14 Ağustos 2009 Cuma

ÇETİN YETKİN
Emperyalizmin siyaseti dünden bugüne aynı... Mustafa Kemal Atatürk, oynanan büyük oyunu böyle özetlemişti: Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira heyeti ile hemfikir olarak çalışıyor...
Tarih tekerrür eder mi, etmez mi? Başka bir deyişle tarihsel olaylar yeni baştan yaşanır mı, yaşanmaz mı? Tartışmalı bir konu bu. Ancak, kuramsal olarak şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bir ülkede geçmişte var olan ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar, şu ya da bu nedenle, pek benzer bir biçimde yeniden ortaya çıkarsa bunların sonuçları da benzer bir biçimde yeniden yaşama geçer. Ne var ki, bunun için tarihten hiç ders alamayacak denli bilgisiz olmak ya da geçmişte yaşananları bilerek ve isteyerek şimdiki zamana taşımayı istemek gerekir. İşin bir başka yönü daha var: Emperyalizmin boyunduruk altına almak istediği ülkelere karşı izlediği siyasa dünden bugüne özünde değişmiş değildir. Bu nedenle, emperyalist devletler, eğer planlarını gerçekleştirmekte bir engelle karşılaşmış iseler, ilk olanakta bu planlarını yeniden uygulamaya koyarlar. Bu durumda da bu çerçevede olaylar yeniden yaşanmaya başlar. Bugün Türkiye’de yaşananlar tam anlamı ile budur. Sevr Antlaşması ile Türkiye’yi bölüp parçalayan, Osmanlı Devleti’ni bütünüyle buyrukları altında olan ve devlet demeğe bin tanık isteyen küçücük bir toprak parçasında tutsak kılarak sonunda amaçlarına ulaştıklarını sanan emperyalist devletleri Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Millî Mücadelemiz hüsrana uğratmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulan ve hızla gelişen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise, bu hüsranı onlar için daha da dayanılmaz yapmıştır. Ama emperyalistler engellenen Türkiye’yi bölüp parçalama planlarından vaz geçecek değillerdi. Uygun zamanı bekleyeceklerdi. Yalnız beklemekle de yetinmeyecek, Sevr’e götüren koşulları yeniden yaşama geçirmek için ellerinden geleni yapacaklardı. İşte, onlara göre, gün bugündür; yeni bir Sevr için koşullar kotarılıp pişirilmiştir!... Ne ki, içimizden kimileri tarihten ders almayacak denli cahil ya da tıpkı o günlerin kimi Osmanlı önde gelenleri gibi işbirlikçi olsalar da Türk ulusu bu dersi almıştır. Kaldı ki, izlememiz gereken yolu da bize Atatürk göstermiş bulunuyor. Sevr günlerindeki ortam ve günümüz Sevr’e giden yol, 1838 yılında önce İngiltere ile imzalanan, arkasından da başka Avrupa devletlerinin katıldığı Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile çizilmiştir. Bu antlaşmayı izleyen gelişmeler ile Türkiye’yi bugünkü içler acısı duruma getiren gelişmeler arasında büyük bir koşutluk vardır. Bu gelişmeler üzerinde duracağım, ama önce Sevr Antlaşması’nın imzaladığı günlerde yaşananlar ile günümüzde olup bitenler arasında nasıl bir benzerlik olduğunu kısaca belirtmek aydınlatıcı olacaktır. Basında ulusalcı subaylara karalama kampanyası O günlerde basının büyük bölümü işbirlikçi ve mandacıydı. Bunların yayınlarında ulusalcı subaylara karşı bir kampanya başlatılmıştı. Örneğin, Hukuk-u Beşer gazetesinin (ne ilginç değil mi, gazetenin adı “İnsan Hakları!”) 24 Mart 1919 günlü sayısında ordu komutanlarına “haydutlar”, “sefiller” deniliyor ve komutanlara milyonlarca altın ve gümüş akçe verildiği öne sürülmüş bulunuyordu. Haklarında bu iftirada bulunan komutanlardan biri de Mustafa Kemal Paşa idi. (Mustafa Kemal Paşa’nın bu yayına tepkisi ve yanıtı, sonraki gelişmeler için bkz. ÖMER SAMİ COŞAR: “1919’da Mustafa Kemal Ve İstanbul Basını” ; Milliyet, 19-23 Mayıs 1968) 17 Nisan 1919’da bu kere İkdam gazetesi şu savı ortaya atacaktı: Hareket Ordusu 31 Mart isyanını bastırmak üzere İstanbul’a geldiğinde subaylar Yıldız Sarayı’na girmiş ve II.Abdülhamit’in mücevherleri ve parasına el koymuşlar ve bunları kendi aralarında paylaştırmışlarmış. Anımsatayım ki, Mustafa Kemal de Hareket Ordusu’ndaydı! (Aynı yerde). Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıfı Kemal Bey’in Ermenileri öldürttüğü savı ile 10 Nisan 1919’da idam edilmesi üzerine cenaze töreninde bu haksızlığa karşı duyulan tepki açığa çıkacak ve törendeki protestolara bazı subaylar da katılınca Alemdar gazetesinde Refi Cevat (Ulunay), devletin suçlu bulduğu bir “haydut” un cenazesine katılarak tepkilerini dile getiren ve devletin üniformasını taşıyan subayların yakalanarak Kemal Bey gibi yargılanmalarını isteyecekti. (ALPAY KABACALI: “Mütareke İstanbul’unda İşbirlikçi Basın” ; Cumhuriyet, 8-11 Ekim 1995, 9 Ekim 1995). Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nın açıldığı gün, 23 Nisan 1920’de, Peyam-Sabah gazetesinde şöyle deniyordu: “Teşkilat-ı milliye sergerdeleri [önderleri] bir türlü idrak edemediler ve hâlâ edemiyorlar ki mütarekeden beri biz bu kûşe-i şarkta [Doğu’nun bu köşesinde] bir âmil-i sulh ve selâh [barış ve düzen etkeni] olma itibariyle beyneddüvel [devletler arasında] az çok muteber bir mevki kazanabilir ve mazideki siyaseti vesaire bütün hatalarımızı unutturabilirdik. Böyle yapmak tabiatı ile saçlarını harp ve darp değirmelerinde ağartan zorbaların elinden gelmezdi... .. bu mahlûklar kadar başları ezilmek ister yılanlar tasavvur edilemez. Göze görünür, açıktan açığa düşmanlar onlara bin kere müreccahtırlar [yeğdirler].” (FAİK REŞİT UNAT: “23 Nisan 1920 Tarihli İki Gazete” , Ülkü, 1 Mayıs 1942). Refi Cevat, ayrıca Alemdar gazetesinde çeşitli yazılarında başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere ulusalcı subaylara ağır hakaretler savurup durmuştu. Bunlardan birkaç örnek: “Para için memleketi satan bu herifler, para için babalarını bile satarlar.” ( “Salâh-ı Mevcudiyet İçün” ; 26 Temmuz 1920). “....dört baldırı çıplağın yaptığı bu delilik için memleketin tamamen mahvolmasına göz yummak doğru olmaz.” ( “Her Şey Mahvoldu, Yalnız Namus” ; 19 Mayıs 1920). “....serseriler.... lânet olsun.” ( “Korktuğumuz Başımıza Geldi” ; 26 Haziran 1920). Bu sözler bugün “yandaş medya” nın yayınlarından hiç de farklı değildi. “Sivil toplum örgütleri” Tıpkı bugün olduğu gibi o günlerde de yabancıların buyruğunda, onlardan beslenen ve ülkeyi bölüp parçalamak amacını güden dernekler, bugünkü deyişle de “sivil toplum örgütleri” vardı. Rum ve Ermeni Patrikhaneleri de bu amaçla hareket ediyorlardı. Atatürk, Nutuk’da bu konuda şöyle der: “....memleketin her tarafında, anasırı Hıristiyaniye [Hıristiyan unsurlar] hafî [gizli], celî [açık] hususî emel ve maksatlarının temini istihsaline, devletin bir an çökmesine sarfı mesai ediyorlar. ... ..Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira heyeti ile hemfikir olarak çalışıyor... .” Ama Atatürk’ün şu saptaması daha önemli: “İstanbul’dan idare olunan Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu cemiyetin maksadı, ecnebi tahtı himayesinde [yabancı koruması altında], bir Kürt hükümeti vücuda getirmekti.” Kürtler, aynı amaçla, Kürt kadın derneği gibi başka dernekler de kurmuşlardı. Bu “sivil toplum örgütleri” inden biri üzerinde, günümüzde tıpatıp benzerleri bulunduğu için, ayrıca durmak gerekiyor: İngiliz Muhipleri Cemiyeti, yani İngilizleri Sevenler/Dostları Derneği!... Bu dernek, ister istemez, bugün Avrupa Birliği’ne âşık olanlarca kurulan dernekleri ya da vakıfları çağrıştırıyor. Cemiyet’in ne olduğunu yine Nutuk’tan izleyelim: “Bu cemiyetin iki cephe ve mahiyeti vardı. Biri alenî cephesi ve medenî teşebbüsatla, İngiliz himayesini talep ve temine matuf idi. Diğeri hafî [gizli] ciheti idi. Asıl faaliyet bu cihette idi. Memleket dahilinde teşkilât yaparak isyan ve ihtilâl çıkarmak, şuur-u millîyi felce uğratmak, ecnebi müdahalesini teshil etmek [kolaylaştırmak] gibi hainane teşebbüsat, cemiyetin bu hafî kolu tarafından idare edilmekte idi.” İngilizce adı The Friends of England Association olan Cemiyet’in kuruluş tarihi, 20 Mayıs 1919. Yani, Mustafa Kemal Paşa’nın vatanı kurtarmak için Samsun’a çıkışından bir gün sonra! Kurucuları Sait Molla ile İngiliz rahip Frew. Bu rahip, İngiliz istihbarat ajanıydı ama padişah onu Osmanlı Devleti’nin nişanını vererek ödüllendirmişti. (MUSA ÇADIRCI: “İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne İlişkin Belgeler” ; Atatürkçü Bilinç, Ocak 1994, sayı 1, s.80-84). Tarık Zafer Tunaya, bu Cemiyet için şöyle der: “İngiliz parasıyla, İngiliz kontrolu altında İngiliz politikasının savunuculuğunu üstlenmiş Türkler tarafından kurulmuştur. (Türkiye’de Siyasî Partiler, C.II; Hürriyet Vakfı yyn., İstanbul, 1986, s. 474). Demek ki, Avrupalılar’dan para alınarak sivil toplum örgütü kurmak yeni bir şey değilmiş!... Fransız gazeteci Gaulis 1921 yılında İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin faaliyetlerini öyle özetliyor: ”... .Anadolu’da karışık unsurlar arasında taraftar bulabiliyor. Bu tahrikçi ajanlar birçok insanı öldürtüyor. Hadiseleri hep milliyetçilere mal etmek isteyecek, Adapazarı isyanını onlara karşı tertipleyecekler. Çerkesler nezdinde, Kürdistan dedikleri yerde, ayrıca feodallik ve klan rejiminin bulunduğu her yerde faaliyet gösterecekler. “ (BERTHE G. GAULIS: Çankaya Akşamları; Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2001, C.I, s.93).
Refi Cevat, Alemdar gazetesinde çeşitli yazılarında başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere ulusalcı subaylara ağır hakaretler savurup durmuştu.
Cemiyetin kurucuları arasındaki rahip Frew İngiliz istihbarat ajanıydı ama padişah onu Osmanlı Devleti’nin nişanını vererek ödüllendirmişti.
Sevr’e karşı çıkacak aydınlara sürgün ve hapis Ne ilginçtir ki, Sevr’e karşı çıkacak olan içlerinde gazeteciler, düşün adamları ve subaylar bulunan ve ayrıca Ali Çetinkaya gibi Yunan’a karşı silahlı direniş başlatan, Ali İhsan Sabis gibi komutasındaki birliklerin silahlarını teslim etmemekte direnen subaylar İngilizler’in emri ile önce tutuklanmışlar, sonra da Malta adasında toplanarak bir esir kampına kapatılmışlardır. Bu kişilerin kimileri de işbirlikçilerin, Ermeniler’in ve Rumlar’ın ihbarları ile belirlenmiş bulunuyordu. Sayıları 144’ü bulmuştu. Böylece, Vural Savaş’ın da belirttiği gibi, bu vatanseverler ülkeden soyutlanarak, ulusal bir direniş için herhangi bir girişimde bulunmaları engellenmiş oluyordu. Bir bölümü için ise Ermeniler’e karşı kıyım yaptıkları öne sürülmekteydi. Önce Limni adasında esir kampına kapatılanlar ve arkasından Malta’ya gönderilenler arasında Ziya Gökalp de vardı. Bu tutsaklık süresince Ziya Gökalp eşine ve çocuklarına mektuplar yazıp göndermiş bulunuyor. Bunlardan 11 Ağustos 1919 tarihli olanında yer alan şu satırlar, bugün Silivri’de tutuklu bulunanların duyguları ile tam bir koşutluk gösterse gerektir: “.....Burada vakit kendi kendine geçer. İnsan yaşamasını bilirse, hayat zor bir şey değildir. Yaşamak için, önce insanın bir mefkûresi [ideali, ülküsü] olmalı! Mefkûre tükenmez heyecanların, ümitlerin kaynağıdır. Mefkûreler millî felaketler zamanında doğar. Bugün, Türkler’in en mefkûreli olacakları zamandır.... Mefkûreli nerede olsa vaktini duygu ve heyecan içinde geçirir. Dış etkenlerin hiçbiri, onu millî ümitten yoksun bırakamaz.” (ZİYA GÖKALP: Hürriyet’e Mektuplar; Toker yyn., İstanbul, 2005, s.34-35).
Amerika, bir Kürt ve bir de Ermeni devleti planlıyordu Sevr Antlaşması uygulanabilseydi, antlaşmanın başlıca hükümlerine göre Osmanlının elinde kalan topraklar üzerinde kurulacak Kürdistan ve Ermenistan’ın dışında, İzmir ve yöresi de Yunanistan’a verilecekti.
Bugün görüyoruz ki kendilerine her nedense “aydın” diyenler bağımsız ulusal devletlerin modasının geçtiğini, Türkiye’nin demokratikleşmesi için özellikle Avrupa Birliği’nin isteklerininin yerine getirilmesi gerektiğini yazıp çiziyorlar. Kimileri de açıkça Amerika’nın süper güç olduğu, ona karşı konulamayacağı, bu nedenle de onun dümen suyunda gidilmesi gerektiği görüşünde. Avrupa Birliği’nin dayatmalarının ülkeyi ne duruma getirdiği ortada. Bu konuda ayrıca bir şey söylemeye gerek yok. Ne ki, Avrupa Birlikçilerinin düşleri bir gün gerçekleşecek ve bu arada AB de siyasal ve hukuksal örgütlenmesini tamamlayacak olsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığının son bulacağını bir sır gibi saklıyorlar. Ama kimi zaman ister istemez bu gerçeği dile getirmek zorunda kaldıkları da oluyor. Örneğin; AKP’nin Ergun Özbudun başkanlığındaki kurula hazırlattığı Anayasa taslağının genel gerekçesinde “egemenlik yetkisi” için şöyle denilmektedir: “Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır.” Bu, şu demektir: AB Parlamentosu tam anlamıyla bir yasama meclisi niteliğini kazandığı, oluşacak federal bir AB’nin de başkenti Brüksel olduğunda, bu parlamentonun çıkardığı yasalar, Türkiye’de doğrudan uygulanacak, Brüksel’deki iktidarın buyrukları ülkemizde geçerli olacaktır. Türkiye’nin bu parlamentoda nüfusu oranında temsil edilmesi de hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Çünkü, Türk temsilciler her durumda Hıristiyan büyük çoğunluk karşısında azınlıkta kalacaklardır. Bunun adı, Türkiye’nin Avrupa’nın vesayeti, emir ve komutası altına sokulmasıdır. Daha açık bir deyişle, manda yönetiminden başka bir şey değildir, hatta ondan daha da ileridir. Halide Edip Adıvar’ın Sivas Kongresi’ne Mustafa Kemal Paşa’ya yolladığı ve Nutuk’da yer verilen telgraftan okuyacağımız şu satırlar mandacı kafanın o günden bugüne özünde pek de değişmediğini kanıtlayacaktır: “... .. lâzım gelen para, ihtisas ve kudrete malik değiliz... .. Tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir netice veren yeni bir hayat yaratamıyoruz... ... .Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kadir asrî bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor... . ... .Kendimizi Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz... . ... .Sergüzeşt ve cidal [kavga] devri artık geçmiştir... .” Bu sözler Amerikan mandası yandaşlarının görüşüydü. Bir de İngiliz mandasını isteyenler vardı. Refii Cevat bunlardan biriydi ve o da örneğin şöyle diyordu: “Hasta vücudumuzu iyileştirecek olan doktor, Anglo-Sakson ırkıdır, İngiltere’dir.” (“Kimi İstiyoruz?” ; Alemdar, 19 Mayıs 1919). “Türkler’in kendi güçleri ile adam olmalarına imkan yok, yatağımıza serilmeden önce bir kere daha ellerimizi İngiltere’ye uzatalım.” ( “İngiltere’yi İstiyoruz” ; Alemdar, 21 Mayıs 1919). Atatürk, Nutuk’da mandacıları şu sözlerle niteler: “Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâl-i tamme [tam bağımsızlığa] malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyet-i mütemeddine [uygar insanlık] muvacehesinde [karşısında] uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kesb-i liyakat edemez [hak kazanamaz.]” Ne acıdır ki bugün de yabancılara uşaklık edenler var.
Halide Edip Adıvar, Sivas Kongresi’ne Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği telgrafta, “.... Kendimizi, Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz...” diyerek Amerikan mandası yandaşlarının görüşünü ifade ediyordu. (Resim; Kuva-yı Milliye Atilla Oral -Jotun- kitabından alınmıştır.)
Yeni bir Sevr’e doğru Sevr Antlaşması uygulanabilseydi, antlaşmanın başlıca hükümlerine göre, Osmanlı Devleti’nin elinde kalan topraklar üzerinde Kürdistan ve Ermenistan devletleri kurulacak, İzmir ve yöresi Yunanistan’a verilecekti. Ayrıca, Osmanlı Devleti’ne bırakılan toprak üzerinde de İngiltere, Fransa ve İtalya’ya nüfuz bölgeleri tanınıyordu. İstanbul uluslararası açık kent olacak, Boğazlar kendi bütçesi, yönetimi ve silahlı gücü olan bir komisyon tarafından yönetilecekti. Azınlıklara ayrıcalıklar tanınacak, askerlik yapmayacaklardı. İsterlerse Osmanlı vatandaşlığından çıkabilecekler ama yine bulundukları yerlerde yaşayabileceklerdi. Ordu, en fazla 50.700 kişi olacak, ağır silahları, uçak ve denizaltısı olmayacaktı. Donanma ise 13 küçük gemiden oluşacaktı. Fransız, İtalyan ve İngilizler’den oluşan bir malî komisyon devletin gelir ve giderlerini denetleyecek ve düzenleyecekti. Bilindiği üzere, TBMM bu antlaşmayı imzalayanları ve onaylayanları 19 Ağustos 1919’da “vatan haini” ilan ederek, antlaşmayı tanımadığını belirtecektir. Bugüne gelelim. Bir kere bir Kürdistan devle
Yeni yeni azınlıklar yaratılmakta ve bunlara ayrıcalıklar tanınması istenmektedir inin kurulma süreci başlamış bulunmaktadır. Çıkarılan kimi yasalarla neredeyse Türkiye’nin tümü bir bakıma Avrupa Birliği’nin nüfuz bölgesi durumuna gelmek üzeredir. Yeni yeni azınlıklar yaratılmakta ve bunlara ayrıcalıklar tanınması istenmektedir. TSK’nın mevcudunun azaltılması gündeme getirilmiştir. Devletin gelir ve giderleri IMF’nin denetimi altındadır. Açıkçası, Sevr’in kapısı bir kez daha aralanmıştır!... Ne var ki, AB’nin bazı dayatmaları, Sevr’de yer almayan yeni yapılanmaları da gündeme getirmiş bulunuyor.
Kültür emperyalizmi Kültür emperyalizmi, emperyalistlerin kaba kuvvetten de öte en güçlü silahlarıdır Amerikan ya da İngiliz mandasını isteyenler, bunu sağlamak için Amerika’ya başvuranlar, bir gerçeği ya görememişlerdi ya da gördükleri halde gizlemişlerdi. Oysa, bu gerçek çok açıktı: En başta Amerika, Anadolu’da bir Kürt ve bir de Ermeni devleti kurulmasını planlamış bulunuyordu. O zaman nasıl oluyordu da, kurulması planlanan bu kukla devletlerin harita üzerinde yerleri ve sınırları da açıkça gösterilmiş iken Amerika kurtarıcı olarak görülebiliyordu? Bu soruya yanıt vermeden önce bugün Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın aynı doğrultuda çizip dağıttıkları haritaları, buna karşın düzlüğe çıkmayı yine Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın isteklerine boyun eğmede gösterenleri anımsamak gerekir! Sorunun bir yanıtı, “kültür emperyalizmi” dir. Bir başka yanıtı ise, “hıyanet” tir. Hainler üzerinde durmaya değmez. Buna karşılık, Türk ulusunu Tanzimat’tan başlayarak Atatürk’e kadar hedefine alan kültür emperyalizmi, uzunca bir süredir yine etkisini yoğunlaştırmıştır. Kültür emperyalizmi, emperyalistlerin kaba kuvvetten de öte en güçlü silahlarıdır. Amacı, hedef ülkelerin insanlarını kendiliğinden emperyalizmin çıkarlarına hizmet eder duruma getirmektir. Kültür emperyalizmi, Batılılar’ın yenilmezliği ve üstünlüğü düşüncesini, üstün Avrupalı karşısında aşağılık duygusunu, ulusun kendine özgü değerlerinin anlamsızlığını, Batılılar’a benzeme isteğini, onların her zaman haklı olduğu kanısını v.b. insanlara aşılamaktır. Hedef ülkenin dili ve dini yozlaştırılır, tarihine yabancılaştırılır, etnik yapılar ön plana çıkarılır. Bunun da yolu, açtıkları okullar, kültür merkezleri, misyonerlik faaliyetleri, öğrencileri kendi ülkelerinde eğitmek, okullarda ve üniversitelerde yabancı dilde eğitim yapmak ve emperyalistlerin bakış açısını kökleştirmek, her türlü kitle iletişim aracını kullanmaktan geçer. Günümüzde bunların tümünü yeniden yaşıyoruz. Tanzimat’tan başlayarak Osmanlı Devleti, tıpkı bugünkü gibi, kültür emperyalizminin uygulama alanı olmuştu. Osmanlı’da Sevr ve Mütareke yılları bu uygulamanın ne denli başarılı ve can alıcı olduğunu ortaya koymuştur. Bugün eğer kültür emperyalizminin aynı uygulamalarına bir son verilmeyecek olursa, Mütareke yıllarını yeniden yaşayacağımız kuşkusuzdur.
Tarihimizdeki ilk satılık memleket vesikası: Balta Limanı Ticaret Antlaşması Osmanlı yöneticileri imzaladıkları bu antlaşma ile, devletin başına Düyun-u Umumiye İdaresi gibi bir belayı musallat etmişlerdi...
Osmanlı Devleti, hangi süreçten geçerek yaşamını Sevr ile sonuçlandırdı? Bu soruya verilecek yanıt, ibret verici olduğu kadar, son çeyrek yüzyıldır Türkiye’de yaşananlara da ışık tutacaktır. İki antlaşma arasındaki benzerlik 1838 yılına gelinceye değin, Osmanlı Devleti’nin daha da sömürgeleştirilmesini engelleyen bazı kısıtlamalar vardı. Bunların başında da Osmanlı toprakları üzerinde yabancıların iç ticaret yapamamaları, ithal edilen malların iç pazarda satışının ancak Osmanlı vatandaşlarınca yapılması geliyordu. Bir başka engel ise, “yed-i vahit” denilen tekel yöntemiydi. Buna göre bazı malların üretim, alım-satım hakkı yerli tacirlere bir tekel olarak verilmekte ve bu doğal olarak en başta İngiliz çıkarlarını engellemekteydi. Ayrıca, İngiltere gümrük resimlerinden de yakınmaktaydı. İşte, İngiltere’nin isteği ve Mustafa Reşit Paşa’nın çabaları ile 16 Ağustos 1838’de bütün bu engelleri kaldıran ve gümrük resimlerinde indirimler yapan ya da bazılarını kaldıran Balta Limanı Ticaret Antlaşması önce İngiltere ile imzalanacak, arkasından buna öteki Avrupa devletleri de katılacaktı. AB’ye gireceğiz diye imzaladığımız Gümrük Birliği Antlaşması ile bu antlaşma fazlasıyla benzerlik göstermektedir. (Bu konuda örneğin bkz. SEMİH KALKANOĞLU: “Osmanlı’da Ticaret Antlaşmaları Ve... Gümrük Birliği” ; Strateji, Eylül 1995). Sonuçları da hiç farklı olmayacaktır. Bu antlaşma ile devlet ekonomik bağımsızlığını yitirmiş, devletin bağımsız dış ticaret politikası izlemesi olanağı ortadan kalkmış, sanayileşme engellenmiş, ticaret yabancı egemenliğine geçmiş, tarımsal üretim yabancı sanayi malları karşısında gerilemiş, işçi ve tüccar yoksullaşmış, hazine gelirleri azalmış ve dış borçlanmanın yolu açılmıştır. (Bkz.Prof.Dr.CİHAN DURA: “1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması Ve Çöküş” ; Gazete Müdafaa-i Hukuk, 2 Şubat 2001). Antlaşma sonrası yaşanan bu gelişmeleri doğrudan gözlemlenerek Eugene Morel tarafından 1866 yılında yazılan Türkiye Ve Reformları adlı kitapta durum şöyle dile getirilmiş bulunuyor: “1838 Antlaşması’nın sonucu üretimi felce uğratmak, çiftçinin gelirini azaltmak, kısacası tarıma zarar vermek oldu.” (çev. S.Belli, Süreç yyn., İstanbul, 1984, s.115). Prof.Dr.Yusuf Kemal Tengirşek de, Osmanlı yöneticilerinin, “.... bu muahedenin neticede memleketin sanayiinin belini doğrultamaz hale getireceğini, devletin başına Düyûn-u Umûmîye idaresi gibi bir bela musallat edeceğini” sezememiş olduklarını belirtmektedir. ( “Haricî Ticaret Siyaseti” ; Yüzüncü Yıldönümü Nedeniyle Tanzimat-I, s.319). Prof.Dr.Niyazi Berkes’e göre ise bu antlaşma, “tarihimizdeki ilk satılık memleket vesikasıdır.” (Batıcılık, Ulusçuluk Ve Toplumsal Devrimler “; Yön, 5 Mart 1965). Gümrük Birliği Antlaşması’nın Tansu Çiller’in Başbakan, Deniz Baykal’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemde imzalandığını belirtmeden geçmeyelim. 1856 Islahat Fermanı 1853-1856 Kırım Savaşı bitiminde, başta İngiltere olmak üzere Osmanlı Devleti’nin bu savaştaki müttefiklerin isteği üzerine 1839’daki gayrimüslim Osmanlılar’a tanınan hakları pekiştiren ve dahası bunlara ayrıcalıklar ekleyen Islahat Fermanı ilan edilmiştir. Ferman’da: “Devlet-i âliyyemizin şanına muvaffak [uygun] ve milel-i mütemeddine [uygar uluslar arasında] bihakkın [hakkı ile] haiz olduğu mevki-i âli ve mühime [yüksek ve önemli yere] lâyık olan hâlin kemale isâli [yetkinliğe / olgunluğa ulaştırılması] için şimdiye kadar vaz’ve tesisine muvaffak olduğum nizamat-ı cedide-i hayriyenin [hayırlı yeni düzenlemelerin] ez ser-i nev tekit ve tevali [yeni baştan iyileştirip pekiştirmek... .” için bu fermanın çıkarıldığı açıklanmakta ve hemen arkasından da, “... .müttefik-i hass-ı bahir-ül-ihlâsımız olan [parlak kurtuluşumuzda öz müttefikimiz olan] düvel-i mufahhamanın [ulu / büyük devletlerin] himmet ü muâvenet-i hayırhâhaneleri eseri olmak üzere [hizmet ve iyiliksever yardımlarının eseri / sonucu olmak üzere] Devlet-i âliyyemizin bu kere binâyetillâhî Taalâ haricen hukuk-ı seniyyesi bir kat daha teekküt eylediğine [dışta yüksek hukuku bir kat daha pekiştiğine göre]... .” ülke içinde de Osmanlı uyruklarının durumlarının daha da iyileştirileceği belirtilmekteydi. 1856 Fermanı’nın en dikkate değer yönü, Osmanlı Devleti’nin “Avrupalı sayılmak” isteğidir. Ferman’ın yukarıya alınan ilk bölümü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Artık, bir Avrupa devleti olmak, Osmanlı yöneticilerinin başta gelen bir amacıdır ve bunun için de her türlü ödünün verilmesinden kaçınılmayacaktır. Tıpkı bugünkü gibi... İkinci bir yön de, Osmanlı Hıristiyanları’na ve bu arada Yahudileri’ne tanınan ayrıcalıklar ve toplum olarak örgütlenme hakkıdır. Bir kere, patrikler görevlerini ölünceye değin sürdüreceklerdir. Bundan böyle, patriklere, ruhban sınıfından olanlara ve “cemaat başıları” na devletçe aylık bağlanacaktır. Ayrıca, bu cemaatlere devletçe uygun bir gelir sağlanacaktır. En önemlisi ise, Ferman’da gayrimüslim cemaatlerin cemaat işlerinin yönetiminin ruhbanı ve halkı arasında seçilmiş temsilcilerden oluşan bir meclise bırakılmış olmasıdır. Bu hak ve ayrıcalık, Türkler’e tanınmış değildi. Bu, Türkler ile Osmanlı Hıristiyan ve Yahudileri arasında tam anlamıyla bir eşitsizlik demekti. Bu nedenle, Sadri Maksudî Arsal, Tanzimat fermanları karşısında Türkler’in ve Osmanlı’daki öteki halklarının durumlarını karşılaştırırken Türkler’in resmen ikinci sınıf insan durumuna indirildiğini belirtir. Şunu da ekleyeyim ki, Osmanlı gayrimüslimlerine tanınan bu ayrıcalıklar onların ulus olarak örgütlenmelerini ve bilinçlenmelerini sağlamış, buna karşılık Türkler’e bu olanak verilmemiştir. Prof.Dr.Bülent Tanör, bu fermanı Osmanlı gayrimüslimlerinin “kendilerinin ilan etmediği bir ’bağımsızlık bildirisi’” olarak nitelendirmektedir. (Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri; 9.basım, Yapı Kredi yyn., İstanbul, 2002, s.97). Bugün kimi Kürt kökenli vatandaşlarımıza tanınan ayrıcalıklar ve henüz ne olduğunu bilmediğimiz “Kürt açılımı” da ola ki, bu vatandaşlarımızın kendilerinin değil, ama Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin onlar adına ilan ettikleri bir bağımsızlık bildirisinin hiç olmazsa ön hazırlığı mıdır acaba!? Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşit Paşa’dır. Bakın o bile kendi eserinden yakınacak ve diyecektir ki: “Hıristiyanlar bir şey yapmamış iken bu kadar imtiyazata [ayrıcalığa] nail oldukları halde ben bu Millet’ten ve Devlet-i âliyyenin bunca senelik vükâlasından [vekilinden / bakanından] bulunduğum halde efkârımı [fikirlerimi / düşüncelerimi] serbest söyleyecek kadar imtiyazım olmasın mı?” (AHMED CEVDET PAŞA: Tezakir; TTK yyn., Ankara, C.I, 1953, s.68).
Antlaşmayı önce İngiltere imzalayacak sonra da peşine öteki Avrupa devletleri katılacaktı
Islahat Fermanı Türkler ile Osmanlı Hıristiyan ve Yahudileri arasında tam bir eşitsizlik getiriyordu Balta Limanı Ticaret Antlaşması, 1838 yılında Baltalimanı’nda Mustafa Reşit Paşa’nın XIX. yüzyılda yaptırmış olduğu ahşap yalısında imzalandı. Bu yalıda daha sonra, 1839, 1840 ve 1846 yıllarında İngiltere, Fransa, Rusya ve Belçika ile yapılan ikili ticari ve siyasi anlaşmalar imzalandı.
1839 Gülhane Hattı Gülhane Hattı ile, gerçekte bundan sonra yapılacak tüm ıslahat, gayrimüslüm uyruklar için olacaktı.
Bilindiği gibi, Tanzimat adı verilen dönem 1839 Gülhane Hattı ile başlamıştır. Bu Hat’ta birtakım iyileştirilmeler yapılacağı bildirilmekte, ayrıca can ve mal güvenliği ile vicdan özgürlüğünün tanınacağı açıklanmaktadır. Müslüman olsun ya da olmasın bütün Osmanlı vatandaşlarının bu hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanacağı da öngörülmekteydi. Vergilerin yükümlülerin gelirlerine göre alınacağı, kanunsuz vergi toplanmayacağı açıklanmaktaydı. Tüm Osmanlı vatandaşları da ayırımsız olarak askerlik yapacaklardı. Hatt’ın metni okunduğunda bunun kişi hak ve özgürlükleri açısından son derecede olumlu ve yerinde olduğu düşünülebilir. Ancak, bu Hat ile birlikte, bir kere bundan böyle yapılacak tüm ” Islahat “ın Türk halkı için değil, gayrimüslim uyruklar için olmasının temeli atılmış olmaktadır. İkincisi, Hat, Avrupa devletlerinin İstanbul’da bulunan elçileri çağrılarak onlara okunmuş, bildirilmiştir. O kadar ki, Hat’ta eski düzenin değiştiğine ve Osmanlı uyruklarına yeni haklar tanındığına yabancı devletlerin elçilerinin tanık olmaları gerektiği açıklanmış bulunmaktadır: ”... .düvel-i mütehabbe dahi [dost devletler de] bu usulün inşallah-ı Taalâ ilelebed bekasına şahid olmak üzere Dersaadetimizde mukim bilcümle süferaya [sefirlere / elçilere] dahi resmen bildirilsin. Yabancı devlet elçilerinin devletin kendi vatandaşlarına tanıyacağı hak ve özgürlüklere tanık olmalanı istemek, devleti küçük düşürmek olması bir yana, devleti yabancı devletlerin ipoteği altına sokmak demekti. Bugün iki de bir de AB devletlerinin elçilerine ziyafet verip de AB yolunda Türkiye’nin ne güzel ilerlediğini anlatmanın bundan bir farkı var mıdır?
Tanzimat döneminde elçiler, yöneticilerle içli dışlıydılar; Bakan atayıp, bakan azlediyorlardı İngiliz Times gazetesi, Osmanlı hükümetlerinin ancak yabancıların mali çıkarlarını korudukları sürece iş başında kalabileceklerini yazabiliyordu.
Osmanlı Devleti’ni Sevr’götüren süreçte önemli bir gelişme de Avrupa devletlerinin, devletin içişlerine burunları sokmaları, elçilerin devleti yönetir duruma gelmeleridir. Bir kere Tanzimat döneminde elçilerin Osmanlı yöneticileri ile nasıl içli dışlı olduklarına ilk önemli örnek, dönemin ünlü devlet adamı Mustafa Reşit Paşa’nın birkaç kez görevden alınıp yeniden göreve getirilmesidir. Paşa’nın 1841’de görevden alınmasında İngiliz elçisi Ponsonby’nin, 1846’da yeniden Hariciye Nazırlığı’na getirilmesinde de o tarihteki İngiliz elçisi Canning’in belirleyici olduğu bilinir. En iyisi, bu iş nasıl kotarılmış Canning’in kendisinden dinleyelim: “Reşit Paşa’nın işbaşına getirilmesinin bu bakımdan çok hayırlı olacağına inanıyordum. 1845’te Balta Limanı’nındaki görüşmelerimizde sık sık buluşmayı kararlaştırmıştık. Gelgelelim açıkta bir devlet adamı Türkiye’de ayağını denk almayı bilmeliydi; yabancı bir diplomatla münasebeti şüpheye yol açacağından başka birinin evinde gizlice buluşuyorduk. Bu görüşmelerin sonucu olarak kabinede değişmeler yapıldı... .” (STANLEY LANE POOLE: Lord Stratford Canning’in Türkiye Anıları; 3.basım, TVY yyn., İstanbul, 1999, s.98). Canning, 1845 yılı içinde eşine yazdığı bir mektupta da şöyle diyordu: “Paris’ten ayrılmadan bu mektup eline geçecek olursa, Reşit Paşa’ya bir haber yollayıver! Onun için elimden geleni yapıyorum. Son değişikliklerden sonra dönmesi mümkün olacak galiba. Şimdilik ihtiyatlı davransın.” (aynı yerde, s.104). Canning’in 9 Temmuz 1853’te de yine eşine yazdığı mektupta şu satırlar yer alacaktı: “Osmanlı hükümeti apansız değişiverdi. Reşit’le, Sadrazam azledildi. O saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.” (aynı yerde, s.104). İngiliz elçisi, Reşit Paşa ile, şüpheye yol açmamak için gizlice buluşuyordu Aynı elçinin 15 Nisan 1854 tarihli mektubundan: “... .iki paşanın cezalandırılmasında ısrar ettim, Vazifelerinden geri çağrıldılar, ceza da görecekler... .” (aynı yerde, s.166). Günümüzdeki değişiklik, İngiltere’nin yerini Amerika’nın almış olmasıdır!... Ama bu arada DSP, MHP ve ANAP koalisyonunda AB’nin dayatmalarına karşı çıktıkları için MHP’li iki bakanın görevlerinden ayrılmak zorunda kaldığını da unutmamak gerekir... Elçilik ve konsolosluk tercümanlarının hemen tümü ya Ermeni ya da Rum’du. Bunlar, Osmanlı vatandaşı olmalarına karşın diplomatik bağışıklıklardan yararlanıyorlardı ve hizmetinde oldukları elçilerinkine yakın bir etkinlik kazanarak efendileri gibi Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışır olmuşlardı. İş o kerte çığrından çıkmıştı ki, Ziya Paşa, 12 Temmuz 1869 günlü ve yurt dışında yayınlanan Hürriyet gazetesinde şöyle yazacaktı: “... .bir tercümanın saray-ı hümayuna gidüp birkaç söz söylemesi ile bir sadrazamın azledildiği ve diğerinin bir ifadesi ile aherinin Hariciye Nezaretine tayin olunduğu defaat ile vukubuldu. Bir tercümanın Hariciye Nazırının yazı tepsisi üzerinden kalemi alup nazırın eline vererek istediği kelimeyi yazdığı ... .nice kere görüldü.” Tercümanı böyle yaparsa efendisi elçi ne yapmaz ki: “... .ve bir sefir sadrazamla görüşmek için Babıâli’ye gelerek sadarete [sadrazama] mahsus sandalyanın üzerine kurulup oturduğu ve sadrazam olan zat anın karşısındaki misafir sandalyasında ecnebi gibi büzülüp oturduğu... .” da yine “nice kere” görülecekti. (aynı yerde). Ne var ki, Avrupa devletleri ve onların yerli işbirlikçileri bu kadarla yetinecek değillerdi. Bu nedenle de, Tanzimat adlı kitabında Engelhardt’ın belirttiğine göre; Rus elçisi Prens Garçakof, 1856 Fermanı’ndan 10 yıl sonra bu ferman için “on yıl önce verilmiş ve hâlâ ödenmemiş bir çek” demiş bulunuyor. (çev. Ayla Düz, Milliyet yyn., İstanbul, 1976, s.194). Üstelik, 29 Eylül 1869 günlü Times gazetesi, Osmanlı hükümetlerinin ancak yabancıların malî çıkarlarını korudukları sürece iş başında kalabileceklerini yazmakta hiçbir sakınca görmüyordu. Tarih, işte böyle “tekerrür” eder. 1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nın uygulanması ve kötü yönetim, kaçınılmaz bir biçimde devletin Avrupa devletlerine borçlanması ile sonuçlanmıştır. Ancak, yine de 1854 yılına gelinceye değin bir dış borç yoktu. Kırım Savaşı’na denk gelen bu tarihten sonra ise dış borçlar çığ gibi büyüyecek; devlet, Abdülmecit döneminde 16.540.700, Abdülaziz döneminde de 97.708.820 olmak üzere toplam olarak 114.249.520 Osmanlı lirası borç altına sokulacaktır. Böylece de, Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde ve onun yanı başında ikinci bir devlet gibi ortaya çıkacak olan Düyûn-u Umumiye İdaresi’nin (Genel Borçlar İdaresi’nin) temelleri atılmış olacaktı. Bu kuruluş, alacağını tahsil etmek için devletin gelirlerine el koymuştu. İstanbul’daki genel merkez binası (bugünkü İstanbul Erkek Lisesi), başbakanlık binasından (bugünkü İstanbul valilik binası) daha büyük ve görkemliydi. Bu yolla devletin egemenlik hakkına da ortak olmuş bulunuyordu. Tütün üretiminden elde edilen devlet gelirine de el koyan Düyûn-u Umumiye, tütün kaçakçılığını önlemek için silahlı bir güç de oluşturacaktı. Bugün Türkiye’nin dış borçlarının ne büyük boyutlara ulaştığını herkes biliyor. Bu açıdan bakılınca, devlete borç veren IMF ile Düyûn-u Umumiye İdaresi arasındaki benzerlik çok açıktır. Şu farkla ki, IMF, henüz devletin gelirlerine el koymamış, emrinde silahlı bir güç örgütlememiş bulunuyor!... İş çevreleri Bu dönemde varlık kazanan iş çevrelerine de kısaca değinmek gerekiyor. Ki bunların çoğu işgal yıllarında karşımıza işbirlikçi olarak çıkacaklardır!... Prof.Dr.Mümtaz Soysal, bunların niteliğini özlü bir biçimde belirtmiş bulunuyor: “Fermanların hiçbirinde herhangi bir yatırım bulunmamasına ve hepsinin Padişahla yöneticilerdeki iyi niyete bırakılmış olmasına karşın, gerideki asıl zorlayıcı gücün dış baskı olduğu besbelli. Artık Osmanlı İmparatorluğu iyiden iyiye yarı-sömürge durumuna kararlı bulunan batılı devletler, sömürmeleri için istedikleri iç düzeni ve elverişli ticaret ortamını yaratmaya çalışmakta, Batılı sermaye çevreleri, Osmanlı topraklarındaki yabancıların ve onlara bağlı yerli uzantıların güvenlikle iş görmelerini kolaylaştırmak için, en başta İngiltere’nin baskısıyla, çeşitli önlemlerin alınmasını istemektedirler. İlk bakışta birer ’ıslahat’önlemi gibi gözüken bütün bu adımların en önemli sonucu, çoğunlukla tatlısu Frenklerinden, Hıristiyan ya da Musevî azınlıklardan oluşan ve ’komprador’luk yanı ağır basan, yani dış sermayenin yerli işbirlikçisi durumunda olan bir burjuvazinin yaratılması olmuştur.” (Anayasanın Anlamı; 8.basım, Gerçek yyn., İstanbul, 1990, s.29). Prof.Dr.Gülten Kazgan, çok yerinde olarak, Tanzimat’la başlayan dönem için “Birinci Küreselleşme” demektedir. (Tanzimat’tan XXI.Yüzyıla Türkiye Ekonomisi - Birinci Küreselleşmeden İkinci Küreselleşmeye; Altın Kitaplar yyn., İstanbul, 1999). Bugün küreselleşmenin ne anlama geldiğini artık yaşayarak öğrendik. O zaman, Tanzimat’la başlayan ilk küreselleşmenin de ne anlama gelmiş olduğunu kolayca kestirebiliriz. 1900’lü yıllara gelindiğinde sermayenin Osmanlı Devleti’ni oluşturan halklar arasındaki dağılımı yüzde olarak şöyle olmuştur: Türk 15, Rum 50, Ermeni 15, Yahudi 10, Yabancı uyruk 10 (TEVFİK ÇAVDAR: Osmanlıların Yarı-Sömürge Oluşu; Ant yyn., İstanbul, 1970, s.115). Öte yandan, Levantenler (Osmanlı ülkesine sürekli olarak yerleşmiş bulunan Avrupalılar) ve Osmanlı Hıristiyanları banka, sanayi ve ticaret kurumlarının %80’ine sahip bulunuyorlardı. (aynı yerde, s.110). Bugün ise sanayi kuruluşlarımızı, büyük işletmelerimizi ve bankalarımızı yabancılara devredip duruyoruz.
Yabancılara toprak satışı İngilizler, Babı-ali’ye verdikleri bir projeyle hazine mallarını satın alma hakkı istiyorlardı Açıkça görüldüğü üzere, Osmanlı Devleti yöneticilerinin Sevr Antlaşmasını imzalamakta bir sakınca görmemelerine olanak sağlayan gelişmelerin ve mandacı kafa yapısını ortaya çıkaran sürecin temeli, 1839’da atılmış, 1856’da daha da kök salmıştır. Ancak, olumsuzluklar bu kadar değildir. Tanzimat’ta gerçekleştirilen “reformlar” ın hemen hemen tümü emperyalist devletlerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda yaşama geçirilmiştir. Bunlardan biri de, yabancılara toprak satışı ile ilgili olan düzenlemelerdir. Örneğin; İngilizler’in 1860’da Babıâli’ye verdikleri bir projeye göre yabancılara yerli halk için söz konusu olan yükümlülüklere bağlı olmaksızın hazine mallarını satın alabilmeleri hakkı tanınması istenmiştir. (ENGELHARDT: s.109). Fransa da 1867 Şubatında hükümete verdiği bir nota ile vakıf sisteminin kaldırılması ve özel mülkiyetin geliştirilip yaygınlaştırılması bildirilmiştir. (aynı yerde, s.136). 12 Şubat 1856 günlü Times gazetesinde şu satırların yer almış olması döneme ayrıca ışık tutacaktır: “Ecnebilerin arazi iştirası [satın alması] için mevcut bütün manilerin izalesi [kaldırılması] ve sağlam bir malî sistemle yollara ve limanlara yatırılan sermayenin temini için karşılık tesisi büyük neticelerini en seri elde ettiren siyasî faaliyetlerdir. Önümüzde zengin ve işlenmemiş bir memleket var, garp sanayi bunu elde edebilir.” (DONALD C. BLAISDELL: Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa Malî Kontrolü; çev. Hazım Atıf Kuyucak, İstanbul, 1940, s.45). Bu ortamda Osmanlı Devleti 1858’de çıkardığı Arazi Kanunnâmesi ile toprak üzerindeki devlet mülkiyetini kaldırarak özel mülkiyeti getirecektir. Ancak, yine de yabancıların eskiden devlete ait olan topraklar üzerinde mülkiyeti tanımamıştı. Ne var ki, baskılar sonucu Kanunnâme’de yapılan değişiklikler sonucunda yabancılara bu hak da çok geçmeden tanınacaktır. Sonunda özellikle Ege bölgesinde geniş ve verimli tarım alanları yabancıların mülkiyetine geçecektir. Cumhuriyet döneminde de yabancıların köylerde (kırsal kesimde) toprak satın almaları yasaktı. Ancak, Arazi Kanunnâmesi’nde sonradan yapılan değişiklikler gibi, AKP’nin yaptığı yasal değişikliklerle onlara bu hak tanınmış oldu.
Düzeltme Dizi yazımızın dünkü bölümünde “Gümrük Birliği Antlaşması’nın Tansu Çiller’in Başbakan, Deniz Baykal’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemde imzalandığını belirtmeden geçmeyelim” cümlesinde Deniz Baykal ismi sehven yazılmıştır. Cümleyi aşağıdaki gibi düzeltir özür dileriz: “Gümrük Birliği Antlaşması’nın Tansu Çiller’in Başbakan, Murat Karayalçın’ın da Dışişleri Bakanı olduğu dönemde imzalandığını belirtmeden geçmeyelim.”

İSRAİL BEYAZ BAYRAKLI ÇOCUKLARI DA ÖLDÜRMÜŞ
İsrail askerleri Gazze'nin işgali sırasında ellerinde beyaz bayrak taşıyan sivilleri öldürdüğü ortaya çıktı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün 63 sayfalık raporunda İsrail'in beyaz bayrakla yürüyen Filistinli sivilleri öldürdüğünü belirtti
7 sivil katliamından 5'inde Filistinli siviller çatışma bölgesinden uzaklaşmak için beyaz bayraklarla yürürken İsrail askerleri tarafından kurşun yağmuruna tutuldu. Öldürülen sivillerin 4'ü çocuktu. İsrail ordusu tarafından Gazze'ye düzenlenen 3 haftalık işgali sırasında gerçekleştiği belirtilen sivil katliamlarıyla ilgili 15 soruşturma yürütülüyordu. Ama işgalden bu yana sürdürülen soruşturmalar neticesinde İsrail ordusu Gazze işgalinde kendi raporlarıyla 'aklanmıştı.'

13 Ağustos 2009 Perşembe


Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Turan Özlü, 11 Ağustos Salı günü gözaltına alınan Teoman Alili hakkında kamuoyunu bilgilendirdi. Özlü, Alili'nin gözaltına alınma nedeninin, Pazartesi gecesi hazırladığı son programında yaptığı açıklamalar olduğunu belirtti.
Ulusal Kanal'da Haber Masası adlı programı hazırlayıp sunan Teoman Alili, 11 Ağustos Salı günü önce İstanbul Emniyeti Yabancılar Şubesi tarafından gözaltına alındı. Ardından Ergenekon savcılarının talimatıyla Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'ne getirildi.
Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Turan Özlü, Alili'nin gözaltına alınmasının, Ulusal Kanal'a yapılan bir dizi tertibin son halkası olduğunu belirtti. Özlü, "Bu gözaltı ve tutuklamaların bütünüyle kanunsuz ve iktidarın siyasi hedefleriyle ilgili olarak sahneye konduğu bugün ortaya çıkmış bulunuyor" dedi.
Kamuoyunun, 15 Ağustos'ta Öcalan'ın yapacağı açıklamaya kilitlendiğini vurgulayan Özlü, Teoman Alili'nin de gözaltına alınmadan önceki son programında bu konuyla ilgili önemli açıklamalarda bulunduğunun altını çizdi. Özlü, "Büyük Ortadoğu Projesi'nin arkasındaki gerçekleri ve Amerika'nın Türkiye'yi bölme planlarını cesurca ortaya çıkardığı için Ulusal Kanal hedef alınmaktadır" diye konuştu.
ULUSAL KANAL GENEL YAYIN YÖNETMENİ TURAN ÖZLÜ'NÜN YAPTIĞI AÇIKLAMANIN TAM METNİ
"Ulusal Kanal Program yapımcısı TEOMAN ALİLİ Ergenekon savcılarının talimatıyla gözaltında. 11 Ağustos Salı günü İstanbul Emniyeti Yabancılar Şubesi tarafından gözaltına alınan ALİLİ, dün Terörle Mücadele Şubesine getirildi. Gözaltı kararının Ergenekon savcılarının talimatıyla gerçekleştirildiği bildirildi. ALİLİ’nin şu saatlerde evi aranıyor. Ev aramasında avukatlarına bilgi verilmedi.
Ulusal Kanal’da uzun süredir HABER MASASI adlı programı hazırlayıp sunan TEOMAN ALİLİ’nin gözaltına alınması ULUSAL KANAL’a yapılan saldırıların son halkasıdır. Bilindiği gibi 21 Mart 2008 tarihinde Ulusal Kanal İstanbul Ankara ve İzmir büroları aynı anda yüzlerce polisin katılımıyla baskına uğramış ve Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Ferit İlsever ile 5 yönetici ve görevlimiz gözaltına alınmıştı. İlsever’le birlikte Haber Dairesi Başkanımız Dr. Serhan Bolluk Ulusal Kanal YK üyesi gazeteci Adnan Akfırat, Ankara haber müdürümüz Hikmet Çiçek, İzmir temsilcimiz Hayati Özcan gözaltına alınanlar arasındaydı.
Aylarca tutuklu kaldıktan sonra Ferit İlsever, Dr. Serhan bolluk ve Adnan Akfırat serbest bırakıldılar. Hikmet Çiçek ve Hayati Özcan ise 17 aydır Silivri cezaevinde tutuklu bulunuyor.
Ulusal Kanal’a yapılan saldırılar bununla da sınırlı kalmadı. Mersin temsilcimiz Yusuf Buldu, Ulusal Kanal danışmanı Prof. Dr. Uçkun Geray, reklam görevlimiz Nuran Gökdemir sözümona Konya Ergenekon adıyla düzenlenen operasyonda gözaltına alındılar..Bu dalga gözaltılarının tamamı birkaç gün sonra serbest bırakıldılar.
3 yıldır her hafta düzenli olarak programı yayınlanan Prof. Dr. Erol Manisalı ilerleyen tarihlerde gözaltına alındı.
Bu gözaltı ve tutuklamaların bütünüyle kanunsuz ve iktidarın siyasi hedefleriyle ilgili olarak sahneye konduğu bugün ortaya çıkmış bulunuyor.
Ulusal Kanal, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında yürürlüğe koyduğu şu sözümona Kürt açılımı nedeniyle saldırıya uğramaktadır. Ulusal Kanal Türkiye’nin ABD planlarına direnen merkez olduğu için, o planları deşifre edip milletimize açıkladığı için saldırıya uğramaktadır. Bu çok açıktır.
Zaten Savcı Zekeriya Öz, Ergenekon davasının merkezinde “İşçi Partisiyle birlikte Ulusal Kanal var” açıklaması yaparak süreci itiraf etmiştir.
Program yapımcımız Teoman Alili gözaltına alınmadan önceki son programında çok önemli bir gerçeği açığa çıkarmıştı.
KAMUOYU, TAYİP ERDOĞAN VE ABDULLAH GÜL’LERİN AÇTIĞI YOLDA, ABDULLAH ÖCALAN’IN 15 AĞUSTOS’TA AÇIKLAYACAĞI SÖZÜMONA YOL HARİTASINA ODAKLANDIĞI BİR SIRADA, MERKEZİ ABD’DE BULUNAN AMERİCAN KURDİSH İNTERNATİONAL NETWORK YA DA BİLİNEN ADIYLA AKİN İSİMLİ DÜŞÜNCE KURULUŞUNUN AÇIKLAMALARI YAYINLANIYOR.
Bu açıklamada Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklayacağı muhtemel talepler sıralanmaktadır.
İşte açıklamadan bu taleplerin bazı başlıkları:
OPERASYONLARIN DURDURULMASI, DAĞDAN İNEN KADROLARA SİYASİ HAKLAR VERİLMESİ, BELEDİYELERİN BÖLGEDEKİ YER ALTI VE YER ÜSTÜ KAYNAKLARDAN YARARLANMASININ SAĞLANMASI, KÜRT HALKININ İRADESİNİN TANINMASI…
AKİN, (American Kurdish İnternational Network) Türkçe açılımıyla Kürt Amerikan İletişim grubu’nun başında ise PKK’nın ABD temsilcisi olarak bilinen Kani Gulam var..
Sık sık parçalanmış Türkiye haritaları yayınlamasıyla tanınan AKİN aynı zamanda ABD’de bir kamu kuruluşu olarak görülüyor. Türkiye’nin talebi üzerine ABD makamları Kani Gulam’ı sözümona yargıladı ve “400 saat kamu hizmetinde çalışma cezası verdi” . Ancak mahkeme kararına göre bu kamu cezası AKİN kuruluşunda yapılacaktır.
Apo’nun muhtemel taleplerinin bu kuruluştan sızması, “Kürt açılımı”nın nerede pişirildiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
İşte, Teoman Alili ve Ulusal Kanal’ın bir kez daha hedef alınması herhalde bu şekilde açıklanabilir.
TEOMAN ALİLİ KİMDİR?
Alili 1978 Türkiye doğumlu. İlkokul, ve Lise tahsilini Türkiye’de yaptı. Makedonya doğumlu Türk kökenli bir ailenin çocuğu. Kendini çok iyi yetiştirmiş, en az 4 yabancı dili çok iyi konuşan bir aydın. Uzun süredir Ulusal Kanal’da tamamen gönüllü olarak çalışmakta ve Haber Masası adıyla çok izlenen ve ses getiren bir program yapmaktaydı.
"TEOMAN ALİLİ DERHAL SERBEST BIRAKILSIN"
Türk basını tarihinde görülmemiş bir kuşatma ve saldırı altındadır. 1920’lerin işgal altındaki mütareke basınıyla kıyaslanabilecek bir durum söz konusudur. Ergenekon tertibinden önce operasyon basına yapılmıştır. Bir plan dâhilinde büyük devlet olanakları da seferber edilerek yandaş medya yaratılmıştır.
Diğer yandan muhalif ve vatansever basına, ABD'nin ve iktidarın planlarına direnen basın işte bu tür gözaltı ve tertiplerle sindirilmeye çalışılmaktadır.
Ancak Ulusal Kanal direnecektir. Baskılar bizi yıldıramaz. Biz Namık Kemal’lerin, Abdi İpekçi’lerin, Uğur Mumcu’ların, Ahmet Taner Kışlalıların damarındanız. Gerçekleri açıklamayı daha güçlü olarak sürdüreceğiz.
Basına uzanan eller kırılacaktır. Bu kanunsuz tertipler cezasız kalmayacaktır. Türkiye tarihi bu şekilde ibret örnekleriyle doludur.
Türk basınını ve kamuoyunu göreve çağırıyoruz. Dayanışmaya çağırıyoruz. Saldırıları elbirliğiyle püskürtmeye çağırıyoruz.
Dayanışma başlamıştır. Cuma akşamı Teoman Alili’nin haber sunduğu koltuğa gazeteci Ümit Zileli oturacak ve programı sunacaktır. Bu akşam ise TGS Genel başkanı Ercan İpekçi dayanışma için Haber Masası programında bulunacaktır.
Teoman Alili derhal serbest bırakılmalıdır. "
Atatürk milliyetçiliğinin ırksal, dinsel ayrımının olmadığını, ulus olmanın, millet olmanın ince çizgisini çok iyi analiz etmiş Yahudi asıllı Türk aydınının mektubunu yayınlamış Milliyet yazarı Ali Nail KUBALI.
Özellikle şeriat özlemcisi, dönek solcu, liboş-fetoş, ayrılıkçı Kürtlerin kol kola girip emperyalist çıkarlara hizmet ettiği bu dönemde bu mektup okunmalı. Her asrın başında uğradığımız bu haçlı saldırılarından kurtulmak ve def etmek gerçek bilinçli Türk vatandaşlarımızla olur.
KÜRT AÇILIMI VE RAFAEL SADİ’NİN MEKTUBU!
Ali Nail Kubalı’nın yazısı, milliyet
Değerli okurlarım, Rafael Sadi, Yahudi kökenli bir Türk aydını. O da milyonlarca Türk vatandaşı gibi şimdi gurbetçi. Ve de çok başarılı bir uluslararası işadamı! Kesin tarihini anımsayamayacağım ama 2003-2004’te Türkiye’de en sorumlu ağızların, “Türkiyelilik üst kimliğini kullanalım”, “Kardeşim sen, ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dersen, o da, ‘Ne mutlu Kürtüm diyene’ der!” gibi söylemlere yeni başladığı günlerdeydi. Rafael Sadi benim de zaman zaman yazdığım bir internet yazışma grubuna aşağıdaki “tarihi” mektubu göndermişti.
* * * “(...) Son günlerin en tartışılır konusu olan azınlıklar meselesinde çok dikkatli olunması gerektiğini ve bir tuzağın içine düşmekten ülkenin kurtarılması gerektiği görüşündeyim. Özellikle bu Türk ve Türkiyeli kavramlarının ortalıkta dolaşması kesinlikle gizli bir bölücülük işlemekte, ilginç ve güzel bir mozaik olan Türkiye’nin yapısını kökünden sarsmaya, dengeleri altüst etmeye sebebiyet verebilecek bir durum yaratacak gibi geliyor bana. Ben, ecdadı 1492 yılında İspanya’daki Engizisyon’dan kaçıp Osmanlı Türkiye’sinde kucak açılmış Yahudi dinine mensup bir Türk vatandaşıyım. 1955 yılında doğup 1961 yılında ilkokul 1. sınıfına girdiğim günden itibaren, Türküm, doğruyum, çalışkanım tümceleriyle beynime Türk olduğum kazındı. Bayrağım ve milli marşımın ne olduğu öğretildi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, kurucusu Atatürk‘ün söylediği, ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü okul duvarında, kitabında ve her türlü malzemenin üzerinde öğrenerek, bilinçlendirilerek büyüdüm. Birileri kalkacak ve bana, ‘Yok kardeşim sen Oğuz ve Kayi boylarından, Orta Asya’dan gelmediğin için Türk değil, Türkiyelisin’ diyecek ve ben de, ‘Ha peki haklısınız’ diyeceğim. Hadi canim sende... Ne olacak benim 50 yıllık eğitimim, öğrenimim, ne olacak 26 yaşına gelmiş oğluma, 23 yaşına gelmiş kızıma verdiğim Türk eğitimi, kimliği... Şimdi kalkıp kendilerine, ‘Kusura bakmayın çocuklar, biz Türk değilmişiz, sadece Türkiyeliymişiz’ mi diyeceğim. Bunun adına, milleti bölmek, halkı parçalamak denmez mi? Kimse bana üst kimlik, alt kimlik hikâyeleri anlatmasın. Her birimiz bu ülkede ne olduğumuzu biliyoruz. Dinlerimiz, ırksal veya yöresel farklılıklarımız olabilir ve bu hiçbir zaman bizleri rahatsız etmedi. Şimdi ne oldu da birden bire azınlık sayılacakmışım, benim atalarım kendilerine özel haklar verebilecek azınlık statüsünü Lozan Anlaşması’nda bile kabul etmemişler. ‘Biz Türk vatandaşıyız’ deyip azınlık haklarını ret etmişlerdir. Lütfen dikkat edelim, birileri Türkiye’yle oynamak istiyor. Sizi bilmem, bana, Türk değil de Türkiyeli denmesi rahatsız eder beni...” * * * “Kürt açılımı”nın gündeme geldiği bugünlerde Rafael Sadi‘nin bu ibret dersleri ve uyarılarla dolu mektubunu tekrar yayınlamayı bir vatan sevgisi görevi biliyorum sevgili okurlarım!

12 Ağustos 2009 Çarşamba


1995 yılında öldürülen MİT muhbiri Tarık Ümit’in amcası Cemalettin Ümit'ten Ergenekon iddianamesine yalanlama geldi. Cemalettin Ümit, “Ben 1996’dan sonra kimseye ifade vermedim. Ergenekon savcılarıyla hiç görüşmedim” dedi. Oysa, 3. Ergenekon iddianamesinde Cemalettin Ümit'in 4 Kasım 2008 tarihinde Ergenekon savcılarınca ifadesinin alındığı yer alıyor.
1995 yılında öldürülen MİT muhbiri Tarık Ümit'in amcası Cemalettin Ümit dün akşam Star Tv Ana Haber bültenine konuk oldu. Cemalettin Ümit, Tarık Ümit'in öldürülmesiyle ilgili iddiaların da yer aldığı 3. Ergenekon iddianamesini yalanlayan açıklamalar yaptı. İddianamede, 4 Kasım 2008'de ifadesinin alındığı bilgisi bulunan amca Ümit, "1996 yılında o zamanki Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne verdiğim ifade dışında hiçbir kişi ya da kuruluşa ifade vermedim. Ergenekon savcılarıyla görüşmedim" dedi.
Tarık Ümit cinayetiyle ilgili çeşitli açıklamalar yapan Cemalettin Ümit, "Tarık'ı perşembe kaçırdılar, Pazartesi öldürdüler. Cinayetin Ergenekon'la bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Bu 3-5 kişinin çıkar hesaplaşması işidir. Sebebi de uyuşturucu parası" dedi.

Dünya Yanık Derneği, İstanbul'da yapacağı kongreyi Ergenekon soruşturmalarını gerekçe göstererek iptal etti. Derneğin eski Başkanı, Ergenekon tertibi kapsamında tutuklu bulunan Prof. Dr. Mehmet Haberal ise bu duruma anlamlı bir yanıtla tepki gösterdi. Tedavi altında bulunduğu hastaneden derneğe mektup yazan Haberal, "Sizin ülkelerinizde yaşananlar beni nasıl ilgilendirmezse, benim ülkemde yaşananlar da sizleri ilgilendirmez" dedi.
İstanbul’da yapılması planlanan 15. Dünya Yanık Derneği 2010 Kongresi’nin Ergenekon soruşturmasının yarattığı güvensizlik ve ekonomik sorunlar gerekçesiyle başka yere kaydırılması ihtimali, derneğin eski başkanı Prof. Dr. Mehmet Haberal’in tepkisine yol açtı.
2 yılda bir düzenlenen ve önümüzdeki yıl Türkiye'de yapılması planlanan Kongre'ye katılacak olan 7 üye, 2010 kongresine dair öncelikli kaygılarının mevcut ekonomik sıkıntılardan ileri geldiğini vurgulayarak, ABD dışında olacak toplantılarda katılımın düşeceğini öne sürdü. Ekip, Prof. Dr. Mehmet Haberal için de, "Türkiye’de Haberal ve Başkent Üniversitesi’ne yapılan saygısızlıktan dolayı, bu durum çözüme kavuşana ve Haberal’ın saygınlığı iade edilene kadar, toplantımızı Türkiye’de düzenleyerek, bu ülkeyi onurlandırmamamız gerektiğine karar verdik." şeklinde konuştu. Prof. Dr. Mehmet Haberal, bu görüşe tepki göstererek, Derneğin uluslararası yönetimine, tedavi altında bulunduğu İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesinden bir mektup göndererek şunları söyledi; "1975’ten beri bu derneğin aktif bir üyesi ve 2006-2008 arasında derneğin başkanı olarak, bu görüşmenin bilgim dışında gelişmiş olmasını ne profesyonel, ne etik olarak kabul etmem mümkün değil. Ülkelerinizde yaşananlar beni nasıl ilgilendirmezse, ülkemde yaşananlar da sizleri ilgilendirmez. Türkiye, dünyanın en güvenli ülkelerinden biridir ve bu kongrenin bütün sorumluluğu da bana aittir."

3. Ergenekon iddianamesine bir yalanlama da Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'ndan geldi. Kıvrıkoğlu, iddianamede yer alan "Kıvrıkoğlu, Genelkurmay Adli Müşaviri Tümgeneral Erdal Şenel’in soruşturulmasına izin vermedi” şeklindeki iddiayı ileri sürülenleri şiddetle kınadığını belirtti.
Ergenekon soruşturmasının üçüncü iddianamesinde, eski Genelkurmay Adli Müşaviri Tümgeneral Erdal Şenel’le ilgili bir yolsuzluk iddiası yer aldı. Ergenekon savcılarının iddiasına göre, Şenel’e devlet ödeneğinden 535 bin dolar aktarıldı ve Şenel de, bu parayla iki daire aldı. Albay Bergütay V., olayı soruşturmak istedi, ancak yine iddiaya göre dönemin Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu, “TSK’da bazen görev dürüstlükten önemlidir” diyerek soruşturma izni vermedi.
İddianın basında yer alması üzerine emekli Orgeneral Kıvrıkoğlu, yazılı bir açıklama yaptı. Org. Kıvrıkoğlu, “İleri sürülen bu iddiayı ilk defa gazetenizdeki haberden öğrendiğim gibi iddia sahibi Albay Bergütay V. ile de hiçbir görüşme ve temasım olmamıştır. Kendisinin ismini de eski Deniz Kuvvetleri Komutanı K.K. Oramiral İlhami Erdil’i şikâyet eden kişi olarak biliyorum. İleri sürülen iddia iğrenç bir iftiradan ibaret olup iddia sahibini şiddetle kınıyorum” dedi.

11 Ağustos 2009 Salı


Düne kadar AKP ile kader bağlarının olduğunu inkâr eden dönek solcu, liboş ve din bezirgânları (Ticaretle uğraşan ama tek amacı kar etmek olan kimse) Ermeni’den dilenen özürden sonra, Kürt ayrışması konusunda da gerçek yüzlerini gösterdiler.Torpil, kayırma,şişirme ile aydın maskesine bürünmüş bu küresel hakim gücün uşakları;medya aracılığıyla Türk halkını ayrıştırıcı her fırsatı kullanıyorlar.Kürt açılımı adı altında yapılmak istenen; Kürtlerin asırlar boyu beraber yaşadığı Türk halkının diğer unsurlarından ırk bazlı ayrıştırarak emperyalistin elinde oyuncak yapmak ve savunmasız bırakmak.Kürdü düşündükleri falan yok bu insanların.Kürdü “ASLİ UNSUR” olmaktan çıkararak “AZINLIK” kategorisine aldırmak ,AB norm,kriter ..vb yalan dolanlarla özel haklar talep ettirmek, yerel/yöresel ,ırksal ayrışmayı sağlayarak ülkenin üniter yapısını bozmak ve eyalet derebeyliklerini kurdurmak.
Ama aydın geçinen bu insanlar o kadar cahiller yâda o kadar barbarlar ki Kürtleri adım adım felakete sürüklüyorlar. Irak’tan bin bir günahıyla çekilen ABD’nin tüm suçu Kürtlere yükleniyor. İntikam ateşiyle kavrulan ve 1,5 milyondan fazla insanını kaybetmiş Araplar sadece zaman kolluyor. Böyle bir süreçte Türkiye’nin güvencesinden Kürtlerin ayrılması felaket demektir. Irak Kürtleri ve ABD bu gerçeği görmüş ve Musul-Kerkük’ün Türkiye yönetimine verilmesini bile talep etmişken ve bataklıktan kaçmak için can atarken; Türkiye’de aydın geçinen zavallılar ve iktidar Türkiye Kürtlerini bu günahlara ortak etmeye çalışıyor. Kendilerine dünya nimetleri lütfetmiş tanrılarının emirlerinden çıkamayan bu karakteri global aydın geçinenler; Kürtleri felakete sürüklerken, ellerindeki iktidar gücünü kullanarak verecekleri haklarla asıl hedef; diğer azınlıklara emsal teşkil oluşturmak istiyorlar. Ama bu karaktersiz (pardon karakteri global) aydın takımı beklide bunu bile göremiyor.
Sevgili Türk Halkım ;siz önünde Prof/Dr/Avukat/sanatçı..vb yazan her insanı aydın sanmayın.Torpil,kayırma ve emperyal çıkarlara hizmet edeceğine yemin etmiş bu insanlar aydın olamaz.En azından Türkiye’nin aydını olamaz.Bu aydın geçinenlerin herhangi bir kayda değer çalışması var mı?
Yıllardır entel-dantel, süslü-püslü kelimelerle, hatta kızmadıkları sürece konuşmalarını bile değiştiren bu şahıslar kendilerini bir bir deşifre ediyorlar.
Bakınız yıllarca bize kimleri yutturmuşlar tanıyınız.
İşler değişsin sizden fazla vatansever, sizden fazla ulusalcı olacaklarına şahit olacaksınız.
Bu isimleri bir yere kaydedin ve emperyal saldırının geçtiği dönemde şimdiki söylemleriyle o zamanki söylemlerini karşılaştırın.
Aynen; 1995 yılında sayın Apdullah Gül’ün evrimi gibi bir evrimle karşılaşacaksınız.
Bu videoyu izlemeyenler için link aşağıdadır.

Saygılar.

BİLDİRİ YAYINLAYAN AYDINLARDAN KÜRT AÇILIMINA DESTEK

Türkiye gündeminin en sıcak konusu haline gelen Kürt açılımına, aralarında çok sayıda bilim adamı, sanatçı, yazar, gazeteci, insan hakları savunucusu ve sivil toplum kuruluşu yöneticisinin yer aldığı 162 kişi bildiri yayınlayarak destek verdi.
Bildiride, "Barış ve çözüm yolunda adım atan bütün kişi ve kurumları destekliyor; barış çabalarını kendi dar çıkarları ve savaşçı emelleri uğruna engellemeye çalışanları tarih ve toplum önünde kınadığımızı bildiriyoruz." ifadelerine yer verildi. Yazar
Ümit Fırat,
Ali Bayramoğlu,
Araştırmacı
Tarhan Erdem,
Avukat
Ümit Kardaş,
Öğretim Üyesi
Cengiz Aktar,
Prof. Dr. Doğu Ergil,
Türk Tabipler Birliği Başkanı Prof. Dr. Gencay Gürsoy,
Sanatçı Hale Soygazi ve Gazeteciler Alper Görmüş ile Aydın Engin'in aralarında bulunduğu 162 aydın, Kürt açılımına destek vermek için bildiri yayınladı. Bildiride, "Bizler, on yıllardan beri devam eden, binlerce insanımızın yaşamına, onarılmaz acılara, maddi ve manevi kayıplara malolan, toplumsal dokumuzu bozan, ülkeyi etnik çatışmaların eşiğine getiren Kürt sorununun adil, demokratik, barışçı çözümü için atılan adımları sonuna kadar destekliyoruz. Kanın durması, barış, dostluk ve karşılıklı güvenin yeniden kurulması ve onarılması için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne hayati ve ertelenmez bir sorumluluk düştüğüne inanıyoruz. Bu inançla, soruna cesaretle eğilen ve çözüm arayan her girişimi, barış ve çözüm yolunda adım atan bütün kişi ve kurumları destekliyor; barış çabalarını kendi dar çıkarları ve savaşçı emelleri uğruna engellemeye çalışanları tarih ve toplum önünde kınadığımızı bildiriyoruz." denildi. Bildiride imzası bulunanların isimleri ise şöyle;
Adalet Ağaoğlu (Yazar) –
Ahmet Çakmak (Prof. Dr.) –
Ahmet Dindar (Avukat) –
Ahmet İnsel (Prof. Dr.) –
Ahmet İsvan (Eski İstanbul Bld. Bşk) –
Ahmet Kuyaş (Öğretim Üyesi) –
Ahmet Tulgar (Gazeteci) –
Akın Atalay (Avukat) –
Akif Kurtuluş (şair, avukat) –
Ali Bayramoğlu (Yazar) –
Ali Uçansu (Diş Hekimi) –
Ali Yılbaş (Haber Sen Gn.Bşk.) –
Alper Görmüş (Gazeteci) –
Arif Ali Cangı (Avukat) –
Arzu Basaran (Sanatçı) –
Atila Aytemur –
Aydın Engin (Gazeteci) –
Ayhan Aktar (Prof. Dr.) –
Ayhan Bilgen ( Eski Mazlumder. Bşk.) –
Ayla Gürsoy (Prof. Dr.) –
Ayşe Akdeniz (Aktivist) –
Ayşe Hür (Yazar) –
Ayşe Erzan (Prof.Dr) –
Ayşegül Devecioğlu (Yazar) –
Bahri Belen (Avukat) –
Baskın Oran (Prof. Dr.) –
Bedriye Yorgun (Ses Gn. Bşk.) –
Bekir Ağırdır (Kamuoyu araştırmacısı) –
Berat Günçıkan (Gazeteci) –
Betül Tanbay (Prof. Dr.) –
Binnaz Toprak (Prof. Dr.) –
Burak Karacan –
Büşra Ersanlı (Prof. Dr.) –
Celal Yıldırım (Diş Hekimi) –
Cem Sey (Gazeteci) –
Cemal Bali Akal (Prof. Dr.) –
Cengiz Aktar (Öğretim Üyesi) –
Cengiz Alğan –
Çağatay Anadol (Yayıncı) –
Deniz Kavukçuoğlu (Yazar) –
Dilek Gökçin (Yönetmen) –
Doğan Tarkan –
Doğu Ergil (Prof. Dr.) –
Emine Algan (Senarist) –
Emirali Şimşek (KESK Genel Sekreteri) –
Emrullah Beytar (MazlumDer) –
Ergin Cinmen (Avukat) –
Erkan Goloğlu (yazar) –
Erol Katırcıoğlu (Prof. Dr.) –
Erol Kızılelma (SODEV Başkanı) –
Esra Mungan (Öğretim Üyesi) –
Faruk Ünsal (Mazlumder Genel Başkanı) –
Fatmagül Berktay (Prof. Dr.) –
Fazıl Hüsnü Erdem (Prof. Dr.) –
Ferhat Kentel (Doç. Dr) –
Ferhunde Özbay (Prof. Dr.) –
Fuat Keyman (Prof. Dr.) –
Garo Paylan –
Gençay Gürsoy (Prof. Dr.) –
Gülay Günlük Şenesen (Prof. Dr.) –
Gülen Aktaş (Prof. Dr.) –
Gülten Kaya (Müzik yapımcısı) –
Gündüz Mutluay (Yayıncı) –
Gürbüz Özaltınlı (avukat) –
Gürhan Ertür (İşletmeci) –
Hacer Ansal (Prof. Dr.) –
Hakan Tahmaz (Aktivist) –
Hale Akay (Akademisyen) –
Hale Soygazi (Sanatçı) –
Halil Berktay (Doç. Dr.) –
Hasan Kuruyazıcı (Mimar - Akademisyen) –
Haydar Arslan (Yapı-Yol Sen Gn. Bşk.) –
Hayko Bağdat –
Hülya Gülbahar (Avukat - KADER Başkanı) –
Hüsnü Öndül (Eski İHD Bşk.) –
Işıl Kasapoğlu (Sanatçı) –
Işıl Uyar –
İbrahim Kaboğlu (Prof. Dr.) –
İlhan Diken (Hekim) –
Karin Karakaşlı (Yazar) –
Kemal Bulut (Esm Gn. Bşk.) –
Kemal Gökhan Gürses (Karikatürist) –
Kutluğ Ataman (Yönetmen) –
Kuvvet Lordoğlu (Prof. Dr.) –
Leman Yurtsever (İHD) –
Lokman Özdemir (Dives genel Bşk.) –
Mahir Günşıray (Sanatçı) –
Mebuse Tekay (Avukat) –
Melda Tunçay (Prof. Dr.) –
Melek Göregenli (Prof. Dr.) –
Melek Taylan (Belgesel sinemacı) –
Meral Tamer (Gazeteci) –
Mete Tapan ((Prof. Dr.) –
Metin Bakkalcı (Hekim) –
Mithat Sancar (Prof. Dr.) –
Murat Aksoy (Gazeteci) –
Murat Belge (Prof. Dr.) –
Murat Çelikkan (Gazeteci) –
Müge Karalom –
Nazan Üstündağ (Akademisyen) –
Necmiye Alpay (Yazar) –
Nejdet İpekyüz (Hekim) –
Neriman Polat –
Nesrin Sungur (Prof. Dr.) –
Nihal Saban (Prof. Dr.) –
Nilgün Toker (Doç. Dr.) –
Nilüfer Tapan (Prof. Dr.) –
Okan Akhan (Prof. Dr.) –
Orhan Alkaya (Şair-yönetmen) –
Osman Biçer (Bes Gn. Bşk.) –
Oya Baydar (Yazar) –
Oya Köymen (Prof. Dr.) –
Öget Öktem (Prof. Dr.) –
Ömer Faruk Gergerlioğlu (Eski Mazlumder Gn.Bşk.) –
Ömer Madra –
Özlem Dalkıran –
Öztürk Türkdoğan (İHD Genel Başkanı) –
Perihan Mağden (Yazar) –
Rauf Kösemen (Tasarımcı) –
Reşit Canbeyli (Prof. Dr.) –
Rezzan Tuncay (Prof. Dr.) –
Rojbin Tugan (Avukat) –
Roni Margulies (Yazar) –
Rüstem Batum (Gazeteci-TV'ci) –
Sami Evren (KESK Genel Başkanı) –
Saruhan Oluç (Yazar) –
Serra Müderrisoğlu (Öğretim Üyesi) –
Sezai Temelli (Yard. Doç.) –
Sezgin Tanrıkulu (Avukat) –
Sırrı Süreyya Önder (Yönetmen - Senarist) –
Sibel Asna (Halkla İlişkiler yöneticisi) –
Süha Oğuzertem (Prof. Dr.) –
Şenol Karakaş –
Tahsin Yeşildere (Prof. Dr.) –
Tan Oral (Karikatürist) –
Tanay Sıdkı Uyar (Prof. Dr.) –
Tanıl Bora (Yazar) –
Tarhan Erdem (Yazar) –
Tarık Ziya Ekinci (Hekim) –
Tatyos Bebek (Diş Hekimi) –
Temel İskit (Emekli büyükelçi) –
Turgut Tarhanlı (Prof. Dr.) –
Türkan Sancar (Doç. Dr) –
Umur Coşkun (Mühendis) –
Ümit Fırat (Yazar) –
Ümit Kardaş (Avukat) –
Ümit Kıvanç (Yazar) –
Ünal Ünsal (emekli büyükelçi) –
Vicdan Baykara (Tüm Bel Sen Gn.Bşk.) –
Yalçın Ergündoğan (Gazeteci) –
Yavuz Demirkaya (KültürSanat Sen Gn.Bşk.) –
Yavuz Önen (Mimar) –
Yıldırım Türker (Yazar) –
Yıldız Önen –
Yıldız Sey (Prof. Dr.) –
Yılmaz Ensaroğlu (MazlumDer eski Gn.Bşk.) –
Yunus Akıl (BTS Gn.Bşk.) –
Yücel Sayman (Avukat) –
Yüksel Selek –
Zelal Bircan (Prof. Dr.) –
Zeynep Tanbay (Sanatçı) –
Zübeyde Kılıç (Eğitim-Sen Genel Başkanı)