11 Ekim 2010 Pazartesi

SOKRATEZİNE
Arslan BULUT’un aşağıdaki tespiti kısa, doğru ve tam işin özeti niteliğinde:
“Erasmus programı,  “Avrupa çapında tematik ağların finansmanı” nı sağlıyor. 
“Avrupa çapında tematik ağlar” ın ne olacağına ise AB Komisyonu karar veriyor. 
Sokrates programının amaçlarından biri  “genel kültür ve eğitimin bütün alanlarına Avrupa boyutu kazandırmak”  olarak açıklanıyor. 
Erasmus programı, Sokrates programının altında yer alan sekiz alt programdan biri ve sadece yükseköğretim alanını kapsıyor. 
Özetle Sokrates ve Erasmus programları, Avrupa Birliği’nin, gençleri devşirmesi hedefine dönük olarak çalışıyor. 
Zaten Erasmus da Türkler’e karşı yeni bir haçlı seferi çağrısı yaparken Hıristiyan Avrupa milletlerinin tek bir medeniyetin çocukları olduğunu söylüyordu.
Yazının tamamı için bakınız:
Ben hemen konu gelmişken bir ekleme yapmak istiyorum. Daha sonraya bırakılan düşünceler ya hiç yazılmıyor, ya da üst üste binmiş konular anlaşılmıyor.

Erasmus ve Sokrates programları ile birlikte ders kitapları üzerinde Avrupa Birliği bayrakları görsel olarak beyinlere işleniyor. Gençlerin beyinlerine başka bir bayrak kazınıyor.
Avrupa Birliği:
Bayrağı, parası, marşı,60.000 kişilik ordusu olan bir devlettir. “AB girmek istiyorum” demek “bir devletin mandası olmak istiyorum” demektir. “Onurumuzla gireceğiz” diyenler: Mandanın onurlusu onursuzu olmaz. Manda mandadır.

İkinci boyutu ise okullarda bir yarış gibi, bir başarı gibi gösterilen ve gençleri proje hazırlamaları ve bu projelerine AB’den ödenek kazanmalarını öneren Sokrates öğretmenler yetişti. Bu öğretmenler gençlerin projelerini (fikirlerini)  hiçbir ön koşulsuz ve endişe görmeden AB’ne hediye ediyorlar. Üç, dört günlüğüne bir Avrupa ülkesine gitmek adına genç fikirler AB’ye sunuluyor. Yüzlerce okuldan, binlerce genç fikir AB’nin himayesine geçiyor. Daha sonra bu fikirler değişik patentlerle karşımıza çıkıyor. Çünkü bu gençler bu fikirlerini gerçekleştirmeye ne ekonomik nede zamansal fırsat bulamadan Avrupa patentli olarak karşısında buluyor. Sokrates öğretmenleri ve eğitimle ilgili üst birimler de bununla gurur duyuyor. Yüzlerce kez Avrupa ülkelerine giden şube müdürleri, yardımcıları, okul müdürleri görmek mümkün. Amaç ise Avrupa ülkelerinde gezmek tozmak, birkaç gecelik kaçamak yapmak .
Sokrates mi?
“sok....m tezine” diyordu komedyen.
Genç fikirler AB ye hibe edilirken yöneticilerin derdi tam da bu.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

10 Ekim 2010 Pazar

KİM KABADAYI ?

Devletin kabadayısı!

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Ergenekon” soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Türk Metal Sendikası’nın eski Genel Başkanı Mustafa Özbek’in tahliyesinin ardından yaptığı “22 ay savunma yapmadan çıktım, 3 saat önce teröristtim, şimdi ne değişti?” açıklamasının hatırlatılması ve “Hala içeride suçlu olup olmadığı kesinleşmeden duranlar olduğu” belirtilerek sürecin ne zaman sonuca varacağının sorulması üzerine, “Şimdi Mustafa Özbek savunma yaptı mı yapmadı mı... Ama sorgusu yapılmıştır. Sorgusundan sonra zaten susma hakkı diye bir şey var, ‘konuşmayacağım’ dediğinde zorla konuşturacak halleri yok. Dolayısıyla tahliye edildi. Bu işin keyfini yaşasın, içerideki arkadaşları için de dua etsin onlar da özgürlüklerine kavuşsunlar ama kabadayılık olmasın. Çünkü öyle kabadayılar vardı. Tahliye edilip çıktığında 1,5 saat kadar televizyon önünde konuşan sonra tekrar ’içeri buyurun’ dendiğinde sesi çıkmayanlar var. Tahliye edilenler sevinsin. İnşallah beraat edenler olacaktır. Onlar da mutlu olsunlar. İyi bir yargılama güzel bir adalet hepimiz için gerekli” dedi! 

***
Özbek 40 yıl sendikacılık yapmış. 40 yıl içinde karakola bile düşmemiş! 70 yaşından sonra “Sen hükümeti yıkmaya çalışan bir terör örgütüne üyesin” diye tutuklanıyor, 22 ay yattıktan sonra bir hükme varılamadığı için ve “dosya kapsamı”na göre yani dosyadaki delil durumuna göre tahliye ediliyor, “Şimdi ben terörist miyim?” diye sormasın mı? 
Kaldı ki Başbakan Yardımcısı mevkiinde bulunan bir kişi, ister tutuklama olsun, ister tahliye olsun, yargı kararlarının yanında, karşısında veya ortasında bir tavır alamaz. Böyle bir tavır, yürütme gücünü, baskı aracı olarak kullanmak anlamına gelir. 
“Öyle kabadayılar vardı. Tahliye edilip çıktığında 1,5 saat kadar televizyon önünde konuşan sonra tekrar ‘içeri buyurun’ dendiğinde sesi çıkmayanlar var” demek, bırakın Başbakan Yardımcılığını, devlet adamlığını bir kenara; sıradan bir insana bile yakışmaz... 
Yani insanlar muhalif oldukları için tutuklansın, tutuklama mahkûmiyete dönüşsün, dosyada yeterli delil bulunmadığı için 11 ay veya 22 ay sonra serbest bırakılsın ama hiç sesleri çıkmasın! Sesleri çıkarsa, tekrar içeri alınsın veya “Konuşursan tekrar içeri atarım ha” diye tehdit edilsin! Başbakan Yardımcısı mevkiinde bulunan kişi de böyle bir uygulamanın suç olduğunu söyleyeceğine,  “Bak kabadayılık yaparsan, hükümete yönelik eski eleştirilerine devam edersen tekrar içeri alırlar ha” mealinde konuşsun! 
“Nasıl yani? Savcılar sizin emrinizde mi?” demezler mi?

***

İstanbul’da bir zamanlar gerçek kabadayılar vardı. Onların kabadayılığı yüreklerinden ve bileklerinden kaynaklanıyordu. Sonra devlet kabadayıları türedi! Devletin çeşitli güvenlik birimlerinde bulunan bazı kişiler, gerçekten bileği ve yüreği sağlam gençleri devşirerek, kendi hukuk dışı emellerinde, organize suç örgütlerinde kullanmak için kadrolu devlet kabadayısı haline getirdi. Başlangıçta bu durum bilinmiyordu. Fakat zaman içinde olaylar yargı aşamasında aydınlatılınca, görüldü ki kabadayı bilinenlerin tamamı, devletin kabadayısı imiş! 
Devletin gücünü kullanarak yapılan kabadayılık, zayıflığın işaretidir. Rahmetli Dudayev, kendisine Moskova’daki Çeçen mafyası sorulduğunda “Bir ülkede devlet varsa, mafya yoktur, mafya varsa devlet yoktur, yani mafya varsa, devlet mafyadır” demişti. 
Bülent Arınç, duygulandığı zaman iki gözü iki çeşme olan bir kişidir. Dolayısıyla devletin gücünü elinde bulundururken, mağdur edilmiş insanlara karşı kabadayılık edebiyatı yapması hiç hoş olmuyor. 
Hem burası Türkiye! Keser döner sap döner! Gün gelir hesap döner! 
Kabadayı, güçlü olduğu zaman alicenap olmayı bilene denir. 
Arslan BULUT-yeniçağ

GERÇEK AYDINLARIMIZI SAHİPSİZ BIRAKMAYINIZ


Sebahattin ÖNKİBAR Yeniçağ Gazetesinde yazılarıyla ve net tavrıyla kendini ispatlamış bir yazarımız.6 Ekim 2010 da bir şüphe ve uyarı yazısı yazdı.Bu yazı yeni bir yazı değil,şüphede kesinlikle haksız görülmüyor.Çünkü yazara hakaret içeren yazılar daha öncede yazıldı.Aslında yazar daha önce okuduğum bu yazılara bilerek veya bilmeyerek cevap vermiş gibi görünüyor.Benzerliği görmek açısından her iki yazıyı da okuyunuz.Sebahattin ÖNKİBAR’ın birkaç gün önce yazdığı bu yazısı bana 14 Kasım 2009 daki bir yazıyı çağrıştırdı.Okuyunuz ve benzerliği görünüz.Milli şuurdaki aydınlarımızın yanında olmak adına 2 yazıyı da yayınlıyoruz:


SİLİVRİ CEZAEVİ’NDEN BANA GÖNDERİLEN DEHŞET MESAJ!

Sebahattin Önkibar-06 Ekim 2010
Kısa bir süre önceydi.   Sekreterim Bilun, emekli Korgeneral Hasan Kundakçı’nın yeğeni olduğunu söyleyen birinin randevu istediğini söyledi.
Hasan Kundakçı’yı tanımadığım için talebi önemsemedim ve bakarız deyip geçiştirdim.
Sekreterim ertesi gün aynı kişinin tekrar aradığını ve çok önemli bir mesajla, belge getireceğini söyleyerek randevu talebini 
yineledi.

Adnan Oktar’ın müritleri
Bilgi ve belge denince, gazetecilik merakı ya, yarın öğleden sonra gelsin dedim.
Ertesi gün odama uzun boylu iki hanım geldi.
Bir tanesi sizinle yıllar önce de karşılaşmıştık, hatırladınız mı, ben Hasan Kundakçı Paşa’nın yakınıyım dedi.
Hatırlayamadığımı söyleyerek “Buyurun sizi dinliyorum” dedim.
Başladılar anlatmaya...
Meğer bu iki hanım Adnan Oktar grubuna mensupmuşlar ve camialarını tanıtmaya gelmişler.
Doğrusu ilgimi çekti çünkü Adnan Oktar’ı hiç görmemiş ve konuşmamıştım ama hakkında pek çok efsane dinlemiştim.
Sorular sordum, cevaplar aldım!
Masonlar ve Siyonistlerle ilgili söyledikleri dikkatimi çekti...
Dahası, evrim teorisi bağlamındaki faaliyetleri ile Türk-İslâm fikrine olan sıcak yaklaşımları da ilgimi çekti ve onlardan bu çalışmaların neler olduğunu istedim.
Yarın fakslarız dediler ve bir süre sonra ayrıldılar.

Sorular ve belgeler!
Gerçekten ertesi gün geniş bir bilgi notu gönderdiler.
Bir kaç gün geçti, telefonla beni İstanbul 
Çırağan Otel’de Adnan Oktar’ın da katılacağı bir etkinliğe davet ettiler.
Gitmedim.
Çok sürmedi kısa bir süre sonra yine bir 
telefon:
“Sabahattin Bey, Çırağan Sarayı’nda iftarımız var, Adnan Beyler de gelecekler, sizi misafirimiz olarak ağırlamak istiyoruz”.
Teşekkür ettim yine gitmedim.
O arada bana yapılan ziyaretten abartısız bir ay sonrasında yani 29/9/2010 tarihinde Adnan Hoca’ya mensup iki ismin bana yaptığı ziyareti ve anlattıklarını ilgi çeker diye köşemde yazdım.
Yazmaz olaydım! 
Acayip bir taarruza uğradım!

İki isme dikkat!
Bana Adnan Hoca’nın gizli adamı diyenlerden, sen de mi devşirildin diyenlere kadar pek çok hücum yapıldı!
Böyle şeylere, yani okur tepkilerine alışkın olduğum için umursamadım ama önceki gün aldığım bir faksa bayağı şaşırdım..
Faksı gönderen Silivri Hapishanesi mukimi, yani bazılarının ifadesi ile “Ergenekoncu” Serdar Öztürk’tü!
Daha doğrusu Avukat Demet Reçber, Serdar Öztürk’ün adına göndermişti!
Uzun faksın ilişiğinde İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verilen dilekçelere kadar pek çok belge vardı.
Serdar Öztürk şahsıma atfen gönderttiği faksta Adnan Hoca ile ilgili yazıma değindikten sonra, iki ismi telaffuz ediyor ki işte o benim dudağımı uçuklattı!
Bunlar Aylin Atmaca ile Ayşegül Huma Babuna idi.

CIA ile ilişkili
Serdar Öztürk’e göre bu iki hanım CIA ve Emniyet İstihbaratla çok yakın ilişkiler içindeydi ve en önemlisi Babuna ile Atmaca kendi bürosu dahil kendisi gibi hedef seçilen Avukat M. Hüseyin Buzoğlu, Avukat M. Hüseyin Göktaş ve Avukat Vural Ergül’ün bürolarını da keşif amaçlı olarak, bir bahane uydurarak ziyaret etmişler ve akabinde bu bürolarda yapılan aramalarda malum CD’lerle sözde Ergenekon belgeleri bulunmuştu
Dahası bu iki ismin verdiği telefon numaraları da kendilerine ait değil, başka başka isimlere kayıtlıymış ve de bu isimler yine çok sık yurt dışına çıkıyorlarmış!
Gönderilen faksı okur okumaz emin olmak için Korgeneral Hasan Kundakçı ismiyle bana gelen iki hanımın isimlerini sekreterim Bilun’a bir kez daha teyid ettirdim. 
Evet gelenlerin adı Aylin Atmaca ile Ayşegül Huma Babuna idi!

Tezgah uyarısı!
Hayır, 29/9/2009 tarihli yazımda Adnan Oktar grubuna mensup Huma Babuna ile Aylin Atmaca geldi diye değil, sadece iki genç geldi diye yazmıştım dolayısı ile Serdar Öztürk’ün o iki ismi yazımda görmüş, okumuş da faksı ona binaen yazıp göndermiş olması mümkün değil. Görüldüğü gibi ortada tam bir çakışma var!
Serdar Öztürk’ün aktardıklarından çıkarılacak olan, benim bir operasyonun eşiğinde olmam yani mekanlarımın gözetime alındığıdır.
Peki böyle bir şeyin olabilirliği yüksek ihtimal midir? 
Ondan ismim gibi eminim, zira güvenlik bürokrasisinde bulunan önemli bir tanıdığım  “Telefon dinlemeleri ve yaşam seyrinden senin için kanun ve ahlak dışı bir şey bulamadılar, dolayısı ile dikkat et tezgah kurabilirler, mesela ev ya da bürona bir şey koyabilirler”  diye beni birkaç kez uyarmıştı!
Sadece bu uyarı değil, aslında daha önce beni itibarsızlaştırma adına bu yönde iki ayrı operasyon da yapıldı.

Birinci operasyon!
Birinci operasyon, yazdığım “AKP’den Kamhi Ailesine peşkeş mi?” başlıklı yazımdan sonra  “Para ile yazı yazdı”  diye yandaş medya tarafından hedefe oturtulmamdı... İstanbul Tuzla’da deniz doldurulup 38 dönüm arsa yaratılıyor ve üstüne Kamhi Ailesi tarafından tersane konduruluyor ve bunu deşifre eden ben, yandaş medya tarafından rezilce hedef alınıyorum... Yolsuzluğu yazmamın bedeline bakar mısınız?.. Tabii bu süreçte Emniyet’in içindeki malum grup, zerre bir delil yok iken beni telefonla çağırarak güya dosyanın tamamlanması adına dosyaya monte etmek istedi ve yandaş medyanın kucağına attı. Bu operasyonda amaçları beni itibarsızlaştırıp gazetede aleyhte yazmamı engellemekti ama başaramadılar.

İtibarsızlaştırma!
İkinci operasyon, maaş anlaşmazlığı sebebi ile işten çıkardığım bir muhabirin, işten çıkarıldıktan 4 ay sonra yandaş medyanın iş vaatlerine kanarak tamamen afaki yani zerre bir delil ve tanık olmaksızın beni lafla tehdit etti diye şahsımdan şikayette bulunmasıydı ki savcılık bu olayı dava konusu bile yapmadı. Yandaş medyanın bir bölümünün bu olayı yansıtma amacı da yine itibarsızlaştırma operasyonuydu. O tezgahın içine girenlerin tamamına davalar açtım, hepsiyle yargı önünde hesaplaşıyorum!.
Bunları yaşayan ve Ergenekon bağlamında yaşananları duyan biri olarak Serdar Öztürk’ün gönderdiği faksı önemsedim ve odama bir şey konup konmadığının incelenmesi için sekreterim ile büro temizlik görevlisini teyakkuza geçirdim. Ancak eğer böyle bir şeye karar verirlerse yani kalemim gerçekten kırıldıysa, büronun kapısına silahlı muhafız koysam bunu yine yaparlar, zira birkaç plaka esrarı, herhangi bir CD’yi ya da evrakı büroma olmasa bile evime iliştirebilirler!.

Cadı avı değil mi?
Hayır bütün bunları ürktüğüm ve korktuğum için yazıyor değilim, öyle olsa iktidarın ve dinci grupların aleyhinde yazmam. 
Ben 12 Eylül öncesinde ölümü bir kaç kez iliklerine kadar hissetmiş biriyim. Dolayısı ile bu tür şeyleri zerre takmam da, bilinmelidir ki Türkiye’nin hali pür melali aynen budur!
Eğer AKP ve dinci grupların karşısında iseniz, suçunuz olmaksızın hapse girmeniz veya yine herhangi bir şey olmaksızın sapık ya da esrarkeş ilan edilmeniz an meselesidir!
Söyler misiniz Ortaçağ’daki cadı avından ne farkı var bunun?
Tam bu noktada kanıtlanmamış iddia asla geçerli olamaz evrensel ilkesinden hareketle, Ayşegül Huma Babuna ve Aylin Atmaca ile ilgili iddiaların tamamen Serdar Öztürk’e ait olduğunu ve kanıt gerektirdiğini ısrarla belirtmek istiyorum. Emin olmadan o insanları hedefe oturtmanın iki cihanda da sorumluluğu vardır ki ben o işin altına girmem! Dolayısı ile bu yazı asla Huma ve Aylin Hanımların infaz yazısı olarak görülmemelidir, zira insanlar suçu ispatlanana kadar masumdurlar! 
Babuna ve Atmaca, Serdar Öztürk’ün ileri sürdüğü iddialara cevap gönderirlerse sütunum kendilerine açıktır. 




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

9 Ekim 2010 Cumartesi

 YARGI, YÜRÜTMENİN GÜDÜMÜNE GİRDİRİLMEYEBİLİR!

Av. Mehmet DURAN

            Biliyorsunuz Anayasamızda değişiklik yapan yasa, geçtiğimiz 12 Eylül 2010 Pazar günü referanduma gitti ve katılanların  % 58 evet oyu ile kabul edildi.
            Ben bu aşama itibariyle bu oyların ne şekilde elde edildiği üzerinde durmak istemiyorum! Sadece bu neticenin ülkemize hayırlı olmasını dilemekteyim. Dilemekteyim ama ne yazık ki bu değişiklikler içinde şer çıkarmaya aday iki ciddi konu var maalesef! Ki, ülkemizde oldukça vahim sonuçlar oluşturabilecek mahiyettedirler! Bunlar da, gerek HSYK, gerekse Anayasa Mahkemesinin yapısının değişecek olması konularıdır.  
            Malum olduğu üzere modern demokrasilerin olmazsa olmazı, yasama, yürütme ve yargının birbirlerinden bağımsız olmalarıdır. Esasen yasama ile yargı, yürütmeyi yani hükümetleri millet adına sınırlandırmak için vardır. Konumu gereği yürütme her zaman için zaten güçlüdür çünkü! Durum bu olunca bu iki gücün, yürütme tarafından esir alınmasının sakıncalarını söylemeye bile gerek yoktur! Böyle bir devlet düzeni diktatörlükten başkası değildir.
             Ülkemizin en ağır sorunlu kurumlarından birisi maalesef, yargı gücünü kullanmakta olan kurumlarımızdır! Ne var ki bu sorunun giderilmesi, yargıyı yürütmenin emrine sokarak öldürmek suretiyle olmaz! Tam aksine, her bakım ve yönden bağımsızlaştırılarak, sadece hukuka bağımlı kılarak, bunun için de, kendi iç denetimini güçlendirilerek çözülür. Yukarı paragrafta andığımız diktatörlük yoluyla değil…!
            Ülkemizde yasamanın, yürütmenin güdümüne girmiş olduğunu kabul etmeyen hemen hemen yok gibidir. Durum bu olunca yasamanın ve yasamaya bağlı kurumların, gerek HSYK, gerekse Anayasa Mahkemesi’ne seçecek olduğu yeni üyelerin yürütmeyi temsil eder hale gelecekleri her aklın kabul edeceği bir gerçektir. Bu ise yürütmenin, yargıyı dahi esir alışı demek olacaktır!
Bu durum ise evrensel ilkeler başta olmak üzere, Anayasamızın temel ilkelerinden olan “Hukuk Devleti İlkesine” açıktan açığa aykırıdır! Öyleyse bunun olmaması için acil çare gerekmektedir. Ortam sadece mevcut AKP iktidarının inisiyatifine bırakılamaz. Ayrıca mevcut hükümet ve iktidar dahi bu yükü kendi başına kaldıramaz. O nedenle yeni bir uzlaşı ve ortak bir çare ile bu çarenin arayışı şarttır! Çare nedir?
Benim aklıma iki aşamalı bazı çareler gelmektedir! Bunlar:


            1-Bu değişiklikler kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiş olduğuna göre, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunu/ yapısını değiştiren bu iki konu, ayrıca Anayasa mahkemesine yüklenmek istenen “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi” rolü ile vatandaşın doğrudan aynı mahkemede Anayasaya aykırılık iddiasıyla dava açma konusu,“Hukuk Devleti İlkesine” aykırı oldukları nedeniyle iptalleri için Anayasa Mahkemesi’nde yeniden ve derhal dava açılmalıdır! Bu davanın sonucunu şimdiden tahmin etmek olası değildir!
Lakin ikinci aşama itibariyle bir kısım önerimiz daha vardır ki oldukça önemlidir!


            2-Bilindiği gibi HSYK ve Anayasa Mahkemesi’ne yeni seçilecek üyelerin seçim biçimi yeni çıkarılacak bir yasa ile belirlenecektir. İşte bu yasa çok önemlidir. Bu yasanın “Hukuk Devleti İlkeleriyle” bağdaşır biçimde çıkarılması ortaya çıkabilecek olan soruları çözebilir! Öyleyse bu yasaya göre:


            a-Yeni seçilecek üyelerin seçimi için TBMM’de nitelikli çoğunluk aranmalıdır. Bu, iktidar parti yada partilerinin başka partilerle uzlaşmasını adeta zorunlu kılacak bir çoğunluk olmalıdır! Ki, yeni seçilecek üyeler yürütmenin güdümüne girebilecek üyeler olmasınlar; olamasınlar!

            b-Yasa dediğimiz şekilde çıkarılmaz da, alelade bir çoğunluk ile bahse konu seçimin gerçekleştirilme kapısı aralanırsa, böylesi bir yasa ile gündeme gelecek ve böylesi bir uygulamanın Anayasamızın “Hukuk Devleti İlkesine”aykırılığı nedeniyle iptali dava edilmeli, bu davada yürütmenin durdurulması da istenmelidir! Muhtemelen böyle bir yasa iptal edilecektir!

            Yukarıdaki önerilerim oldukça ciddi ve önemlidir.
Çıkması muhtemel ağır sorunları çözücüdür!

            Bu nedenle, ilgililer ve kamuoyunun önemle dikkate alması gereken önerilerdir! 

            Devletimiz daim, sair ilkelerle birlikte gerçek bir “Hukuk Devleti” de olsun Efendim!

                                                     

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

ÇALIK'IN ADAMI YÜKSEK YARGIDA

Anayasa Mahkemesi üyesinin Çalık Grubu'nda denetçilik yaptığı ortaya çıktı.


Özlem Akarsu Çelik /Akşam
Hayırlı işler Serruh Bey!

Anayasa Mahkemesi üyesi Serruh Kaleli'nin üyeliği sırasında, Çalık Grubu'nun maden şirketi Çukurdere A.Ş.'de denetçilik yaptığı ortaya çıktı. Serruh Kaleli'nin denetçiliği
3 Ağustos 2009 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayımlandı.

Ticaret Sicili Gazetesi'nde, Çukurdere'nin 29.07.2009 tarihinde limitet şirketten anonim şirkete dönüştüğü belirtiliyor ve yönetim kurulunun Geçici 2'nci madde ile ilk denetçi olarak Serruh Kaleli'yi atadığı ifade ediliyor.

Geçici 2'nci madde şöyle:
Çukurdere Madencilik Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi'nin ilk denetçisi olarak Bahçelievler 17'nci sokak, No: 50/1 Bahçelievler/ Ankara adresinde mukim Türk vatandaşı Serruh Kaleli atanmıştır.

Ankara Barosu'nun 2004 yılı albümünde bu adres Serruh Kaleli'nin avukatlık bürosu olarak görünüyor. Şu an bu adreste Çocuk Esirgeme Kurumu'nun bir birimi var. Yani Çukurdere Madencilik Şirketi'nde Kaleli'nin eski adresi ve kimlik bilgileri mevcuttu. Bu durum Kaleli ile maden şirketi arasında eskiye dayalı bir ilişki olduğu şüphesini arttırıyor.

Serruh Kaleli, 10'uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 2005 yılında Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildi. Bu tarihe kadar avukatlık yapan Serruh Kaleli, Ankara Barosu sayman üyeliği, Türk Hukuk Kurumu sayman üyeliği, Türkiye Barolar Birliği denetçi üyeliğinin yanı sıra çok sayıda şirketin de avukatlığını yaptı.

'ÜYELİK DIŞINDA GÖREV ALAMAZLAR'


Anayasa Mahkemesi Kanunu'nun 'Üyelikle Bağdaşmayan Haller' başlıklı 11'inci maddesine göre 'Anayasa Mahkemesi başkan ve üyeleri asli görevleri dışında resmi veya özel hiçbir görev alamazlar, görev alanlar çekilmiş sayılırlar. Bu husus Anayasa Mahkemesi'nce karara bağlanır.'
Çukurdere Madencilik A.Ş. yetkilileri, Anayasa Mahkemesi üyesi Serruh Kaleli'yi denetçiliğe atayarak hukuksuzluk yaptıklarını fark etmiş olacaklar ki, 09.10.2009 (Serruh Kaleli'yi denetçiliğe atadıktan yaklaşık 2.5 ay sonra) tarihinde yönetim kurulunu yeni bir denetçi atamak için topladılar. Ankara 38'inci Noterliği'ne tasdik ettirilen,16 Ekim 2009'da Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayımlanan kararda 'İlgili mevzuat uyarınca denetçilik görevini yapmasına engel bulunan ve şirketin 3 Ağustos 2009 tarihli Ticaret Sicil Gazetesi'nde ilan ve tescil edilen şirketin nev'i değişikliği uyarınca yapılan ana sözleşme değişikliği ilanında ismi sehven yazılmış olan Serruh Kaleli yerine Bülent Muik atanmıştır' denildi.



Şirket, Serruh Kaleli'nin adını sehven (yanlışlıkla) yazdığını öne sürdü. Ancak Türk Ticaret Kanunu'nun denetçiliği düzenleyen maddesine göre,'Denetçiliğe genel kurul toplantısında bizzat hazır bulunmayanların seçilmeleri, bunların bu göreve aday olduklarını seçimden önce imzası noterden onaylanmış yazılı beyanda bulunmalarına bağlıdır.' Yani kişi denetçiliğe talip olduğunu imzalı beyanı ve kimlik bilgisiyle bildirir. Yönetim kurulu denetçiyi başvuran isimler arasından atar.

Serruh Kaleli'nin denetçiliğe sehven atanmadığı yönündeki şüpheyi arttıran bir nokta da şirketin 14 Ağustos 2009 tarihli Olağanüstü Genel Kurul'unda aldığı ve 21.08.2009 tarihli Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayımlanan şu karar: Çalık Maden İşletmeleri Anonim Şirketi'ni temsilen Ahmet Taçyıldız'ın Yönetim Kurulu üyeliğine, 1 yıl süre ile Serruh Kaleli, Kadir Temel Doyuk denetçiliğe seçildiklerine...
Bir önceki karar sehven ise aynı yanlış ikinci defa neden yapıldı?

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARINI ETKİLER Mİ?

AKŞAM'ın görüşüne başvurduğu hukukçulara göre Serruh Kaleli'nin bir şirketle ilişkisinin ortaya çıkması, altında imzası bulunan Anayasa Mahkemesi kararları ilgili de tartışma başlatır.

Anayasa Mahkemesi, Maden Kanunu'nun bazı maddelerinin iptali istemiyle CHP'nin yaptığı başvuruyu 15 Ocak 2009'da karara bağladı. Maden faaliyetlerinde çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) aranmamasını da öngören kanunun bazı maddelerinin iptaline oy birliğiyle karar verildi. Bu kanunun görüşülmesi sırasında üye Serruh Kaleli, maden şirketlerinin lehine karar verilmesi yönünde görüş belirtti mi ve diğer üyeleri ikna etmeye çalıştı mı?

CHP'nin başvurusu üzerine, 11 Mart 2008'de Anayasa Mahkemesi, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu'nun bazı maddelerini iptal etti. Aralarında Serruh Kaleli'nin de bulunduğu bazı üyeler 3'üncü maddenin iptaline karşı oy kullandılar. Karşı oyun gerekçesi şöyleydi, 'Yabancı sermayenin kalkınmaya olan katkısını önce anlayan sermaye kıt, emek bol ülkeler diğerlerine göre daha önce gelişmekte olup, Yasa'nın yabancı yatırımcıya verdiği önem, teşvik ve Türk sermaye şirketleriyle eşitlenen haklarının da bu gereklerden doğduğu bir gerçektir.'

ÇUKURDERE MADENCİLİK A.Ş.

Kanada Toronto Borsası'nda işlem gören, çoğunluk hisseleri Kanadalı şirkete ait olan Çukurdere Madencilik'in ortakları: Çalık Maden İşletmeleri, Yeni Anadolu Mineral Madencilik, Kurudere Madencilik, Robert Duane Benbow, Firuz Alizade, İbrahim Gök... Çukurdere, 21.09.2010'da Anagold Madencilik A.Ş. adını aldı.

İlgili haber:
“EVET” ÇABALARININ SIRLARI!


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

4 Ekim 2010 Pazartesi

MADALYONUN DİĞER YÜZÜ

Not:Haber Şalom gazetesinden alınmıştır.


18 Şehidimize Allah'tan Rahmet  diyoruz.
Onlar Bizim  vatandaşlarımız.
Fakat siyonist İsrail'e açık desteğini esirgemeyen gazetedeki bu habere üzülerek verilecek bir cevap var.
Gerçeklerin; saklanmaması gereken diğer boyutu.
Böylece SİYONİZM ile YAHUDİ arasındaki ayrımı da ortaya koymuş oluruz.
Öncelikle aşağıdaki kitabın sahibinin  üzerine basarak söylediği şu cümleyi belirmek gerekir:
"BÜTÜN SİYONİSTLER YAHUDİDİR.
AMAN DİKKAT!
BÜTÜN YAHUDİLER SİYONİST DEĞİLDİR"
Yılmaz DİKBAŞ



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
HAİN OLMAKTA TARAF OLMAKTIR




TARAFIN RAHATSIZ OLDUĞU MADDELER
MADDE 42:
MADDE 66:



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
AB MANDACISI MİNE KIRIKKANAT YALAN SÖYLEMEYİ SÜRDÜRÜYOR…


Gülay Öktem September 19 at 1:02am
Sayın Yılmaz Bey;
Sizin Mine Kırıkkanat ile ilgili haberinizi bugün Güncel Meydan sitesinde okumuş ve paylaşmıştım.Bunun üzerine ilgili gruba Minet Kırıkkanat'ın kendi mesajı iletildi.Bu yazınızdaki konuya iftira diyor ve size dava açtığını kazandığını bildiriyor.Bu konu ne kadar doğru bilemem,size Mine hanımın sayfasındaki duyurusunu yolluyorum.Gerçek aydınlanmalı bence.

Mine G. Kırıkkanat
Duyurulur, Bu iftiranın sahibi Yılmaz Dikbaş isimli şahıs, tarafımdan mahkemeye verildi ve davayı kazandım. AB'den Ermeni soykırımını tanıma karşılığında para aldığım iddiasına karşı kazandığım bu dava sonucunu ilan etmek için, kararın Yargıtay tarafından onanmasını bekliyorum. Rusya ile ticaret yapan ve turizm şirketi... sahibi olup yazar geçinen bu şahsın, dayanaksız iftira olduğu anlaşılan yayını yapan sitesi de kapatıldı. Iftira 2008'de atıldı, 2009 sonunda dava sonuçlandı, aynı iftirayı atacak olan herkes suç işlemiş sayılır ve tarafımdan dava edilir. Bilginize...


Yılmaz Dikbaş September 19 at 10:28am [1]
Sayın Gülay Öktem,
İletiniz için teşekkür ediyorum.
"Ermenilerden Özür Dileyenler" başlıklı yazımda, sözde Ermeni soykırımı nedeniyle Ermenilerden özür dileyenlerin önemli bir bölümünü AB'den hibe alanların oluşturduğunu ortaya koymuştum. Bu kişiler arasında Mine Kırıkkanat da bulunmaktaydı.
Mine Kırıkkanat, AB'den 74.000 Avro hibe almıştır.
Mine Kırıkkanat, yukarıda sözünü ettiğim yazı dolayısıyla beni mahkemeye verdi. Dava dilekçesinde, "Hibe almadım" demiyordu!
Yılmaz Dikbaş bana
"Fahişe" dedi diye iddia ediyor ve 10.000 TL tazminat talep ediyordu. Oysa yazılarımın hiçbirinde hiçbir kimse için böyle bir ifade kullanmamıştım!
Mine Kırıkkanat, bir de mahkemeye yalan beyanda bulundu: Hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, AB'den alınan hibelerin içinde Türkiye'nin de katkısı oduğu yalanını söyledi! Oysa, Mine Kırıkkanat'ın aldığı 74.000 Avro hibenin ve diğer hibelerin içinde Türkiye'nin TEK BİR KURUŞ dahi katkısı yoktur!
Kendisine "Fahişe" dediğim iddası ile açılan davada Mahkeme, talep edilen 10.000 TL yerine, 1.000 TL ödememe karar verdi ancak biz buna itiraz ettik, dosya temyize yani Yargıtay'a gitti. Dava henüz sonuçlanmadığı için ben bu konuyu okuyucularımla bugüne kadar paylaşmadım. Ancak dava sonuçlanır sonuçlanmaz, tüm belgeleriyle internetteki sitemde yayınlayacağım.
Mine Kırıkkanat sürekli yalan söylemektedir. Mahkeme kararıyla kapatılmış bir sitem bulunmamaktadır!
Mine Kırıkkanat, Türklere hakaretler kusan yazılar yazmış,
Fransız pasaportlu, AB'den 74.000 Avro hibe almış bir AB Mandacıısıdır! Hiç utanmadan, hiç sıkılmadan ve hiç sakınmadan Mahkemeye bile yalan bilgi vermekten çekinmeyen ve tüm bunların yanına kâr kalacağını sanan bir kişidir!
Yakında çıkacak olan "İĞFAL" adlı kitabımda da, AB'den hibe almış diğer mandacıların arasında Mine Kırıkkanat'ı yine bulacaksınız.
Mine Kırıkkanat'ın ve hibe almış diğer Mandacıların peşini asla bırakmayacağım, halkımızın bu kişileri iyi tanıması için çalışmayı büyük bir kararlılıkla sürdüreceğim.
Bu yazımı, ulaşabileceğiniz herkese iletirseniz mutlu olacağım.
Saygılarımla,
Yılmaz Dikbaş
19 Eylül 2010
dikbas@kalinka.com.tr
www.kalinka.com.tr
www.dikbas.tv


Not:İçimize aydın diye sızmış, hepimizden Atatürkçü,hepimizden Ulusalcı görünen ve bizler tarafından olmasa bile kendilerini  AYDIN sıfatına sokmuş AB mandacılarını tanımak adına ben paylaştım ve görevimi yaptım.

3 Ekim 2010 Pazar




PARLAYAN YILDIZ VE İKTİDAR OKULU

Çok karmaşık gibi duran olayların aslında çok basit çözümleri vardır. Bilimsel düşünmeyi bilen insanların sorunsalın analizinde; mümkün olduğunca soyuttan somuta gitmek çabası ondandır.
Ama birde şeytanın avukatları vardır. Onlar kendi lehlerinde çözemeyeceklerini anladıklarında daha bir karıştırma gayretine girerler.
Bu davranış şekilleri de bir sorundur ve çözümü yine çok basittir.
Lehine çözülmeyecekse çözdürme.
Bu konulara neden geldim?
Hatırlanırsa eskiden bir Refah Partisi vardı. İçinden şuanda bir Başbakan, bir Cumhurbaşkanı ve bir iktidar partisi çıkaran. Sonra bu parti isim değiştirdi ve Saadet Partisi oldu. Siyasallaşmış İslam’ın merkez üstü konumundaki Refah Partisinden daha yumuşak söylemler ve “değiştik” diyenler AKP’yi kurdu.
“Adil düzen gelecek.
Kanlı mı gelecek?
Kansız mı gelecek?”  denilmiyor artık.
“Alıştıra alıştıra” tabirleri kullanılıyor. Yani kansız gelmesi zorlanacak. Millet alıştırılacak gibi düşünüle bilir ama değil.
“Artık başbakansın,astığın astık kestiğin kestik” cümlesini çocuğun kulağına fısıldaması başbakan Tayip Erdoğan için her iki yönteminde gündemde olduğunun net ifadesi niteliğinde.
%42 alışmamış kesim kesmekle, asmaklada bitmez.
O zaman alıştırmaya devam etmek gerekiyor.
İşte referandum, işte sonucu.
İktidar okulu Refah Partisi (şimdiki adıyla Saadet Partisi) din temelli siyasetiyle muhafazakâr kesimde alternatifsiz ama iktidar olamaz görüntüsü çizmek için var. SP üslendiği bu görevi durgun siyasetiyle, tatlı sert eleştirileriyle bu güne kadar getirdi. Ama referandumda öğrencilerine tam destek vererek görevini belli etti.
Kısacası SP zaten; aynen AKP gibi içerisinden çıkaracağı herhangi bir oluşum ile bu düşüncedeki muhafazakâr kesimde ümit ışığı yaratmak, öğrencilerinin yıkımını unutturmak için vardı. İşte şimdi zaman geldi ve sürece hazırlanan, yetiştirilen Numan Kurtulmuş partiden ayrıldı. “Muhalefet ne yapılıyorsa istemezükk” diyor diyen Numan Bey oluşumunu tamamladığını gösterdi.
AKP’nin kırıp döktüğü, küstürdüğü Abdüllatif Şener, Ülkücü kisvesine bürünmüş ama Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir türlü bulunamayan düşen helikopter kazasında hayatını kaybetmesiyle başıboş kalan ve gerçek yüzünü referandum ile ispatlayan BBP’nin artık toplana bileceği bir başkan olarak sunula bilir.
Kısacası AKP’nin alıştıramadığı muhafazakâr seçmeni derleyecek toplayacak, kritik zamanlarda imdadına yetişecek bir oluşum yine Adil düzen içerisinden çıkıp hazırlanıyor. Emperyalist taleplerin arsızlaştığı bu dönemde bir kan değişikliği, yeni bir beyaz sayfa, işlenen günahların tepki ve öfkesini savuşturacak güvenli limanlarda gözden uzak ve çabuk unutan halkımızın unutmasını bekleyerek geçecek bir süreç bizi bekliyor.
Kısacası 12 Eylül 2010 referandumu ile:
*Gerekli yasal kurumların ele geçirilmesi için,(buna “korkuların korkutulması” diyorlar) gerekli değişiklikler ite kaka halka oylatıldı.
*Asmakla kesmekle bitmeyecek bir %42 olduğunun tespiti yapıldı.
*Süreçte geri dönüş yaşanmaması adına ve AKP karşıtı muhafazakâr kesime ulaşmak onları derlemek toplamak görevini de iktidar okuluna verildi.
İşte bu nedenle diyorum ki tüm arkadaşlarıma:
“Numan Kurtulmuş’a dikkat. Parlayan yıldızın parlamasını kaçırmayın”
Son söz ve açık uçlu soru:
Bu sürece CHP nasıl hazırlanıyor?
Alternatif tek başına CHP olarak düşünenler yanılıyorlar ve zaten öyle sanılması isteniyor.
Referandum sonrası "CHP'nin %42 oyu var!" cığlıklarının atılması,"MHP sürece destek vermedi" denilmesinin sebebi de bu. 
Diğer yazımda değineceğim.
Saygılar.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

2 Ekim 2010 Cumartesi

NİHAYET BİRİ SÖYLEDİ
YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Özcan'ın Nevşehir Üniversitesi'nin akademik yılı açılış töreninde yaptığı konuşmada:



"Ülkemizde yetiştirilen domates ve buğdayın tohumlarının büyük bir kısmı yerli tohumumuz olmadığı için Amerika ve İsrail'den geliyor. Bir Türk aydını olarak bazen gerçekten kendimi çok küçük hissediyorum. Yani biz ihtiyacımız olan domates tohumunu bu ülkede üretemez miyiz? Evvelden atalarımız bu tohumları kendileri üretip yıllarca bu üretimin devamını sağlamışlar. Biz niye yapmıyoruz? Tohumculuk ile ilgili bir araştırma enstitümüz olsa buna birkaç üniversitemiz öncülük etse fena mı olur? Sonunun ne olacağı da belli değil. Bu domates tohumunu alıyorsunuz, artık genetik program diye bir şey var, içine bir genetik mekanizma yerleştirilir, hiç bilmediğimiz hastalıklara kapılabiliriz. Böyle şeylerle zamanla bir milleti yok edebilirsiniz. Öyle bir şeyler yerleştirirler ki 20 yıl içerisinde o tohumdan yiyen insanlar ölür, öyle tehlikeler de var. Sadece aman paramız dışarı gidiyor endişesiyle söylemiyorum. Üniversitelerimizin bu konularda bize yardım etmesini istiyoruz."
dedi.


BİZDE BUNLARI YAZDIK:

http://millici-ciddiadamlar.blogspot.com/2010/08/bukadar-bilim-adamin-yurt-disinda.html
http://millici-ciddiadamlar.blogspot.com/2010/08/israil-canakkaleyi-istila-etti-yenicag.html
http://millici-ciddiadamlar.blogspot.com/2010/06/genetigimiz-degistiriliyor.html
http://millici-ciddiadamlar.blogspot.com/2010/08/yeni-gdo-larimiz-hayirli-olsun.html


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

1 Ekim 2010 Cuma

HADİ BY

“Komplo teorisyeni” diyorlar düşünen ve gözlem yapanlara. Tek bağı ve derdi ülkesi olan sivil vatandaşların analizlerini ciddiye alın derim ben.Çünkü hiçbir çıkar ve beklentisi olmayan bu insanların düşünceleri, herhangi bir gazetede yazanlardan;ya da herhangi bir siyasi partinin mensuplarından çok daha net ve arıdır.Her gazetenin sahibinin bir iş adamı olduğu ülkede vergi kırbacını sallayan hükümetler olacaktır.Bu kırbaç darbelerinden korkan yada hükümetin borazancılığına soyunacak olanları beklemekte olağan.Gazete ve TV kanallarının bir siyasi partinin olması da bundan farklı değildir.Yazdıkları istediği kadar doğru da olsa araya sokulan parti propagandalarının (en azından bende) iticiliği inkar edilemez.Oy alabilmek için atılan taklar,geçmişin hatalarını kapama telaşı çok net görülüyor.Hele sloganlaşan analizler,klasikleşmiş kanal davetlileriyle sevilen bir şahsiyet bile olsa insanda tiksinti oluşturur.
Ben uzun lafı sevmem.
Kısacası medyamız tam bir cacık olmuş durumda ve ben onlardan hiçbir şey beklemiyorum. Sadece haberleri versinler yeter.
Konumuza dönelim.
Aylardık aklımda olan ve arkadaşlarla her sohbetimizde kullandığım bir kelime var.”Numan’a dikkat”
Artık dikkati falan gerek kalmadı ve bu gün SP’den ayrıldığını söyledi. Okurum falan olmadığından bunları yazdığımda bilinmeyecek haliyle ama yine de internet denilen ortamda belki bu gün değil de yarın birileri okur ya da düşünsel bir günlüğüm olarak kalır. Çünkü şunu çok iyi bilirim ki sıradan bir rakamsal işlem bile üniversite kitabının içerisinden çıktığında o sararmış sayfa sizi o anlara götürür ve zaman ki geriye döndürülemeyen o şey tüm açıklığıyla oraya sabitlenmiştir.
Anlaşılan her zamanki gibi net ve kısa olan analizlerimi ders çalışmayan küçük tembelime bağıran anne çığlıkları arasında en sonlara sıkıştıracağım.
Gel de gir konuya.
“Biraz alçak sesle çalışın” demeye cesaretim yok lakin ben sadece düşünüyorum, onlar çalışıyor. Fırça yiyecek havamda da değilim.
Pata küte yazı vereyim gitsin.
Sanat ve estetiğin içerisine Ankara’nın göbeğinde tükürdüğümüzden beri unuttuk zaten. Şimdi Glokal forumlarla yani lokal+global, yani bölge bölge yada pare pare, yani diş çürüğü gibi çek kurtul mantığıyla ülkemizi global çetelere satanlarla mücadele etmekten estetik mi kaldı. Köylü kurnazlığına eklenmiş yaşlı bilgiçliğini belirten “Gelen yedi giden yedi,cebini doldurup gidiyor oğul” mantığını şekillendirmek için medya ve karakterini globalleştirmemiş aydın gerekli ama durum yukarıda.Cümle doğrumudur?
Doğrudur ama bir bıtkınlık,bir “koyver gitsin” ve birazda “ha siktir” saklar içinde.“Okumuşsun iyide bak bende biliyorum”
Oysa bilinen uzun yaşam sürecin de olayın nakaratından alınmış birkaç cümlenin kahvehane ağzı söylemidir. Nakarat değiştirilse bütün ezber bozulur ve bozuldu. Atatürk’ün gözlerini kapadığı günden beri kötü yönetilen ülke tam kıvamına geldi ve artık rejim değişikliğine sürükleniyor desem ne fark eder. “Gelen vurdu giden vurdu” şarkısını söyleyen milyonlar varken. Özal ürünü ekonomist Anayasa mahkemesi başkanımız Haşim Kılıç söyledi dün:
“Bence ilk 3 maddeyi dondurmak, evrensel hukuk kurallarına uygun değil. Ben ilk 3 maddeyi donmuş maddeler olarak görmüyorum.
Aksi halde Anayasa'yı dondurursunuz. Hukuk devletini, demokrasiyi, laikliği geri götüren uygulamaya geçit verilemez.”
Yani ilk üç maddeye dokandır ama iyi dokandır diyor Kılıç. İyi görece bir kavram. Kime göre iyi?
Neye göre iyi?
Sana iyi gelen bana iyi mi?
Nedir o maddeler?
“Mısır piramitlerini Türkiye’den çalmışlar. İsmet İnönü evetçilere transfer olmuş.”  Sorularına mantıklı açıklamalar yapmaya çalışan gençlik.
“Alooo. Akşam televizyona çıktım, güzel çıktım mı kız. İzledin mi?”
 Modundayken bilmemesi normal.
Yazayım:
Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Madde 3- Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı İstiklal Marşı’dır. Başkenti Ankara’dır.
Biricik ekonomiden Anayasa mahkemesine terfili ve dünyada eşi benzeri olmayan Haşim Kılıç bunların neresini iyi yönde düzeltmeyi düşünüyor acaba?
Hadi başlıyorum komplo teorilerime. Eleştirel düşünüyorsun o halde komplocusun, hatta Ergenekoncu, ay ışıkçı, sarıkızcı vb. olabilirsin. Neticede piramitleri Türkiye’den götürüldüğüne mantıklı açıklama yapanların gözünde öcü olursun. Bu kadar ayrıntılarla neden doldursunlar ki beyinlerini.Kısaca O’cu,Bu’cu diyeceğine öcü dersin gider.
“bir eliminde epileydi,bir elimde ayna.Umurumda mı dünya”
“Yada kıçımda levis,cebimde kameralı telefon.Umurumda mı dünya.Gerçi peder kontur yüklemedi.Ama mesaj atıyorum bol bol.Var mı?Benden delikanlısı.”
Aha dur.
“Aysun yeni bir telefon aldırmış. Çok delikanlı kız çıktı”
Giremedim konuya.
Uzun yazı yazmayı da sevmiyorum.
Buda böyle olsun.
Hadi bay!
Bay değil miş By miş. Geçen tv de şiddetle kınandı.
Utandım cehaletimden.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

30 Eylül 2010 Perşembe

CIA'YA, DİNİ GRUPLARLA İLİŞKİ ÇAĞRISI


George Soros’un merkezi İngiltere’de bulunan forum sitesi Open Democracy’nin 27 Eylül 2010 tarihli internet sayfasında, AKP iktidarına aleni destek beyan edildi.  R.Scott Appleby imzalı yazıda, “Dinî Topluluklarla Diyalog, Dünyanın Her Yerinde Demokrasiyi, İnsan Haklarını ve Dinî Özgürlüğü Geliştirmenin Yollarından Biridir” başlığı kullanıldı.
Yazıda, Chicago Küresel İlişkiler Konseyinin
“Yurt Dışındaki Dinî Topluluklarla Diyalog Kurmak: ABD’nin Yeni Dış Politika Zorunluluğu” adlı raporundan bazı ifadelere yer verildi ve Amerikan sivil toplum kuruluşlarına, yüksek öğrenim kurumları ve iş dünyasına, dünyanın seçkin dinî topluluklarıyla sıkı ilişki içinde olma çağrısı yapıldığı hatırlatıldı.
Yazıda şöyle denildi: 
“Dinî gruplarla ortak çıkarlar çerçevesinde iş birliği yapmanın demokrasiyi geliştirmek ve küresel refahı artırmak için gerekli bir unsur olduğu yönündeki tezimiz ABD ve Avrupalıların çoğunu şaşırtacaktır.
Bugün dünyada laiklerle dinî güçler arasında bir rekabete tanıklık ediyoruz. Her iki tarafta da köktenciler var. Günümüz Orta Doğu’sunun eksen ülkesi olarak görülen Türkiye’de de durum bundan ibaret. İslamlaşan ve demokratikleşen diğer ülkeler için bir örnek teşkil ediyor. Dinî azınlıklara tam olarak hak verildiğinde emsalsiz bir dinî özgürlük rejimine dönüşme ihtimali var.
Müslüman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetimindeki iktidardaki AKP, şeffaf, etkili ve dürüst bir yönetimle yandaşçılık, yetersizlik ve yolsuzluğun iktidar partilerinin ayrılmaz bir parçası olmadığını gösterdi. Türkiye’de köktenciler genellikle laiklik yanlıları arasından çıkarken, Erdoğan ile özdeşleştirilen ılımlı İslamcılar ise hoşgörü ve şeffaflığı savunuyor.”

Yazıda, Güneş Murat Tezcür’ün
“Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’na ait olan topraklarda bir yumuşak güç devrimi yolda” ifadelerine de yer verildi.
Yazının son bölümü ise,
“ABD üniversiteleri ve gençlik hareketleri, vakıfları ve iş çevreleri kiminle diyalog kurmalı? Hangi amaçlarla?” sorusu ile bitiyor.
Bilindiği gibi ABD’nin uluslararası faaliyet gösteren bütün sözde sivil toplum kuruluşları CIA’nın yan kuruluşları konumundadır. Dolayısıyla yazıda, CIA’nın Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar ile doğrudan ilişki kurması istenmiş oluyor.

Diğer taraftan, ANKA’nın haberine göre Van Akdamar Kilisesi’nde yapılan ayinin ardından, Türkiye’deki kültür varlığı statüsündeki kiliselerde ayin yapmak isteyenlerin başvuruları arttı. Kültür ve Turizm Bakanlığı da
“bakanlıktan izin alma şartı” nı kaldırarak yurdun çeşitli bölgelerindeki 16 kilisenin kapılarını Hıristiyan cemaatlere açtı.
Yani Hıristiyanlar için gerçekten dini özgürlükler genişletiliyor.
Yine, Soros’un sitesinde AKP’nin hoşgörüsünden ve şeffaflığından bahsedilirken, bir Emniyet Müdürü, yazdığı kitaptan dolayı tutuklanabiliyor.
DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk,
“Acaba o kitabın yazarı mı tutuklanmıştır, kitap mı tutuklanmıştır” diye soruyor.
CHP Eskişehir Milletvekili
Tayfun İçli de  “Önümüzdeki süreçte parlamentoda hukuk dışı tutuklamalar, gözaltı bekleyebilirsiniz” diyor.
Gazeteci
Nedim Şener ise “Bertaraf Yasası” adını verdiği  karapara aklama ve terörün finansmanıyla mücadeleye dönük yasa değişikliği ile “Terörü finanse ettiği iddia edilen kişi ve kurumların’malları bir maliye denetim elemanının isteğiyle dondurulabilecek. Mahkeme kararı olmaksızın..” tespitinde bulunuyor.
Kısacası, Türkiye, CIA kaynaklı ama Sovyet rejimini hatırlatan uygulamalarla karşıya kalabilir.
Arslan BULUT-30/9/2010


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."