19 Ağustos 2010 Perşembe

'KUR'AN-I KERİM YAKMA GÜNÜ' TALEBİ REDDEDİLDİ

ABD'deki Florida eyaletindeki Gainesville kenti yönetimi, 11 Eylül saldırısını protesto etmek amacıyla ''Kur'an-ı Kerim yakma günü'' etkinliği düzenlemek isteyen kilisenin ''açık alanda yakma'' konusundaki izin talebini reddetti.

Gainesville İtfaiye Müdürü Gene Prince, kentte faaliyet gösteren ''The Dove World Outreach Center'' adlı kilisenin ''Kur'an-ı Kerim'leri açık alanda toplu olarak yakma'' yönündeki talebinin kent yangın yönetmeliği gereğince reddildiğini söyledi. Prince, izin verilmemesine rağmen açık alanda yakma eylemi düzenlemesi durumunda kilise için cezai işlem yapılacağını kaydetti.
Söz konusu kiliseden yapılan açıklamada ise, ''Gainesville kent yönetimi yakım için izin vermedi, fakat biz yine de Kur'an'ları yakacağız'' denildi.



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
ADALET BAKANLIĞI, KARARNAMENİN KARARA BAĞLANMAYAN BÖLÜMLERİNİ HSYK’DEN GERİ ÇEKTİ
12 Eylül planı kilitledi
ALİCAN ULUDAĞ- Cumhuriyet 19.08.2010

AKP hükümeti ile Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) arasında Ergenekon davası başta olmak üzere İstanbul, Erzurum ve Diyarbakır’daki özel yetkili mahkemelerin hâkim ve savcılarının yerlerinin değiştirilmesi konusunda kriz çıktı. HSYK’nin seçilmiş üyeleri, aralarında İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı ile Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ün de bulunduğu bazı hâkim ve savcıları değiştirmeyi önerdi. Adalet Bakanlığı, bunun üzerine kararnamenin karara bağlanmayan bölümlerini geri çekti. Buna tepki gösteren HSYK’nin seçilmiş üyeleri, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in böyle bir yetkisi olmadığını kaydetti. Söz konusu kararnamenin, 12 Eylül’de yapılacak referandum oylaması sonrasına kalabileceği belirtiliyor.
HSYK’de mahkeme başkanları, cumhuriyet başsavcıları ile özel yetkili hâkim ve savcıları kapsayan unvanlılara ilişkin kararnamenin çalışmaları krizle noktalandı. Önceki gün yapılan toplantıda, Adalet Bakanı Ergin ile müsteşarı Ahmen Kahraman’ın toplantıyı terk ettiği ve dün bir çalışma yapılamadığı öğrenildi. Başkanvekili Kadir Özbek, kurul çalışmaları için dün sabah HSYK’ye girişinde “Kurul çalışmalarında önemli sıkıntılarımız var aşmaya çalışıyoruz”dedi. Özbek’in bu sözlerinden kısa bir süre sonra Adalet Bakanlığı yazılı açıklama yaptı. Unvansız taslağında kalan 67 hâkim ve savcı ile unvanlılar taslağındaki 79 hâkim ve savcının durumlarının görüşülmesi sürerken HSYK üyelerince, bunların dışında 84 kişinin kararnameye eklenmek istediği belirtilen açıklamada, ayrıca 140 kişinin isimlerinin değerlendirilerek gerekirse kararnameye eklenmesi önerisinde bulunulduğu kaydedildi. Bu teklifler içerisinde başta İstanbul, Erzurum ve Diyarbakır olmak üzere özel yetkili (CMK 250) mahkemeler ve savcılıkların yapısını tamamen değiştirmeye dönük önerilerin de bulunduğu ifade edilerek, “Yargı bağımsızlığı ve tabii hâkim ilkesini ihlal etmeyecek şekilde hazırlanacak yeni çalışmayı Kurul’un önüne getirmek üzere kararname taslaklarının karara bağlanmayan bölümleri geri çekilmiştir” denildi.

HSYK’nin seçilmiş üyeleri, kendi aralarında 6 saatlik bir durum değerlendirmesi yaptı. Toplantının ardından yapılan açıklamada, kurulun iç yönetmeliğine işaret edilerek“Kurul gündemine alınan konular, kurulca incelenip görüşülüp değerlendirilip karara bağlanmak durumundadır. Adalet Bakanı’nın kurul gündemi tamamlanmadan veya kurul tarafından erteleme ve ara verme gibi bir karar verilmeden gündem konusu taslağı geri çekme yetkisi yoktur”denildi.
Açıklamada, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, İstanbul Adalet Komisyonu Başkan Yardımcısı Mehmet Şefik Mutlu ve İstanbul CMK 250. maddeyle yetkili 9, 10, 11, 12, 13, ve 14. ağır ceza mahkemeleri başkanlarının imzalarını taşıyan ve bu mahkemelere “1 veya mümkün olursa 2’şer üye hâkimin görevlendirilmesini” isteyen dilekçe örneklerine de yer verildi. Açıklamada, 2009 adli yargı kararnamesi çalışmalarında İstanbul’da CMK 250. maddeyle yetkili bazı cumhuriyet savcısı ve hâkimlerle ilgili tekliflerin “bu kişiler hakkındaki şikâyet ve başvuruların yasal gereği yapıldıktan sonra”görüşülmesine karar verildiği anımsatılarak aradan geçen süreye rağmen bu konuda bakanlığın kurulun önüne taslak getirmediği, kurul çalışmalarını engelleyici müdahalelerde bulunduğu ifade edildi.
Özbek, HSYK çıkışında soruları yanıtlarken, “Sayın Adalet Bakanı’nın, kuruldaki başkanlık sıfatı ile yürütmenin bir üyesi sıfatını tam ayırmamasından kaynaklanmaktadır. Bizim mevcut olan herhangi bir dava ile herhangi bir yerde yapılan bir soruşturma ile ilgili bir sorunumuz yok” dedi. Özbek, bakanlığın kararnameyi geri çekmesinin hukuki sonuçlar doğuracağını da kaydetti.

Cumhuriyet’e konuşan HSYK üyesi Ali Suat Ertosun da özel yetkili mahkemelerin yapısının değiştirilmesinin söz konusu olmadığını kaydederek “Nasıl başka bir mahkemedeki bir hâkim başka yere alınıyorsa, özel yetkililerdekiler de alınabilir. Biz alalım da demedik. Durumlarını değerlendirelim dedik. Bunu biz sormayacağız da kim soracak? Bunun neden yapı değiştirmek diye kastedildiğini anlamıyorum. Demek ki orada kemikleşmiş yapı var. Peki bu kemikleşmiş yapı birtakım rahatsızlıklar veriyorsa değiştirilmesi gerekmez mi?” görüşünü kaydetti. Bakanlığın kararnameyi 12 Eylül sonrasına bırakıp bırakmayacağıyla ilgili soru üzerine Ertosun, “12 Eylül sonrasına bırakılması hukuki ve etik olmaz” dedi. “Bu son bunalımın son derece önemli” olduğunu dile getiren Ertosun, kurulun tarihinde ilk kez adli tatilde çalışma kararı aldığını belirtti.
HSYK’deki krizin, özel yetkili mahkemelerde görevli 24 hâkim ve savcının görev yerinin değiştirilmesi önerisi üzerine yaşandığı belirtildi. Bu isimlerin büyük bölümünün Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda görevli olduğu iddia edildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı ile cumhuriyet savcıları Zekeriya ÖzMehmet Ali Pekgüzel ve Fikret Seçen ile İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimi İdris Asan, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimi Ali Efendi Peksak’ın bunlar arasında olduğu bildirildi. Ayrıca Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak ile Erzurum’daki bazı savcı ve hâkimlerin de yerinin değiştirilmek istendiği dile getirildi.



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

17 Ağustos 2010 Salı

DARBE BELGELERİNİN TÜMÜ CIA’DAN SERVİS EDİLMİŞ!


Silivri Ceza ve İnfaz Kurumları Yerleşkesinde görülen birleşik Ümraniye davasında ortaya atılan sözde darbe planlarının, çeşitli kurumlara CIA tarafından servis edildiği iddia edildi. İkinci Ümraniye davasının 72. duruşması ilginç diyaloglara sahne oldu. Davanın tutuklu sanık Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu’nun, “Jandarma İstihbarat Başkanı olduğunuz dönemde darbe planlarını size getiren Faruk Demir’in CIA ajanı olduğunu belirlemişsiniz. Hakkında ne gibi işlem yaptınız?” şeklindeki sorusuna, “Faruk Demir’in CIA ajanı olduğu, ben emekli olduktan sonra ilişkileri değerlendirilerek belirlendi. Ben görevde olduğum zaman ortaya çıksaydı, gereğini yapardım” cevabını verdi.

Çapraz sorguda Üye Hakim Hasan Hüseyin Özese’nin, Faruk Demir’in ilişkileri ile ilgili bir sorusu üzerine  Ersöz, “Gazeteci Nuray Başaran kanalıyla Emniyet, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı ile bağlantıları vardı” dedi. Bu kez araya giren Cumhuriyet Savcısı Nihat Taşkın da, “Bu belgeler nereye verilmiş? Faruk Demir, belgeleri misyondan mı, dernekten mi almış?” sorusunu yöneltti. Levent Ersöz de “Yabancı misyon şefliğinden aldığını, buranın da Amerikan Büyükelçiliği olduğunu söyledi. TSK, Amerikan Büyükelçiliği’ne şikayet edilmiştir” şeklinde konuştu.
İfadesi alınamadı
Ersöz, darbe planlarıyla ilgili şunları söyledi: “Nuray Başaran tarafından tanıştırılan Faruk Demir, temmuz ayı içerisinde 4 sayfalık power point sunu fotokopileri getirdi ve bunların bizim tarafımızdan hazırlandığı söylentileri olduğunu söyledi. Nereden ele geçirdiğini sorduğumda da, HAKDER isimli derneğin genel sekreterliğince yabancı bir misyon şefliğine gönderilerek TSK’nın şikayet edildiğini, kendisine de öyle ulaştığını ifade etti. Ben bu sayfaları komuta katına arz ettim. Sorgumda belirtmeme rağmen bu şahsın ifadesinin niçin alınmadığını takdirlerinize sunuyorum. Emekli Tuğgeneral Ali Esener tanıktır. Her ikisinin de tanık olarak dinlenmesini istiyorum.” 

Salim YAVAŞOĞLU-yeniçağ



Levent Ersöz, emekli tuğgeneral, eski JİTEM komutanı.
Askerlik kariyeri 
Levent Ersöz, Şırnak Jandarma Alay Komutanlığı, Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanlığı, Jandarma İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevlerinde bulundu.
Ersöz'ün Sarıkız ve Ayışığı Darbe düzmeceleriyle suçlanıyor.



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
TESLİMİYETTE SON HALKA; YOKSULA KÖMÜRÜ AMERİKAN ŞEHİR TEMSİLCİSİ DAĞITACAK
‘Obama Amca, sen yeter ki darılma’
Sadece yoksula kömürü değil, iftar çadırı kurup, “Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız ve Dışişleri Bakanımız adına sevap toplamayı” da Amerikalı şehir temsilcileri yapacaklar! Bizim kaymakamların, valilerin, belediye başkanlarının üzerindeki yükü azaltacaklar!
Doğru mu bu?
O noktaya gidiyor!
İzmir Milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan’ın 30 gün önce Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’na sorduğu “ABD Büyükelçiliğinin Konya, Kayseri, İzmir kentlerimize şehir temsilcileri atadığı gerçek mi, bunların görevi ne olacak?” ana fikirli sorusuna yanıt verildi.
ABD Büyükelçiliği var.
ABD Başkonsolosluğu var.
ABD Konsolosluk Ajanları var.
ABD Fahri Konsolosları var da var.
Bunlara ilave olarak; başka hiçbir ülkede olmayan “ABD Şehir temsilcileri Konya, Kayseri ve İzmir’e atandı...” görevlerine başladılar.
100 yıldır görülmedik sıcak!
150 yıldır rastlanmadık nem!
Sıcağa ve neme aldırmadan ve ramazandır oruçlu ağız diye yüksünmeden; canla başla çalışıyorlar. Şehir merkezlerinde, ilçelerinde, köylerinde bilgi topluyorlar.
* * *
Amerikan şehir temsilcilerimiz; kentlerin önde gelenleriyle görüşüyor, kanaat önderlerinin nabzını tutuyor; Türkiye’de gerçekte “Who is in charge?” (güç aslında kimin elinde) sondajları yapıyor, raporluyorlar.
Teslimiyette son halka!
Bizim Dışişleri Bakanı uzun uzun; dostluk-işbirliği-stratejik ortaklık-fazla teması kolaylaştırma türü faydaları sayıp döküyor.
Allah! Allah!
Bu ne çelikten bağlılıktır!
Daha geçen ay bizim Başbakan Kanada’ya 20’ler toplantısına gittiğinde ABD Başkanı Obama ile görüşmek istedi. Maç seyrediyor dediler.
Kapısında 45 dakika beklettiler.
Böyle bir tablo varken; ABD’ye bugüne kadar benzeri olmayan “şehir temsilciliği” vermekle; “Obama Amca lütfen bana kızıp darılma... Senin gösterdiğin yoldan bir milim sapmadan yürümeye devam ediyorum...” demek istediler.
* * *
Türkiye’nin sorması gerekir!
ABD’nin Kuzey Irak’da 130 bin askeri ve kurdurup desteklediği Irak Hükümeti ile Barzani güçleri var. 4. Cenevre Sözleşmesi’ne göre, ABD askerinin Kuzey Irak’taki PKK terörünü yok etme, yakalayıp Türkiye’ye teslim etme mecburiyeti bulunuyor. Bunu yapamıyorsa Türk
Ordusuna “sıcak takip imkanı verip”
terörün yok edilmesine destek sunması gerekiyor.
ABD ikisini de yapmıyor.
PKK’yı bitirmiyor. TSK’ya da izin
vermiyor.
Konya’ya, Kayseri’ye, İzmir’e “şehir temsilcileri” yerleştiriyor. Bizim Başbakan ile Dışişleri Bakanı, kapı önünde 45 dakikalık dik duruşta!
Yoksula kömür dağıtımı da alırlar!
* Necati Doğru / Sözcü 

HASAN DEMİR-YENİÇAĞ GAZETESİNDEN  ALINTIDIR
……………………
ABD Dışişleri Bakanlığı Genel Teftiş Bürosu birkaç gün önce ülkesinin Türkiye’deki temsilcilikleri ile ilgili bir rapor yayımladı. “Türkiye hem bölgesel hem yerel çapta yeni bir hareketlilik zeminine girdi” notu düşülen raporun ilginç ayrıntılarından biri de, kamuoyuna sunulurken bazı bölümlerinin “silinmiş” yani “sansürlenmiş” olması. Kim bilir o sansürlenmiş bölümlerde neler var? 
Raporun silinmemiş bölümlerini okurken bile ABD’nin Türkiye’deki gelişmelerden oldukça heyecan duyduğunu hissetmek mümkün. ABD’yi heyecanlandıran Türkiye’deki bu: a) Bölgesel, b) Yerel hareketliliklerin neler olduğu kafamıza takılmıyor değil. Türkiye’nin (acilen) masaya yatırılmış olması sadece ABD Dışişleri Bakanlığı Genel Teftiş Raporu ile kalsa belki “rutin bir işlem” dir der, rahatlayabiliriz. Ama ABD’li müfettişler Türkiye’den çantalarında böyle bir raporla Beyaz Saray’a doğru yol alırken ABD Dışişleri Bakanlığı’nın özel salonlarından birinde Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Başkanlığında konusu Türkiye olan “özel bir toplantıda” daha yapılmaktadır. Katılımcılar arasında Dışişleri Bakan Müsteşarı Jack Lew, Bakan Yardımcısı Phil Gordon ve Politika Planlama Direktörü Anne Marie Slaughter’in de olduğu Türkiye ile ilgili resmi ve sivil uzmanların davet edildiği toplantının resmi adı ise, “Türkiye Politikası Oturumu”dur. 
Birleşmiş Milletler’e üye 190 civarında ülke var. Başında, “Irak’tan çekilme” ve “Afganistan’da Taliban’a boyun eğme” hatta  “İran’ın nükleer güce kavuşması” ve “Pakistan’ın Taliban’a desteği” gibi onca gaile varken Müfettişlerinin  “Türkiye’de ilginç şeyler oluyor” raporları hazırlaması ve Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye ile ilgili özel bir toplantı düzenleme sebepleri, herhalde, Ramazan ayında Türk tüketicilerin yükselen et fiyatlarından ABD’nin duyduğu sıkıntı olmasa gerek. 
Türkiye Dışişleri Bakanlığı müfettişleri Suriye’de uzun bir çalışma yapıp, “Ülkede ilginç şeyler oluyor” başlıklı bir rapor hazırlasa ve Türk Dışişleri Bakanlığı da özel bir oturumda “Suriye’de neler oluyor” konusunu tartışsa, Şam bundan tedirgin olmaz mı? “Ne yapıyorsun ey komşu” diye sormaz mı? Elbette tedirgin olur, elbette sorar. Ama Türkiye’yi yönetenler ABD’nin Türkiye hakkındaki bu hareketliliğinden zerre rahatsız değiller. Dışişleri Bakanı’na göre ise, Bütün bunlar Türkiye’nin önemini gösteriyor.
 Hayret bir şey. 
Demek ki Rusya’nın ABD için önemi yok, Almanya’nın, İngiltere’nin, Çin’in önemi yok. Öyle ya ABD Dışişleri Bakanlığı Teftiş Bürosu müfettişleri bu ülkelerle ilgili “ilginç şeyler oluyor” raporları hazırlamıyor ve ABD Dışişleri Bakanlığı salonlarında bu ülkelerle ilgili eş zamanlı yüksek katılımlı toplantılar düzenlenerek adı geçen ülkeler masaya yatırılmıyor!
 Geçekten tedirginiz. Tedirginiz çünkü bu gelişmelerle birlikte Türkiye içi ve çevresindeki gelişmeleri ve Avrupa merkezlerinde, “Türkiye’de 2011’de iç savaş çıkartılacak” rapor ve hazırlıklarına müşterek kulak verdiğimizde... Türkiye’de bir iç savaşın, bölgede ise bir Kürdistan yapılanmasının ayak seslerini duyuyor gibi oluyoruz.
 Bu gelişmeye Türkiye içinden bir parti “cebren” bir başka parti ise “hile ile” çanak tutuyor, bunu da görüyoruz...
Hasan DEMİR-YENİÇAĞ




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

15 Ağustos 2010 Pazar

TRABZON'DA PONTUS BAYRAMI

RUM İHYASINI
AKP - BARTHO
VE İŞBİRLİKÇİLER
BİRLİKTE KOTARDI

“Ecdadın kemikleri sızlar” itirazlarına kulak tıkandı ayinde kasaya girecek dövizlerin hesabı yapıldı!..



Ayinle gövde gösterisiAKP’nin kilise açılımı, Trabzon’u böldü. Kentte milliyetçiler, vatanseverler “Ecdadın kemikleri sızlar” diyerek direndi ancak iktidar desteğini arkasına alanlar, gelecek dövizi düşünenler kazandı. Sümela Manastırı’nda bugün yapılacak ayini Fener papazı Bartholomeos yönetecek. 


 
Bu tarih, tesadüf değil

15 Ağustos; Pontus’un yıkıldığı, Fatih’in Trabzon’u fethettiği (1461) gün... Bugünü ayin için zorlayan Rum Pontusçular böylece isteklerine ulaşmış oldu.
2 gün önce biri MHP’li siyasetçi diğeri gazeteci 2 kişi ayine tepki gösterdiği için polis tarafından sorgulanmıştı.
 
Sümela'da ayin açılımı!

Trabzon’da Sümela Manastırı’nda büyük tepkilere rağmen bugün ayin düzenlenecek. 2 bin 500 Rumun katılması planlanan ayini, Fener Rum Kilisesi Papazı Bartholomeos yönetecek
 
Haber: Macit SOYDANAKP’nin kilise açılımı çerçevesinde bugün bir ilk gerçekleşecek. Trabzon’daki tarihi Sümela Manastırı’nda ayin yapılacak. Ayini Fener Rum Kilisesi Papazı Bartholomeos yönetecek. Trabzon Valisi Recep Kızılcık, Sümela Manastırı’nda yapılacak olan ayinle ilgili gazetecilere yaptığı açıklamada, bugüne kadar yapılan müracaatlar çerçevesinde Yunanistan, Rusya, Gürcistan ve yurt içinden misafirlerin geleceğini kaydetti. Kızılcık, “Ayin için 2 bin ile 2 bin 500 kişinin gelmesini bekliyoruz” dedi. 2 gün önce, 2 kişi ayine tepki gösterdiği için polis tarafından sorgulanmıştı. Buna tepki gösteren, MHP Trabzon Milletvekili Süleyman Latif Yunusoğlu ve beraberindeki partililer, ayini protesto etti. Sümela Manastırı’nın yakınındaki restoranların bulunduğu alanda partililerle bir araya gelen Yunusoğlu, yaptığı basın açıklamasında, manastırların İbadethane ya da ayin yapılan mekanlar değil, din adamı yetiştirilen mekanlar olduğunu söyledi.


Olay çıkarmışlardıGeçen yıl Meryem Ana Yortusu’nu bahane eden 1000 kadar Yunan ve Rus, Sümela Manastırı’nda olay çıkarmıştı. Yasa dışı olduğu halde müzede ayin düzenlemeye kalkan ’turist’ kılıklı alçak grup, kendilerini uyaran Trabzon Müzeler Müdürü Nilgün Yılmazer’e de saldırmıştı. Manastıra giren Selanik Valisi Panayotis Psomyadis ile Rus milletvekili İvan Savvidi, Meryem ve İsa’nın resmedildiği bakır işlemeli bir objeyi önlerine alarak, özel kıyafetli din adamı eşliğinde dua ve ilahi okumuşlardı. 


Gün özenle seçilmişTarihi Sümela Manastırı’nın bir günlüğüne ibadete açılacağı günün 15 Ağustos olarak belirlenmesi ise akıllarda soru işaretleri bıraktı. 15 Ağustos 1461’de Trabzon’daki Bizans varlığının devamı sayılan ’Trabzon Rum İmparatorluğu’ Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmişti. Yine 15 Ağustos tarihi, 1984 yılından itibaren PKK’nın kahpe eylemlerini gerçekleştirdiği gün olarak hafızalarda yerini aldı. Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesini basan PKK’lılar, karakollara ve askeri lojmanlara saldırmış, 1 asker şehit edilmişti.
 
Yerel gazeteler 
destek veriyor
Sümela’da ayine bazı yerel gazeteler de destek veriyor. Kuzey Ekspres’te Hasan Kurt- imzalı yazıda şunlara yer verilmiş: “Sümela’nın ayine açılması kimin, kimlerin aklına geldi? Bu olay siyasi bir manevra mı? Sümela’nın ayine açılması talebi, dedeleri, ninelere bölgeden göçenlerin yıllar sonra Trabzon’a yaptıkları geziler esnasında gündeme geldi. Talepler basına yansıdı. İşin ekonomik yanı da düşünüldü ve ülkeyi yönetenler böyle bir karar verdi. Bana göre doğru bir karar!” 


Tehdit sanalmış!Karadeniz’den Günebakış gazetesinde ise Ali Öztürk, “1996 yılında Venizelos gemisiyle Trabzon’a gelen Fener Ortodoks Rum Patriğini kente sokmayan eylem grubunun içindeydik. Biz o dönemlerde Pontus tehtidi altında olduğumuza inanıyorduk. Ancak bugün Pontus tehditdininin sanal olduğuna ve derin devletin kendi bekası için oluşturduğu hayali bir dış tehdit olduğuna inanıyoruz” ifadelerini kullandı. 
 
Papazı baş köşeye oturttularFener papazı Bartho, Sümela’da bugün yapılacak ayini yönetmek üzere dün uçakla Trabzon’a geldi. Rum papaz, Trabzon’da Vali, Belediye Başkanı ve Müftü Yardımcısı’nın da katıldığı iftar yemeğinde baş köşeye oturtuldu. Havalimanında gazetecilere açıklama yapan Bartho, Sümela’da ayin izni veren AKP hükümetine övgüler yağdırarak şunları söyledi: “Bugünü, sayın hükümetimizin bize lütfettiği izne borcuyuz. Müteşekkiriz ve yalnız Karadenizli müminler için değil, bütün Ortadokslar ve Hristiyan alemi için yarının (bugün) Meryem Ana’nın göğe yükseliş günü olması hasebiyle kutsal bir gündür. Bugünü tarihi Sümela Manastırı’nda kutlayabilmemiz bir lütufdur. İlk önce yüce Allah’ın, sonra hükümetimizin bir lütfudur. Özellikle Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul Günay’a müteşekkiriz. Karadenizlilerin mert olduklarını,, misafirperver olduklarını biliyoruz, onun için her şeyin güzel geçeceğinden eminiz.” Rum papaz beraberindeki diğer ilgililerle birlikte havaalanından kente geldi.
İftar sofrasında bir papaz...
Bartho, bir restoranda düzenlenen ve Trabzon Valisi Recep Kızılcık, Belediye Başkanı Orhan Fevzi Gümrükçüoğlu ve İl Müftü Yardımcısı Zeki Aksoy’un da hazır bulunduğu iftar yemeğinde baş köşeye oturtuldu. İftar yemeğinde Rum Papaz, Müftü yardımcısı Zeki Aksoy’a Kur’an-ı Kerim hediye etti.
 
Atatürk
patrikhane için
ne demişti
Mustafa Kemal Atatürk, 20 Ocak 1923’te patrikhane için ’fesat yuvası’ ifadesini kullanmıştı: Bir fesad ve hiyanet ocağı olan, memleketimize nifak tohumları eken, uyuşmazlık yaratan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımız üzerinde bırakamayız.

Atatürk: Patrikhane fesat yuvasıdır

Mustafa Kemal Atatürk, 20 Ocak 1923’te Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ne Rum Patrikhanesi ile ilgili ’Fesat yuvası ifadesini kullanmıştı. Atatürk, “Bir fesad ve hiyanet ocağı olan ve memleketimize nifak tohumları eken, uyuşmazlıklar yaratan, Hıristiyan hemşehrilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluğa ve felakete sebeb olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımız üzerinde bırakamayız” demişti. Atatürk sözlerini şöyle sürdürmüştü:  “Bu tehlikeli teşkilatı memleketimizde muhafazaya bizi mecbur etmek için ne gibi vesile ve sebebler gösterilebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için arazisi üzerinde bir sığınılacak yer göstermeye ne mecburiyeti var? Bu fesad ocağının hakiki yeri, Yunanistan değil midir? Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilmekte olan yeni Türkiye, Babıali’nin taht-ı idaresindeki eski Osmanlı İmparatorluğu değildir. Yeni Türkiye şeref ve haysiyet, kudret ve kuvvetini müdrik ve hukukunu muhafaza için mevcudiyetini tehlikeye atmaya hazır ve amadedir.” 
 
Nurettin Paşa
Pontusçuları 
teşhis etmişti


“Rumlar bizi arkamızdan vurmak için teşkilatlar kurdu. İşin acı tarafı, insanlara kardeşlik yolu göstermeleri gereken papazların bu teşkilatların başında bulunması... ‘Edebi heyet’ kılıklı Pontus Cemiyeti, Rum gençlerinin ruhuna isyan edebiyatı yapıyor.”

Nurettin Paşa 
Pontusçuları anlatıyor!
Kurtuluş Savaşı sırasında 1. Ordu Komutanlığı yapan Sakallı Nurettin Paşa, ’Hatıralar, vesikalar, resimlerle Yakın Tarihimiz’adlı kitapta, Pontusçuların nasıl bir oyun oynadığını anlatmış. Cilt 2 sayfa 21’de yer alan hatıralarında Nurettin Paşa, “Vatanımızın en buhranlı günlerinde bütün bir millet, istilacı düşman kuvvetlerine karşı dişi tırnağı ile savaşırken, içimizden yetişen Rumlar bizi arkamızdan vurmak için teşkilatlar kurmuşlardır. İşin acı tarafı, insanlara dostluk, kardeşlik yolu göstermeleri gereken metropolitlerin, papazların, bu teşkilatların başında bulunmuş olmalarıdır” diyor. Sakallı Nuri Paşa hatıralarında şunlara yer veriyor: “Biz Türkleri aldatmak için evvela edebi bir heyet halinde ortaya çıkan Pontus Cemiyeti, gerçekte daha kurulduğu 1904 yılından beri önemli bir ihtilal merkezi idi. Gerçi edebiyat da yapmıyor değillerdi ama elimize geçen vesikalara göre yaptıkları edebiyat, Rum gençlerinin ruhlarına isyan ve ihtilal telkini edebiyetı idi. Cemiyetin -tabii son derece gizli tutulan- esas nizamnamesine göre yirmi yaşından itibaren her Rum, silah taşımaya layık görülüyor ve kendi ihtilal ordularının bir neferi sayılıyor, üstlerine yüklenen bu vazifeyi yapmaktan kaçınanlar, cemiyet azasından kurulmuş üç kişilik -tabii yine gizli- bir mahkeme tarafından muhakeme, hatta idam ettiriliyordu. Elimizdeki vesikalar pekala gösteriyor ki; bu teşkilat Samsun ve dolayları kıyılarından başlayarak ta içerilere Sivas, Akdağmadeni kazasının 21 köyüne kadar genişleyip yayılmış ve tarafımızdan da buralarda meydana çıkarılmıştır. Pontus kulübüne ait kendi mühürlü ve etiketlikağıtları, Yunanistan’ın ikiz kardeşi Pontus’un kurtuluş gününü sağlamak için, bu çevrelerdeki bütün Rumları silah başına, dışarıdakileri de her türlü yardıma davet ediyor” 


Din kisvesi altında kanlı faciaPontus çetelerini bastırma görevi ile Merkez Ordusu’nun başına getirilen Nurettin Paşa Metropolit Hrisantos’un faaliyetleri ile ilgili olarak. “En önemlisi ise; yurdumuzun içinde kurulmuş ve işleyen bütün bu düşmanca tahrik ve teşkilatı, insanlara dostluk ve barış tavsiye edip, kardeşçe yaşama yolları göstermeleri gereken din adamlarının, yani metropolitlerin, papazların idare etmekte olduklarıdır. Papazların, din kisvesi altında ne kanlı faciaların sebebi ve kışkırtıcısı olduklarını kanıtlayacak yüzlerce, binlerce belge ile elde etmiş bulunuyoruz” 


Türklerin yok edilmesini isterdimNurettin Paşa hatıralarında şunlara yer veriyor: “Mesela, Trabzon Metropoliti Hrisantos Efendi, Mütareke esnasında Anadolu’yu dolaşan Amerikan tahkikat heyeti reisi general Harbord ile Paris’te konuşmasına dair Pontusçulara çekmiş olduğu bir telgrafta, (Paris, 20 Ağustos 1919) Pontusçuların bir harekat için şevkle hazır oldukları teminatından bahsediyordu.  Metropolit Hrisantos, Pontus propaganda ve çete faaliyetlerini yönetiyordu. Bu dönemde  İznik Başpiskoposu Vassilios’un görüşleri ibret vericidir: ’Geride bir tek ferdi kalmamak üzere Türklerin tamamıyla yok olmasını ne kadar isterdim.’Patrikhane’nin kontrolünde olarak, Yunanlıların yakın bir zaman Anadolu’ya çıkacaklarını anlayan İzmir Metropoliti Hrisostomos, 14 Mayıs 1919’da kışkırtıcı bir konuşma yapmış, yerli Rumlar ellerinde silahlarla meydanlarda toplanmıştır.”

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

14 Ağustos 2010 Cumartesi

BU  KADAR BİLİM ADAMIN YURT DIŞINDA GEZSİN SEN DOMATEZ TOHUMUNU İSRAİL'DEN AL


Not:20 gündür 3 kez ilaç attık fakat hiç bir şekilde alttaki kurdu öldüremiyoruz.


Tohumda tamamen dışa bağımlı hale getirilen, İsrail’in bir ekimlik tohumunu ekmek mecburiyetinde bırakılan çiftçiler, domatese büyük zarar veren ‘Tuta Absoluta’ ilacını da onlardan almak zorunda.
 
Domateste ürün kaybına ve kalite bozukluğuna yol açan “Tuta Absoluta” zararlısı nedeniyle sera üreticileri domates üretimi yapmak istemiyor. Çiftçilerden bazıları, ’geçen yıl eldeki ürünün %70 i çöpe atıldı’derken, bazıları da, “Domatesin tohumu İsrail menşelidir ve üretildiği domatesten tohum alamazsınız. Şimdi bu zararlıya karşı şu ılaç var ithal edin kullanın diyecekler” iddiasında bulunuyor. 

 
Zararlıya çare bulunamadı
Ziraat Mühendisleri Odası Antalya Şube Başkanı Vahap Tuncer ise, üründe verim kaybına ve kalite bozukluğuna yol açan “Tuta Absoluta” zararlısının etkili olması nedeniyle devlet desteğinin şart olduğunu, çiftçinin kaderiyle başbaşa bırakıldığını söyledi. Demre Ziraat Odası Başkanı Ramazan Açıkgöz ise, “Herkes endişeli ama bu zararlıya karşı da bir çare bulunamamış. Hangi kimyasal ilaçların bu zararlıyı önleyeceği konusunda bilgi sahibi değiliz” diye konuştu.

 
Yüzde 20’si vazgeçti
Kumluca Ziraat Odası Başkanı Zeki Öztürk de Kumluca bölgesinde çiftçilerin yüzde 20’sinin domates ekimi yapmaktan kaçındığını, patlıcan ve bibere yöneldiğini bildirdi. Öztürk, domates ekiminden vazgeçen üreticileri ekim yapmaları konusunda ikna etmek için çalıştıklarını söyledi.






BU HABER AKLIMA BİR DOSTUN GÖNDERDİĞİ ŞU ŞAKA GİBİ ACI GERÇEĞİ GETİRDİ




   Bu listedeki doktorlarimizdan bir tanesi HARIKA!.. Benim favorim..   
    ·         


Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil,           obezite ve şeker hastalığına sebep olan geni buldu.   ·

Goethe Üniversitesi cerrahlarından Prof. Dr. Tayfun Aybek, kalp krizini önceden haber veren 'çip' geliştirdi.    ·

Gaziantep Üniversitesi Plastik Cerrahi Başkanı Doç. Mehmet Mutaf'ın  dudak yarığı konusunda geliştirdiği ameliyat tekniği, Fransa'da en  başarılı teknik' kabul edildi.    ·

Finlandiya Kuopio Üniversitesi Biyokimya Bölümü Öğretim Üyesi  Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu, böbrek taşlarına 'nanobakteri' adı verilen bir mikroorganizmanı n yol açtığını kanıtladı.   ·

Arkansas Üniversitesi Çocuk Elektrofizyolojisi Bölümü Başkanı  Doç. Volkan Tuzcu, çocukların kalp ritim bozukluğunu ışın kullanmadan tedavi eden yöntem geliştirdi.   ·

Amerikan Nature Dergisi, Türk doktor Murat Digiçaylıoğlu'nun 'beyin kanamasından sonra  hücrelerin ölmesini önleyen buluşunu duyurdu.   ·

Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde araştırmalarını sürdüren  Dr.Hande Özdinler, bugüne kadar işlevi bilinmeyen Prion isimli proteinin  beyin hücrelerinin yenilenmesi açısından önemini ortaya koydu.   ·        

Houston Methodist Hastanesi Sindirim Hastalıkları Tıbbi Direktörü Prof. Dr. Atilla Ertan, 'ABD'nin en seçkin 10 hekimi' arasına girdi.   ·        

İstanbul 70'inci Yıl Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim Araştırma           Hastanesi cerrahlarından Dr. Cengiz Türkmen, ameliyat sonrasında           kırılmayı ve ağrıyı önleyen 'omurlar arası sabitleyici' geliştirdi. 

Memphis Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semahat Demir, ABD'de   Bilim-Sağlık Ödülü'ne layık görüldü.   ·        

Cornell Üniversitesi Kısırlık Merkezi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kutluk Oktay, kadınların menopozdan sonra da çocuk sahibi olabilmesini sağlayan bir yöntem geliştirdi. 

Columbia Üniversitesi Kardiyoloji Direktörü Prof. Dr. Mehmet Öz'ün           yazdığı 'You: The Owners Manuel' isimli kitap, ABD'de piyasaya çıktığı  gün Harry Potter ve Da Vinci Şifresi'ni geride bırakarak, 350 bin adet sattı.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep AkdağKeneden korunmak için pantolon paçalarının çoraba sokulması gerektiğini buldu..



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

13 Ağustos 2010 Cuma

NAMUSSUZLARA CEVAP!

29 Temmuz 2010 tarihinde internette bir e-posta iletisi aldım.
Kendilerine “Adalet Platformu” adını veren bazı kişiler,                     31 Temmuz 2010 günü Ankara’da saat 12’de bir yürüyüş yapacaklarını, “CUNTA AÇIĞA ALINSIN, Terfiler İmzalanmasın” diye haykıracaklarını duyuruyorlardı.
Bu kişiler, gönderdikleri iletiyi okuyanları da bu yürüyüşe çağırıyorlardı.
“Adalet Platformu” adı altında bana gönderilmiş olan iletiyi ekte bilgi ve görüşlerinize sunuyorum.

Yukarıda sözünü ettiğim iletiyle bana çağrıda bulunanlara aşağıdaki cevabı veriyorum.

                                           *******

Adalet Platformu ve Destekçilerine,

Sözde ‘Ergenekon Terör Örgütü’ davasıyla ilgili tutuklanmış emekli ya da muvazzaf subaylarımızın hiçbirisi bugüne kadar yargılanıp mahkûm edilmemiştir.
Öyleyse, bugünkü tarih itibariyle, tutuklu subaylarımızın hiçbirinin suçluluğu kanıtlanmamıştır.

Hukukta şöyle bir ilke yok mudur:
“Kişi, suçluluğu kanıtlanıncaya kadar suçsuzdur”.
Oysa sizlerin, tutuklu ve tutuksuz subaylarımız hakkında kullandığınız şu deyimlere bir bakın:
‘Darbeciler, Terör Tüccarı Cuntacılar, Hain Cunta, Millete İhanet Edenler…’

Suçluluğu kanıtlanmamış subaylarımıza bu sözcüklerle saldırmanız, yargısız infaz değil midir?
Yargısız infaza, adaletsizlik denilmiyor mu?
Hem adaletsizlik yapıyor, hem de yaptığınız açıklamada, ‘Tüm halkımızı zulme ve adaletsizliğe karşı hesap sormak için’ yürüyüşlerinize katılmaya çağırıyorsunuz!
Suçlu oldukları kanıtlanmamış olan subaylarımızı halkımıza, ‘cuntacı’, ‘terör tüccarı’, ‘darbeci’ ve ‘hain’olarak ilan etmek, namuslu bir davranış olabilir mi?
Hem namussuzca davranıyor, hem de ‘Namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalı’ diyorsunuz.

Öyleyse, yürüyüş yapacağınız 31 Temmuz 2010 Cumartesi günü, Ankara’da, tüm namuslu yurttaşlarımız cesur olmalı ve sizlere karşı yürümelidir!

Suçlulukları kanıtlanmamış subaylarımıza karşı namussuzca bir kampanya başlatmış olan sizlere, soracağım sorular var.

Sizler, ABD’deki herhangi bir kurum ya da kuruluştan, doğruda ya da dolaylı olarak para aldınız mı?
Sizler, Avrupa Birliği’nden doğrudan ya da dolaylı olarak hibe aldınız mı?
Sizler, Soros’tan doğrudan ya da dolaylı olarak para aldınız mı?

Bu soruları soruyorum çünkü:
Parayı veren, düdüğü çalar.
Söyleyin, düdüğü kimler çaldı, sizleri kimler iğfal etti?
Parayı alan devşirilir.
Söyleyin, sizleri kimler devşirdi?
Gâvurun ekmeğini yiyen, gâvurun kılıcını sallar.
Söyleyin, sizler hangi gâvurun ekmeğini yediniz?

Suçlulukları kanıtlanmamış subaylarımıza karşı, hem de yargı süreci sırasında, 31 Temmuz 2010 tarihinde saat 12’de, Ankara’da namussuzca bir yürüyüş yapmayı tasarlayan sizlere, Ankara’daki Cumhuriyet Savcılarımızın haddinizi bildireceğini umuyorum.

Yılmaz Dikbaş
30 Temmuz 2010
Araştırmacı Yazar


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
AKP MİTİNGLERİNİN KALABALIĞININ İÇ YÜZÜ

Emir komuta gereği, işsiz kalmasın, sakata gelmesin diye Başbakan meydanına gidip kalabalık oluşturmakla yükümlü olduklarını biliyorlar..! Aydın’da Vali İl Müdürüne, müdür de okullara “hadi mitinge marş” demiş, olay patladı!.. Sadece Aydın’da mı, her yerde durum aynı..
Kılıçdaroğlu anlatıyor, “Miting yapıyorlar, valileri, kaymakamları, memurları seferber ediyorlar. Bindirilmiş kıtalarla Recep Bey’in gözüne hoş gözüksün diye meydanları dolduruyorlar. CHP mitingine katılanlar varsa onu da tehdit ediyorlar. Şu tarafını keseriz, bu tarafını keseriz, yeşil kartı elinden alırız diye..”
Garip bir durum var... Zenginliği taşan bir siyasi lider, sermayenin müteahhitlerin gözdesi olmuş bir güç, siyasi rakibini “o memur(!)” diye alçaltıp alt etmeyi umuyor...
Dinden imandan, haktan adaletten bahseden “dini bütünlerin(!)” hoşuna gidiyor..
Behiç KILIÇ-13 Ağt.2010-yeniçağ’daki yazısından alındı.

Miting için evleri arayan bakanlar!
Türk Telekom evet çıksın diye AKP ile kader birliği yapmış durumda. Eeee kazandıkları ile taksit ödeyerek koca Telekom’a sahip olmanın diyeti ya da teşekkürü var değil mi?.. Bakınız Türk Telekom bu aralar kurduğu bir sistemle, Başbakan Erdoğan’ın miting yapacağı bütün illerdeki telefonlar aranıyor ve vatandaş bizatihi yörenin bakanı ve milletvekilleri tarafından mitinge çağrılıyor. Son örneğini dün Turktime  haber portalında okudum. Sağlık Bakanı Recep Akdağ bu uygulamayı Erzurum’da yapmış. Düşünün koca Bakan tarafından muhatap alınan köylü ve varoş insanının bundan gururu okşanmaz ve mitinge gitmez mi? Buradan hareketle hep yazıyorum, Tayyip Bey’in kalabalıklarını umursamayın, onlar iktidar imkanı ve nimetleri ile oluşuyor, önemli olan suskun seçmendir.
Sebahattin ÖNKİBAR-13 Ağst 2010-yeniçağ yazısından alındı.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

12 Ağustos 2010 Perşembe

ULUSAL SAVUNMA, TÜRK ORDUSU VE KUKLA TİYATROSU! 
Banu Avar 

Bir pazarlık sürüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri en şiddetli depremini yaşıyor. Generallere yakalama emri çıkarılıyor. 
Yakalama emri geri alınıyor. Gece yarıları Genelkurmay başkanı başbakanlıktan çıkıyor. 
Başbakan ABD başkanı Obama ile telefon görüşmesi yapıyor. Ekranlarda ‘Orduyu içeri tıkın!’ nidaları.
Soroscu TESEV’den, ulusal savunma sanayine ‘darbe’ yapılmalı çığlıkları!
CIA görevlisi Barkey’den PKK hükümetle koordinasyon halinde olmasa Habur’dan giriş gerçekleşmezdi!’ beyanı…
"Dağda şehirde her gün şehit düşen Mehmetler! İstifa eden bir general.. Natocu olanlar ve bu ulusun ordusu!
Şurası kesin: Washington ve Brüksel’den gelen kararlarla Türkiye’nin kaderini çizmeye kalkışanlar yolun sonuna yaklaşıyor."
Dünyanın en güçlü 5. ordusu Türk ordusu bir ‘darbe’nin muhatabıdır. Azgın bir saldırıya karşı içindeki ayrık otlarına rağmen direnmektedir. NATO’ya girişinden beri, beyin transformasyonu çalışmalarına uğradığı ve bir asker-elit yaratıldığı halde HALA ‘Kurtuluş’un ve ulusun ordusudur. Bu nedenle küresel elitin, emperyalizmin hedefi olmuştur.
2011 yaklaşırken, ABD filmi hızlı sarmak zorundadır. Irak’tan çekilmek, İran’a saldırmak, BOP’u tesis etmek, Türkiye, Irak, İran ve Suriye topraklarını bölerek bir Kürdistan kurmak böylece petrol, bakır, krom, bor coğrafyasına konuşlanmak arzusundadır.
Bu hedeflerini sadece ve sadece Türkiye’yi DENETİMDE ve KENDİ YÖRÜNGESİNDE tutarak gerçekleştirebilir. Başka şansı yoktur.
Ve bilmektedir ki Türkiye tarihinde bir kez daha, batının tüm hesaplarını alt üst edebilecek güce ve potansiyele sahiptir!
Ulusun en büyük güvencesi Türk ordusudur. Bunu iyi bilenler, orduyu içten ve dıştan paramparça etme azmiyle projeler üretmişlerdir.
Ama Türk ordusu halkın içinden çıkmıştır. Bu bir HALK ordusudur. Bazı ülkelerin toplama askerlerine benzemez.!
Böylesi görülmedi!
Eğer bu bir halk ordusu olmasaydı, 60 yıldır yapılan emperyalist saldırılar karşısında 10 yıl dayanamazdı. Oysa dayanıyor, direniyor. Üst kademede zafiyet varsa, tekel işçilerinin sendika yöneticilerini yönlendirişi gibi, alttan gelen gür sesler, Gazi Paşa’nın ruhuyla ilerliyor.
Sınırlar arasında programıyla 82 ülkeyi dolaştım. Her gittiğim ülkenin önce ordusuna baktım. Böyle bir saldırıya muhatap olan tek bir ordu görmedim.
Arkasında dünyanın en büyük faşist imparatorluğu olan bir terör örgütü ile savaşan, Avrupa Birliği yasalarının dayatmasıyla eli kolu arkadan bağlanan, Birleşmiş Milletler kararlarıyla savaştığı örgütün yerel mekanizmalara yerleştiğini gören, ‘dost’ ülkelerin silahlarıyla vurulan, CIA eliyle kafası çuvala sokulan, hükümet tarafından içeri tıkılan, aniden bırakılan, sonra yine ‘yakalanan’, derken yaka paça ‘götürülen’ , bir türlü kurmay başkanı seçilemeyen, yaygın medyada her gün aşağılanıp ‘unufak edelim!’ denen, profesyonel askerlerden kurulu alternatif ordu ile tehdit edilen ve 50 derece sıcakta, sırtında 20 kilo yük dağlarda vatan savunması yapan, bu arada terör örgütünü besleyen uyuşturucu konvoylarına haşa dokunamayan ve her gün kan kaybeden bir ordu!
“En son muhalefeti ve iktidarı ile elinden ‘vatanı koruma ve kollama’ görevi yani varoluş sebebi alınmaya çalışılan!
Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir silahlı kuvvet böylesine azgın bir saldırıya muhatap olmadı!
Ne kadar güçlü bir temeli varmış ki, 1950’de NATO’ya sokulduğundan beri, yapılan yıkıcı faaliyetler sonuç vermedi!
İki örgüt ve kurtuluş
Batı, Türkiye’yi NATO’ya tutsak ederek ‘Ulusal Savunma Kavramını’ yok etmeyi hedeflemişti..
60 yıldır, TSK içinde, ABD istihbaratı her türlü psikolojik harbi denedi. ‘Demokrasi’ kuruluşlarının adamları, özel istihbarat servis elemanları, kurmaylara ders verdi. Harp Akademileri Erasmus programına bile dahil edildi. SAREM’de ders veren bazı isimler tüyler ürperticiydi. Deniz Kuvvetleri’nde ‘Değişimin Dinamiği’ gibi Soroscu bir başlık altında Akın Öngör’e (World Wild Foundation Türkiye başkanı /Genel başkan Al Gore) konuşma yaptırıldı. Amerikan psikoloji merkezleri temsilcileri, KAL DER gibi dış merkezli ‘Sivilleştirici’ mekanizmalar, F tipi çalışmalar, Türk ordusunun komuta kademesine duhul etti.
İşte tüm bunlara RAĞMEN, halkın bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri Gazi Paşa ruhunu terk etmedi, direndi ve tahmin edemeyecekleri kadar uzun bir zaman direnecek!
ÇÜNKÜ bu ordu bugünküne çok benzer bir mücadelenin içinden doğdu.
Ve çok önemli iki kavram üzerine kuruldu!
Kuvvayı Milliye ve Müdafaa-yı Hukuk.
Türk ordusu ‘ULUSAL SAVUNMA KAVRAMI’ üzerine oturmuştur. Ulusal Savunma demek, TAM BAĞİMSIZLIK demektir. Ve KUVVA-YI MİLLİYE yani MİLLİ GÜÇLERCE hayata geçirilmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, Kuvva-yı Milliyenin doğuşunu şöyle ifade etmiştir:
Hükümet düşman işgali altında, devlet, görevini yapamaz haldeydi. Savunma araçlarının başında gelen ordu da felç edilmişti.
‘İşte bunun içindir ki, vatanı savunma ve korumadan ibaret olan asıl görev, ulusa yönelmişti.
Ulusal kuvvetler, orduya, kendi içinden çıkan bireylere, düşman saldırısında yardım etmeye mecbur oldular. Buna Kuvva-yı Milliye (Ulusal Kuvvetler) diyoruz.
Müdafaa-yi Hukuk yani Ulusun Haklarının savunulmasını üstlenen örgütlenme ise bir SİVİL SAVUNMA örgütüdür. Düşmana karşı silahlı güç, Kuvva-yi Milliye, yaygın Siyasal SAVUNMA örgütü ise, Müdafaa-yi Hukuk Örgütüdür.
‘Yalnız ulusunun emrinde..’

Atatürk bu örgütü şöyle tanımlamıştır:
Başvuracak başka hiçbir merci bulamayan ordu, korunmak, yönetilmek ve sevk ve idare ihtiyacındaydı. Ve Müdafaa-yı Hukuk örgütü Silahlı kuvvetleri de içine aldı.’ Mayıs 1920
Milli Güçler (Kuvvayı Milliye) ve Hakların Müdafaası Örgütü (Müdafaa-yı Hukuk) Kurtuluşun temel taşlarını koydular. Türk Silahlı Kuvvetleri ulusun iradesinin savunulması için savaştı. Savunulan hakların en başında TAM BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK gelmekteydi.
Nisan 1922’de Atatürk şöyle özetlemişti:
TBMM hükümetinin ORDUSU, istilalar yapmak, saltanatlar yıkmak, saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir. İnsanca ve bağımsız yaşamaktan başka gayesi olmayan bir ulusun, aynı ülküye bağlı ve yalnız ulusun emrine baş eğen ve sadık öz evlatlarından oluşmuş saygıdeğer ve değerli bir topluluktur.’
Bugün bu ‘değerli topluluk’, darbe üzerine darbe alırken, HÜKÜMETE ‘darbe’ yapma suçlaması çerçevesinde, Kanada’daki Türk hahamlardan tutun da, sponsorları karışık, abd’ye ‘taraf’ gazetelerin sütunlarından gelen ‘bilgi belge, kanıtlarla’ (!) beşer onar esir alınıyor…
Üstün hizmet madalyalı, 2-3 dalda eğitilmiş, birkaç dil bilen ve savaş sanatında en üst noktaya ulaşmış, komşu ülke genelkurmay başkanlarının ‘öğretmenim’ diye eline sarıldığı kurmaylar bugün içeri tıkılıyor. Terfi günlerinde sorguya çağırılıyorlar 
ABD ve AB merkezleri ‘Atatürk de darbeciydi! Kemalizm ve ruhunu taşıyan ordu yok edilmeli!’ buyuruyorlar. Aynı anda Türk ordusuna BALYOZ indiriyorlar.
Gerçek darbeciler kim!
Bu çamur harekâtında göz gözü görmezken belirtelim ki; Atatürk de, Türk ordusu da darbeci değillerdir. Hiçbir zaman olmamışlardır.
Attila İlhan’dan alıntılayalım: ‘Mustafa kemal istese, Anadolu harekâtını paşalar arası bir cunta olarak kurup geliştiremez miydi?
Üstelik ittihatçılık geleneği buna müsaitti. Yapmamıştır.
Komita fikri yerine şura (kongre) fikrini benimsemiştir. İttihatçıların tam aksini yapmıştır. Askeri bir hareket yerine halk hareketi fikrini benimsemiştir. …
Anadolu Kongrelerini Büyük Millet Meclisine, Milli kuvvetleri (Kuvva-yı Milliye) ise Büyük Millet meclisi Ordusuna dönüştürmüştür. O ki komutandır, hareketin ruhudur, beynidir, kurduğu orduların başkomutanı olmak için Meclis karşısına çıkar, yetki ister zar zor alır!
Çünkü egemenliğin kayıtsız şartsız halkta olacağı bir devleti kurarken, önce kendisi herkesin uygulamasını isteyeceği bir ana kurala uymazlık edemez!(Hangi Atatürk s. 221)
Bu Milet ordusuyla bir bütündür. NATO sonrası, Türkiye’de gerçekleştirilen tüm darbeler ABD/CIA eliyle ve cuntacı NATOCU paşaların işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir.
‘Hafife alınamayacak bir ordu’
Uzun yıllar uğraşıp ancak bu kadar ileri gidebildiler. İşte bunun hırsıyla koca Türk ordusunun büyük ruhuna saldırıyor, yedi düvel Anayasasıyla Türk ordusunun tasfiyesini planlıyorlar. TESEV raporlarıyla batılı mihraklara ‘Askeri sanayi durdurun! Ulusal savunma Sanayine darbe vurun!’’ mesajı yolluyorlar. (Bkz Mehmet Ali Güller yazısı)
Ama kusura bakmasınlar, hedeflerine ulaşamayacaklar… Bir süredir izlediğimiz gizli kapılar ardındaki pazarlıklar, ordu içindeki operasyonlar, Washington’dan çizili harekât planları, çürük elma atamaları, işte gidecekleri yer o kadar!
Arslan Bulut’un dediği gibi bu ordu , ‘hafife alınamayacak’ kadar heybetli, çünkü bu ordu ulusun bağrından yetişti, toprakta değil, yüreklerde her kaybettiğimiz yiğidin sesi: Allah Allah!
Ve bu ordu, kukla tiyatrosunun perde arkasındakiler ve kuklalar için, hayli deneyli ve
 GAZİ PAŞA ruhuyla DİPDİRİ! 
Zaten bu nedenle bu kadar fırıldak döndürülmesi…

Banu AVAR
banuavar@superonline.com
www.banuavar.com.tr

NOT:
TESEV başkanı CAN PEKER'in kız kardeşi şu anda Milli Eğitim Bakanı NİMET ÇUBUKÇU olduğunu da dikkatten kaçırmayın.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."