12 Ağustos 2010 Perşembe

ULUSAL SAVUNMA, TÜRK ORDUSU VE KUKLA TİYATROSU! 
Banu Avar 

Bir pazarlık sürüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri en şiddetli depremini yaşıyor. Generallere yakalama emri çıkarılıyor. 
Yakalama emri geri alınıyor. Gece yarıları Genelkurmay başkanı başbakanlıktan çıkıyor. 
Başbakan ABD başkanı Obama ile telefon görüşmesi yapıyor. Ekranlarda ‘Orduyu içeri tıkın!’ nidaları.
Soroscu TESEV’den, ulusal savunma sanayine ‘darbe’ yapılmalı çığlıkları!
CIA görevlisi Barkey’den PKK hükümetle koordinasyon halinde olmasa Habur’dan giriş gerçekleşmezdi!’ beyanı…
"Dağda şehirde her gün şehit düşen Mehmetler! İstifa eden bir general.. Natocu olanlar ve bu ulusun ordusu!
Şurası kesin: Washington ve Brüksel’den gelen kararlarla Türkiye’nin kaderini çizmeye kalkışanlar yolun sonuna yaklaşıyor."
Dünyanın en güçlü 5. ordusu Türk ordusu bir ‘darbe’nin muhatabıdır. Azgın bir saldırıya karşı içindeki ayrık otlarına rağmen direnmektedir. NATO’ya girişinden beri, beyin transformasyonu çalışmalarına uğradığı ve bir asker-elit yaratıldığı halde HALA ‘Kurtuluş’un ve ulusun ordusudur. Bu nedenle küresel elitin, emperyalizmin hedefi olmuştur.
2011 yaklaşırken, ABD filmi hızlı sarmak zorundadır. Irak’tan çekilmek, İran’a saldırmak, BOP’u tesis etmek, Türkiye, Irak, İran ve Suriye topraklarını bölerek bir Kürdistan kurmak böylece petrol, bakır, krom, bor coğrafyasına konuşlanmak arzusundadır.
Bu hedeflerini sadece ve sadece Türkiye’yi DENETİMDE ve KENDİ YÖRÜNGESİNDE tutarak gerçekleştirebilir. Başka şansı yoktur.
Ve bilmektedir ki Türkiye tarihinde bir kez daha, batının tüm hesaplarını alt üst edebilecek güce ve potansiyele sahiptir!
Ulusun en büyük güvencesi Türk ordusudur. Bunu iyi bilenler, orduyu içten ve dıştan paramparça etme azmiyle projeler üretmişlerdir.
Ama Türk ordusu halkın içinden çıkmıştır. Bu bir HALK ordusudur. Bazı ülkelerin toplama askerlerine benzemez.!
Böylesi görülmedi!
Eğer bu bir halk ordusu olmasaydı, 60 yıldır yapılan emperyalist saldırılar karşısında 10 yıl dayanamazdı. Oysa dayanıyor, direniyor. Üst kademede zafiyet varsa, tekel işçilerinin sendika yöneticilerini yönlendirişi gibi, alttan gelen gür sesler, Gazi Paşa’nın ruhuyla ilerliyor.
Sınırlar arasında programıyla 82 ülkeyi dolaştım. Her gittiğim ülkenin önce ordusuna baktım. Böyle bir saldırıya muhatap olan tek bir ordu görmedim.
Arkasında dünyanın en büyük faşist imparatorluğu olan bir terör örgütü ile savaşan, Avrupa Birliği yasalarının dayatmasıyla eli kolu arkadan bağlanan, Birleşmiş Milletler kararlarıyla savaştığı örgütün yerel mekanizmalara yerleştiğini gören, ‘dost’ ülkelerin silahlarıyla vurulan, CIA eliyle kafası çuvala sokulan, hükümet tarafından içeri tıkılan, aniden bırakılan, sonra yine ‘yakalanan’, derken yaka paça ‘götürülen’ , bir türlü kurmay başkanı seçilemeyen, yaygın medyada her gün aşağılanıp ‘unufak edelim!’ denen, profesyonel askerlerden kurulu alternatif ordu ile tehdit edilen ve 50 derece sıcakta, sırtında 20 kilo yük dağlarda vatan savunması yapan, bu arada terör örgütünü besleyen uyuşturucu konvoylarına haşa dokunamayan ve her gün kan kaybeden bir ordu!
“En son muhalefeti ve iktidarı ile elinden ‘vatanı koruma ve kollama’ görevi yani varoluş sebebi alınmaya çalışılan!
Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir silahlı kuvvet böylesine azgın bir saldırıya muhatap olmadı!
Ne kadar güçlü bir temeli varmış ki, 1950’de NATO’ya sokulduğundan beri, yapılan yıkıcı faaliyetler sonuç vermedi!
İki örgüt ve kurtuluş
Batı, Türkiye’yi NATO’ya tutsak ederek ‘Ulusal Savunma Kavramını’ yok etmeyi hedeflemişti..
60 yıldır, TSK içinde, ABD istihbaratı her türlü psikolojik harbi denedi. ‘Demokrasi’ kuruluşlarının adamları, özel istihbarat servis elemanları, kurmaylara ders verdi. Harp Akademileri Erasmus programına bile dahil edildi. SAREM’de ders veren bazı isimler tüyler ürperticiydi. Deniz Kuvvetleri’nde ‘Değişimin Dinamiği’ gibi Soroscu bir başlık altında Akın Öngör’e (World Wild Foundation Türkiye başkanı /Genel başkan Al Gore) konuşma yaptırıldı. Amerikan psikoloji merkezleri temsilcileri, KAL DER gibi dış merkezli ‘Sivilleştirici’ mekanizmalar, F tipi çalışmalar, Türk ordusunun komuta kademesine duhul etti.
İşte tüm bunlara RAĞMEN, halkın bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri Gazi Paşa ruhunu terk etmedi, direndi ve tahmin edemeyecekleri kadar uzun bir zaman direnecek!
ÇÜNKÜ bu ordu bugünküne çok benzer bir mücadelenin içinden doğdu.
Ve çok önemli iki kavram üzerine kuruldu!
Kuvvayı Milliye ve Müdafaa-yı Hukuk.
Türk ordusu ‘ULUSAL SAVUNMA KAVRAMI’ üzerine oturmuştur. Ulusal Savunma demek, TAM BAĞİMSIZLIK demektir. Ve KUVVA-YI MİLLİYE yani MİLLİ GÜÇLERCE hayata geçirilmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, Kuvva-yı Milliyenin doğuşunu şöyle ifade etmiştir:
‘Hükümet düşman işgali altında, devlet, görevini yapamaz haldeydi. Savunma araçlarının başında gelen ordu da felç edilmişti.
‘İşte bunun içindir ki, vatanı savunma ve korumadan ibaret olan asıl görev, ulusa yönelmişti.
Ulusal kuvvetler, orduya, kendi içinden çıkan bireylere, düşman saldırısında yardım etmeye mecbur oldular. Buna Kuvva-yı Milliye (Ulusal Kuvvetler) diyoruz.’
Müdafaa-yi Hukuk yani Ulusun Haklarının savunulmasını üstlenen örgütlenme ise bir SİVİL SAVUNMA örgütüdür. Düşmana karşı silahlı güç, Kuvva-yi Milliye, yaygın Siyasal SAVUNMA örgütü ise, Müdafaa-yi Hukuk Örgütüdür.
‘Yalnız ulusunun emrinde..’

Atatürk bu örgütü şöyle tanımlamıştır:
‘Başvuracak başka hiçbir merci bulamayan ordu, korunmak, yönetilmek ve sevk ve idare ihtiyacındaydı. Ve Müdafaa-yı Hukuk örgütü Silahlı kuvvetleri de içine aldı.’ Mayıs 1920
Milli Güçler (Kuvvayı Milliye) ve Hakların Müdafaası Örgütü (Müdafaa-yı Hukuk) Kurtuluşun temel taşlarını koydular. Türk Silahlı Kuvvetleri ulusun iradesinin savunulması için savaştı. Savunulan hakların en başında TAM BAĞIMSIZLIK VE ÖZGÜRLÜK gelmekteydi.
Nisan 1922’de Atatürk şöyle özetlemişti:
‘TBMM hükümetinin ORDUSU, istilalar yapmak, saltanatlar yıkmak, saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir. İnsanca ve bağımsız yaşamaktan başka gayesi olmayan bir ulusun, aynı ülküye bağlı ve yalnız ulusun emrine baş eğen ve sadık öz evlatlarından oluşmuş saygıdeğer ve değerli bir topluluktur.’
Bugün bu ‘değerli topluluk’, darbe üzerine darbe alırken, HÜKÜMETE ‘darbe’ yapma suçlaması çerçevesinde, Kanada’daki Türk hahamlardan tutun da, sponsorları karışık, abd’ye ‘taraf’ gazetelerin sütunlarından gelen ‘bilgi belge, kanıtlarla’ (!) beşer onar esir alınıyor…
Üstün hizmet madalyalı, 2-3 dalda eğitilmiş, birkaç dil bilen ve savaş sanatında en üst noktaya ulaşmış, komşu ülke genelkurmay başkanlarının ‘öğretmenim’ diye eline sarıldığı kurmaylar bugün içeri tıkılıyor. Terfi günlerinde sorguya çağırılıyorlar 
ABD ve AB merkezleri ‘Atatürk de darbeciydi! Kemalizm ve ruhunu taşıyan ordu yok edilmeli!’ buyuruyorlar. Aynı anda Türk ordusuna BALYOZ indiriyorlar.
Gerçek darbeciler kim!
Bu çamur harekâtında göz gözü görmezken belirtelim ki; Atatürk de, Türk ordusu da darbeci değillerdir. Hiçbir zaman olmamışlardır.
Attila İlhan’dan alıntılayalım: ‘Mustafa kemal istese, Anadolu harekâtını paşalar arası bir cunta olarak kurup geliştiremez miydi?
Üstelik ittihatçılık geleneği buna müsaitti. Yapmamıştır.
Komita fikri yerine şura (kongre) fikrini benimsemiştir. İttihatçıların tam aksini yapmıştır. Askeri bir hareket yerine halk hareketi fikrini benimsemiştir. …
Anadolu Kongrelerini Büyük Millet Meclisine, Milli kuvvetleri (Kuvva-yı Milliye) ise Büyük Millet meclisi Ordusuna dönüştürmüştür. O ki komutandır, hareketin ruhudur, beynidir, kurduğu orduların başkomutanı olmak için Meclis karşısına çıkar, yetki ister zar zor alır!
Çünkü egemenliğin kayıtsız şartsız halkta olacağı bir devleti kurarken, önce kendisi herkesin uygulamasını isteyeceği bir ana kurala uymazlık edemez!’ (Hangi Atatürk s. 221)
Bu Milet ordusuyla bir bütündür. NATO sonrası, Türkiye’de gerçekleştirilen tüm darbeler ABD/CIA eliyle ve cuntacı NATOCU paşaların işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir.
‘Hafife alınamayacak bir ordu’
Uzun yıllar uğraşıp ancak bu kadar ileri gidebildiler. İşte bunun hırsıyla koca Türk ordusunun büyük ruhuna saldırıyor, yedi düvel Anayasasıyla Türk ordusunun tasfiyesini planlıyorlar. TESEV raporlarıyla batılı mihraklara ‘Askeri sanayi durdurun! Ulusal savunma Sanayine darbe vurun!’’ mesajı yolluyorlar. (Bkz Mehmet Ali Güller yazısı)
Ama kusura bakmasınlar, hedeflerine ulaşamayacaklar… Bir süredir izlediğimiz gizli kapılar ardındaki pazarlıklar, ordu içindeki operasyonlar, Washington’dan çizili harekât planları, çürük elma atamaları, işte gidecekleri yer o kadar!
Arslan Bulut’un dediği gibi bu ordu , ‘hafife alınamayacak’ kadar heybetli, çünkü bu ordu ulusun bağrından yetişti, toprakta değil, yüreklerde her kaybettiğimiz yiğidin sesi: Allah Allah!
Ve bu ordu, kukla tiyatrosunun perde arkasındakiler ve kuklalar için, hayli deneyli ve
 GAZİ PAŞA ruhuyla DİPDİRİ! 
Zaten bu nedenle bu kadar fırıldak döndürülmesi…

Banu AVAR
banuavar@superonline.com
www.banuavar.com.tr

NOT:
TESEV başkanı CAN PEKER'in kız kardeşi şu anda Milli Eğitim Bakanı NİMET ÇUBUKÇU olduğunu da dikkatten kaçırmayın.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
IŞIK KOŞANER 2009 YILI, KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI GÖREVİNİ DEVİR ALIRKEN YAPTIĞI KONUŞMA

Behiç KILIÇ’ın “Orgeneral Işık Koşaner” başlıklı 11 ağustos 2010 –yeniçağ yazısından alınmıştır.

“(Türkiye)Bu özelliği ile küreselleştirilecek model ülke olarak uluslararası arenada rol üstlenmeye zorlanmaktadır. Bu kapsamda etnik kimlikçilik, cemaatçilik, kültürel farklılık gibi alt kimlikleri ön plana çıkaran girişimlerle ulus devlet yapısı dağıtılmaya çalışılmaktadır...” 

“Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan post-modern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler...” 

“Ülkemiz, hayati önemdeki sorunlarının çözümü ve hayati çıkarlarının korunmasında dış kaynaklı siyasi ve ekonomik yaptırımlara bağımlı hale getirilmeye çalışılmakta, dayatılan yapısal reformlar yoluyla sürekli baskı ve tehdit altında yıpratılan ve sıkıştırılan bir ülke konumuna düşürülmek istenmektedir...” 

“Ülkemizin yumuşak gücünü oluşturacak sivil kabiliyetler geliştirilemediği gibi aksine dış fonlarla yönlendirilen sivil toplum örgütü veya kuruluşu görünümlü unsurlar, bozucu ve yıkıcı özellikleri ile kendileri güvenlik sorunu olmaktadırlar... 
Bundan sonra iç ve dış değil, küresel tehdit ve riskler söz konusudur... 
Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere güvenlikten sorumlu kurumlar, küreselleşme ile ortaya çıkan tehdit ve risklerin oluşturduğu çeşitlilik ve bunların ulaştığı boyutu dikkate alarak; küresel gelişmeleri ve ülke güvenliğine tehdit oluşturan oluşumları bütün yönleriyle takip etmek, incelemek, değerlendirmek ve oluşacak tehditleri zamanında etkisiz kılacak proaktif yaklaşımlar geliştirmek zorundadırlar. Güvenlik ihtiyacı ve tehdit neyi gerektiriyorsa tereddütsüz yapılmalıdır.” 

ARSLAN BULUT’UN YAZISINDAN ALINTI

Prof. Dr. Ramazan Demir, uzun makalesinde evet demenin anlamını yazıyor:
* Bir “evet” oyu demek; Türk milletinin geleceğini, vatanın bütünlüğünü, milletin birliğini, bayrağın tekliğini tehlikeye sokmak demektir. 

* Bir “evet” oyu demek; teröre, bölücülüğe, şehitlerin gelmesine onay vermek demektir. 

* Bir “evet” oyu demek; kul hakkını yemeye, kendi akrabalarını-çocuklarını, yandaşlarını zengin etmeye devam, ’fakir fukaraya da bir sadaka paketi yeter’demektir.
* Bir “evet” oyu demek; ülkeyi bölmeye yönelik ırkçı “Kürtçülük” aracı terör örgütlerine, Doğu Anadolu’yu kapsayan “Batı Ermenistan” ın kurulması için Batılı emperyalistlere tavizler verenlere devam demektir. 

* Bir “evet” oyu demek; Ermeni emellerine, teröre kurban vermeye devam demektir. 

* Bir “evet” oyu demek; din ticaretine, tertemiz Müslümanları kandırmaya, onların inançlarıyla oynayarak zenginleşmeye devam demektir. 

* Bir “evet” oyu demek; Türk milletini 36 etnik parçaya ayırmak, ayrıştırmak demektir. 

* Bir “evet” oyu demek; Türkiye’yi emperyalist güçler olan ABD/AB/İsrail üçlemesine teslim etmeye devam demektir. 

* Bir “evet” oyu demek; işsizliğe, haksızlığa, yolsuzluğa, soygunculuğa, devlet malını hortumlamaya devam demektir.  

* Bir “evet” oyu demek; ciğerin olan evladını, sevdiğini, akrabanı teröre kurban vermek demektir. 

* Bir “evet” oyu demek; anaların gözyaşlarının akmaya devam etmesine onay vermektir. 

* Bir “evet” oyu demek; yargının siyasal gücün emrine girmesi demektir. 

* Bir “evet” oyu demek kişinin mahrem hayatına müdahale, konuştuğu telefonu dinlemeye onay vermektir. 

* Bir “evet” oyu demek, suçsuz komutanı, suçsuz profesörü, suçsuz yazarı, suçsuz vatandaşı, suçsuz gazeteciyi sırf  ’siyasi iktidarı desteklemiyor’diye hapse atmaya onay demektir.  

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

11 Ağustos 2010 Çarşamba

İTİRAF: “İKTİDARLAR NASIL ÇALIŞACAĞI BÜROKRATLARI SEÇİYORSA, ASKERLERİ DE SEÇMELİ”

Yazın kavurucu sıcaklarını balkonda, denizden gelen meltemler eşliğinde eş, dost, arkadaşlarla sohbet etmek varken bir gaflette bulundum. Dün gece geç saatlerde kanalları dolaştım. KanalTürk televizyonunda AKP’nin 2 numaralı adamı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın konuştuğunu gördüm. Konu 12 Eylül 2010 da yapılacak Anayasa halk oylaması üzerineydi.
Havlumu aldım ve saunaya dönmüş odamda izlemeye başladım.
Konuştuklarını dinlerken boğuluyorum hissine kapıldım. Sıcaklardan mıdır? Yoksa kopuk, boğuk cümlelerden midir? Bilmiyorum. Ama programın sunucusunun, hatta kameramanının yerinde olmak istemediğim kesin.
Anlattıkları tamamen ayni yandaş söylemlerden ibaretti. Buda doğal zaten.
“Atatürk devrimleri travma yaratmıştır” diyen adamı dinliyorsan buna hazır olacaksın. Yada Hollanda’ya portakal satıyorum diye 80 kg eroin götüren şirkete ortaklığını tv kanallarında savunurken adamın midesini ağrıtan adamı dinliyorsanız her şeye hazır olacaksın.
Yine bir cümlesi enteresandı.
Meğer iktidarlar nasıl çalışacakları bürokratları seçiyorsa çalışacağı askerleri de seçecekmiş. Bunu Dengir Mir Beyefendi olağan görüyor ve demokratik görüyor.
Bu cümleler tüyler ürpertici. Bu sıcakta bile insanı üşütebilen bir itiraf niteliğinde.
Anlamı şu:
AKP kendi ordusunu kurması doğal demek, diyor Dengin Mir Mehmet Fırat.

Programda bir anket sorusu varmış. Reklama girmeden programın moderatörü sonuçları açıklıyor.
Anket sorusu şu:
“12 Eylülde oylanacak anayasa değişikliğinin darbelerle hesaplaştığına inanıyor musunuz?”
Evet:%13
Hayır:%87
Reklam öncesi son söz ise:Dengir Mir Mehmet Fırat beyin bu sonuca itirazı var oldu.
Reklam bitti.
Yeni katılımcılarla oranlar %14 e %86 olduğu bildirildi.
Dengir Mir bey devam etti.Moderatörün sıkıntısı yüzüne yansıdı.Artık sonuçlar sık verilmeye başlandı.
Hatta Kemal Kılıçtaroğlu’nu konuk ettiklerini bunun etkisi olduğunu söyledi.Sonuçlarda yanlışlık var denildi.
Bundan sonrası tam bir komediye döndü.
Kopuk, boğuk cümleler artık anlaşılmayacak derecede kopmaya ve resmen zırvalama boyutuna geldi.
Ama moderatör "Dengir Mir bey konuştukça evetler artıyor" demeyi ihmal etmedi.
Ama ben en son dayana bildiğim anda oylar %24 evet,%76 hayırdı.
Programlara ve anketlere bile tahammül edemeyen zihniyetlerin ülkeye demokrasi ve sivil bir anayasa getireceğine inanan kaldı mı? Bilmiyorum ama işte sıcak bir ağustos gecesinden insanın midesini ağrıtan bir manzara daha.
Kürt kökenli bir arkadaşımın sözleri geldi aklıma.
“Dengir: dangırtı, yüksek ses anlamına gelir. Mir: kelam, söz. Dengir mir demek gürültülü söz demektir” demişti. Ben onun yalancısıyım. Fakat akşam ben de bunu hissettim.

Sevgiyle kalın.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

10 Ağustos 2010 Salı

PSİKOLOJİK SAVAŞIN SON AŞAMASI - MİLLET, ORDUSUNA KARŞI KIŞKIRTILIYOR

ABD’nin TSK’ya karşı yürüttüğü operasyonun değişmeyen iki hedefi var: 1. Türk Ordusu’nu bölmek. 2. Ordu ile milleti karşı karşıya getirmek. 
İşte ABD bu iki hedef doğrultusunda TSK’ya karşı gerek darbecilik iddiaları üzerinden gerekse terörle mücadelesi konusu üzerinden psikolojik savaş uygulamaktadır. 
Psikolojik Savaşın sahibi ABD, taşeronları AKP ve F Tipi Örgüttür. 
Gelin “ 35 kişilik CIA-Pentagon heyeti”nin kurmaylığını yaptığı bu psikolojik savaşa mercek tutalım ve 2007 yılından itibaren savaşın aşama aşama nasıl ilerletildiğini görelim: 

1.. Aşama 
TSK’nın “terörle mücadele” konusundaki en seçkin subayları darbecilik iddiasıyla tutuklandı. 

2.. Aşama 
Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan bu operasyon dalga dalga, sindire sindire, subayların kimi amirlerine de hazmettire hazmettire uygulandı! 

3.. Aşama 
“Terörle mücadele” etmiş subayların halk nezdinde itibarını sarsabilmek için akla ziyan iddialarla gündem yaratıldı. Örneğin günlerce, asit çukurlarına atılan binlerce ceset türünden deli saçması iddialar süsledi manşetleri. Aşama tamamlandığında, psikolojik savaşın aracı olarak işlev gören yandaş basın, kuyulardan tek bir insan kemiği çıkmamasını haber yapmadı elbette! 

4.. Aşama 
İlk 3 aşamanın sağladığı başarı ile cephede olan subayların da terörle mücadele azmi kırıldı. Cephedeki subay için terörle mücadele etmek her an Ergenekon’dan içeri alınmakla eşdeğer hale getirildi. 
Teröristle mücadele eden subay terörist muamelesi görerek zindana atılırken, Kandil’den gelen terörist Habur’da devlet töreniyle kabul edildi. 
Bölgenin en tepesindeki askeri yetkili olan 3. Ordu Komutanı, Ergenekon’un bir türevi olan Erzincan İddianamesinde 1 nolu sanık ilan edildi! Yandaş basın üzerinden görev ifa eden F tipi savcılar, “Saldıray Berk görevden alınmalı” kampanyası açtılar. Komutanlarının terörist muamelesi gördüğü bir ortamda, genç subayların terörle mücadele azmine darbe indirilmeye çalışıldı. 

5.. Aşama 
Ordu içinde nifak yaratılarak, generaller ile genç subaylar karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Genç teğmenlerin generallere suikast hazırlığı içinde olduğu deli saçmalığından hareketle askeri liselerin, harp okullarının dereceli genç subayları Ergenekon sanıklığında zindana atıldı! 
Aynı operasyon kapsamında, genç subaylarda da bu deli saçmalığına rağmen komutanların kendilerine sahip çıkmadığı fikri işlenerek komuta katına güvensizlik duygusu yaratılmaya çalışıldı. 

6.. Aşama 
PKK’nın karakol baskınlarının neredeyse tamamı Ergenekon’un dolayısıyla TSK’nın işi gibi sunuldu. Yandaş basına yerleştirilmiş pek çok utanmaz kalem üzerinden, “Ordu AKP’nin Kürt açılımına engel olmak için kendi evlatlarını öldürüyor” fikri işlendi! 
Şehit yakınlarının TSK’yı hedef alan açıklamalar yapması için özel çalışmalar yürütüldü. 
İktidar katlarında ise diğer aşamalardaki başarıların verdiği pervasızlıkla, “iyi ki bu orduyla savaşa girmemişiz” demeçleri verildi. 

7.. Aşama 
“Terörle mücadele konusunda askerin başarısız olduğu, 30 yıldır bir adım öteye gidilemediği” gibi fikirler ekranlarda, manşetlerde subayların gardını düşürmek için aylarca dillendirildi. Bu ordunun lağvedilmesi gerektiği, yeni ve profesyonel ordu kurulması gerektiği işlendi hemen her akşam ekranlarda… 
İtiraz edenlere “anaların ağlamasını mı istiyorsun” şeklide ucuz ama etkili argümanlarla saldırıldı. 

8.. Aşama 
TSK’nın karakol baskınlarına uğramasının “siyasal” sonucu olarak “ABD ile istihbarat paylaşılması” anlaşması yapıldı. İstihbaratın önce ABD’deki merkeze gidip değerlendirileceği, uygun görülürse Erbil’deki üçlü koordinasyon merkezine, oradan da Ankara’ya ulaştırılacağı yönteminin akıl dışılığı bir yana, asıl sıkıntı bu anlaşmanın askeri sonucuydu: ABD, bu anlaşmayla hem Ankara’yı “Kuzey Irak’a girmene gerek kalmadı, ben sana istihbarat vereceğim” noktasına getirmiş hem de terörle mücadele etme kapasitesini zayıflatmış oldu! 
Böylece TSK, PKK’ya karşı sınır ötesi operasyon yapamaz hale getirildi. (Birkaç saatliğine girip, 12 terörist imha edildiği şeklindeki sonuçlar, hem ordunun hem de milletin motivasyonuna negatif etki yapmaktadır.) 
Kaldı ki siyasal iradenin, ABD’nin “Askerini Afganistan’a, Lübnan’a, Somali’ye gönder ama Kuzey Irak’a gönderme” şeklindeki isteğine kayıtsız şartsız uymuş olması, zaten Ordu’nun elini kolunu bağlar hale gelmişti. 

9.. Aşama 
Artık halkın, ordusuna karşı kışkırtılması aşamasına geçilmiştir. Hakkari’de verilen 11 şehitten sonra, iktidar katından uygulanan yeni saldırı aracı “halkın, Genelkurmay’dan hesap sorması” üzerine inşa edilmiştir. AKP’li Meclis Başkanı aynen şöyle demiştir: “Her şehit haberinden sonra ‘Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun, vatan sağ olsun, milletimizin başı sağ olsun’ demek adet haline geldi. Bu değerlendirmeler, açıklamalar, vatandaşımızı artık tatmin etmiyor. Bundan birkaç gün önce şehit verdiğimiz bir gencimizin Çorum’daki babasının tespiti beni çok etkilemişti. Şehit babası, ‘Biz koskoca bir devletiz, koskoca ordumuz var, birkaç çapulcu üzerinde neden etkili olamıyoruz, bunları susturamıyoruz’ demiştir. Bugün verdiğimiz 8 şehidimizle ilgili ben Genelkurmay’dan tatmin edici bir açıklama bekliyorum. Bu şehit babasının hislerine tercüman olacak, tatmin edecek açıklama bekliyorum. Kamuoyu da bekliyor”. 

Sonuç 
TSK’nın psikolojik savaşa karşı koyacak unsurlarının budandığı bir 8 yıl geçti. MGK Genel Sekreterliği koltuğundan atılmakla başlayan süreç, Meclis’i korumakla görevli askeri taburun kapı dışarı edilmesine kadar götürüldü. 
TSK, tehdidin kaynağını doğru saptamayarak ya da saptamışsa bile bunu ilan edip milletiyle paylaşmayarak adım adım tasfiye ediliyor! 

Mehmet Ali GÜLER - Hakimiyet-i Milliye



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
NECDET ÖZEL'İN ÖZELLİĞİ

GÜNEŞ GAZETESİ 10 AĞUSTOS 2010

ÖZEL'İN ÖZELLİĞİ


Hükümetin önünü kesmemek için çaba sarfettiği Org. Necdet Özel, 'politik duruş sergilemekten kaçınan' bir isim olarak biliniyor

Yaş krizinde 'önü kesilmemesi' için teamüllerin bile alt-üst edildiği yeni Jandarma Genel Komatanı Org. Necdet Özel, seneye Kara Kuvvetleri Komutanı olacak. 2013'te Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturacak olan Org. Özel, bu görevi 4 yıl boyunca yürütecek.

'ONUR DUYARIM'

Org. Özel, geçen yıl 2. Ordu Komutanı iken Erdoğan ile 1.5 saat başbaşa bir görüşme yapmış çıkışta da 'Sayın Başbakan'ın ziyaretinden sadece onur duyarız' demişti. Taraf Gazetesi yazarı Namık Çınar, Harp Okulu'ndan devre arkadaşı olan Necdet Özel için dün şunları yazdı:

Özkök'le özdeşleştirdi!

'REFORMLARIYLA ORDUSUNU AB STANDARTLARINDA BİR ÇİZGİYE TAŞIYACAK GENERAL... HİLMİ ÖZKÖK PAŞA'YLA ÖZDEŞLEŞTİRDİĞİM, BURNUNU SİYASETE SOKMAYI MARİFET SAYAN GENERALLERİN AKSİNE HİÇBİR ZAMAN POLİTİK DURUŞ SERGİLEMEMİŞ BİR İSİM... 'ÖZLENEN YENİ ANLAYIŞ'IN MİMARI OLACAK...'



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
Erdoğan'la Büyükanıt Dolmabahçe'de neler konuştunuz?



Rıza Zelyut/güneş 10.08.2010



Başbakan Erdoğan, 2007 yılı mayıs başında dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile Dolmabahçe Sarayı'nda yaptığı o çok özel görüşmeyi yorumlarken, “Ben bu görüşmede konuşulanları mezara götüreceğim. Ama Sayın Büyükanıt konuşursa ben de konuşurum.' diyor.
İşte bu ifade gösteriyor ki Dolmabahçe Sarayı'nda Başbakan Erdoğan, Yaşar Büyükanıt'ı sıkıştırmış; teslim almıştır. Konuşulan konular ise Başbakan Erdoğan'ı değil Yaşar Büyükanıt'ı zora sokacak konular olmalıdır. Çünkü Başbakan Erdoğan, “O konuşursa ben de konuşurum! diyerek Büyükanıt'ı tam iki kez tehdit etmiştir.
Bu sürecin öncesinde 4 Temmuz 2003'te Irak'ın Süleymaniye kentinde resmi görevle bulunan Türk askeri birliğini, ABD askerinin basıp birliktekilerin başına çuval geçirmesi bulunuyor. Başbakan Erdoğan; bu rezaleti kınamak için ABD'ye nota verilmesini isteyen yurtsever kesime, “Ne notası müzik notası mı?' diye karşı çıkmıştı. Peşinden, Van Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat Sarıkaya askeri çeteci gibi gösteren bir soruşturma başlattı. Bu soruşturmada dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan Yaşar Büyükanıt'ın adı da şüpheliler arasında geçiyordu.
2007'ye gelindiğinde Yaşar Büyükanıt genelkurmay başkanı olmuştu. Sırada cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler vardı. İşte bu iki seçimi de AKPnin alması için Amerikan tarafı bir plan yaptı ve Yaşar Büyükanıt bunu uygulamakla görevlendirildi. Bunun için sol gösterip sağ vurmak diye açıklayabileceğimiz bir yöntem uygulandı. Bu süreçte Yaşar Büyükanıt, AKPye çatacak; AKP de Türk ordusuna kafa tutacak; böylece ordunun itibarı kırılırken AKPnin de demokrasi kahramanı gibi gösterilmesi sağlanacaktı. İşte 27 Nisan gecesi hükümete karşı verilen elektronik muhtıra, bu amaçla, bizzat Yaşar Büyükanıt tarafından devreye sokuldu. Hükümet de genelkurmaya posta attı. Plan gereği Yaşar Büyükanıt sustu. İşin içyüzünü bilmeyen halkın gözünde AKP hükümeti büyük prestij kazandı.
NELER KONUŞULDU
Erdoğan ile Büyükanıt'ın Dolmabahçe'deki konuşmalarının devlet sırrı olmadığını; konuşmanın kayıt altına alınmayışı da gösteriyor. Sonraki gelişmelere bakarak bu görüşmede şöyle bir konuşma olduğunu tahmin edebiliriz:
Başbakan Erdoğan: “Sayın Büyükanıt; bana dışarıdan gelen bilgilere göre partimizin bu seçimde de iktidar olması için ABD tarafına söz vermişsiniz. O bildiriyi yazmanız ve bizim tepki göstermemiz karşısında susmanız da böyle olduğunu ispat ediyor. Size teşekkür ediyorum. Bu süreci el birliği ile devam ettireceğiz değil mi?'
Büyükanıt: “Sayın başbakanım; elimden geleni yapıyorum, yapacağım ama çok zor durumdayım. Ordunun alt kademelerini iknada zorlanıyorum.'
Erdoğan: “Bakın; size çok önemli bir sır vereyim: O zaman sizi sevdiğimi takdir edersiniz. Biz, yakında çok büyük bir operasyon başlatıyoruz. Adı Ergenekon operasyonu olacak. O dediklerinizin kolunu kanadını kıracağız. Sizin adınız bile o listede bulunuyor.'
Büyükanıt: “Ne, ne, ne? Sayın başbakanım, rica ederim, ben ne yapmışım?”
Erdoğan: “Ne yaptığınızı Van Savcısı Ferhat Sarıkaya iki sene önce yazdı. O size bir işaretti. O savcıyı durdurduk. Fakat çok yakında gelecek bu savcıyı kimse durduramayacak. Çünkü Avrupa da böyle istiyor, Amerika da.'
Büyükanıt: “Ama ben o işten beraat etmiş sayılırım.'
Erdoğan: (Yanındaki çantadan birkaç sayfalık belge çıkartıp ileri sürer): “Paşa, paşa! Paşa paşa kendine gel. İş o kadarcık da değil. Seninle ünlü bir müteahhitin arasındaki para ilişkilerine ne diyeceksin? İşte şunlara bir göz at... Burada saygıdeğer hanımefendinin hesap kitabına hiç girmiyorum.' 
Büyükanıt: “Ha... Hııı! Ta... Ta... Tamam Sayın aBaşbakanım, ben eskiden beri, ordunun sivil iradeye bağlı olması gerektiğine inanmışımdır. O çıkışlarım, sizin de bildiğiniz üzere; emin olun ki sizin güç kazanmanız içindi. “
Erdoğan: “Ha şöyle! Bundan sonra hükümeti eleştirmenizi istemiyorum. Hatta muhalefete çatacaksınız. Bir fırsatını bulur, konuşursunuz; CHPye MHPye vurursunuz. Tamam mı?'
Büyükanıt: “Baş üstüne komutanım; pardon başbakanım!'
Başbakan Erdoğan: “Doğru karar. Böylece, hem bizden hem ABDden destek göreceksiniz. Şimdi size düşen; emekli olacağınız zaman; bu politikaya uyacak birisini genelkurmay başkanı olarak hazırlamaktır.'
Büyükanıt: “Merak etmeyin sayın başbakanım. Başka emirleriniz olursa da beklerim, efendim.'
Yukarıdaki konuşmalar size şaka gibi gelse bile, Türkiyenin son 10 yılının bu görüşlerle şekillendiğini biraz aklı olan hemen herkes kabul edecektir.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
YORUMSUZ


TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KURAN TÜRKİYE HALKLARINA  TÜRK MİLLETİ DENİR.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
&
ABD'de bir dergide çıkan eyaletlerimiz.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

9 Ağustos 2010 Pazartesi

PALTALK MİLLİ BİRLİK ODASINA GİREMEYEN ARKADAŞLARA İŞİN
ÖZET (RESİMLİ) ANLATIM

PALTALK PROGRAMINI AŞAĞIDAKİ LİNKTEN İNDİRİNİZ VE KURUNUZ



MASA ÜSTÜNÜZE  1.RESİMDEKİ İKON ÇIKACAKTIR.
TIKLAYIN VE AÇIN
İKİNCİ ŞEKİL ÇIKACAK
ORADA KIRMIZI ÇERÇEVE İÇERİSİNE ALDIĞIM
MAVİ YAZI
New user? Get a Nickname 
TIKLAYINIZ.


ARTIK SIRA MİLLİ BİRLİK HAREKETİ SALONUNU BULMAYA GELDİ.
AŞAĞIDAKİ RESİMDE OKLARI SIRASIYLA TAKİP EDİN.


TEBRİKLER 
ARTIK MİLLİ BİRLİK HAREKETİNİN PALTALK TAKİ ODASINDASINIZ.

8 Ağustos 2010 Pazar

MİT Başkanı İsrail'in 'Kara Kutu' Testini Geçer mi?

İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın güya konuşmalarının kaydedildiğinden habersiz olduğu bir ortamda, İşçi Partisi'nin bir toplantısı sırasında MİT Başkanı Fidan hakkında söylediklerini duydunuz.

Daha doğrusu duyuruldunuz.

Barak yeni MİT Başkanı'nın
"İran yanlısı" olduğundan şikayet ediyor ve MİT'in elindeki İsrail sırlarından bazılarının İran'la paylaşılabileceği kaygısından sözediyor.

Fidan'ın
"İran yanlısı" sıfatını hakedecek bir özelliği mevcut değil. Keza; eğer paylaşılan sırların başka ellere geçmesi konusunda kaygı duyması gereken taraf varsa, bu taraf her türlü beşeri ve teknolojik altyapısını İsrail'e açmış olan Türkiye'dir; İsrail değil. Dolayısı ile Barak'la ilgili bu sıradışı haberi olduğu hali ile değerlendirmenin bir manası yok.

Barak'ın ağzından basına sızdırılan bu sözler, İsrail'in  MİT'e karşı bir
kara kutu(black box) testinden başka bir şey değildir.

Nedir kara kutu testleri?

Şöyle açıklayalım...

Elinizde içindeki su yolları kayanın yüzeyindeki deliklere bağlanan bir kaya parçası olduğunu ve bu kayanın içini görüntüleyecek bir cihazınızın olmadığını varsayın.

Bu kayanın içindeki su yollarının kayanın yüzeyindeki deliklerle bağlantısını nasıl haritalandırırsınız?

Zor değil....

Her bir delikten ayrı renkte su akıtıp, hangi delikten bu suyun dışarı çıktığına bakarsınız. Bu şekilde kayanın içindeki su yollarına dair elinizde kaba bir harita oluşur. Başlangıç için hiç yoktan iyidir.

Sistem analizlerinde de ; kapalı kutu olan yapılara rastgele girdiler verilip, çıktıları incelenir ve ona göre kapalı kutunun içindeki mekanizma deşifre edilmeye çalışılır.

Barak'ın sözleri üzerinden kamuoyuna salınan haber ; eğer bir çifte perdeleme hamlesi değilse
(Örnek : Aslında Fidan İsrail'e yakındır fakat İsrail karşı duruş sergileyerek, kendisine yakın olan ismin rakipleri nezdinde hareket alanını genişletir) ; bu anlamda bir kara kutu denemesidir.

İsrail'in bu haber üzerine, suyun nereden nereye akacağını tespit edecek mekanizmaları mevcuttur.
Bu haber üzerine MİT'in iç bürokrasisinde yaşanacak hareketlenmeler ve karşı hamleler ; İsrail'e MİT'in yeni dönemdeki hareket tarzı ile ilgili değerli ipuçları verecektir.
Hatta bazılarının; İsrail'le bu soğukluğu gidermek için karşı hamleler yaptığı; "İran yanlısı" olmadıklarını kanıtlamaya çalıştıkları bile görülebilir.

Halbuki bu gibi hamleler karşısında kara kutunun yapması gereken tek bir şey vardır.
Hareketsiz kalmak.
İçine akıtılan suyu hiç bir yere yönlendirmemek, girdiye hiç bir çıktı vermemek.

Başarılı bir "kara kutu" ; kendisini test eden tarafı çözen kara kutudur. Bir noktada test eden, kara kutuya beslediği girdilerle kendi iç mekanizmalarını deşifre etmeye başlar.

Test eden; test edilene dönüşür.

MİT Başkanı Fidan'ın bu "kara kutu" testine nasıl karşılık vereceği; teorik alanda donanımlı bu ismin pratiğini de ortaya koyacak aynı zamanda.

Bekleyip, göreceğiz.
Açık İstihbarat


HABER:
İsrail ile Türkiye arasında yeni MİT Müsteşarı Hakan Fidan nedeniyle patlak veren kriz, Türk Dışişleri'nin İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy'i ikinci kez sert bir tonda uyarmasına neden oldu. 

İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın bir toplantı sırasında sarf ettiği “İran destekçisi bir adam Türkiye Mossadı'nın başına atandı” yolundaki sözlerini daha sonra savunması, Ankara'yı kızdırdı. 

Deutsche Welle'nin konuyla ilgili sorularına cevap veren bir Dışişleri Bakanlığı görevlisi, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın sözlerinin ilk kez medyaya yansıması üzerine İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy'nin Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldığını söyledi. Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Halit Çevik, Levy'e, “Türkiye'nin Ehud Barak'ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile ilgili sözleri nedeniyle duyduğu rahatsızlığı” iletti. 

İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın önceki gün İsrail radyosunda yayınlanan söyleşisinde Hakan Fidan ile ilgili açıklamalarını savunması Ankara'nın tepkisini daha da artırdı. 

Olağan dışı sert bir üslup 

Eleştirilerinde "haklı" olduklarını belirten Barak, “Fidan'la ilgili yaptığım eleştirilerin arkasındayım. Bizim haklılığımız, eleştirilerimizin doğru olmasından kaynaklanıyor" diyerek sözünün arkasında durduğunu vurgulamıştı. 

Türkiye'nin İsrail'e tepkisi, bu kez Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu tarafından İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy'e iletildi. Deutsche Welle muhabirine görüşmeyi doğrulayan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Levy'i telefonla arayan Sinirlioğlu'nun “diplomatik kurallara göre son derece sert bir üslup kullandığını” bildirdi. 

Hakan Fidan kimdir? 

Emre Taner'in ardından MİT Müsteşarlığı'na getirilen, Sönmez Köksal'dan sonra dışardan teşkilatın başına gelen ikinci isim olan 42 yaşındaki Hakan Fidan, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde astsubay olarak görev yaptı. 15 yıllık hizmet süresini 2001'de doldurdu. Bu sırada uluslar arası görevlerde bulundu. Almanya'nın Rheindahlen kentinde bulunan NATO Acil Müdahale Gücü (ARRC) karargâhında Türkiye'yi temsil etti. 

Mayıs ayında MİT Müsteşarlığına getirilen Hakan Fidan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanlığını yaptı. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nda (IAEA) Türkiye'yi temsil eden Fidan, İran'ın nükleer programı ile ilgili sorunlara diplomasi yoluyla çözüm bulunması için İran, Türkiye ve Brezilya arasında yapılan üçlü görüşmelerde de hazır bulunmuştu. 

 Liderlerin Çocuklarını Hedefleyen İsrail Liderlerin Çocuklarını Hedefleyen İsrail
Bir devletin terör devleti sıfatını haketmesi kolay değildir. Sadece adam öldürmesi veya tarihinde, her ülkenin tarihinde var olabilecek katliamlar olması yetmez.

Terör devleti sıfatını ideolojik aygıtları açıkca terörü destekleyen ve meşrulaştıran devletler hakeder.

İsrail bu yüzden sadece despot, anti-demokratik , vs. bir devlet değil, hücrelerine kadar bir terör devletidir.

İdeolojik aygıtları açıkca terörü, hem de en aşağılık formu ile meşrulaştırır.

İşte bunlardan biri.

İsrail'in en çok satan kitapları arasında yeralan ve Netanyahu hükümetinin arka planındaki teologlar olarak tanımlanan haham Yitzhak Shapira ve haham  Yosef Elitzur tarafından kaleme alınan;

"The King's Torah" (Kralın Torah'ı)

başlıklı 230 sayfalık kitap.

Yahudiliğin; Yahudi olmayanları "gentile" sıfatı ile ötekileştiren , aşağılayan ve katli vaciptir statüsüne sokan bildik teolojisini bu hahamlar yorumları ile daha da derinleştiriyor.

İsrail'in en çok satan bu dini kitabına göre aşağıdaki şartlar gerçekse Yahudi olmayanların(Gentile)  katli vacip:

1) Gentile, yaratılan durumun sorumlusu olmasa dahi, varlığı ile Yahudilerin hayatını tehlikeye atıyorsa öldürülebilir.

2) "Yahudi olmayan bebekleri, büyüdüklerinde bize zarar verecekleri açıkça öldürülmesi mubahtır"

3) Yahudi olmayan liderlerin çocuklarına, politikalarını değiştirmeleri yönünde baskı oluşturacaksa zarar vermek meşrudur.

4) Bir ülkenin vatandaşları doğrudan terör faaliyetlerinde bulunmuyorsalar bile, terör dengesi sağlamak adına karşı saldırıların hedefi olabilirler.

İnsanın aklında inafial uyandıran sapkın düşünceler vardır. a

Bazıları ise aklı saf dışı bırakıp, direk midesini bulandırır.

İsrail'in en çok satan kitabının temsil ettiği zihniyet bu yönüyle doğrudan insanın midesini hedefliyor.

Kendilerine zarar vereceği "açık" olan çocuklardan, ülke liderlerinin çocuklarına kadar herkesi  hedefleyebilen bu zihniyete karşı herkesin uyanık olması gerekiyor.

Tayyip Erdoğan'ın ; ABD adına üstlendiği taşeron İsrail karşıtlığının arkasını doldurması gerektiğinde okuması gereken kitaplardan biri ; Kralın Torah'ı.

Açık İstihbarat

4 Ağustos 2010 Çarşamba

YENİ GDO LARIMIZ HAYIRLI OLSUN


Şekerpancarı üretimini sınırlayan arkadaşlar, genetiği değiştirilmiş şekerpancarı ithaline izin verdi.


Bakanlık'tan genetiği değiştirilmiş 25 ürüne ithalat izni
Daha önce sadece GDO'lu mısır ve soyaya izin veren Bilimsel Komite, aldığı son kararla GDO'lu şeker pancarı, maya, patates, pamuk, bakteri biyokütlesi ve kolzanın da ithalatına izin verdi


Böylece bugüne kadar Türkiye’ye genetiği değiştirilmiş 9 çeşit mısır, 3 çeşit soya, 3 çeşit kanola, 6 çeşit pamuk, 1 çeşit şekerpancarı, 1 çeşit maya, 1 çeşit patates, 1 çeşit bakteri biyokütlesi olmak üzere toplam 25 çeşit genetiği değiştirilmiş ürün ithalatına izin verildi.

Genetiği değiştirilmiş (GDO) 25 çeşit tarımsal ürünün ithalatına izin verildi. GDO Bilimsel Komite kararlarına göre bugüne kadar genetiği değiştirilmiş mısır, soya şekerpancarı, maya, patates, pamuk, bakteri biyokütlesi ve kolza(kanola)’nın toplam 25 çeşidine ithalat izni verildi.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 26 Ekim 2009’da Resmi Gazete’de yayınlanan “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” ile GDO’ lu ürünlerin Türkiye’ye girişinin yasaklanacağı iddia edilmişti. Bakanlık önce 27 ürünü GDO analizine tabi tutulacağını açıklamış ancak tepkiler üzerine ve yeterli laboratuar altyapısı olmadığı için analize tabi tutulan ürün sayısı 9’a indirilmişti. Bu 9 üründen domates, papaya ve çeltik hariç diğer 6 ürünün ithalatına izin verildi. Analize tabi tutulacak listede yer almayan maya ve bakteri biyokütlesinin de ithal edilmesi dikkat çekiyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında yayınlanan Bilimsel Komite kararlarına göre bugüne kadar Türkiye’ye genetiği değiştirilmiş 9 çeşit mısır, 3 çeşit soya, 3 çeşit kolza (kanola), 6 çeşit pamuk, 1 çeşit şekerpancarı, 1 çeşit maya, 1 çeşit patates, 1 çeşit bakteri biyokütlesi olmak üzere toplam 25 çeşit ürünün girişine izin verildi.
GDO'lu pamuğa izin 

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında yayınlanan Bilimsel Komite’nin 3. ve 4. toplantısında alınan kararlara göre, Türkiye’ye ithalatına izin verilen “genetiği değiştirilmiş MON1445-2 pamuk, MON15985-7 pamuk, MON1445-2 x MON15985-7 melez pamuk çeşitlerinin yem, gıda (rafine yağ) ve pamuk lifi olarak kullanıldığında, mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” görüşüne yer verildi.

Aynı kararda MON531-6 kodlu pamuk, MON531-6XMON1445-2 kodlu pamuk, LLCotton 25 pamuk çeşidi için ise “Yem, gıda(rafine yağ) ve pamuk lifi olarak kullanıldığında herhangi bir risk oluşturmayacağı kanısına varılmıştır” denildi. Bu üç çeşit pamuk için “insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen etki oluşturmayacağı “ ibaresinin yer almaması dikkat çekiyor.
Gen kaçışına önlem talebi 

Bilimsel Komite kararlarında genetiği değiştirilmiş kolza (kanola) için gen kaçışı uyarısı yapıldı. Kararda GT 73 kolza,T45 kolza ve MS8 X RF hibrid kolza çeşidi için “yem, gıda (rafine yağ) olarak kullanıldığında mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir. Ancak, ülkemizde bu türün yabanileri bulunduğundan gen kaçışının önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınması önerilmektedir” görüşüne yer verildi.

Uzmanlara göre, genetiği değiştirilmiş organizmaların(GDO) çevre açısından en önemli riski gen kaçışıdır. Bugüne kadar yapılan araştırmalar özellikle kolzadan, şeker pancarından, mısırdan yabani akrabalarına gen geçişi olduğu tespit edildiği biliniyor. Genetiği değiştirilmiş bir ürün üretildiğinde bundan yabani akrabalarına gen geçişi olacağı için genetik kirliliğin olma olasılığı yükseliyor.

Bilimsel komitenin kolza için gen kaçışı uyarısı yapması Türkiye’ye ithal edilen kolza çeşitlerinin ekiminin de yapılacağı kuşkusunu doğuruyor.
GDO'lu şeker pancarı 

Bilimsel Komite kararı ile ilk kez genetiği değiştirilmiş şekerpancarı ithalatına da izin verildi. Kararda, “H7-1 şeker pancarı çeşidinin yem, gıda olarak kullanıldığında mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” denildi.

Şekerpancarı üretimini kota ile sınırlayan ve üreticileri alternatif ürünlerin üretilmesi için destek veren Türkiye’nin GDO’lu şekerpancarı ithal etmesi dikkat çekiyor.

Fast-food patatesi de GDO'lu 

İlk kez resmi olarak ithalatına izin verilen genetiği değiştirilmiş amilopektin patates çeşidi fast-food zincirlerinde kızartmalık patates olarak kullanılıyor. Bilimsel Komite, EH92-527-1 patates çeşidinin doğrudan gıda ve yem olarak kullanılmasının uygun olmayacağına karar verirken bu patates çeşidine ait ürünlerin yalnızca endüstri amaçlı (kağıt ve kimya) kullanılabileceği görüşüne vardı.
Listeden çıkarılan maya ve bakteriye izin 

Bilimsel Komite kararları arasında en çarpısı olanı ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın geçen yıl Kasım ayında analize tabi tuttuğu 27 ürün arasında yer alan ancak daha sonra listeden çıkardığı genetiği değiştirilmiş maya ve bakterinin de ithalatına izin verilmesi oldu. Bilimsel Komite, “genetik olarak değiştirilmiş ve kurutularak öldürülmüş bakteri biyokütlesi PL73’ün yem katkısı olarak kullanıldığında, eldeki bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” görüşü ile bu bakterinin ithalatına izin verdi.

“Genetik olarak değiştirilmiş, kontrollü ısı kullanılarak öldürülmüş MT 663/Pmt742 veya Pak729 maya biyokütlesi canlı GDO içermediğinden, yem katkısı olarak kullanıldığında, eldeki bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” görüşünün yer aldığı Bilimsel komite kararı ile genetiği değiştirilmiş mayaya da ithalat izni verildi.

Daha önceki kararlarda genetiği değiştirilmiş 3 çeşit soya ve 9 çeşit mısır ithalatına izin verilmişti. Böylece Türkiye’ye bugüne kadar toplamda 25 çeşit GDO’lu ürünün girişine resmen izin verilmiş oldu.
Kararların dili tereddütlü 

GDO Bilimsel Komite kararlarında “mevcut bilgiler ışığında”, “insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” gibi kesin olmayan ifadelerin kullanılması dikkat çekiyor. Uzmanlar, Bilimsel Komite üyelerinin GDO’lu ürünlerin doğuracağı zararlar nedeniyle tüketicilerin hukuki yollara başvurmasından kaçınmak amacıyla kesin olmayan ifadeler kullandığına dikkat çekiyor.
Hani GDO yasaklanmıştı

“Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” yayınlandığında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve bakanlık bürokratları yaptıkları açıklamalarda bu yönetmelikle GDO’ lu ürün ithalatının yasaklandığını iddia etmişti.
İthal edilen GDO’lu ürün çeşitleri 
Ürün Çeşit sayısı 
Mısır 9
Pamuk 6
Soya 3
Kolza(kanola) 3
Şekerpancarı 1
Patates 1
Bakteri 1
Maya 1
Toplam 25

Tarım Bakanlığı’nın GDO analizi yaptığı ürünler 
-Mısır,
-Soya
-Kanola
-Pamuk
-Papaya
-Domates
-Şeker Pancarı
-Çeltik-Pirinç
-Patates


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."