dışarıdan, üçüncü kişilerden hangi hizmetleri satın almakta ve bunun karşılığı olarak yıllık ne kadar ödeme yapmaktadır? Özel sektörden aldığı hizmetlerde görev yapan personellerin eğitim, yaş ve şu anki görevleri nelerdir?
CEVAP 1.2.3.4.5.6,7,8- Türk Hava Yolları A.O. (THY')'nın % 49,12 oranındaki hissesi kamuya ait olup, Şirket faaliyetleri özel hukuk hükümlerine göre yürütülmektedir. Bilgilerinizi ve gereğini takdir ve tensiplerinize arz ederim.
Mehmet ŞİMŞEK
Maliye Bakanı

ABD-İsrail-Türkiye neye hazırlanıyor?

Türkiye, bölgedeki tüm halklar için savaş ve zulüm demek olan iki ülkeyle, ABD ve İsrail'le birlikte askeri tatbikat düzenliyor.
Türkiye, İsrail ve ABD’nin düzenlediği “Güvenilir Denizkızı” (Reliant Mermaid) tatbikatı bugün başlıyor. Türk basını konuyu geçiştirse de, tatbikat bölgedeki tüm ülkeleri huzursuz ediyor.
İsrail’de yayınlanan İbraniceYediot Ahronot gazetesinin askeri analisti Ron Ben Yişai,Güvenilir Denizkızı tatbikatı hakkında şunu söylemişti:“Ortadoğu’daki en güçlü iki ordu kâğıda dökülmemiş bir askeri ittifakı sağlamaya odaklandıklarında ve dünyanın tek süper gücü bu sürece destek verdiğinde, bölgedeki diğer ülkelerin kaygılanmak için bir sebepleri vardır.”
Türkiye, İsrail ve ABD’nin hava ve deniz kuvvetlerinin ortak düzenlediği “ortak arama ve kurtarma” tatbikatlarından “Güvenilir Denizkızı” tatbikatı bugünTürkiye’nin ev sahipliğinde başlıyor. Tatbikatın canlı kısmı 19 Ağustos’ta başlayacak, 21 Ağustos’ta sona erecek.
Tatbikatın resmi amacı “deniz sularında acil durumlarda güvenlik önlemleri almak ve koordineli arama kurtarma çalışmaları yapmak” olarak açıklanıyor. Güvenilir Denizkızı tatbikatlarından ilki, 1996 yılında Refah partisi döneminde İsrail’le Türkiye arasında imzalanan askeri işbirliği anlaşmasının sonucu olarak 1998 yılında yapıldı. O günden beri üç ülkenin katılımıyla gerçekleşen tatbikat, Doğu Akdeniz’de uluslararası sularda düzenleniyor ve İsrail ile Türkiye arasındaki askeri ittifakın en önemli göstergesi sayılıyor.
Tatbikata katılan askeri güç Tatbikata üç ülkeden toplam 8 gemi, 4 helikopter ve 3 arama-kurtarma uçağı katılacak. ABD adına katılacak gemiler, Doğu Akdeniz’de bulunan ve ülkemizde en fazla Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kovmasıyla tanınan 6. Filo’ya ait.
6. Filo’dan tatbikata katılacak gemi ise USS Stout (DDG 55). Arleigh Burke tipi güdümlü füzeli bir destroyer olan bu gemi, ABD’nin diğer kruvazörlerine kıyasla hem daha büyük, hem de daha yıkıcı etkiye sahip. USS Stout’un ismi son olarak Türkiye’de 18 Haziran’da duyulmuş, Bodrum’a yanaşan gemi Türkiye Komünist Partisi üyelerince protesto edilmişti.
Geminin isminin daha fazla duyulmasını sağlayan ise, geçtiğimiz sene Ağustos ayında Gürcistan’da Rusya’yla yaşanan savaşın ardından ABD’nin Karadeniz’e en sık gönderdiği gemilerden biri olması. Son olarak geçen ay, 15 Temmuz’da ABD ile Gürcistan’ın ortak düzenledikleri deniz tatbikatında Karadeniz’e açılan ve bir arama/kurtarma işi için oldukça gelişmiş bir savaş gemisi olan USS Stout, nükleer füze atma kapasitesine sahip. Bu geminin Karadeniz’e giriş çıkışı Rusya tarafından protesto edilmiş, Rusya’dan bazı emekli amiraller gerekirse bu gemileri bir saat içerisinde batırabileceğini açıklamıştı.
İsrail’den katılacak gemilerden ikisinin INS Lahav ve INS Sufa fırkateynleri olduğu açıklandı. İkisi de füze donanımlı olan bu fırkateynlerden INS Lahav, 2006 yılında İsrail Lübnan’ı işgal ettiği sırada Lübnan limanlarını ablukaya alarak işgale katılmıştı.
Tek amaç arama kurtarma mı? Türk basınında Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan resmi açıklamanın yayınlanmasıyla geçiştirilen Güvenilir Denizkızı tatbikatı, üç ülke açıklamalarında “arama-kurtarma” tatbikatı olarak tanıtılsa da, görünüşe göre bölgedeki diğer ülkeler böyle düşünmüyor. Tatbikat, şimdiye kadar tüm Arap ülkeleri, Rusya, İranve hatta NATO üyesi Yunanistan tarafından kınandı.
Tatbikattan dolayı kendini doğrudan tehdit altında hisseden ülkeler Filistin, Lübnan ve Suriye. Doğu Akdeniz’in İsrail’le Türkiye arasında kalan bölgesindeki bu üç ülkenin de, İsrail’in katıldığı böylesi bir askeri tatbikattan çekinmeleri için yeterli sebep var. İsrail gemileri, abluka altında tuttukları Gazze kıyılarına sık sık ateş açıyor, balıkçı teknelerini batırıyorlar. Lübnan yakın zamanda İsrail işgaline uğradı, geçtiğimiz hafta İsrail ordusundan bir yetkili Hizbullah’ın varlığı nedeniyle Lübnan’a yeniden müdahale edilmesi gerekebileceğini söyledi. Suriye’ye ait Golan Tepeleri ise tüm dünya tarafından kınanmasına rağmen İsrail işgali altında bulunuyor. Suriye devlet gazetesi Tişrin, tatbikatı “fesat bir ittifak” olarak nitelemişti.
Rusya da tatbikatın “güvensizliği artırdığını ve bölgeye istikrar getirme çabalarına ket vurduğunu” açıklamıştı. İran ise İsrail’in bölgedeki her askeri hareketinden rahatsız olmakta haklı, zira İsrail bir süredir tüm dünya kamuoyu önünde İran’a saldırabileceğini söylüyor. Geçen ay iki İsrail denizaltısının ilk kez Süveyş Kanalı’ndan resmi izinli olarak geçerek Kızıldeniz’e açılması da İran’a karşı açık bir tehdit olarak algılanmıştı.
TATBİKATLARLA İLGİLİ GENEL BİLGİLER
TSK sitesinden alınmıştır
1. Tatbikatlar içeriği ve katılım düzeyleri göz önüne alındığında aşağıdaki şekilde sınıflandırılır:
a. Milli Tatbikatlar: Türk Silahlı Kuvvetleri Unsurlarının, gerektiğinde kamu kurum ve kuruşlarının katılımıyla icra etmiş oldukları tatbikatlardır.
b. NATO Tatbikatları: NATO’nun planladığı ve NATO’ya üye ülkelerin katılımlarıyla icra edilen tatbikatlardır.
c. NATO/BİO Tatbikatları: NATO’nun planladığı, NATO ve Barış İçin Ortaklık (BİO) ülkelerinin katılımlarıyla icra edilen tatbikatlardır.
ç. Özel Tatbikatlar (İkili-Üçlü): İki veya daha fazla ülke arasında imzalanmış anlaşmalara dayanarak yapılan protokoller çerçevesinde icra edilen tatbikatlardır.
d. Davet Tatbikatları (INVITEX): Diğer ülkelerin katılım maksadıyla davet edildiği millî tatbikatlardır.
e. Geçiş Tatbikatları (PASSEX): Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı sualtı ve su üstü unsurların, ülkeler arasındaki ilişkileri geliştirmek maksadıyla öncelikle NATO üyesi ülkeler ile müştereken kısa süreli olarak icra ettikleri tatbikatlardır.
2. İcra edilen tatbikatların amacı; barış dönemi içerisinde eğitimle ulaşılan seviyeyi tespit ve test etmektir.
3. Günümüzde tatbikatlar, giderek yerlerini mümkün olduğu kadar çok ülkenin katıldığı daha küçük seviyede icra edilen birleşik, müşterek, ortaklık ve işbirliği tatbikatlarına bırakmaktadır. Bunun sonucunda icra edilen tatbikatlar, barış, dostluk ve işbirliğinin geliştirilmesi için kullanılmaktadır.

Türkiye'de ilk kez resmi kurumda Kürtçe dersi verilmesine Mardin Artuklu Üniversitesi'nde başlandı.
Mardin Artuklu Üniversitesi'nde Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü açılması için Yüksek Öğretim Kurulu'na (YÖK) yapılan başvurunun sonucu beklenirken, üniversitede akademisyenlere Kürtçe dil kursu veriliyor.
Türkiye'de ilk kez resmi bir kurumda verilen Kürtçe kursuna 15 akademisyen katılıyor.
Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü'nün açılması için YÖK'e yapılan başvurunun sonucunu bekleyen Mardin Artuklu Üniversitesi'nde öğretim görevlilerine 1 aydır Kürtçe kursu veriliyor. Kurulacak Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde eğitim vermek üzere Bilkent Üniversitesi'nden Artuklu Üniversitesi'ne gelen Yrd. Doç.Dr. Selim Temo'nun verdiği kursa 15 akademisyen katılıyor. Artuklu Üniversitesi Sosyal Bilimler Entitüsü Müdürü Doç. Dr. İbrahim Özcoşar, sosyal bir üniversite olma vizyonuyla başlattıkları çalışmalardan birinin de Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü açma çalışması olduğunu söyledi. Doç. Dr. Özcoşar, "Hem bu çalışmanın altyapısını oluşturmak hem de üniversitemizde çalışan sosyal bilimci akademisyen arkadaşlarımızın bölge halkı ile daha rahat iletişim kurmasını sağlamak için Kürtçe öğrenmek gerektiğini düşünerek bu kursu açtık" dedi.
Kendisinin de Kürtçe'yi öğrenmek için kursa katıldığını söyleyen Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. İbrahim Özcoşar, kursta öncelikle konuşma düzeyinde Kürtçe eğitimi verildiğini daha sonra Kürtçe dilbilgisi eğitimi verileceğini kaydetti.
Artuklu Üniversitesi'nde Kürtçe dil kursu veren Yrd. Doç.Dr. Selim Temo ise Kürtçe'nin o kadar da zor bir dil olmadığını söyleyerek kursun iki dönem devam edeceğini kaydetti. Kursta Latin alfabesi ile Kürtçe'nin Kirmancı lehçesini öğrettiklerini söyleyen Yrd. Doç. Dr. Temo, ayrıca bütün katılımcılara özel olarak hazırlanan sözlük ve eğitim seti dağıttıklarını belirtti. Kursa katılan akademisyenlerden Şerife Çelik, bir halk edebiyatçısı olarak kursa katılma amacının Kürt mitolojisini araştırmak için Kürtçe'yi öğrenmek olduğunu söyledi. Çelik, "Bu bölgede ileride Kürt mitolojisi üzerine çalışmak istiyorum. Burada yaşayan halk Kürt olduğu için onların dilini öğrenmem lazım. Halkla konuştuğumda her zaman tercüman tutamayacağıma göre bu dili öğrenmeye karar verdim" dedi.
Kaynak: Radikal