25 Ocak 2012 Çarşamba

FRANSA'YA BAŞARISINDAN DOLAYI B.O.P EŞBAŞKANI'NDAN ÖDÜL.


"Kızın dayısında bir Adana burması bilezik" der gibi değil mi?
Kızımız BOP;dayısı Tayyip Erdoğan.

ERDOĞAN’DAN FRANSA’YA ‘"SOYKIRIM’" ÖDÜLÜ!

Paris Ankara’ya kumpas kurarken Başbakan, Fransız şirketi EDF’nin yüzde 15’le ortak olduğu “Güney Akım”a onay verdi.
Ankara, Paris’e kızgın mı kızgınmış gibi mi yapıyor?
21. YüzyIl Türkiye Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, iktidara bu soruyu yöneltti ve Türkiye’nin kısa bir süre önce izin verdiği “Güney Akım” doğal gaz boru hattı projesindeki Fransız firması EDF’nin dev girişimden alacağı yüzde 15’lik paya dikkat çekti.
Fransa’dan Rusya’ya Güney Akım için teknolojik rüşvet!
Rus doğal gazını Avrupa’ya ulaştıracak proje için Fransız firması EDF, devlet desteği alarak çok mücadele etti. Öyle ki; Fransa, ABD’nin eleştirisine rağmen Rusya’ya helikopter gemisi sattı. Bu, bir NATO üyesinden Rusya’ya yapılan ilk gemi satışıydı.
Hem Azerbaycan’a hem de kendimize zarar veriyoruz!
Bütün bu süreçte çok boyutlu ve hem Türkiye’ye hem de Azerbaycan’a zarar veren bir durum var. Güney Akım izni, bizim için önemli olan ve İran, Azerbaycan, Irak gazını Avrupa’ya ulaştıracak NABUCCO projesine de çok büyük bir engel oluşturacak.
Bu kadar stratejik bir proje Fransa’ya niye hediye edildi?
GÜney Akım’ın perde arkasını böylece ortaya koyan Prof. Ümit Özdağ, iktidara bir soru daha yöneltiyor: Türkiye, Fransa için bu kadar ekonomik ve stratejik bir projeyi inkar yasasının hemen ertesinde Rusya ve Fransa’ya niye hediye etti?

Kızar gibi yaptığımız Fransa’yı ödüllendirdik
Fransa’nın da ortak olduğu Güney Akım Projesi’ne hükümetin geçtiğimiz günlerde imza attığını belirten Prof. Dr. Ümit Özdağ, AKP iktidarının inkar tasarısını yasalaştıran Paris yönetimini ödüllendirdiğini ifade etti.
Haber : Ceyhun Bozkurt
Fransa’nın Ermeni yalanlarını Ulusal Meclis’ten geçirmesinin hemen ardından bu ülkenin yüzde 15 payının olduğu Güney Mavi Akım projesine AKP iktidarının onay verdiği ortaya çıktı. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Türkiye’nin kısa bir süre önce yapımını kabul ettiği Güney Akım Projesinin içinde Fransız firması EDF’nin olmasını Paris’in ödüllendirilmesi olduğunu söyledi. Özdağ şöyle dedi: “Fransız Parlamentosu’ndan sonra Senatosu da Ermeni sözde soykırım iddialarını yalanlamayı para ve hapis cezasına çarptıran yasa tasarısını kabul ederek yasalaştırdı. Parlamento yasa tasarısını kabul ettikten sonra Ankara’dan Paris’e yönelik çok sert tepkiler yükselmişti. Büyükelçimizi geri çektik, Erdoğan, Kanuni’nin Fransız kralına mektubunu okudu. Anlaşılan çok kızmıştık. Bu arada Türkiye’de ve dünyada hayat devam etti. Başka dış gelişmeler de oldu. Bunlardan birisi de Rus doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya akmasını sağlayacak “Güney Akım Projesine” Türkiye’nin onay vermesiydi. Moskova, Türkiye’nin Güney Akım Projesine aniden onay vermesine o kadar sevinmişti ki, bunu yılbaşı hediyesi olarak yorumladığını resmi ağızlardan açıkladı. Peki, bu büyük projeyi Ruslar tek başlarına mı yapıyorlardı. Hayır. Rus Gazprom şirketi projenin % 50’sine, İtalyan ENİ, % 20’sine Alman Wintershal Holding % 15’ine ve Fransız EDF % 15’ine sahipti. EDF, Güney Akım Projesine girebilmek için Fransız devletinin desteğini alarak çok mücadele etmiştir. Fransa, bu projeye kabul edilebilmek için Rusya’ya ABD tarafından eleştirilen bir helikopter gemisi satışı dahi yapmayı kabul etti. Bu bir NATO ülkesinin Rusya’ya yaptığı ilk gemi satışı oldu. Kasım 2009’da Rusya ile iyi niyet belgesi imzalayan ve Haziran 2010’da Güney Akım’a resmen katılan Fransa amacına ulaştı.” Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Bu noktada sorulması gereken soru, Fransızlar açısından bu kadar büyük bir öneme sahip olan ekonomik ve stratejik bir projeyi Türkiye neden Fransız parlamentosunun Ermeni sözde soykırımı iddialarını reddetmeyi cezalandıran yasa tasarısının kabul edilmesinden hemen sonra adeta Ruslar ile birlikte Fransızlara hediye etti sorusudur” dedi. Özdağ şöyle devam etti:

Proje askıya alınmalı
“Üstelik Güney Akımı projesinin devreye girmesi bir başka doğalgaz projesi olan Nabucco’ya ağır darbe indiriyor. Nabucco Projesi, İran, Azerbaycan ve Irak doğalgazının Avrupa’ya taşınmasını öngörüyor. AB, mevcut gerilimden dolayı İran’ı şimdilik işin dışında tutuyor. Irak’ın altyapısı yeterli olmadığı için çok uzun süre Nabucco’nun dışında kalacağı varsayılıyor. Geriye kalan bir tek Azerbaycan. Tabii ki Türkmenistan doğalgazının da Hazar altından bu projeye bağlanması söz konusu. Ancak Türkiye’nin Güney Akımı kabul etmesi ile Nabucco’nun gerçekleşmesinin önüne çok büyük bir engel çıkacak. Diğer bir ifade ile Türkiye, Ermenistan açılımından sonra Azerbaycan’ı ikinci kez cezalandırıyor. Bundan faydalanan Rusya Bakü’ye bütün artık doğalgazını yüksek fiyattan satın alma ve bunu uzun vadeli olarak gerçekleştirme sözü verdi. Bütün bu süreçte çok boyutlu ve hem Türkiye’ye hem Azerbaycan’a zarar veren bir durum var. Hükümetin şimdi Fransa’ya verebileceği en ağır tepki Güney Akımı’ndan Fransız firmasının çıkarılmaması durumunda Güney Akımı projesini yavaşlatacağı, askıya alacağı şeklinde bir politika izleyerek, Fransız menfaatlerine gerçekten zarar verilebileceğini göstermek olmalıdır. Yoksa, Paris gerçekten kızgın olmadığımızı düşünecektir.”

Tesadüf olamaz
Türkiye’nin enerji ve strateji konusundaki en önemli isimlerinden olan Tuğçe Varol ise şöyle diyor: “Fransa ile Rusya arasında tarihi bir gemi anlaşması yapılmıştır. Benim o zamanki tahminim de Fransa’nın Almanya’nın Kuzey Akım taktiğine karşılık Güney Akım’a girebilmek için bu stratejiyle hareket ettiği yönündeydi. Belli ki uzun süren pazarlıklar neticesinde Fransızlar Ruslara yeni bir teknolojiye sahip gemi satıyorlar, Ruslar da onları boru hattı projesine alıyor. Boru hattı anlaşması ile gemi anlaşmasının birbirine bu kadar yakın tarihlerde olmasının tesadüf olamayacağını düşünüyorum.”
Ümit ÖZDAĞ
Aktik (artık link yok) bağlantı:
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=62474


FRANSA, ABD’NİN DUBLÖRÜDÜR!

Türkiye’de önemli mevkilerde bulunan insanlar, Fransa’nın Ermenilere soykırım yapılmadı diyene ceza vermek için çıkardığı kararın bir seçim yatırımı olduğunu iddia ediyor. Sarkozy, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ermenilerin ve Fransız milliyetçilerinin oylarını almak istiyormuş da bu sebeple böyle bir karar çıkarılmış.
Türkiye söz konusu olsaydı, iktidarların seçim yatırımı yapmak için dış politikayı kullandıklarını söyleyebilirdik. Mesela, “one minute tiyatrosu” ile seçimleri etkilemek gibi..
Gerçi Sarkozy’nin sorumlu bir devlet adamı olduğu iddia edilemez ama düşünce özgürlüğünü kısıtlayan bir kararın Fransa gibi vatandaşlık bilinci gelişmiş bir ülkede oy kaybettirmesi de mümkündür.
O halde Fransa neden böyle bir karar aldı?

***

Bu sorunun cevabını, Washington Post’ta yayınlanan Jackson Diehl’in yazısında bulmak mümkün. Diehl diyor ki “Obama’nın Türkiye ile ilişkileri idaresi, onun en iyi dış politika başarılarından biri.”
Bu tespite bir itiraz var mı? Bu konuda hemfikir isek devam edelim.
Obama, Büyük Orta Doğu projesi çerçevesinde Türkiye’yi istediği gibi çekip çeviriyor; Libya ve Suriye konusunda dediğini yaptırıyor mu?
Peki ABD için hayati derecede önemli bu projeler AKP iktidarı eliyle uygulanırken, Obama böyle bir imkânı kaybetmek ister mi? Mesela Ermenilerle ilgili böyle bir kararı ABD kongresi de çıkarabilirdi. Neden çıkarmıyor? Neden Fransa bu konuda ön alıyor?

***

Libya’ya saldırı söz konusu olunca Fransa yine ön almış, bombardımana başlamıştı. Peki bu bombardıman, ABD’nin bilgisi dışında mı yapıldı?
Bombardımana sonradan ABD uçakları da katıldı. Hatta Kaddafi’nin konvoyunu bombalayan ve böylece yakalanıp linç edilmesini sağlayan da ABD’nin insansız hava aracıydı.
Ermeni meselesinde de böyle oldu. Fransa, ABD’nin yapmak istediğini yaptı. Obama, Tayyip Erdoğan’ı, ABD ile ilişkileri yüzünden Türk kamuoyuna karşı güç durumda bırakırsa, AKP’nin kaybedeceğini görüyor. AKP kaybederse, Orta Doğu’daki Amerikan projelerini sürdüremeyeceğini de biliyor. Bu sebeple tehlikeli sahnelerde Sarkozy’yi kendi yerine dublör olarak kullanıyor.
Arslan BULUT
Açık linkler:http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=21450
**************************

TÜRKİYE ENERJİ KORİDORU POTANSİYELİNİ KULLANMAYA BAŞLADI
Mustafa Sönmez
Dünyanın petrol rezervlerinin yüzde 73’ü, doğal gaz rezervlerinin de yüzde 76’sı Türkiye’yi çevreleyen Rusya’da, Hazar’da, Orta Doğu’da… Bunları önemli ölçüde tüketen Avrupa ise hemen Batımızda. Bu, bizi ister istemez önemli bir enerji koridoru, boru hatlarının kesiştiği bir merkez, jeostratejik açıdan da önemli bir ülke gibi gösteriyor. Sırf bu konumu iyi kullandığımızda “bağımsız” bir dış politika şansımızın olacağına, hatta zenginleşeceğimize dair tezler var. Son 1 ay içinde AB’li ortaklarla Nabucco ve Rusya ile imzalanan Güney Akım anlaşmaları önem taşıyor.

“Nabucco” projesinin öngördüğü boru hattı sisteminin önemli bir kısmı Türkiye topraklarından geçecek. Bu hattan Avrupa’ya aktarılacak doğalgaz ise Ortadoğu ve Orta Asya kaynaklı olacak. Yani, “Nabucco”nun amacı, Rusya’yı “baypas etmek” , Avrupa’nın doğalgazda Rusya’ya bağımlılığını azaltmak...

Hükümet, Rus doğalgazını Karadeniz’in altından Balkanlar yoluyla Avrupa’ya taşıyacak olan “Güney Akım” projesine de imza attı .Sağlanan kolaylık, öngörülen boru hattının Karadeniz’in Türkiye kara sularından geçmesine imkân vermek şeklinde. Sonuçta, Nabucco’ya ortak olan Türkiye, bu kez Rusya’nın “Nabucco” projesine karşı ortaya çıkardığı “Güney Akım” projesinin hayata geçirilmesine de destek vermiş oldu...

Putin ile Tayyip Erdoğan, bu iki projenin rakip veya birbirinin alternatifi olmadığını söylediler. Özellikle Erdoğan, Avrupa’nın doğalgaz ihtiyacının giderek arttığını, her iki projenin de bu ihtiyacı karşılamaya yarayacağını ifade ederek attığı imzayı savunma ihtiyacı duydu.

Her iki proje için hem doğalgaz hem de finans kaynağı bulmak esas sorun. Ama, Rusya doğalgaz kaynağı bulmakta, rakiplerine göre daha avantajlı. Ancak umutlarını Nabucco’ya bağlayan ülkelerin ve enerji firmalarının bu yarıştan kolay kolay vazgeçmeyeceği açık. Dünyanın üçüncü büyük petrol rezervine, onuncu doğalgaz rezervine sahip Irak , bu bahiste daha önem kazanıyor.
açık link:http://www.abh.com.tr/ebulten/detay11.html

ERDOĞAN KURTLAR SOFRASINDA
Yetiştikleri karanlık odalarda, merdiven altlarında kinle beslendiler. O karanlık odalarda iftira ile beslendiler.Beslendikçe daha çok zehirlendiler. Bir gün birileri bu kin ve nefreti kullanıma açtı.

Buyurun deyip, dümeni teslim ettiler. Dümeni teslim ederken de “önlerine bir fatura koydular.”

Ankara’nın şerrinden Bürüksel’in şefaati iyidir diyerek başladılar işe. Baba baskısından kaçan cahil genç kızlar gibiydiler.

Yılların ezikliği ile her gölgeyi düşman bellerken, yılların açlığı ile de ülke varlıklarının tepesine çöktüler.

Kendilerini dümene oturtanlara sadakat göstererek efendilerinin çıkarını ülke çıkarının üzerinde tuttular.

Türkiye her yönden kuşatılırken, göbeğinden emperyalist devletlere bağlı medyayı kullanarak halkı uyuttular.

Mirasyedi bir evlat gibi ne var, ne yok acımasızca sattılar.

Üretim, helal kazanç yerine tefecilik tercih edildi. Faiz kıskacında tüketim ekonomisi ile sefa sürdüler.

Küresel elite sadakatle bağlı hayırlı evlatlar oldukları için ülkeye sokulan kaynağı belirsiz paralar suni bir rahatlık yarattı.

Efendi ile uşaklarının düşmanı ortaktı. Anadolu’ya geldiği gibi gidenler ile o yıllarda geldiği gibi gidenlere yataklık edenlerin torunları 100 yıl sonra yeniden buluşma fırsatı yakalamıştı.İşbirlikleri Damat Ferit’i bile kıskandırdı(!)..

ABD’li müttefikleri; “bizim çıkarlarımız doğrultusunda çok iş yaptılar” diye övgü yağdırıyordu.

Büyük Ermenistan ve Büyük İsrail’i kurmak isteyenler, Türkiye’nin Asya ile bağını koparıp, Türk’ü nefessiz bırakarak boğmayı planlarken, evlatlıkları planın işlemesi için her şeyi yapıyordu.

AKP’nin dümene oturtulmasından sonra birçok ülkenin sözde soykırımı tanıması tesadüf değildir.

Gelin biraz beyin jimnastiği yapalım:

Türk Telekom sözde Ermeni soykırımını tanıyan tek Müslüman ülke Lübnanlı bir iş adamına hediye eder gibi satıldı. Hariri’nin Ermenistan’da soykırım anıtı önünde gözyaşları içinde saygı duruşunda durması Erdoğan için bir engel teşkil etmemişti.

Orhan Pamuk ve intihalci Elif Şafak Türk Milleti’ni soykırımcı ilan ettiğinde gösterilen tepkilere veryansın edip her ikisine sahip çıkan kimdi?
Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan…

Halaçoğlu Türk Tarih Kurumu’nun başından ne zaman alındı?
Türkiye’de bulunan kripto Ermeniler’i bir bilim adamı olarak açıkladıktan sonra...
Belgeye dayalı bilgileri paylaşınca önce basının kripto Ermenileri ve küresel elite çalışan basının konsomatrisleri ayağa kalktı. Halaçoğlu azgın bir saldırı ile adeta linç edildi. Faşist ilan edildi. Sonra ne oldu?
Halaçoğlu görevden alındı. Halaçoğlu'nun görevden alınması kime kıyak oldu? "Alınma sözünün" İsviçre'de Ermenistan yetkilileri ile yapılan gizli görüşmede verildiği söylendi.

Sınırlarımızı tanımayan Ermenistan’a gidip gülücükler dağıtan kimdi?
Abdullah Gül!..

Ermenistan sınırını açmaya kalkıp, şartları kabul etmeyen bir avuç Ermeni karşısında aciz kalan kim?
AKP!!.

Azerbeycan bayraklarını Bursa’da stada sokmayarak Ermenistan’a yalakalık yapan kim?
AKP!!.
Azerbaycan nerede ise nefes alabileceğimiz tek pencere. Bu pencereyi kapatmak isteyen kim?
AB-D ve İsrail!!..

O zaman AKP kimin hesabına çalışmış oluyor?
Türkiye’nin aleyhine, AB-D ve İsrail’in çıkarına…

Türkiye’nin soykırım yapmadığını Rus arşivlerinden bulduğu belgeler ile ispatlayan Mehmet Perinçek nerede?
Silivri esir evinde bertaraf edildi.

İsviçre’nin sözde soykırım yalanını meclisinden geçirmesine karşılık İsviçre’de gösterdikleri tepki ile İsviçre yargısını sallayan Talat Paşa komitesi nerede?
Denktaş’ı ABD’nin talimatıyla bertaraf edip Ergenekon’dan tutuklamaya kalktılar. Denktaş gibi bir milli kahramanı aslında arkasından hançerleyerek ölmeden öldürdüler.

Perinçek’i Silivri’ye tıktılar.

PKK’nın Ermenistan’a yerleştiğini, Ermenistan’ın PKK’nın önde gelenlerine vatandaşlık verdiğini anlatan Kemal Kerinçsiz’i Silivri’de esir ettiler.

AKP İstanbul Milletvekili olmayan soykırım için “özür” diledi. Peki Erdoğan’ın gıkı çıktı mı? Çıkmadı.
Sükut ikrardan gelmez mi? Gelir.

Zamanında meclis başkanına bile işine gelmeyen konuşmayı yapan vekil için “ya bu adamı sustur, ya da ben susturayım” diyen Erdoğan bu vekile niye sessiz kalıyor?

AKP’nin küresel elitin Türkiye üzerindeki planlarında taşeron rolünü üstlendiği için olabilir mi?

Bu gelişimi takip edemeyenler, Fransa’nın Türkleri soykırımcı ilan etmesine AKP’nin hiçbir yaptırım uygulamayacağını anlayamaz.

Azarbaycan’a Ermeni bir sanatçıyı içeri almadı diye AKP nota vermişti, hatırlayan var mı?

Peki, Ermenistan Cumhurbaşkanı kendi gençlerine “biz Karabağ’ı aldık, siz de Ağrı’yı alacaksınız” dediklerinde ne yaptılar?
Cevap bile veremediler. Veya sükut ikrardan gelir misali, Ermenistan Cumhurbaşkanı’na hak verdiler(!)..
Oysa bir devletin başka bir devletten toprak talebi savaş sebebidir. Tabii o ülkeyi devlet adamları yönetirse bu kurallar işler. Taşeronlar dümende ise işlemez, işleyemez.

Hakkını yemeyelim, AKP Fransa’ya müthiş bir yaptırım uygulamış(!)..
 YENİÇAĞ, Güney Akım projesinin ‘devlet destekli’ ortağıFransız EDF firmasının yüzde 15 pay alacağını dün manşetinden duyurdu(!)..

Ortadoğu 3. Paylaşım savaşının tam merkezine oturtulurken, taraflar hızla yerlerini alıyor. Elimizde olansa, ülkenin kaderini ABD’ye bağlayan Erdoğan ile Kraliçe’nin manevi evladı Gül…

3. Paylaşım savaşında farklı cephelerde yer alan ülkelerin savaşı ülkemize taşınıyor. Ajan cenneti olan ülkemiz AKP sayesinde operasyon merkezi de olacaktır.

“35 köylüyü ABD predatörü vurdu (Aydınlık)” haberi yapıldığında İlker Başbuğ içeri alınarak olay örtüldü.
ABD verdiği bu bilgiyle, bir mesaj mı yolluyordu?

Predatörlerin Pakistan’da yaptığı katliamlar hükümete hatırlatılmış, İncirlik’te konuşlanmasına izin vermeyin denmişti ama Erdoğan iradesini çoktan ABD’ye bağladığı için hür olmayan iradesi ile yapabileceği bir şey yoktu.

Daha önce WikiLeaks belgeleri ile ufaktan İsviçre hesapları açıklanmış, “söyleriz ha” şantajı yapılmıştı.

Erdoğan küresel elitin elinde tutsaktır. Hırslarının tutsağıdır. Bir millete karşı işlediği suçların tutsağıdır. 3. Paylaşım savaşında kurtlar sofrasında şaşkın bir ördektir.

İnandıkları masal bitmiş, Türkiye’yi Hz. İbrahim’i ateşe atan Nemrut gibi ateşe atmaktan çekinmeyenlerin yaktığı ateş kendi paçalarından tutuşmaya başlamıştır.

Verilen sözler boyunlarında yağlı urgan, Silivri-Hasdal yargısı ayaklarında prangadır.

Ortadoğu’da liderliğe soyunurken, yalancı pehlivan durumuna düşmüşlerdir.

Ava giderken avlanmış, şantajla devlet yöneteyim derken şantaja boyun eğmek durumunda kalmışlardır.

Düşmanımın düşmanı(Atatürk ve kurduğu T.C.) dostumdur diye yola çıkanlar, aslında kendileri bertaraf olmuştur.

Banka hesaplarından başka sığınacak yeri olmayanlara, ABD’nin kullanıp kafese kapattığı piyonlar acaba ne ifade ediyor?

Sahi; “Asiye nasıl kurtulur?”
Zahide Uçar
26. 01. 2012
Açık link: http://zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=103%3Aerdoan-kurtlar-sofrasnda&catid=1%3Ayeni-makaleler&Itemid=5

FRANSA’YA TEPKİMİZ NE OLACAK?
Fransız senatosu da Orta Çağ yasasını kabul etti. Milli Meclis’in tasarıyı kabulünden sonra çok büyük tepki gösteren Ankara bir sessizliğe bürünmüş durumda. Bu sessizlik 60 Fransız senatörün yasayı Fransız Anayasa Mahkemesine götürerek iptal ettirme umudu ile izah edilmeye çalışılıyor. Oysa, bunun çok boş bir umut olduğunu anlamak için Fransız siyaseti konusunda uzman olmaya gerek yok. Çünkü hem Sarkozy hem de muhalefet lideri Hollande gruplarına mensup senatörleri böyle bir adım atmamaları için baskı altında tutuyorlar. Aslında bu haber daha çok Türkiye’nin tepkisizliğini örtmek için bir gerekçe olarak mı kullanılıyor sorusunu sormak meşru bir soru.
Üstelik, 25 Ocak 2012 tarihli Yeniçağ gazetesinde açıkladığımız gibi 22 Aralık 2011’de Fransız meclisi Orta Çağ yasa tasarını kabul ettikten hemen sonra Ankara, 28 Aralık 2011’de Fransız şirketi EDF’nin % 15 pay ile ortak olduğu 15 milyar dolarlık Güney Akımı projesine onay vererek Fransa’yı ödüllendirdiği göz önünde tutulur ise acaba Türk kamuoyu oyalanıyor mu sorusu daha da güçlü bir şüphe haline gelmektedir.
Bütün bunların üstüne bir de AKP’nin kurucularından ve önde gelen milletvekillerinden olan AKP İstanbul Milletvekili İsmet Uçma 6 Ocak 2012’de T 24’e verdiği demeçte “1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” der ve devam ile “Yaşanan olaya” soykırım “dışında bir tanım bulmak zorundayız. Zaten bu kavram, 1950’li yıllardan sonra gündeme gelmiş bir tabirdir. Dolayısıyla ben, Ermeni vatandaşlarımıza yönelik 1915’te yaşanan süreci” “soykırım” değil, “soy sürgün” “olarak tarif etmeyi daha uygun buluyorum” yargısında bulunur ve AKP Genel Merkezi, böyle kritik bir dönemde adeta Türkiye’yi arkasından vuran bu yaklaşımı sergileyen milletvekili için soruşturma açmaz ise insan “bu ne demek?” diye kendisine sormadan edemiyor.
(Konu dışı olmak ile birlikte İsmet Uçma’nın “soy sürgün” diye ürettiği kavramda tarihsel gerçeklerden olağanüstü kopuk, eksik ve yanlış bilgiye dayanan bir yaklaşımın sonucudur. Ermeni tehciri, 1) soya göre değil, bölgeye göre yapılmıştır.2) Soya göre değil, mezhebe göre yapılmıştır. Bundan dolayı soy sürgün kavramı çok yanlıştır. İkinci büyük hata, Uçma’nın Büyük Felaket kavramını kabul etmesi ve kullanmasıdır. Ermeniler için “Büyük Felaket”, soykırımın kendisidir.)
Fransa’ya karşı alınması kararlaştırılan 8 önlemi hatırlayalım. 1)Büyükelçi geri çekilecek. (Bu önlemden vazgeçildi. Büyükelçi Paris’te kalıyor.), 2) Siyasi, askeri ve ekonomik maliyetli faaliyetler, personel değişimi, eğitimi gibi bütün faaliyetler iptal edilecek, 3) Askeri tatbikatlar iptal edilecek, 4) Fransa ile her türlü siyasi istişare durdurulacak, 5) Fransız askeri uçakları Türk hava sahasından her geçişte ayrı izin alacaklar, 6) AB eşleştirme projelerinde Fransa’yla işbirliğine gidilmeyecek, 7) Askeri gemilerin liman ziyaretleri izin başvuruları reddedilecek. 8) 2012’de ekonomi bakanları arasında yapılacak “Türkiye-Fransa Ortak Ekonomi Toplantısı”na Türkiye katılmayacak. (Taraf, 25 Ocak 2012)
Bu önlemlerin hiç birisinin uygulansa bile Paris’in canını acıtmayacağı bellidir. Üstelik daha şimdiden birinci maddeden vazgeçildiği ve diğerleri için de “biraz bekleyelim” dendiği düşünülür ise acaba bu iş nereye gidecek diye sorulması gerekiyor. Öte yandan daha ilk günden itibaren Türkiye’nin Fransa’ya karşı etkili bir ekonomik önlem alamayacağının da altı çizilerek, Paris’in yapması gereken propaganda adeta Ankara ve İstanbul tarafından yapılıyor.
Zaten AKP Hükümeti ekonomiyi dış politikanın hiç parçası yapmamayı tercih ediyor. Örneğin, Mavi Marmara “Krizi” sonrasında adeta İsrail ile “savaşın eşiğine geldik”. Oysa 2011 senesi rakamları açıklanınca gördük ki, 2011 senesi içinde İsrail ile ticaretimiz % 29 oranında artmış. Demek ki, 21. Yüzyıl dergisinin Ocak 2011’de yayınlanan 25. sayısında yazdığımız makalenin başlığını “Ankara ile Tel Aviv Arasındaki Kriz Ne Kadar Gerçek?” diye koymamız ve krizi sorgulamamız doğru imiş. (Bu makaleyi www.21yyte.orgda bulabilirsiniz.) Demek ki sadece Fransa’yı değil, İsrail’i de ödüllendirmişiz.
Ümit ÖZDAĞ-26 Ocak 2012-Yeniçağ Gazetesi
Açık (“link” kullanmıyoruz) Bağlantı: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=21461

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."M.A.ERSOY

24 Ocak 2012 Salı

HER YÖNDEN SALDIRI (HORTLATILAN HELENİZM)


HELENİZM VE TÜRKİYE'DEKİ İDEASININ ANALİZİ İÇİN LÜTFEN BU SİTEYİ TAKİP EDİNİZ
http://bojidarcipof.blogspot.com/

HELENİZM’DE MUDANYA PLANI
(MUDANYA GAZETESİ 19 OCAK 2012)

MUDANYA GAZETESİ
19 OCAK 2012
Araştırmacı yazar Bojidar Çipof, Mudanya’nın Zeytinbağı Beldesi’ndeki Kemerli Kilise’yi satın alan 250 bin Euro’luk finansmanlığın perde arkasını yazdı…
 Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında Mudanya ve Gemlik’te bir dizi incelemelerde bulunan Fener Rum Patriği Bartholomeos’un yol haritasını ortaya çıkaran araştırmacı yazar Bojidar Çipof, Zeytinbağı Beldesi’nde Rum Patrikhanesi tarafından geçtiğimiz ay 250 bin Euro’ya satın alınan Kemerli Kilise ile bu planın adım adım işlediğini öne sürdü.

İzmir’de yayımlanan İlk Kurşun Gazetesi’nde geçtiğimiz yıl yayımlanan yazısında Bursa’da Helenizm yayma hareketinin ilk adımının Mudanya’nın Zeytinbağı (Tirilye)Beldesi’nden atıldığına vurgu yapan Çipof,  şimdi de “Helenizm artık Türkiye’de hortlamaya hazır” dedi. Fener Rum Patrikhanesi’ne karşı 1996 ve 2007 yıllarında açtığı iki davası Yargıtay İçtihadı haline gelen araştırmacı yazar Bojidar Çipof, yayınladığı son yazısında "Bursa-Mudanya ve Zeytinbağı" üçgende olup bitenleri analiz etti. “Kemerli Kilise” olarak da bilinen “Panagia Pantovaasilissa” adlı eski kilisenin kısa bir süre evvel Rum Patrikhanesi tarafından satın alındığını hatırlatan Bojidar Çipof, Bartholomeos’un, Zeytinbağı’ndaki bu metruk ve dört duvar kalmış kiliseye senede birkaç kez gelerek ziyaretler ve ayinler yaptığını anlattı. Çipof, yazısında şu görüşlere yer verdi:

250 BİN EURO’LUK FİNANSMAN…

“(…) Geçen süre içinde Rum Patriği Bartholomeos, Zeytinbağı’ndaki bu kiliseye gelmeye devam etti. Bazen korsan bir ayin, bazen de günübirlik bir gezi mahiyetinde yanında cemaat mensupları ile birlikte bu ziyaretleri yaptılar.  Esnaf da bu ziyaretlerden ziyadesiyle mutlu oldu! Ve geçen sene ortalarında Patriğin parlak elemanlarından, akademik kariyeri hayli yüksek olan “Elpidophoros” dini lakaplı metropolit “Yani Lambriniadis”e “Bursa Metropolitliği” unvanı verildi. Şahıs gerçekten birçok lisan bilen, kariyeri yüksek ve en önemlisi sosyal medyadaki tüm imkânları kullanabilen ve çevresi de çok geniş olan bir kişi…

Lambriniadis, Bursa Metropoliti olduğunda ilk yaptığı iş, bastırdığı bir broşürde Bizans dönemi Yunanca Bursa haritasına yer vermesi oldu.. Heybeliada Ruhban Okulu’ndan da sorumlu Başpapaz olarak tayin edilen Bursa Metropoliti Lambriniadis, sosyal medyada Ruhban Okulu profilleri açmakta ABD Büyükelçisi’ni adada ağırlamaktadır.  6 Şubat’ta adada yapılacak bir tören ile de bu resmileşecektir. Cunda Metropolitliği ise boştur.

(…)Yani (Elpidophoros) Lambriniadis, son günlerde çok faaldir. Zeytinbağı’ndaki kilisenin 250 Bin Euro’ya satın alınmasını ve finansmanını sağlamıştır. Bu tabi bazı çevrelerce çok takdir topladı. Patriğin bir dönem, özellikle bir önceki görevi olan, Sen Sinod Genel Sekreteri iken her daim yanında olan Lambriniadis için Bartholomeos ile arasında gizli bir güç kavgası olduğu da söylenmektedir.

“MUDANYA İLE YAZILANLAR GERÇEKLEŞİYOR…”

(…)Yazdığımız her şey bir süre sonra hakikat oluyor. Mudanya ile ilgili de çok şey yazdık ve hepsi tek tek gerçekleşti. Büyük bir pazılın parçalarını birer birer birleştiriyorlar. Bunları ayrı ayrı ele alırsak ve iyimser bir gözle bakarsak “Ne var bunda?” demek de olası… Ama durum öyle değil. Tüm perspektife bakıldığında durum hiç iç açıcı değil!”

ZEYTİNBAĞI’NA UYARI…

Öte yandan Bojidar Çipof, “Patrikhanenin onararak ayin yapmayı planladığı kilisenin anahtarının belediyeye verileceği ve tarihi yapının günübirlik ziyaretlere de açık tutulacağı” yönünde görüş belirten Zeytinbağı Belediye Başkanı Ali Turan’a da gönderme yaptı. Belediyelerin bu konuda yanlış davrandığını ileri süren Çipof, “Turizmden anlık gelecek katkılar öncelikli olarak gözleri boyamakta. En büyük hata ise bu gelişmeleri münferit olarak değerlendirip, hoşgörü ve diyalog içerisinde değerlendirmektedir. Bir bütün olarak bakıldığında Anadolu yani onlara göre Küçük Asya’yı yeniden ele geçirme süreci başlamıştır. Yeni anayasa çalışmaları çerçevesinde umarız ki, Rum Patrikhanesini Vatikanlaştıracak, Türkiye’de ‘Ortodoks Halifeliği’ misali bir yapı oluşturacak bir gol yenmez” dedi.


"HELENİZM TÜRKİYE'DE HORTLAMAYA HAZIR" MAKALESİ’Nİ POYRAZ FM'DE DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ 



BOJİDAR ÇİPOF MAKALESİ:
 "HELENİZM TÜRKİYE'DE HORTLAMAYA HAZIR" POYRAZ FM'DE

BOJİDAR ÇİPOF'UN  "HELENİZM TÜRKİYE'DE HORTLAMAYA HAZIR" ADLI MAKALESİ 18 OCAK 2012'DE  RADYO POYRAZ FM'DE

Uzunca bir zamandır Anadolu'daki metruk, duvarları dahi kalmamış kiliselerde Rum Patriği Bartholomeos tarafından yılın belli günlerinde ayinler yapılmaktaydı. Üzerinde Rumluluğun esamesi kalmamış bölgeler için ise eski Bizans adları kullanılarak metropolitlikler ihdas edilmeye başlandı. Bu konular; geçmiş yazılarımızda çokça el alındı. Bu itibarla bir kez daha bazı noktaları tekrar etmek yerine, eski yazılarımızın bir kez daha okunmasını, durumun artık vahamet arz etmeye başladığı şu noktada önemle tavsiye etmekteyiz.

17 Ocak 2012 Salı
 Yunan milli ülküsü olarak bilinen ve ütopik olarak İstanbul’un “Konstantinopolis” adı ile tekrar Bizans’ın başkenti olmasını amaçlayan “Megali İdea” amaçları doğrultusunda 2010’da çok hamle yapıldı. Rum Patrikhanesi, arkasına ABD’yi ve ABD’de kurulmuş olan “Archon” topluluğunu da alarak önemli edinimler sağladı. Yunanistan ise içinde bulunduğu mali krize rağmen moral ve olabildiğince de maddi desteğini sürdürdü.

10 Mart 2010’da Habertürk Televizyonu’nda, “Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu Başkanı” olarak ortaya çıkan, Prof. Nikolaos Uzunoğlu’nun ağzından bu amaçlardan bir tanesini daha öğrenmiş olduk. Bu gelişme, “İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor” şeklinde medyamızda sunuldu. Tabi bu gelişmeler olurken bir yandan da çok sayıda Yunan asıllı papazın Türk vatandaşlığı alması da sağlanmıştı.

Uzunca bir zamandır Anadolu’daki metruk, duvarları dahi kalmamış kiliselerde Rum Patriği Bartholomeos tarafından yılın belli günlerinde ayinler yapılmaktaydı. Üzerinde Rumluluğun esamesi kalmamış bölgeler için ise eski Bizans adları kullanılarak metropolitlikler ihdas edilmeye başlandı. Bu konular; geçmiş yazılarımızda çokça el alındı. Bu itibarla bir kez daha bazı noktaları tekrar etmek yerine, eski yazılarımızın bir kez daha okunmasını, durumun artık vahamet arz etmeye başladığı şu noktada önemle tavsiye etmekteyiz.

Geçtiğimiz yıllarda yine adım adım ve de Yunan/Rum vizöründen bakıldığında çok da güzel bir şekilde işleyen bir program dâhilinde, Türkiye’den Rumların neden kovulduğu sorgulanmaya başlandı. Ama bu gerçek değildi. Türkiye’den, Türk vatandaşı hiçbir Rum kovulmamıştı… Hatta bu konuda daha da ileriye gidildi ve bir güruh tarafından, Lozan Antlaşması mucibince 1925 yıllarında yapılan “Mübadele”  yani “karşılıklı zorunlu göç” dahi sanki Türkiye’nin bir büyük kusuru gibi ya da Türkiye zalim gibi lanse edilmeye başlandı.

Bir cümle ile vurgulamak istiyoruz ki; Varlık Vergisi ile 6/7 Eylül olaylarının Türkiye’nin kara lekeleri olduğunu ama bunlarla yüzleşilmiş ve tazminatlarının da ödenmiş olduğunu sıkça vurguladık ve belgeledik. "1964 yılında Türkiye Rumları kovdu" demek ise gerçekleri çarpıtmak demektir. Bu anımsatmayı ise şunun için yaptık: Geçtiğimiz sene Mart ayında ortaya çıkan “İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor” söylemi ile birlikte 1964 yılında Rumların Türkiye’den sürgün edildikleri martavalı yine dillendirilmeye başlandı.

Nasıl ki Heybeliada Ruhban Okulu, 1971 yılında çıkan YÖK Yasası’na bağlanmak istemedikleri için kendileri tarafından kapatıldığı halde bu gün bunu “Türkiye okulumuzu kapattı!” şeklinde ve tamamen gerçek dışı bir şekilde ortaya koyuyorlarsa, 1964 sürgünleri meselesi de aynı şekilde çarpıtılan bir provokasyondur. 1964’te alınan bir kararla, 1930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan, “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”; o günün koşulları ve uluslar arası hükümler çerçevesinde iptal edilmişti

1964’te Yunanistan ile Türkiye; Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Aralık1963 sonunda ise Kıbrıs’ta, Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik olaylar gerçekleşti. 20 Aralık’ta Türk köylerinde başlayan kıyım 24 Aralık Noel Gecesi, Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız eşi Mürüvvet ve evlatlarıKutsi, Hakan bir banyo küvetine sokularak katledildiler. Bu masumların banyo küvetindeki fotoğrafı Türkiye’de büyük bir infial yarattı.

Bu arada 1964 başında bir gelişme oldu ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren bir “Yunan” derneği ortaya çıkarıldı. Bu derneğin adı geçen sene ortaya çıkan “Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’ örneğinde olduğu gibi yanlış tercüme edilmiş ve esas kimlik gizlenmişti. Derneğin gerçek adı; “Elliniki Enosis” yani “Helenik İlhak”tı. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış toplanması “İsmet İnönü Hükümeti”ni harekete geçirdi.

“Kanlı Noel”in acısı içinde bulunan Türkiye, 1930 yılındaki “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı feshetti ve Türkiye’de yerleşik Yunanistan vatandaşlarının 6 ay içinde ülkeyi terk etmesi şeklinde bilinen süreç başladı.

1964 Sürgünleri; sürgün değildirler. Kendi vatandaşı oldukları ülkeye hudut dışı edilen Yunanlılardır. Gelmek isteyen ve 120 Bin kişi olarak telaffuz edilenler ise 1964’de Türkiye’de gidenler değildir.

Büyük bir oyun oynanmaya başladı! Bir yandan edinimler elde ediliyor, öte yandan da psikolojik savaş teknikleri ile dezenformasyon yaratılıyor. Amaç: Türkiye’ye doğru bir göç yaratmaktır ve bu göç için, bir anlamda istila için ayrılmış büyük fonlar bulunmaktadır. Eski yazılarımızda Yunanistan tarafından tüm mali krize rağmen Türkiye’de yaşayan Rumlara, “Yunanistan Sosyal Yardım ve Sosyal Sigorta Bakanlığı” bütçesinden verilen (3 ayda bir 1300 Euro) aylıkları yazmıştık.

Bizans entrikalarında eylemler çok uzun süreçler göz önüne alınarak uygulanır. 2 Kasım 1991’de Patrik olan Bartholomeos (Dimitri Arhondoni) patrik oluşundan itibaren Anadolu’daki metruk kiliselerde bilinçli bir şekilde ayinler tertip etmekte ve yerel yöneticilerle ilişkiler kurmaktadır. Şimdi anlaşılıyor ki Anadolu’da bu metruk kiliselerdeki ayinler boşa yapılmamış!

Yapılan ayinlerde turizm işi ile uğraşanlar ile turistik obje satışı yapanların maddi anlamda yüzü tabi ki gülmektedir. Ancak edilen kârların ulusal değerlerin kaybı ile mukayesesi de yapılmalıdır. Bu bağlamda, yazımızın devamında, “Bursa/Mudanya/Zeytinbağı” üçgeninde olup bitenleri analiz etmek istiyoruz. Zira burada da adım adım ilerlendi ve bir hedefe varıldı!

Mudanya’nın şirin beldesi Zeytinbağı’ndaki (Tirilye) “Kemerli Kilise” olarak da bilinen “Panagia Pantovasilissa” adlı eski bir kilise bulunuyor. Bu kilise kısa bir süre evvel Rum Patrikhanesi tarafından satın alındı.

Rum Patriği Bartholomeos, Zeytinbağı’ndaki bu metruk ve dört duvar kalmış kiliseye senede birkaç kez gelerek ziyaretler ve ayinler yapıyordu. 2009 yılında Rum Patriği, Amerikan CBS Televizyonu’na “Kendimi Türkiye de Çarmığa gerilmiş gibi hissediyorum”  şeklinde bir beyanat vermiş ve tepkileri üzerine çekmişti. Aralığa gelindiğinde Mudanya’da yayın yapan bir haber portalında, şu haber çıktı: “Zeytinbağı'ndan Patrik Bartholeomos'a Sert Tepki”

Zeytinbağı Beldesi Belediye Başkanı Ali Turan o tarihte şöyle demişti: “…Zeytinbağı (Trilye) beldemize yılda birkaç kez gelerek burada ki kiliselerde dini ayinlerini yapan Ortodoks dünyasına bundan sonra, Zeytinbağı Belediyesi olarak izin vermemeye kararlıyız. Fener Rum Patriği’nin yazılı ve görsel basına çıkarak Türk halkından özür dilemesini bekliyoruz, özür dilemez ise kendilerine belediye olarak kesinlikle Zeytinbağı'na giriş izni vermeyeceğiz…” 
http://www.mudanya.gen.tr/2009-haber-arsiv/489-bartholeomos-zeytinbagi.htm

Geçen süre içinde Rum Patriği Bartholomeos, bu kiliseye gelmeye devam etti. Bazen korsan bir ayin, bazen de günü birlik bir gezi mahiyetinde yanında cemaat mensupları ile birlikte bu ziyaretleri yaptılar.  Esnaf da bu ziyaretlerden ziyadesiyle mutlu oldu! Ve geçen sene ortalarında Patriğin parlak elemanlarından, akademik kariyeri hayli yüksek olan “Elpidophoros” dini lakaplı metropolit “Yani Lambriniadis”e “Bursa Metropolitliği” ünvanı verildi. Şahıs gerçekten birçok lisan bilen, kariyeri yüksek ve en önemlisi sosyal medyadaki tüm imkânları kullanabilen ve çevresi de çok geniş olan bir kişi…

Lambriniadis, Bursa Metropoliti olduğunda ilk yaptığı iş, bastırdığı bir broşürde Bizans dönemi Yunanca Bursa haritasına yer vermesi oldu.

Şimdi burada teknik olarak, bazı hususları herkesin anlayabileceği bir şekilde irdelemek gerekiyor. Anadolu’daki Patrikhanece ihdas edilen metropolitlikler arasında Ayvalık Ali Bey Adası (Cunda) da “Cunda Metropolitliği” olarak yer alır. Cunda’nın Patrikhane üzerinde çok büyük bir önemi bulunuyor. Zira Osmanlı zamanındaki ilk ruhban okulu burada kurulmuştur. Bunu simgeleştirmek adına Cunda Metropoliti her kim ise, aynı zamanda Heybeliada Ruhban Okulu’ndan da sorumlu Başpapaz olmaktaydı.

Bu kez bu durum değişti ve Bursa Metropoliti Lambriniadis Heybeliada Ruhban Okulu’ndan da sorumlu Başpapaz olarak tayin edildi. Geçen seneden itibaren Bursa görevi dışında okuldan da sorumlu olarak faaliyetlerde bulunmakta, sosyal medyada Ruhban Okulu profilleri açmakta ABD Büyükelçisi’ni adada ağırlamaktadır.  6 Şubat’ta adada yapılacak bir tören ile de bu resmileşecektir. Cunda Metropolitliği ise boştur…

Yani (Elpidophoros) Lambriniadis, son günlerde çok faaldir. Zeytinbağı’ndaki kilisenin 250 Bin Euro’ya satın alınmasını ve finansmanını sağlamıştır. Bu tabi bazı çevrelerce çok takdir topladı. Patriğin bir dönem, özellikle bir önceki görevi olan, Sen Sinod Genel Sekreteri iken her daim yanında olan Lambriniadis için Bartholomeos ile arasında gizli bir güç kavgası olduğu da söylenmektedir. Geçmişte sivrilen bazı metropolitler (Örneğin: Meliton) eski popülaritelerini kaybettiler. Fakat Lambriniadis artık gayet popülerdir ve bu saatten sonra harcanması da zordur. Kısa bir süre önce de Selanik Üniversitesi’nden kalabalık ve çok sayıda profesörün de bulunduğu bir gruba Heybeliada’da ev sahipliği yapmıştır. Tabi ki bu gruptakiler okulun açılması için adımlar atmaya geldiler. Geçtiğimiz ay Aynoroz’da patlak veren büyük yolsuzlukla ilgili olarak da tek yorum yapan ya da destek veren Lambriniadis’ti…

Yazdığımız her şey bir süre sonra hakikat oluyor. Mudanya ile ilgili de çok şey yazdık ve hepsi tek tek gerçekleşti. Büyük bir pazılın parçalarını birer birer birleştiriyorlar. Bunları ayrı ayrı ele alırsak ve iyimser bir gözle bakarsak “Ne var bunda?” demek de olası… Ama durum öyle değil. Tüm prespektife bakıldığında durum hiç iç açıcı değil!

Bursa, Hıristiyanlık Tarihi açısından çok önemli bir kenttir. M.S. 325 yılında 1. Genel Hıristiyan Konsil’i İznik’te yapılmıştır ve bugün Hıristiyanlığın en önemli amentüsü olan “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh” üçlemesi bu konsilde karara bağlanmıştır. 1204’te Haçlı Ordusu’nun İstanbul’u zapt etmesinden sonra Bizans İmparatorluğu da 57 yıl İznik’te barındı. Bursa, Yalova Termalleri ve Mudanya civarları çok önemli Bizans yerleşim alanlarıdır.

Bir sonraki yazımızda bunu ayrıntılı olarak yazacağız ama kısaca değinirsek; Gökçeada’da olmayan cemaat için bir okul açma izni de alındı. Cemaat yok ama Yunanistan’dan bu adaya yerleşmeye meraklı çok sayıda Yunanlı hazırda bekliyor. O zaman açılacak okul için öğrencileri de olacak!

Geçtiğimiz Aralık ayının sonlarında “İHA” kaynaklı bir haber tüm portallarda yer aldı. Haberin başlığında, “Önce Patrik Ziyaret Etti, Ardından Metropolit Satın Aldı” denmekteydi. Devamında ise 2009’da “Zeytinbağı'ndan Patrik Bartholeomos'a Sert Tepki” diye manşet attıran Zeytinbağı Beldesi Belediye Başkanı Ali Turan ile ilgili şu ifade yer almaktaydı:

“Niyazibey Mahallesi Kemer Sokak'taki harabe halindeki Kemerli Kilise'yi Patrikhane'nin onararak ayin yapmayı planladığı ifade ediliyor. Zeytinbağı Belediye Başkanı Ali Turan, ibadete açılacak kilisenin anahtarının kendilerine verileceğini, tarihi yapının günü birlik ziyaretlere açık tutulacağını söyledi.”

Bu haberin devamında bizim araştırmalarımızla ilgili olarak da şu paragraf yer aldı:

“Fener Rum Patrikhanesi'ne karşı 1996-2007 yıllarında açtığı iki davası Yargıtay içtihadı haline gelen araştırmacı yazar Bojidar Çipof, Bursa’da olmayan Ortodoks cemaati için tayin edilen metropolitin bastırdığı Bizans dönemi Bursa haritasını ele geçirmişti. Mart ayında hazırlanan Yunaca ve İngilizce broşürlerde, mayıs ayında Mudanya ve Gemlikte bir dizi incelemelerde bulunan Fener Rum Patriği Bartholomeos'un da yol haritası ortaya çıkmıştı. Araştırmacı yazar Çipof, İzmir'de yayınlanan İlk Kurşun Gazetesi’ndeki yazısında, kiliselerin bulunduğu il ve ilçelerde tek bir Rum'un bile yaşamadığına dikkat çekmişti. Kiliselerin onarılıp sürekli ibadete açılacak olmasının ilk adımın Zeytinbağı'ndan başlatıldığı iddia ediliyor.”

Belediyeler bu konuda çok yanlış davranıyorlar. Turizmden anlık gelecek katkılar öncelikli olarak gözleri boyamakta… En büyük hata ise bu gelişmeleri münferit olarak değerlendirip, hoşgörü ve diyalog içerisinde değerlendirmektedir. Bir bütün olarak bakıldığında ise Anadolu yani onlara göre “Küçük Asya”yı yeniden ele geçirme süreci başlamıştır. Her yazımızda vurguluyoruz! “Yeni Anayasa” çalışmaları çerçevesinde umarız ki Rum Patrikhanesi’ni Vatikanlaştıracak, Türkiye’de “Ortodoks Halifeliği” misali bir yapı oluşturacak bir gol yenmez!

4 Mayıs 2010 tarihli yazımızda başlık olarak “Helenizmi Bursa’da Hortlatma Süreci…” demiştik.

Şimdi de “Helenizm Türkiye’de Hortlamaya Hazır” diyoruz…


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."M.A.ERSOY

DEMOKRASİ ŞEHİDİMİZ "UĞUR MUMCU"








"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."M.A.ERSOY

AJİTASYON BİTTİ.GERÇEK RENKLER ORTAYA ÇIKTI


Hrank’ın yokluğunda Agos gazetesi Ermeni soykırım yalanını sahiplenmiş ve savunmaktadır.Küçük bir azınlığın hain yaklaşımını görmemezlikten gelip, kimin öldürdüğü ve ne için öldürüldüğü çok net iken gazete çevresinde örgütlenmiş azınlığı kazanmak adına (asla kazanılmaz, çünkü çok taviz verildi) Hrank Dink’in uzun yıllar yaptığı bir sürü  konuşmanın arasından  doğru olanı seçip onlara “sizi öldürenler bunlar” demekle Ulusal Kanal ve İP etik olarak doğru yapmakla birlikte Atatürkçü tabanda (özellikle genç kesimde)  Ermeni Soykırımı yalanının yalan olduğunu bilen ama  cinayete tepkili ,çağdaş insan grupları oluşturmaktadır. Sonra da şehit cenazelerindekinden çok “hepimiz Ermeni’yiz” diye bağıran insanlar görünce üzülüyor ve yakınıyoruz. Hırant Dink’te yetişen her aydın gibi belli bir süreçten geçmiş, yanlış açıklamalar yapmış ama diyalektik süreç ve akılsal düşünce doğru yola bulmasına neden olmuştur. Bu hali ile emperyalist ve uşaklarının çıkarlarına kullandıkları kesimin içinden gelen ciddi bir tehdide dönüşmüş ve katledilmiştir.
Gelişim süreci anlatılmadan sadece son dönem konuşmalarının verilmesi, gençlerin Hrank’ın katlinden sonraki değişimi görmesini engellemekte, Hrank’ın katlini ırksal bir ayrım gibi gösterilmesini kolaylaştırmaktadır.
Şuan susturulmuş bir aydınımızın ardından sürecin tam tersine döndüğü görülmektedir.
Ulusal Kanalın ve İP sinin yaptığı Agos Gazetesi çevresinde örgütlenmiş, yelkenini emperyal çıkarlara açmış küçük bir azınlığa gereğinden fazla yapılan doğruyu gösterme çabasıdır;lakin sinsice suiistimal edilmektedir.
Agos’ta artık Hrank yok ve rüzgâr başka yönden esiyor.
Ulusal Kanal ve İP’si bu iyi niyetli politikasını gözden geçirmeli ve bana göre değiştirmelidir. Soykırım Yalanını savunan azınlığın Ulusal fikirlere kavuşması (nı bırakın, tarafsız olması, düşman olmaması) mümkün değildir. Hrank gibi aydınların yetişmesi kolay ve sık olmadığından onsuz bir Agos’un tüm yazdıklarını, tahriklerini görmemezlikten gelmek her şeyden önce Hrank’a yapılan haksızlıktır.
 Katillerini çok iyi bildikleri halde “çoğul” ifadelerle kopardıkları tavizlerin yanına kendi düşmanlıklarını yansıtarak Ulusalcıları katmaktadırlar. Buna taviz verilmemeli ve bu sinsi ajitasyona ulusalcılar alet olmamalıdır. Bu haber ibretliktir.
Aşağıya istemesem de konunun net anlaşılması için Agos gazetesinin bir haberini veriyorum.Umarım anlaşılır.Agos gazetesi çevresinde örgütlenmiş bir azınlık ne yazı ki Hrank'ın kanını emperyal çıkarlarına malzeme yapmaktadır.
Agos Gazetesi ile alakası olmayan ermeni kökenli Türk vatandaşları bu yorumdan tabii ki istisnadır. Hırank’ın etkisi bu kadar çabuk silinmeyecektir. Bizim mücadelemiz, insanların ırkları değil Türk vatandaşı kimliği taşıyıp ülkeyi emperyalistin kucağına iten hainlerledir. Bu kişilerin ırkı Türk olsa da tepkimiz aynıdır ve değişmez. Türkiye Cumhuriyeti bir ırk/din devleti değil. Atatürk’ümüzün söylediği gibi; laik, sosyal, hukuk devletidir. Şuan kötü bir süreçten geçse de tarihi birikimimiz ve kültürümüz bize ders ve sabır vermektedir.
Buna ben: “öyle bir tarihimiz var ki bize; saflık derecesinde dürüstlük ve inanılmaz bir dayanma gücü veriyor. Ama her şey bir yere kadar.”
Levent KALEM




Resmi Tarihi Sınıfta Bırakan 10 Çürük Tez
Mehmert POLATEL – Nazife KOSUKOĞLU
Agos Gazetesi


Fransa’da kabul edilen Ermeni Soykırımı’nın inkârına cezayi müeyyide öngören yasayla birlikte resmi tarih tezinin 1915 masalları medya ve kamuoyunda yeniden gündeme geldi. 1915 ile ilgili ‘resmi iddiaları’ 10 başlıkta topladık. Her iddiayı, tarihsel veriler eşliğinde değerlendirdik. Ortaya çıkan sonuç resmi tarih savunucuları açısından vahim: Bu çürük tezlere dayalı resmi anlayışla Türkiye uluslararası alanda kimseye hiçbir şey anlatamaz. Kaldı ki Türkiye’de de artık “Bu masallara karnımız tok” diyenlerin sayısı giderek artıyor.
Televizyon kanallarında ya da gazete köşelerinde Fransa’ya öfke kusan resmi tarih savunucuları yıllardır kamuoyunun artık ezberlediği iddialarını üstümüze boca etmeyi sürdürüyorlar. İfade edenin tarzına ve üslubuna göre farklı şekiller alıyor olsa da resmi tarihin 1915 Ermeni Soykırımı ile ilgili temel iddialarını 10 başlıkta topladık. Her iddiayı, üstünde hiçbir tartışma ya da şüphe olmayan tarihsel veriler eşliğinde değerlendirdik. Ortaya çıkan sonuca baktığımızda, Dışişleri yetkililerine naçizane bir tavsiyemiz var: Bu resmi tarih tezlerine güvenip uluslararası tarih komisyonu filan kurmaya kalkıp da kendinizi dünyaya güldürmeyin.

‘İsyan ve ihanet’

Osmanlı devleti ‘tehcir’ kararı aldı, çünkü Ermeniler devlete karşı isyan edip, düşman devletlere yardım ettiler.
Bu iddiaya göre, imparatorluğun dört bir yanında ayaklanan Ermeniler, İtilaf Devletleri’nin saflarına geçmek suretiyle Osmanlı’yı sırtından hançerlediler. Dört tarafı düşmanlarla sarılan Osmanlı devleti, “Hainleri savaş bölgelerinden uzağa naklederek” her devletin yapması gerekeni yaptı.
‘İsyan ve ihanet’ argümanı hakkında siyaset felsefesi açısından pek çok şey söylenebilir elbette ama tarihsel açıdan bakıldığında bu iddianın dayanağı yok. Söz konusu ‘isyan’lara öncülük yaptıkları iddia edilen Ermeni örgütlerinin savaş sırasında aldıkları kararlara, uyguladıkları siyasetlere bakıldığında, bu apaçık görülür.
İttihat ve Terakki Hükümetinin I. Dünya Savaşı’na katılma kararı vermesinin hemen ardından İstanbul’da toplanan Ermeni Milli Meclisi, Ermenilerin savaş sırasında Osmanlı hükümetine sadık kalacağını ve askeri ihtiyaçlar da dahil olmak üzere devletin her türlü ihtiyacına imtina etmeden koşacağını ilan etti.
Resmi tarihte adı ‘ihanet’le eşanlamlı kullanılan Taşnaktsutyun ise 12-14 Ağustos 1914 tarihleri arasında Erzurum’da düzenlenen 8. Kongresi’nde Osmanlı Ermenilerinin savaşta kendi devletlerinin yanında yer alacağını belirtti.
21 Ağustos 1914 tarihinde düzenlenen Hınçak Partisi’nin 3. Kongresi de herhangi bir isyan çağrısı yapmadı. Tam tersine Hınçak üyeleri savaşın İttihat ve Terakki’nin dağılmasına yol açarak ülkeyi sarsabileceğini, Ermenilerin durumunu kötüleştirebileceğini savunarak, savaş ortamından duydukları rahatsızlığı tarihe not düştüler.

İsyan argümanları, resmi tarih tezince Dörtyol ve Zeytun civarında Şubat 1915’te gerçekleşen çatışmalarla örneklendiriliyor. Bu olaylara ilişkin belgeler incelendiğinde, bu çatışmaların asker kaçakları ile Osmanlı jandarması arasında cereyan eden çarpışmalar olduğu görülüyor. Bu olaylar, zamanın Osmanlı idarecileri tarafından dahi ‘genel bir isyan haliyle’ alakasız görülmekteydi. Bu noktada, bölgedeki asker kaçaklarının sadece Ermenilerden oluşmadığını, farklı etnik-dinsel gruplardan kaçakların jandarmayla çatışmaya girdiklerini de unutmayalım. Bölgedeki Ermeni köylüler ayaklanmak bir yana, bu kaçakların teslim olmaları konusunda arabuluculuk yaparak devlete yardımcı oluyorlardı. Buna rağmen ilk sürgün bu bölgede gerçekleşti.
‘Tehcirin nedeni Van isyanıdır’
Van’da kitlesel bir Ermeni isyanı gerçekleşti. Savaş koşullarında İttihatçı hükümet tehcirden başka acil bir çözüm bulmadı.
Evet, diğer bölgelerin aksine Van’da Ermeniler gerçekten ayaklandılar. Öte yandan, Van’daki ayaklanmalar soykırım kararının alınmasından ve uygulamaya sokulmasından sonra başladı. Ayaklanmanın başlamasından önce ve ayaklanma sırasında Van valisi Cevdet Bey’in bölge halkına çektirdiği zulmün ayrıntıları hem Osmanlı belgelerinde, hem de resmi tarih anlatısı içindeki kitaplarda bulunabilir.
Dönemin Erzurum valisi Tahsin Bey durumu “Van’da ihtilal olmazdı ve olamazdı. Kendimiz zorlaya zorlaya şu içinden çıkamadığımız kargaşalığı meydana getirdik ve Şark’ta orduyu müşkül duruma soktuk” sözleriyle ifade ediyor.
İsyan argümanında dikkati çeken bir diğer nokta, Ermenilerin gönüllü birlikler oluşturmak üzere Rus ordusuna katılarak Osmanlı’yı arkadan hançerledikleri iddiasıdır. Bu iddiayı savunanlar gönüllü birliklerin Osmanlı vatandaşı olmayan Kafkas Ermenilerince kurulmuş olduğu gerçeğini özenle gözlerden kaçırmaya çalışıyorlar. Kafkasya Ermenileri Osmanlı’yı ‘arkadan vurmuş’ olamazlar, zira onlar Osmanlı değil Rus vatandaşıydı.
‘Soykırım başka tehcir başka’
Soykırım değil, tehcir kararı alındı. Tehcir savaş bölgesiyle sınırlıydı. Her türlü tedbire rağmen doğal koşullardan ya da çetelerin saldırılarından kaynaklanan ölümler yaşandı.
Resmi tarih anlatısı yüz binlerce insanı ‘nakliye zaiyatı’ olarak tanımlamakta sakınca görmez. Üstüne üstlük, Osmanlı’nın savaş hengâmesinin ortasında dahi tehcir sürecini titizlikle yürüttüğünü, kafileleri korumakla görevli birimler görevlendirdiğini iddia eder. Osmanlı arşivlerinde bulunan belgeler ise bambaşka bir tarihsel gerçekliğe işaret ediyor. Bu belgelerde Osmanlı hükümetinin sürgün yollarının güvenli olmadığı konusunda defalarca bilgilendirildiği, kafilelere yapılan saldırılardan ve meydana gelen ölümlerden haberli olduğu ve hiçbir önlem almadan sürgünlere devam ettiği açıkça görülüyor.
“Tehcir” kararını insani duyarlılıkları sebebiyle uygulamak istemeyen vali, mutasarrıf ve kaymakamların önerileri dikkate alınmadı. Bu insani duruşta ısrar eden devlet görevlileri görevlerinden alındı, kızağa çekildi ya da Teşkilat-ı Mahsusa’nın düzenlediği cinayetlere kurban gittiler. “Bir ‘sevk’ talimatnamesini uygulamamak için hangi idareci canını ortaya koyar?” sorusu, resmi tarih anlatısında cevap bulmak bir yana, dikkate dahi alınmıyor.
Resmi tarih anlatısına göre, bu sevk kararı imparatorluk için güvenlik tehdidi oluşturan Ermenilerin Osmanlı’nın güvenliğini tehdit etmeyecekleri bir bölgeye sürgün edilmeleri için alınmıştı. Öte yandan, Ermeniler bir yabancı devletle asgari seviyede iletişimde bulunabilecekleri, Osmanlı’ya ‘hıyanet’ etme kapasitelerinin en az olduğu, Kayseri, Eskişehir gibi bölgelerden dahi sürülmüşlerdir. Sürüldükleri Suriye bölgesi aslında Fransızların uzun yıllardır kendilerine müdahale alanı yaratmaya çalıştıkları, savaşın ve emperyal oyunların tam göbeğinde bir bölgedir. Der Zor’un nasıl bir stratejik analizle Kayseri’den, Muğla’dan, Kastamonu’dan daha güvenli, dış çevreye daha kapalı sayılabileceği resmi tarih anlatısının ‘çözülememiş gizemlerinden’ biridir. Bu da meselenin bu politikaların bir güvenlik tedbiri olarak “tehcir” şeklinde tanımlanamayacağını gösteriyor.
‘Kötü muamele cezasız kalmadı’
Tehcir edilen Ermenilere kötü muamele edenler devlet tarafından cezalandırıldı
Resmi tarih anlatısına göre Talat Paşa tehcirde suiistimalleri olan kişilerin yargılanmasında bizzat öncülük ederek, idamlarına zemin hazırlamıştır. Bazılarına göre, bu yargılamalar devletin soykırım kararı almadığını gösteriyor. Savaş sırasında Talat Paşa’nın bazı görevlileri Divan-ı Harb-i Örfi yoluyla soruşturduğu, yargıladığı ve hatta bazılarını idam ettirdiği doğrudur ama yapılan soruşturmaların hiçbirinin nedeni işledikleri cinayetler ya da yaptıkları katliamlar değildir. Bu soruşturmalarda hedef alınan kitle yolsuzluk yapanlardır. Devlet, tehcir kararıyla birlikte Ermenilerin geride bıraktıkları malların devletin kontrolünde olduğunu bildirmiştir. Alınan karara göre, bütün mülkler komisyonlar aracılığıyla kayıt altına alınacak ve bizzat devlet tarafından idare edilecekti. Devlet bu mülklerin özel amaçlar için kullanılmasını engellemek üzere devlet memurlarının Ermenilere ait mallara el koymalarına yasak getirmişti. Buna rağmen, pek çok yerel idareci ve memur Ermenilerin mallarını zimmetlerine geçirdiler. Osmanlı Hükümeti malları kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanmak istediği için malların kontrolü sırasında suiistimalleri olanları ve malları yağmalayanları yargıladı. Bu yargılamalar için üç soruşturma komisyonu oluşturuldu.
Yargılamalar esnasında katliamlarla ilgili sorular gündeme getirilmedi. Yalnızca yağma ve zimmete geçirilen mallarla ilgili sorular soruldu. Bu soruşturmaların raporlarından birinde, gördüğü cinayetleri anlatan bir şahidin komisyon başkanı tarafından azarlandığı, sadece yolsuzlukla ilgili sorulan soruya cevap verilmesinin istendiği ve ısrarla cinayetlerden bahsettiği için dışarı atıldığı kayıt edildi.
Bu yargılamalar sırasında Çerkez Ahmet ve Yakup Cemil gibi bazı Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri de idama mahkûm edildi. Fakat bunların idam edilmelerinin gerekçesi Ermenileri katletmeleri ve eşyalarını gasp etmeleri değildi. Çerkez Ahmet ile ilgili olarak Talat Paşa’nın Cemal Paşa’ya çektiği telgrafta “Kendisinin imhası her halükârda gereklidir. Aksi takdirde ileride çok zararlı olabilir” deniyor. Yakup Cemil’in idam edilme gerekçesi de İttihatçı yöneticilere karşı darbe organize etmeye çalışmasıdır. Kısacası, İttihatçı hükümet Teşkilat-ı Mahsusa içerisinde yer alan çete reislerinin gelecekte kendisi için tehdit oluşturmaları olasılığını bu yargılamalar yoluyla ortadan kaldırmak istedi.
‘Devlet şefkat elini uzattı’
Osmanlı devleti tehcir edilenlere her türlü yardımı yaptı, sürüldükleri yerlerde iş bulmaları için önayak oldu
Bu iddiaya göre Ermenilere maddi olarak ciddi yardımlar yapıldı, kendilerine sürgün bölgelerinde araziler verildi ve hatta el konulan mallarının satış bedelleri kendilerine iade edildi. Bu teze kanıt olarak tehcir talimatnamesi ve sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek belge öne sürülüyor.
Osmanlı Devleti sürülen Ermenilere maddi açıdan yardım etmek bir yana, tehcirin maliyetini bile Ermenilerin geride bıraktıkları mallar üzerinden, yani ‘emval-i metruke bütçesi’nden karşıladı. İaşe ve iskândan sorumlu Şükrü Kaya, Talat Paşa’ya Ermenilerin kitlesel olarak kendi sürgünlerini finanse etmeleri fikrini önerdi. Talat Paşa da Ekim 1915’te bu öneriyi onayladı. Öte yandan, Ermeniler sürgün sırasında rüşvet vermekten ve gasp edilmekten dolayı mali açıdan tükendiler. Bu nedenle, İttihat Terakki yönetimi, finansman politikasını değiştirdi ve tehciri emval-i metruke aracılığıyla finanse etmeye başladı.
Osmanlı devletinin Ermeni mülklerini idare etme biçimi, Ermenilere ait malların satış bedellerinin sahiplerine iade edildiği iddiasının temelsizliğini ortaya koyuyor. Devlet bu mülklerin bir kısmını, kapış kapış kapışılacak fiyatlarla şaibeli açık artırmalarla satışa sundu. Önemli bir kısmını ise devletin kendi ihtiyaçlarının karşılanması, orduya giysi ve iaşe temin edilmesi, muhacirlerin iskân edilmesi gibi amaçlarla kullanıldı. Devlet idarecilerinden sıradan halka kadar geniş bir kesim söz konusu mülkleri yağmalayıp gasp etti. Bu tarihsel bilgiler ışığında, Osmanlı Devleti’nin sürgün ettiği Ermenileri ekonomik açıdan yıkıma uğrattığı inkâr edilemez.
‘Ölü sayısı abartılıyor’
Tehcir edilenlerin sayısı 500 bindir. 200 bin kadar ölüm vardır.
Tehcir edilenlerin ve insani kaybın sayısını az gösterme eğilimi Murat Bardakçı’nın Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi’ni yayımlamasıyla sekteye uğradı, zira Talat Paşa’ya göre tehcir edilen Ermenilerin sayısı resmi tarih anlatısının çok üzerindedir. Talat Paşa tehcir sırasında vilayetlere telgraflar çekerek, vilayetlerden ne kadar Ermeni’nin sürüldüğüne ve ne kadar Ermeni’nin kaldığına ilişkin bilgileri iletmelerini istedi. Paşa’nın listesine göre tehcir edilen Ermenilerin sayısı 924 bin 158’dir. Bu listede İstanbul, Van, Antalya, Eskişehir ve Urfa gibi Ermenilerin tehcire uğradığı bazı vilayetlerin eksik olduğu düşünülürse, bu sayının daha da yüksek olması beklenebilir.
Resmi tarih anlatısının baz aldığı 500 bin rakamı, Suriye çöllerindeki kamplara ulaşabilen Ermenilerin sayısıdır. Bu belgelerin savaş koşulları altında yazıldığı ve önemli arşiv belgelerinin yok edildiği dikkate alındığında tehcirle ilgili kesin sayılara ulaşmanın mümkün olmadığı söylenebilir. Böyle bir çabaya girişmenin ne denli manidar olduğu da ayrıca sorgulanabilir. Öte yandan, Talat Paşa’nın kara kaplı defteri temel alındığında dahi 400 binden fazla Ermeni’nin sürgün bölgesine ulaşamadığı çok açıktır.
‘Tehcir savaş bölgeleriyle sınırlıydı’
Tehcir kararı Mayıs ayında uygulanmaya başlandı, ilk olarak savaş bölgelerinde uygulandı.
İlk tehcir kararı Mayıs değil, Şubat ayında uygulamaya konuldu. Zeytun ve Dörtyol bölgelerindeki Ermeniler asker kaçaklarıyla mücadele bahane edilerek iç bölgelere sürüldüler. Bu uygulamanın ilk etabında Dörtyol civarındaki Ermeniler Konya’ya tehcir edildi. 8 Nisan 1915 tarihiyle birlikte Zeytun ve Maraş’taki Ermeniler de iç bölgelere sürülmeye başlandı. Tehcirin birinci safhasındaki bu sürgünlerin geçici savaş tedbirleri olmadığı Nisan ayının ortasında Ermenilerden boşalan yerlere Müslüman muhacirlerin yerleştirilmesinden anlaşılmaktaydı. Haziran 1915’te nüfusu Müslümanlaştırılan Zeytun’un adı da Süleymanlı olarak değiştirilmişti. Sürgünlerin aylar öncesinden başladığının bir diğer kanıtı da 31 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilen Meclis-i Vükela kararıdır. Bu kararda tehcir uygulamasından bahsedilirken “nakl-ü iskanına mübaşeret ve devam edilmekde” deniyor, yani bu tarih itibariyle tehcir uygulamasına zaten başlanmıştı. Tarihsel belgeler incelendiğinde tehcir yasasının uygulamanın başlamasından sonra geçirildiği çok açıktır. Tehcirin kanunlaştırılması, diğer ülkelerin sürgünlerle ilgili haberlere tepki vermeye başlamaları, hatta Osmanlı yöneticilerinin yaşanan kırımlardan sorumlu tutulacağına ilişkin notalar vermeye başlamalarından sonra oldu. Bu tepkiler karşısında Talat Paşa hali hazırda devam eden bu uygulamaya yasal bir kılıf uydurma çabasına girdi ve olayların sorumluluğunu kendi üzerinden atarak bir hükümet meselesi haline getirmeye çalıştı.
‘Ermeniler rahat edecekleri bir yere gönderildi’
Ermeniler çöle değil, imparatorluk coğrafyası dahilinde olan Suriye’nin yerleşime elverişli bir bölgesine, verimli topraklara gönderildi
Der Zor’un yerleşime elverişsiz çöl niteliğinde bir bölge olduğunu Osmanlı idarecilerinin de bildiği, Osmanlı arşivinde bulunan çeşitli belge ve raporlardan anlaşılıyor. 1. Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti çeşitli coğrafyalardan sürülen ya da göç eden Müslüman muhacirleri iskân etme sorunuyla karşı karşıyaydı. Osmanlı idarecileri bu muhacirlerden bir kısmının Der Zor bölgesinde iskan edilip edilemeyeceğini soruşturmaya başlamışlardı. Eski Der Zor mutasarrıfı Lütfi Bey bölgenin iskâna elverişli olmadığını belirten bir rapor hazırladı. Çöl niteliğindeki bölgelerin yerleşime elverişsizliğinin Osmanlı idarecileri için ne kadar gündelik bir bilgi olduğu mecliste yaşanan tartışmalardan da anlaşılmaktadır. Müslüman muhacirlerin Ege ve Trakya bölgesindeki Rum köylerine yerleştirilmesini eleştiren mebus Emanüelidi Efendi, Üsküdar’dan Basra’ya kadar boş bir sürü arazi olduğunu belirtmiş ve muhacirlerin buraya yerleştirilmesini önermişti.
Talat Paşa bu öneriyle ilişkili olarak “Bu muhacirleri dedikleri gibi oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi açlıktan ölecekti” diyerek çöl bölgelerinin iskân için ne derece uygunsuz olduğunu itiraf etmişti. Aynı Talat Paşa 10 ay sonra Ermenilerin Der Zor’a sürülmesine bizzat karar verdi.
‘24 Nisan kurbanları masum değildi’
24 Nisan 1915’te tutuklanan Ermeni aydınlar toplumu isyana teşvik eden komitacılardı.
Bu iddiada sözü edilen 240 kişi, Ermeni ileri gelenlerine karşı düzenlenen bir operasyonla tutuklandılar. Birkaç gün içerisinde sayıları 2345’e ulaşan tutuklamalarla Ermeni mebuslardan şairlere Ermeni toplumunun deyim yerindeyse ‘beyni’ hedef alındı. Bu kişiler tutuklanmalarını takiben Ayaş ve Çankırı’ya sürüldüler. Haklarında hiçbir yargısal süreç başlatılmayan tutuklulardan 761’i öldürüldü. İlk etapta tutuklananlar arasında II. Meşrutiyet’in ilanından itibaren İttihat Terakki ile çeşitli ittifaklar yapan ve yasal parti statüsündeki Taşnaktsutyun ve Hınçak partilerinin üyeleri de vardı. Fakat tutuklanan kişilerin hepsi bu örgütlerin üyesi değildi. Bazılarının hiçbir örgütle ilişkisi yoktu. Bu kitlesel tutuklamaların hedefinde Ermeni toplumuna yönelik imha politikasının onlar tarafından uluslararası kamuoyuna aktarılmasını önlemek bulunuyordu.
‘İttihatçılar uluslararası düzeyde yargılanıp aklandı’
İttihatçılar Malta süreci ile soykırım suçundan uluslararası düzeyde aklanmış oldu.
Bu iddianın güçlendirilmesi amacıyla Yahudi Soykırımı’nda rolü olanların yargılandığı Nürnberg mahkemeleri ile Malta ‘yargılamaları’ eş tutuluyor. Oysa Malta yargılamalarının seyri bu iddiayı daha ilk bakışta çürütüyor. Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra toplanan Paris Barış Konferansı’nda İngiltere’nin ısrarıyla Osmanlı’daki savaş suçlularının yargılanmasına savaşın hemen ardından İstanbul’da başlandı. Yargılama süreci Osmanlı Hükümeti’nin kendisi tarafından başlatıldı. Bu kapsamda, bazı İttihat Terakki yöneticileri ve yerel idareciler, Osmanlı Devleti’nin savaşa sokulması, tehcir sırasında Ermenilerin kırıma uğratılması gibi suçlarla tutuklandılar.
Bu süreç esnasında, İngiltere, Osmanlı Devleti’nin yargılamaları hakkaniyetle gerçekleştiremeyeceğini ve tutuklanan kişilerin serbest bırakılacağını düşünüyor ve söz konusu suçlarla ilişkilendirilen kişilerin Osmanlı toprakları dışına çıkarılmasını istiyordu. İngiltere’nin bu yöndeki teklifi müttefik güçlerce kabul görmedi, özellikle Fransa bu teklife çok sert tepki gösterdi. Fransa, barış antlaşması imzalanmadan Osmanlı Devleti’nde suç işleyenlerin Osmanlı mahkemelerinde yargılanması gerektiği kanaatindeydi. Bu tartışmalar sırasında, İstanbul yargılamaları kapsamında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idam edilmesine karar verildi ve infazı gerçekleştirildi. Bunun üzerine, Türk milliyetçisi bir grup idamı protesto etti. Bu protesto sonrasında İngiltere bütün tutukluların serbest kalabileceği ihtimalini gerekçe göstererek bazı tutukluların Malta’ya sürülmesine karar verdi. Bu karar müttefik güçler tarafından tepkiyle karşılansa da, İngiltere tutsakların kaçmasına müsait bir ortam olduğunda ısrar etti ve bu kişilerin gelecekte müttefiklerin ortaklığında kurulacak bir mahkemede yargılanıncaya değin Malta’da İngiltere’nin gözetiminde tutulacaklarını belirtti.
İngiltere 240 kişiyi savaşla ilişkili suçlardan müttefiklerin kuracağı bir mahkemede yargılamak istiyordu; bu kişilerden 70’i Malta’da tutukluydu, diğerleri ise aranıyordu. İngiliz Başsavcılığı, Ağustos 1920’de Malta’daki tutukluları tutuklanma gerekçelerini oluşturan suç iddialarına göre üç sınıfa ayırdı: İngiliz savaş tutsaklarına kötü davrandıkları iddialarıyla tutuklu bulunanlar; sürgün, yağma ve kırım suçlarıyla ilişkili olarak tutuklu bulunanlar; mütarekeyi ihlal yoluyla siyasi suç işledikleri iddiasıyla tutuklananlar. Başsavcılık, bu kişilerden sadece birinci grupta olanların kendi yargılama alanına girdiğine, diğer tutukluların barış antlaşmasının imzalanmasının ardından müttefiklerin ortak kuracağı mahkemelerce yargılanmaları gerektiğine karar verdi.
İngiltere, bir yandan Malta’daki tutukluların yargılanması için Paris’te müttefik devletleri ikna etmeye çalışırken, bir yandan da Anadolu’da bulunan 24 İngiliz savaş esirini kurtarmak için Osmanlı topraklarındaki siyasi otoriteler ile müzakere ediyordu. Önce İstanbul Hükümeti ile pazarlık edilmek istendi, Ankara ile müzakereler Kurtuluş Savaşı’ndaki gelişmelere paralel olarak gelişti. İki müzakere sürecinin de amacı değiş-tokuş yoluyla Anadolu’daki İngiliz savaş esirlerini kurtarmaktı.
Bu süreçte, İngiliz esirleri meselesi İngiltere Hükümeti’ni iç siyasette sıkıştırmaya başlamıştı. Parlamentoda bu konuya ilişkin sert tartışmalar yapılıyor, hükümet esirlerin serbest bırakılmaları konusunda üstüne düşen vazifeyi yerine getirmemekle itham ediliyordu.
İngiltere Hükümeti Türk-Yunan Savaşı’nın Kemalistler lehine ilerlemeye başlamasının yarattığı kaygılar ve iç siyasetteki konumunun bu mesele yüzünden zedelenmesi üzerine esirler konusunda geri adım attı ve bütün tutsakları İngiliz esirlerine karşılık serbest bırakmaya karar verdi. 30 Ekim 1921’de 24 İngiliz esirine karşılık, İngiltere gözetimindeki bütün Malta tutsakları serbest bırakıldı. İngiliz esirlere zalimce davranmakla suçlanan tutuklular dahi bu süreçte hürriyetlerine kavuştular.
Malta sürgünlerine ilişkin tarihsel veriler dikkate alındığında Malta sürecinin İTC’yi uluslararası hukuk nezdinde aklayan bir anlam taşımadığı ortaya çıkıyor. Birincisi, Malta sürecinin kendisi uluslararası bir yargılama zemini değil, İngiltere hükümetinin -başta Anadolu’nun işgalini kolaylaştırmak olmak üzere- siyasi amaçlarla meydana getirdiği politik bir mekanizmadır. İkincisi, Malta sürecinde başsavcılık kırım, sürgün ve yağmadan suçlanarak tutuklananlara ilişkin bir tek karar vermiştir; o da bu kişilerin İngiliz mahkemelerince değil uluslararası bir mahkeme tarafından yargılanması gerektiğidir. Yani, Malta sürecinde bu kişilere ilişkin ne dava açılmış, ne de haklarında hüküm verilmiştir. Üçüncüsü, ikinci gruptaki kişiler hukuken kırım, yağma ve sürgün suçlarından beraat etmediler; bir esir takası antlaşması uyarınca serbest bırakıldılar.
Kaynakça:
Akçam, Taner, “Ermeni Meselesi Hallolunmuştur”: Osmanlı belgelerine göre savaş yıllarında Ermenilere yönelik politikalar, İstanbul: İletişim, 2009.
Akçam, Taner, İnsan hakları ve Ermeni sorunu: İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşı’na, İstanbul: İletişim, 1999.
Aktar, Ayhan, Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm, İstanbul: İletişim, 2006
Dadrian, Vahakn, The History of the Armenian Genocide: Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus, Providence, RI: Berghahn Books, 1995.
Dündar, Fuat, Modern Türkiye’nin şifresi: İttihat ve Terakki’nin etnisite mühendisliği, 1913-1918, İstanbul: İletişim, 2008.
Kevorkian, Raymond H., Soykırımın ikinci safhası: Sürgüne gönderilen Osmanlı Ermenilerinin Suriye-Mezopotamya toplama kamplarında imha edilmeleri (1915-1916), İstanbul: Belge, 2011.
Minassian, Gaidz ve Avagyan, Arsen, Ermeniler ve İttihat Terakki: İşbirliğinden Çatışmaya, İstanbul: Aras, 2005.
Üngör, Uğur Ü. ve Polatel, Mehmet, Confiscation and Destruction: The Young Turk Seizure of Armenian Properties, London: Continuum, 2011.
Yeghiayan, Vartkes, Malta Belgeleri: İngiltere Dışişleri Bakanlığı “Türk Savaş Suçluları” Dosyası, İstanbul: Belge Yayınları, 2007.




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."M.A.ERSOY

23 Ocak 2012 Pazartesi

2011 BİLDERBERG



2011 Bilderberg toplantısı bugün itibariyle İsviçre’de yapıldı. Toplantı yapılmadan önce Rusya’da yayın yapan haftalık NoviDen dergisi adını vermediği üst düzey bir İsviçreli bankacı ile bir röportaj yaptı. Bankacının anlattıkları komplo teorisi gibi görünmekle birlikte gerçekliği zaman içinde anlaşılacak bilgilerden oluşuyor. Eğer söyledikleri doğru çıkarsa İlluminati Teorisinin (dünyanın 10 kişi tarafından yönetildiği, onların altında 300 kişilik bir alt yönetimin olduğu ve nihai hedefin Kudüs’ün başkent olduğu bir dünya devleti olduğunu iddia eden komplo teorisi) doğruluğu da ispatlanmış olacak. 

Öncelikle röportajı meçhul bankacının ağzıyla özetleyelim;
“ Yıllarca İsviçre bankalarında üst düzey yöneticilik yaptım. Bir ülke liderini öldüren katile bizzat elimle ödeme yaptım. Ödeme talimatını gizli servisler veriyordu. Bütün İsviçreli bankalar bu tür kirli işlere alet olmuşlardır. Ödemeler bankanın merkezinde, kayıt dışı, denetlenmeyen hesaplardan yapılırdı. Birçok suikast, saldırı ve devrim için ödemeler yaptık. Bazı ödeme emirleri Bilderbergci kişilerden gelirdi. Öldürülen kişiler arasında IMF, Dünya Bankası ve Bilderberg’in emirlerini uygulamayanlar vardı. İsviçre bankalarını artık İsviçreliler yönetmiyor. Yöneticilerin çoğu Anglo-Saxon kökenli Amerikalı ve İngilizler. Bunlar İsviçre bankalarını illegal işlerini gerçekleştirmek için kullanıyorlar. Çok büyük meblağda para, ülkeleri yok etmek için kullanılıyor. Bilderberg toplantısı 2009’da Yunanistan’da yapıldı, Yunanistan battı. 2010’da İspanya’da yapıldı, İspanya da battı. 2011’de İsviçre’de yapılıyor. Demek ki İsviçre’yi de batıracaklar. Amaçları parayla Avrupa’yı batırıp Çin’i köleleştirmek.

IMF Başkanı Strauss-Kahn Bilderbergcileri tanımamız için iyi bir örnek. Bunlar beyni hastalıklı, ahlaksız, kadınların ırzına geçen, hatta Satanizm’e ilgi duyan insanlar. Zürih’teki Rothschild gibi bazı bankalara gittiğiniz zaman Satanizm’in sembollerini görürsünüz. Şimdiki hedefleri interneti kontrol etmek. Çünkü internet hala serbest. Terörizm gibi bir bahane bularak ya da internet üzerinden korkunç bir saldırı yaparak interneti kontrol etmeyi meşrulaştıracaklar.

Eğer kontrolü kaybettiklerini anlarlarsa yeni bir Gladio’yu çıkarırlar. Medya ellerinde olduğu için medyanın onlardan bahsetmesini beklemeyin. Bazen gazetecileri de toplantılara çağırırlar ama ne gördüklerini ve ne konuştuklarını anlatmamalarını tembih ederler. Bilderberg’in en iç dairesinde olanlar her şeyi bilirler. Daha dış dairelerde olanlar çok şey bilmezler.”

Röportajın özeti bu şekilde. Bugüne kadar IMF gibi Batının kontrolündeki finans kurumlarıyla ters düşen birçok ülkenin battığına şahit olduk. Bu batışlar da hep bankalar üzerinden olmuştur. 2001’deki Türkiye krizini hatırlayalım. Dolar bir gecede iki katına çıkarken, piyasadan milyarlarca dolarlık para yurtdışına çekildi. Faiz yüzde 5000’e çıktı. Herkes masumane bir biçimde işini yaparken bankalar yüzünden nice esnaf battı. Dolar, yurtdışı, banka, krizden sonra Türkiye’ye davet edilen IMF. Tüm bu terimler röportajda da geçiyor.

Bunun yanında suikastlere kurban giden yüzlerce devlet başkanı ve bürokrat var. Birçoğu yabancı gizli servisler veya yerli işbirlikçileri tarafından yapıldı. Çoğu Batıyla uyuşmadıkları için kurban edildi.

Dolayısıyla bankacının söylediklerine katılmamak elde değil. Fakat yine de Bilderberg denen örgütün iddia edildiği kadar büyük bir gücü olduğunun anlaşılması için daha fazla delile ihtiyaç olacak. Belki altı çizili ve siyah cümlelerin gerçekleşip gerçekleşmemesi Bilderberg mefhumunu ortaya çıkarabilir. Eğer İsviçre de ekonomik krize girerse ve de internet için tüm dünyada yeni yasaklar çıkarsa isimsiz bankacının söyledikleri doğru çıkacak.

Bugünden itibaren İsviçre’nin ekonomik durumunu takibe alalım.
Bakalım bankacımız haklı mı çıkacak yoksa bu röportaj kafa karıştırmak için kurgulanmış bir düzmece mi?
Bekleyim görelim.




Tam katılımcı listesi:
Belçika
Coene Luc, Vali, Belçika Ulusal Bankası
Davignon, Etienne, Devlet Bakanı
Leysen Thomas, Yönetim Kurulu Başkanı, Umicore
Çin
Fu Ying, Dışişleri Bakan Yardımcısı
Huang, Yiping, Ekonomi Profesörü, Çin Ekonomik Araştırmalar Merkezi, Pekin Üniversitesi
Danimarka
Eldrup Anders, CEO, DONG Enerji
Federspiel, Ulrik, Başkan Yardımcısı, Global İlişkiler, Haldor Topsøe A / S
Schütze, Peter, Üst Yönetim Üyesi, Nordea Bank AB
Almanya
Ackermann, Josef, Yönetim Kurulu Başkanı ve Grup Yürütme Komitesi, Deutsche Bank
Enders, Thomas, CEO, Airbus SAS
Löscher, Peter, Başkan ve CEO, Siemens AG
Nass, Matthias, Uluslararası Baş Muhabiri, Zeit Die
Eski Maliye Bakanı Peer Steinbrück, Federal Meclis (Bundestag) Üyesi
Finlandiya
Apunen, Matti, Yönetmen, Finlandiya İş ve Politika Forumu EVA
Johansson, Fince Industries EK Ole, Yönetim Kurulu Başkanı Konfederasyonu
Jorma Ollila, Yönetim Kurulu Başkanı, Royal Dutch Shell
Pentikäinen Mikael, Publisher ve Kıdemli Baş Editör, Helsingin Sanomat
Fransa
Baverez Nicolas, Partner, Gibson, Dunn & Crutcher LLP
Bazire Nicolas, Genel Müdür, Groupe Arnault / LVMH
Castries, Henri de, Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su, AXA
Lévy, Maurice, Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su, Publicis Groupe SA
Montbrial, Thierry de, Başkan, Fransız Uluslararası İlişkiler Enstitüsü
Roy, Olivier, Sosyal ve Siyasal Teori Profesörü, Avrupa Üniversitesi Enstitüsü
İngiltere
Agius, Marcus, Yönetim Kurulu Başkanı, Barclays PLC
Flint, Douglas J., Grup Başkanı, HSBC Holdings
Kerr, John Member, House of Lords; Başkan Yardımcısı, Royal Dutch Shell
Lambert, Richard Bağımsız Sigara İcra Direktörü, Ernst & Young
Peter Mandelson, Üye, House of Lords; Yönetim Kurulu Başkanı, Global Müşaviri
Micklethwait John, Genel Yayın Yönetmeni, The Economist
Osborne, George Başbakanı, Maliye Bakanı
Stewart, Rory, Parlamento Üyesi
Taylor, J. Martin, Yönetim Kurulu Başkanı, Syngenta International AG
Yunanistan
David, George A., Başkan, Coca-Cola HBCSA
Hardouvelis, Gikas A., Baş Ekonomist ve Araştırma Başkanı, Eurobank EFG
Maliye Papaconstantinou, George Bakanı
Tsoukalis, Loukas, Başkan, arama konferansları Grisons
Uluslararası Kuruluşlar
Almunia, Joaquín, Başkan Yardımcısı, Avrupa Komisyonu
Daele, Frans van, Avrupa Konseyi Başkanı Genelkurmay Başkanı
Neelie Kroes, Başkan Yardımcısı, Avrupa Komisyonu Dijital Gündem Komiseri
Lamy, Pascal, Genel Müdür, Dünya Ticaret Örgütü'nün
Rompuy, Herman van, Başkan, Avrupa Konseyi
Sheeran, Josette, İcra Direktörü, Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı
Solana Madariaga Javier, Başkan, Global Ekonomi İçin ESADEgeo Merkezi ve Jeopolitiği
Jean-Claude, Avrupa Merkez Bankası Başkanı Trichet,
Zoellick, Robert B., Başkan, Dünya Bankası Grubu
İrlanda
Gallagher, Paul, Kıdemli Danışman; Eski Başsavcı
McDowell, Michael, Kıdemli Müşaviri, Hukuk Kütüphanesi; Eski Başbakan Yardımcısı
, Goldman Sachs International Başkanı Peter D. Sutherland,
İtalya
Bernabe, Franco, CEO, Telecom Italia SpA
Elkann, John, Yönetim Kurulu Başkanı, Fiat SpA
Monti, Mario, Başkan, Univers Commerciale Luigi Bocconi
Scaroni, Paolo, CEO, Eni SpA
Tremonti, Ekonomi ve Maliye Bakanı Giulio
Kanada
Carney, Mark J., Vali, Kanada Merkez Bankası
Clark, Edmund, Başkan ve CEO, TD Bank Financial Group
McKenna, Frank, Başkan Yardımcısı, TD Bank Financial Group
Orbinksi James, Toronto Üniversitesi Tıp ve Siyaset Bilimi Profesörü,
Prichard, J. Robert S., Sandalye, Torys LLP
Reisman, Heather, Başkan ve CEO, Indigo Kitaplar & Müzik A.Ş. Merkezi, Brookings Enstitüsü
Hollanda
Bolland, Marc J., İcra Kurulu, Marks and Spencer Group plc
Chavannes, Marc E., Siyaset Köşe Yazarı, NRC Handelsblad; Gazetecilik Profesörü
Halberstadt, Victor, Leiden Üniversitesi Ekonomi Profesörü, Eski Onursal Genel Sekreteri Bilderberg Toplantıları
HM Hollanda Kraliçesi
Rosenthal, Uri, Dışişleri Bakanı
Kış Jaap W., Partner, De Brauw Blackstone Westbroek
Norveç
Myklebust, Eğil, Yönetim SAS Kurulu Eski Başkanı, sk Hydro ASA
SAİK Norveç Veliaht Prensi Haakon
Ottersen, Ole Petter, Rektör, Oslo Üniversitesi
Solberg, Erna, Muhafazakar Parti Lideri
Avusturya
Bronner, Oscar, CEO'su ve Publisher, Standart Medien AG
Faymann, Werner, Şansölye
Rothensteiner, Walter, Yönetim Kurulu Başkanı, Raiffeisen Zentralbank Österreich AG
Scholten, Rudolf, İcra Direktörleri Kurulu Üyesi, Oesterreichische Kontrollbank AG
Portekiz
Balsemão, Francisco Pinto, Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su Impresa, SGPS Eski Başbakanı
Alves Ferreira, Clara, CEO, Claref LDA; yazar
Nogueira Leite, António, Yönetim Kurulu Üyesi, José de Mello Investimentos, SGPS, SA
İsveç
Mordashov, Alexey A., CEO, Severstal
Dışişleri Bakanı Carl Bildt,
Bjorling, Ewa, Ticaret Bakanı
Wallenberg, Jacob, Yönetim Kurulu Başkanı, Yatırımcı AB
İsviçre
Brabeck-Letmathe, Peter, Yönetim Kurulu Başkanı, Nestlé SA
Groth, Hans, Kıdemli Direktörü, Sağlık Politikası ve Pazar Erişim, Onkoloji İş Birimi, Pfizer Avrupa
Janom Steiner, Barbara, Adalet, Güvenlik ve Sağlık, Kanton Bölümü Başkanı
Kudelski, André, Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su, Kudelski Grup SA
Leuthard, Doris, Federal Meclis Üyesi
Schmid, Martin, Başkan, Kanton Grisons Hükümeti
Schweiger, Rolf, Ständerat
Soiron, Rolf, Yönetim Kurulu Başkanı, Holcim Ltd, Lonza Ltd.
Vasella, Daniel L., Novartis AG Başkanı
Witmer, Jürg, Yönetim Kurulu Başkanı, Givaudan SA ve Clariant AG
İspanya
Cebrián Juan Luis, CEO, prisa
Cospedal, Maria Dolores de, Genel Sekreter, Partido Popular
Leon Gross, Bernardino, İspanyol Dönem Başkanlığı Genel Sekreteri
Nin Genova, Juan María, Başkan ve CEO, La Caixa
İspanya Kraliçe Sofia
Türkiye
Ciliv, Süreyya, CEO, Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş.
Gülek Domaç, Tayyibe, Devlet Eski Bakanı
Koç Holding A.Ş. Koç, Mustafa V. Yönetim Kurulu Başkanı,
Pekin, Şefika Pekin & Bayar Hukuk Bürosu Kurucu Ortak,
Amerika Birleşik Devletleri
Alexander, Keith B. Komutanı USCYBERCOM; Ulusal Güvenlik Ajansı Direktörü,
Altman, Roger C. Başkanı, Evercore Ortaklar Inc.
Jeff Bezos, Kurucu ve CEO, Amazon.com
Collins, Timothy C., CEO, Ripplewood Holdings, LLC
Feldstein, Martin S. George F. Baker, Ekonomi Profesörü, Harvard Üniversitesi
Hoffman, Reid, Kurucu ve Yönetim Kurulu Başkanı, LinkedIn
Hughes, Chris R., Co-kurucusu, Facebook
Jacobs, Kenneth M., Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su, Lazard
Johnson, James A., Başkan Yardımcısı, Perseus, LLC
Jordan, Jr, Vernon E., Kıdemli Genel Müdür, Lazard Frères & Co LLC
Keane, Emekli John M. Senior Partner, SCP Ortaklar Genel, US Army,
Henry A. Kissinger, Başkan, Kissinger Associates, Inc..
Kleinfeld Klaus, Başkan ve CEO, Alcoa
Kravis, Henry R., Eş-Başkanı ve eş CEO'su, Kohlberg Kravis Roberts & Co.
Kravis, Marie-Josée, Senior Fellow, Hudson Institute, Inc.
Li, Cheng, Kıdemli Araştırmacı ve Araştırma Müdürü, John L. Thornton Çin Merkezi, Brookings Enstitüsü
Mundie, Craig J., Şef Araştırmalar ve Strateji Sorumlusu, Microsoft Corporation
Orszag, Peter R., Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, Citigroup Global Markets Inc.
Kamu Politikaları Araştırma Perle, Richard N., Resident Fellow, American Enterprise Institute
Rockefeller, David, Chase Manhattan Bankası Eski Başkanı
Rose, Charlie, Genel Yayın Yönetmeni ve Çapa, Charlie Rose
Rubin, Robert E., Eş Başkanı, Dış İlişkiler Konseyi, Hazine eski Genel Sekreteri
Eric Schmidt, İcra Kurulu Başkanı, Google Inc.
Steinberg, Dışişleri Bakan Yardımcısı James B.,
Thiel, Peter A., ​​Başkan, Clarium Capital Management LLC
Varney Christine A., Antitröst Başsavcı Yardımcısı
Vaupel, James W., Kurucu Müdür, Max Planck Demografik Araştırma Enstitüsü
Kevin Warsh, Eski Vali, Federal Rezerv Kurulu
Wolfensohn, James D., Yönetim Kurulu Başkanı Wolfensohn & Company, LLC
Kaynak: Infowars




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."M.A.ERSOY

22 Ocak 2012 Pazar

"ONE MİNUTECİLERİN" GİZLİ GÜNDEMİ

BİZE SÖYLENENLERLE GERÇEKLER HİÇTE AYNI DEĞİL
ÖZETLE; İMAM GÖRÜNÜMLÜ HAHAM YETİŞTİRME PROJESİ