16 Nisan 2010 Cuma

3 BİN BİLİM ADAMINI KİM ÖLDÜRDÜ?
Karanlıklara gönülmüş, özenle gizlenmiş, unutturulmuş bazı gerçekleri hatırlatmak, açığa çıkarmak, tüm çarpıcılığı ile ortaya sermek en yalın insani sorumluluklarımızdan biridir. Unutkanlığın bu kadar yaygın olduğu, hafızaların hemen siliniverdiği, en acı insan hikayelerinin birkaç gün içinde kanıksandığı zamanlarda bunu yapabilmek bizi dengede tutan, diri tutan belki de tek gerçektir.
13 Aralık 2007'de, aslında pek kimsenin umursamadığı çok acı bir olayı burada tartışmıştık. Savaşların işgallerin, enerji kavgalarının, iktidar mücadelelerinin ötesinde bir ülkenin hafızasının silinmesi amacıyla yürütülen sistematik bir soykırımı ele almış o ülkenin "beyin ölümü"nün nasıl gerçekleştirildiğine dikkat çekmeye çalışmıştık. "Irak'ta 550 bilim adamı öldürüldü!" sorusuydu sorulan. Herkesin sustuğu, önemsemediği böyle bir olayın Türkiye ya da bir başka ülkede yaşanmasının nasıl bir travma olabileceğini hayal edebiliyor muyduk?
CIA mensubu John Kiriakou, o günlerde, "Onlara öyle işkence yaptık ki Allah'ı gördüler" şeklinde tüyler ürperten cümleleri rahatlıkla söylerken, hiçbir ciddi karşılık bulmazken, hala insan gibi yaşamaya devam edebilirken susmak mümkün müydü? Irakta yayınlanan bir gazete, 10 Eylül 2007 tarihli nüshasında o CIA mensubunun itiraflarından çok daha dehşet verici gerçeği suratımıza çarptı. Yüzlerce aydının, akademisyenin, din adamının, bilim adamının nasıl öldürüldüğünü, kaçırıldığını, yok edildiğini...
Gazeteye göre beş yüz elli civarında bilim adamı öldürüldü. Yine gazeteye göre, bu ölümlerden İsrail istihbarat servis Mossad ve ABD Savunma Bakanlığı Pentagon sorumluydu. Ölümler, tıpkı işkenceler gibi, sistematik bir şekilde gerçekleşti. Bazıları nükleer fizikçi olan bu insanlar, ABD ve İsrail'le işbirliği yapmadığı için ya da aynı ülkeler için tehdit görüldüğünden öldürüldü. 350 bilim adamı ve 200 profesörün bir ülkede öldürülmesi nasıl bir travmaya neden olur, diye sormuştuk. Dünyada böyle bir olay daha önce yaşanmış mıydı? Bu tür bir aydın soykırımı yaşanmış mıydı?
Biraz daha geriye gidelim: 15 Mart 2006... O zaman sayı bu kadar değildi. Buraya şu notları düşmüştük.
"Prof. Dr. İmad Sarsam. Arap Tıp Birliği üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Muhammed A.F. er-Rawi. Irak Fizikçiler Birliği üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Mecid Hüseyin Ali. Bağdat Üniversitesi öğretim üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Vecih Mahcub. Fizik eğitimi üzerine 8 kitabı var.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Sabri Mustafa el-Beyati. Bağdat Üniversitesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Mustafa el Mashadani. Bağdat Üniversitesi, dinler tarihi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Halid M. Al Canabi. Babil Üniversitesi İslam tarihi öğretim üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Abdulcabbar Mustafa. Musul Üniversitesi, siyaset bilimci.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Esad Salim Shrieda. Basra Üniversitesi Mühendislik bölümü dekanı.
Öldürüldü! Prof. Dr. Abdullatif el-Mayah. Mustansiriye Üniversitesi Ekonomi bölümü öğretim üyesi.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Leyla Abdullah es Saad. Musul Üniversitesi Hukuk fakültesi dekanı.
Öldürüldü!
Prof. Dr. Mohammed Munim al- İzmirli,
Prof. Dr. Hazim Abdülhadi,
Prof. Dr. Abdul Sameia el Cenabi,
Prof. Dr. Alim Abdülhamid,
Prof. Dr. Muhammed Tuki Hüseyin el-Talakani,
Prof. Dr. Ali Abdul Hüseyin Kamil,
Prof. Dr Muhammed Er Ravi,
Prof. Sabri Mustafa El Beyati ve daha niceleri...
Öldürüldü.
Bazıları fizikçi, bazıları tarihçi, bazıları hukukçu, bazıları edebiyatçı, bazıları tıpçı, bazıları sanat tarihçisi, bazıları ilahiyatçı... Onlarca insan, eğitimci, bilim adamı.. Hepsi öldürüldü, öldürülüyor! Bazıları kafasına sıkılan tek kurşunla, bazıları işkence ile. Bazıları evlerinde, bazıları fakültelerinde, bazıları sokakta, bazıları Ebu Gureyb gibi işkence merkezlerinde, bazıları ise bilinmeyen yerlerde...
En az 250 bilim adamı bu şekilde öldürüldü. Yüzlerce bilim adamı, aydın kaçırıldı, kayboldu, akıbetleri bilinmiyor. Binlercesi ölüm korkusuyla Irak'tan kaçtı, kaçmaya çalışıyor. BM rakamlarına göre Irak yüksek eğitim kurumlarının yüzde 84'ü yakıldı, soyuldu, yıkıldı. Peki kim/kimler yaptı bunu? Hangi güçler bir ülkenin hafızasını bu şekilde silmek ister, ne amaçla yapar bunu?
Iraklı yazar Layla Anvar'ın, konuyla ilgili dikkatli yazısını okurken ürpermemek elde değil. Özetleyelim:
İlk zamanlar, suikastleri, "Irak halkından intikam almak" için Baasçıların ve El Kaide'nin yaptığı söyleniyordu. Irak yönetiminin resmi tezi buydu. 150 bin paralı asker ve istihbaratçının kol gezdiği ülkede oklar ABD istihbaratının işaret ediyordu. Anvar'ın araştırmasına göre Irak'ta 3 bin civarında aydın, bilim adamı, araştırmacı, doktor öldürüldü. Binlercesi ülkeden kaçtı, çok sayıda insan kayıp... 2003 yılında, yani işgal yılında Irak'ta 45 bin bilim adamı var. Bugün bu 45 bin kişiden kimse kalmadı. Bazıları öldürüldü, bazıları ülkeden kaçtı ya da kaçırıldı. Peki bu sistematik soykırımda kimlerin parmağı var? Layla Anvar'ın tespitleriyle bakalım.
1- 1980'lerde üç Iraklı bilim adamı suikaste uğradı. Bu nükleer ilimcilerden biri Paris'te otel odasında öldürüldü. O tarihlerde Irak nükleer çalışmalar konusunda ciddi girişimler ve çalışmalar yapıyordu. 1982'de İsrail Irak'ın Osirak nükleer tesislerini bombaladı.
2- 1991 savaşından sonra Irak ambargo altındaydı. Görünüşte Birleşmiş Milletler denetiminde. Bütün bilim adamları listelenmişti. 12 yıl boyunca bu kişilerin büyük bölümü ABD tarafından sorgulandı. BM verileri ABD'nin kullanımındaydı. Daha o tarihlerde, sonradan öldürülen bilim adamlarıyla ilgili bütün bilgiler ABD'nin eline geçmişti. Burada BM'nin oldukça kirli bir rolü olduğunu söylemek mümkün.
3- 2003 işgalinden hemen sonra Irak'ta ordu ve istihbarat tamamen değiştirildi. Bunun ardından bilim adamları hedef olmaya başladı. Bazı Kürt gruplarla Şii gruplar bu amaç için kullanıldı. Kim için? Tabi CIA ve Mossad için... ABD Kongresine sunulan bir raporda, o dönemde 300 bilim adamının, 200 üniversite hocasının öldürüldüğü bildiriliyordu. Dava Partisi, o dönemde, bu ölümlerin CIA ve Mossad tarafından yürütüldüğünü açıkladı.
4- İşgalden sonra Irak'ın savaş pilotları da birer birer öldürüldü. Kaynaklar, pilotlardan sadece bir tanesinin hayatta kaldığını gösteriyor. Anvar, pilotların İran istihbaratı tarafından öldürüldüğünü söylüyor.
5- Suikastlerle ilgili bir başka işaret; dönemin İçişleri Bakanı ve silahlı adamlarını gösteriyor. Akademisyenlerin, doktorların, bilim adamlarının evleri bu maskeli kişilerce basılıp öldürüldüğü, kaçırıldığı, işkence altına alınıp ortadan kaldırıldığı belirtiliyor.
6- Samarra'da bazı suikastlerde el Kaide izleri olduğu, buradaki el Kaide yapılanmasının İran ve ABD istihbaratıyla bağlantıları olduğu ifade ediliyor.
7- Anvar, yazısında değişik araştırmalara, listelere, sayılara yer veriyor. Uzmanlık alanlarına göre suikaste uğrayanları alt alta sıralıyor. Öldürülenlerin yüzde 62'si master ve doktora eğitimi almış insanlar. Burada binlerden söz ediyoruz.
8- Bugünkü Irak Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 8 bin doktor ölüm korkusuyla ülkeden kaçmış, 2 bin doktor öldürülmüş.
9- Bütün bunlara rağmen, binlerce eğitimli insanı sistemli şekilde yok eden operasyonu kimlerin yaptığı hala bilinmiyor. Şüpheliler arasında; CIA, Mossad, bazı Kürt gruplar, bazı Şii gruplar var.
Ancak, işgali planlayanların, 1991'den beri hazırladıkları listede adı geçen bilim adamlarını birer birer ortadan kaldırdığı, bunun için Irak içinde çok farklı kesimleri kullandığı artık bilinen bir gerçek.
İbrahim Karagül


15 Nisan 2010 Perşembe



 DURSUN ÇİÇEK ÜZERİNE

Babasını tanımayan “evlât” Dursun Çiçek
Müyesser YILDIZ





Aslında malum medya onun hesabını çoktan kesti. Neyse, iddianamesi de tamamlanmış. Maalesef 1 numara değilmiş. “Asılmalı” demiştik, idam cezası kaldırıldığı için galiba müebbetle yargılanacakmış.

Hemen iddianamede yer aldığı söylenen bir hususa dikkat çekelim. Doğruysa 1 numara Bedrettin Dalan’mış ve yanlış anlamadıysam Dursun Çiçek ile diğerleri de Dalan örgütünün üyeleriymiş. Çiçek’in, Dalan’ı ve iddianamede adı geçtiği belirtilen isimlerin hiçbirisini tanımadığını daha önce bir haberimizde duyurmuştuk. Bunu geçelim, Bedrettin Dalan Aralık 2008’de yurtdışına “kaçtı”. Dursun Çiçek imzalı olduğu öne sürülen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” ise Haziran 2009’da gündeme getirildi. O belgeyi ortaya çıkaran Taraf Gazetesi’ne göre, plan Nisan 2009’da hazırlanmıştı. “Örgüt lideri” yurtdışına kaçtıktan sonra böyle bir plan yapılmasında anormallik yok mu? İddianame resmen açıklandığında nasıl bir bağlantı kurulduğunu herhalde daha iyi anlarız!

Kimsenin “avukatlığına” soyunmuş değiliz, ancak geçen 10 aylık sürede özellikle Kurmay Albay Dursun Çiçek’li ilgili “gizli” soruşturma da öyle yargısız infazlar yapıldı ki, bazı gerçekleri duyurmak, bazı yalanları ortaya dökmek bize kaldı.

Mesela, “Dursun Çiçek’in, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un oğlu gibi” olduğu iddia edildi.

Başbuğ ve Çiçek’in değil baba-oğul olmak, bir kez bile karşılaşmadığını, birbirlerini hiç tanımadığını öne sürsem?.. Dahası Çiçek’in, şansına yönelik “psikolojik taarruzların” arttığı günlerde, olanları bir de kendisinden dinlemesi için Başbuğ’dan randevu talep ettiğini, ancak talebine olumlu-olumsuz karşılık verilmediğini söylesem?

Dendi ki; “Telefonlarının dinlendiği dönemde, cep telefonu hep kapsama alanı dışında sinyali verdi. Dinlendiğini bildiği için böyle bir tedbir aldı”!.. Dinleme kararı alınan telefonun, o dönemde de, dün de, bugün de hiç kapatılmadığını, yani “kapsama alanında” olduğu bilgisini versem?.. Ve “Gerçekte telefon dinlemelerinde suç unsuruna rastlanmadığı için, böyle bir gerekçe uydurulduğu” yorumunun yapıldığını kaydetsem?

Birilerine göre, o belgeyi hazırladığı, birilerine göre de terfi ettirilmeyeceği için Çiçek geçen Ağustos’ta hemen emekliye sevk edilecekti. Olmadı. Şimdi bu Ağustos bekleniyor. 2012’ye kadar bu kadroda bulunma hakkı olduğunu belirtsem?.. En önemlisi, Türkiye’yi sarsan böyle bir belgeye hazırlandığı iddia edilen kişinin, geçen yıl İstanbul’a tayin isteyip, 1 yıl Harp Okulu’nda ders verdikten sonra emekliye ayrılma niyetinde olduğunu, ancak malum “suçlamalara” maruz kalınca, bundan vazgeçip, “aklanana” kadar mücadele etme kararı aldığını anlatsam?
Bilmediğimiz bir şey daha tespit ettik, herhalde siz de bilmiyorsunuzdur… Hakkında bu kadar iddia var, ama Dursun Çiçek’e yurtdışına çıkış yasağı konmamış. Konumuzla ilgisi mi? ABD’de okuyan oğlunun önümüzdeki aylarda mezuniyet töreni var… Dursun Çiçek, yurtdışı yasağı olmadığı halde herhangi bir spekülasyona yol açmamak için oğlunun mezuniyet törenine bile gitmeyecek desem?

Son notumuza gelince; “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nı onun hazırladığı söyleniyor, Dursun Çiçek ise feryat-figan bu birimde çalışmadığını, kapısının önünden bile geçmediğini ispatlamaya çalışıyor. Hatırlanacaktır, daha ilk günlerde Çiçek’in “irtica” değil, bir “Pontus” uzmanı olduğunu tespit edip, sizlere duyurmuştuk. Meğer sadece “Yunan-Pontus” değil, “1915 Olayları” denen, “Ermeni soykırım” iftiraları da Çiçek’in uzmanlık alanıymış.

Malum, “İrtica belgesi” yüzünden Çiçek’in görev yeri değiştirildi… Yunan “açılımı”nın hızlandığı, daha vahimi “soykırım” giyotinin başımızda sallandırıldığı bir dönemde, Çiçek’in görev yerinin değiştirilmesinin ötesinde,  TSK’nın bu biriminin fiilen işlemez hale gelmiş olması, acaba kimlerin işine yaradı ve yarayacak dersiniz?  



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

13 Nisan 2010 Salı

ARTIK BAĞIMSIZ BİR ANAYASA MAHKEMEMİZ YOK!
ARTIK AKP'NİN BİR ANAYASA MAHKEMESİ VAR
GÖZÜMÜZ AYDIN.





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

12 Nisan 2010 Pazartesi

İSRAİL, UZAYA YENİ BİR CASUS UYDU GÖNDERİYOR

İsrail’in, uzaya Ofeq-8 adlı son derece gelişmiş yeni bir casus uyduyu fırlatmaya hazırlandığı bildirildi.
İsrail’in, uzaya Ofeq-8 adlı son derece gelişmiş yeni bir casus uyduyu fırlatmaya hazırlandığı bildirildi.

Rusya resmi haber ajansı Ria Novosti’nin İsrail’de yayımlanan Maariv gazetesine dayandırarak bildirdiği habere göre İsrail ordusu, uzaya Ofeq-8 adlı yeni bir casus uydusu göndermeye hazırlanıyor.

İsrail’in istihbarat kapasitesini büyük ölçüde arttıracağı bildirilen Ofeq-8 casus uydusunun İsrail’in 6. casus uydusu olacağı ve İsrail hava kuvvetleri tarafından yörüngeye yerleştirileceği ifade ediliyor.

İsrailli uzmanların 6 ay sonra istihbarat almayı umdukları yeni uydunun her hava ve iklim şartında bağlı olduğu merkeze canlı olarak veri aktarabileceği bildiriliyor.

Ria Novosti’nin haberine göre İsrailli askeri uzmanlar, Ofeq-8 uydusuyla İran’da yaşanan her türlü gelişmeden haberdar olacaklarını ve İran’daki tesislerle ilgili canlı olarak bilgi alabileceklerini ifade ediyorlar.
ESKİ MOSSAD AJANI AÇIKLADI

İsrail gizli servisi Mossad’ın eski ajanlarından Victor Ostrovsky, Mossad’ın kendi ajanları için sahte pasaport düzenlediğini açıkladı.
İsrail gizli servisi Mossad’ın eski ajanlarından Victor Ostrovsky, Mossad’ın kendi ajanları için sahte pasaport düzenlediğini açıkladı.

Hamas liderlerinden Mahmud el-Mabhuh’un Avrupa ülkelerine mensup ülkelerin pasaportunu taşıyan bir İsrail casusluk şebekesi tarafından öldürüldüğünün açıklanmasından sonra Avrupa ülkelerinin İsrail’e yönelik tepkileri artarken, Mossad’ın eski subaylarından Victor Ostrovsky, Avustralya devlet radyosu ABS’e verdiği demeçte Mossad’ın Mabhuh cinayetinden önce de birçok defa ajanlarına Avustralya pasaportu düzenlediğini söyledi.

Avustralya vatandaşı görünümündeki Mossad ajanlarının uluslar arası dolaşımlarda çok fazla zorlukla karşılaşmadığını belirten Ostrovsky, buna sebep olarak Ortadoğu ülkelerinde Avustralya hakkında çok fazla bir bilgi bulunmamasını gösterdi.

Avustralyalıların İngilizce konuşmalarının ve bu ülke hakkında çok fazla bir bilgiye sahip olunmamasının Mossad’ın işini kolaylaştırdığını belirten Ostrovsky, birçok defa kendini Avustralya vatandaşı gibi gösteren çok sayıda kişi tanıdığını ifade etti.

Dubai polisinin Mabhuh cinayetinde görev alan üç kişinin Avustralya pasaportu taşıdığını açıklamasından sonra Avustralya dışişleri bakanlığı, İsrail büyükelçisini çağırarak ikili ilişkilerin tehlikeye girmeye başladığı uyarısını yaptı.

Filistin’in Avustralya’daki eski Temsilcisi Ali Kazak, 2004 yılında Sidney’deki bir Mossad ajanının 5 sahte Avustralya pasaportu elde ettiğini açıklamış, 2004 yılının mart ayında da Yeni Zelanda yargısı iki Mossad ajanını sahte pasaport düzenlemek suçundan mahkum etmişti.

Irak’ın Osirak nükleer santralinin bombalanması öncesinde rol aldığı istihbarat operasyonuna da katılan Victor Ostrovsky, anılarını Türkçeye “Hile Yolu” adıyla çevrilen kitabında kaleme almıştı.

11 Nisan 2010 Pazar

ENGİN ALAN'A SORULDU

RESİMDEKİLERİ YAPTIN


ETKİN PİŞMANLIKTAN FAYDALANMAK İSTER MİSİNİZ?


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."


APOLLO SKANDALI

Bu çerçevede, çeşitli savunma, enerji ve medikal tesislerde bulunan tehlikeli nükleer malzemelerin durumları ve bunlarla ilgili alınabilecek güvenlik tedbirleri masaya yatırılacak. Haber ajanslarına verilen taslak bildiride Amerika'nın bu tür malzemelerin 4 yıl içinde güvenli hale getirilmesi yolunda bir teklif sunacağı da bildiriliyor.
Amerika bu teklifiyle başka ülkelerdeki nükleer malzemeleri kastederken kendi elindeki benzer malzemelerin güvenliklerinin tam anlamıyla sağlanmış olduğu varsayımından hareket ediyor.
Bu acaba böyle mi? Amerika'da çeşitli yerlerde bulunan tehlikeli nükleer malzemeler tam anlamıyla güvenilir haldeler mi? Bunların başkalarının eline geçme, çalınma ihtimalleri yok mu acaba? Amerika, bu ve benzer sorulara elbette 'Yok. Bizim malzemelerimiz sağlam bir şekilde kontrol altındadır' diye cevap verecektir. Oysa söz konusu zirve dolayısıyla bizim hatırladığımız bir olay Amerika'nın nükleer malzemelerinin de izah edilmeyen bir tarzda ortadan kaybolduğunu, muhtemelen çalınıp ülke dışına çıkarıldığını açıkça göstermektedir.
Bu olay yıllar önce meydana gelmiş ve birçok kişi tarafından 'Apollo Skandalı' olarak bilinen muhtemelen tarihin ilk nükleer hırsızlık olayıdır. 1965 yılında ortaya çıkan bu olay Nuclear Materials and Equipment Corporation (NUMEC) adlı özel şirkette anlaşılmaz bir şekilde kaybolan 100 kilogram civarındaki yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum stoku ile ilgilidir.
NUMEC, Pennsylvania eyaletindeki Apollo şehrinde Amerikan donanması için nükleer yakıt çubukları üreten, daha sonra nükleer santrallerle ticari nükleer yakıt üretimine geçen ve bu konuda çok başarılı olan bir şirketti. Şirketin Başkanı Dr. Zalman Mordehay Shapiro adlı bir kimyacıydı. Sahasında yaptığı buluşlarla 15 kadar orijinal patentin sahibi olan Shapiro, dünyanın ve Amerika'nın ilk nükleer denizaltısı Nautilus'un nükleer reaktörünün geliştirilmesinde çok önemli rol oynamış, son derece parlak biriydi.
100 kilogram zenginleştirilmiş uranyum işte Shapiro'nın sahibi ve işletmecisi olduğu NUMEC'te kayıplara karıştı. Amerikalı nükleer yetkililer, CIA, FBI ve diğer devlet kurumları bu kaybolan uranyumun akıbetini araştırdılar, ancak herhangi bir suçlayıcı sonuca ulaşamadılar. Aynı şekilde skandal, Kongre'de çeşitli komisyonlarca birkaç defa araştırıldı, incelendi; ama yine bir sonuç alınamadı. Bu komisyonlarda yer alan İçişleri Komisyonu Başkanı Morris Udall, Apollo konusunu skandal olarak niteleyen, bu skandalı Watergate Skandalı ile aynı değerde gören bir duyarlı siyasetçiydi. Ancak o da 1977 yılındaki araştırmalarında bir yere varamadı. Esasen konuyu yakından bilenlere göre, Başkan Carter ve önceki başkanlar bile konuya el atmalarına rağmen herhangi bir sonuca ulaşamadılar ve skandal zaman içinde unutulup gitti, hatırlayan kalmadı. Daha sonra Enerji Bakanlığı'nın yaptığı araştırma ve denetimler sonucu NUMEC'ten kaybolan uranyumun bütün Amerikan ticari nükleer tesislerinde kaybolan miktardan fazla olduğu, toplam kaybın 269 kilogram olduğu ortaya çıktı. Bu uranyumun bir şekilde İsrail'e ulaştığı pek çok kimse tarafından iddia edildi; ama bu konuda kesin delillere bir türlü ulaşılamadı ve Zalman Shapiro kayıptan dolayı sadece Atom Enerjisi Kurumu'na 834.000 dolar tazminat ödemek zorunda kaldı, o kadar...
Bu arada bazı kaynaklarda zamanın CIA Başkan Yardımcısı Carl Duckett'in Amerikan Nükleer Düzenleme-Denetleme Komisyonu'nun birkaç üyesine verdiği brifing sırasında 'CIA'in İsrail'in ilk nükleer bombaları için gereken uranyumunun NUMEC'te kaybolan 100 kilogramlık uranyum olduğuna inandığını' söylediği yer aldı. 35 yıl önce meydana gelen Apollo Skandalı'nda ortaya çıkan 100 kilogram kayıp uranyum bununla sınırlı kaldı mı, bu skandal ilk ve son skandal mıydı, yoksa başkaları da meydana geldi de, bunların üstü mü örtüldü, bilemeyiz elbette. Birçok kimsenin bilmediği Apollo Skandalı işte böylesine manidar ve önemli bir skandaldı. Bugün ister istemez bunu hatırladık, hatırlattık.
Yarın Washington'da çok önemli bir Nükleer Güvenlik Zirvesi başlıyor. İki gün sürecek zirveye Başbakan Erdoğan dahil 47 ülke lideri katılıyor. Zirvede, teröristlerin ya da güvenilir olmayan ülkelerin eline geçmesi muhtemel olan çeşitli nükleer malzemelerin güvenliğinin nasıl ve ne şekilde sağlanacağı başta gelen gündem konusu olacak.
Fikret Erkan




POLONYA KALKANI DÜŞTÜ


2006 Nisan ayının başında İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu Büyük Peygamber-2 askeri tatbikatında düzenledi. Kısa bir süre önce ABD’nin İran kara sularına yakın bir yerde 6 ülke ile tatbikat yapması üzerine İran’da bu tatbikatı yapmıştı.

Devrim Muhafızları Komutanı Tümgeneral Yahya Rahim Safevi, "Büyük Peygamber-2" isimli tatbikatın kara, hava ve deniz kuvvetlerinin katılımıyla Umman Denizi ve Basra Körfezi'nde başlatmış ve tatbikatın hedefinin, ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit eden güçlere karşı İran'ın gücünü ve savunma kapasitesini göstermek olduğunu ifade etmişti. Tatbikatın bölge ülkeleri için bir tehdit anlamı taşamadığını, dostluk ve barış mesajı içerdiğini de belirtmişti. Tatbikat 10 gün sürmüş ve İran Şahab-2 ve Şahab-3 füzelerini ve ayrıca Skad-B, Zülfikar-73, Fatih-110, Z-3 ve Zilzal füzelerinin de cihan âleme gösterdi. Yine İran ordusu, eylül ayının ilk günlerinde de ülke çapında "Zülfikar Vuruşu" adlı büyük bir tatbikat yapmış ve tatbikatta yeni silahlar denemişti.

ABD’nin Atlantik ötesinden kalkıp İran’ın dibinde yaptığı tatbikat savaş tehdidi değilmiş gibi;
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormack, yaptığı açıklamada, "savaş tehdidi' gibi görünen bu tarz bir hareketin, böyle bir zamanda böyle bir rejimle bölgede bir istikrar kaynağı olmadığını gösterdiğini" söylemişti.
ABD yüzsüzlüğü ve “kabadayılığımı tanıyacaksın” tarzı bir söylemdi bu. 
Neden bunları hatırlattık?
İran kıtalar arası füze teknolojisini geliştirdi.Var yani.
Hatta Kuzey Kore ile Semnan eyaletinde füze rampaları inşa ettiği yazıldı çizildi. Yıllardı dünyanın kabadayısına taviz vermeyen bir ülkenin yapması gerekende zaten bu olması gerekir.
Gelelim kıtalar arası füzelere.
Şahap-3 füzelerinin menzili şuan 2000 km olarak biliniyor.
Fırlatılan bir füzenin imha edilmesinde 3 aşama var.
1.aşama 1-5dk arasında geçen zaman. Bu zaman diliminde füze hantal ve rotasına yerleşmeye çalışıyor.1. aşama füzenin vurulması için en elverişli zaman. Füze yerçekimine karşı direniyor ve yükselmeye çalışıyor. Hızının en düşük olduğu aşama. Üstelik bu aşamada vurulması, saçılan parçalarla atana zarar verdiği için en karlı olan savunma tekniği.
2.aşama 20-25 dakika sürüyor ve uzay boşluğunda gerçekleşiyor. Füze hızını kazanmış, tam sürat hedefine doğru ilerliyor. Bu aşamada vurmak ancak uzaya konuşlandırılmış yüksek teknolojik uyarı uyduları ve karadan atılacak uzun menzilli füzelerle mümkün. Daha zor bir aşama.
3.Aşama ise füzenin maksimum hızla hedefe düşme aşaması. Vurdun vurdun; vurmadın yersin füzeyi kafana. Ne varsa sallayacaksın yani. Meşhur Patriotlar bu işler için.
Yaklaşık 10 saattir füzeler üzerine araştırmalar yapıyorum. Çok teknik konular var.Branşım yatkın olduğundan anlayabiliyorum.Ama herkesin anlayacağı dilde anlatmak  ve yazımı teknik terimlere boğmak istemedim.
Özetle fırlatılmış bir füzeyi vurmanın hem kolay,hem de karlı olduğu aşama fırlatıldıktan 1 ila 5 dakika arası.
Şimdi bir soru:
ABD neden Polonya ve Çek Cumhuriyetlerine İran’dan korunacağız diye “korunma kalkanı” adlı bir proje ileri sürdü ve bunda ısrar etti?
Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne kurulacak füze rampaları İran’ın atacağı varsayılan füzeleri hangi aşamada vurur?
2. Aşama da.
Eğer İran Polonya’ya yada Çek Cumhuriyeti'ne füzeyi atarsa 3. aşamada.
Yani vurulması zor olan son iki aşamada.
İşte bunu Rusya yemedi.
Ve yemediğini de açıkça söyledi. Rusya Devlet Başkanı Vladamir Putin Doğu Avrupa yerine, Azerbaycan veya Güney Rusya’daki radar üslerinden istifade düşüncesinin de gündeme gelebileceğini açıkladı.Önleyicilerin Güneydoğu Avrupa veya Türkiye’ye konuşlandırılmasını teklif etti.
Yani “madem İran’ın atacağı füzelerden korunmak istiyorsun 1. aşamada git vur” dedi. ABD sinsi oyunundan vazgeçmek durumunda kaldı. Çünkü bu rampalar İran için değil;İran’a yapılacak bir saldırıda Rusya’nın coşmasını engellemek için Rusya’ya karşı konuşlandırılacaktı.
Neyse.

Konuşlandırılacak ülkelerin en başlında adı geçen ve Rusya’nın hedefi duru gelen ülke ise Polonya oldu. Bu süreçte Polonya ciddi anlamda Rusya’nın tehdidine maruz kaldı.
Bu gün Polonya Devlet Başkanı Lech Kaczynski'nin uçağı Rusya'nın Smolensk havalimanına yaklaşırken düştü. Kazada Kaczynski, eşi, Genelkurmay Başkanı ve Merkez Bankası başkanı da dahil 96 kişi yaşamını yitirdi. Polonya altüst oldu ve 2ay sonra seçimlere gitme kararı aldı. Lech Kaczynski’ye bakıldığında ise Almanya ve komünizm karşıtı kişiliği ön plana çıkıyor. Komünizm karşıtlığı ABD yandaşlığıyla eş anlamlı. Kominizim çökerken 70 yıllarda “dayanışma” adlı yasadışı örgüte katılıyor ve parlıyor.80 lerin ikinci yarısında Polonya’yı komünizmden demokrasiye geçiş aşamasında başkan Leh Walesa'nın danışmanlığını  yapıyor.
Yani Polonya’yı Rusya’dan koparıp ABD’ye yaklaştıran kişilerin başında geliyor.
Şimdi böyle olunca bu kaza kafaları karıştırıyor.
3 farklı görüş aklıma geliyor:
Ama tabiî ki bunları yazmayacağım. Biraz daha somutlaşmasını beklemek çok daha gerçekçi yorum yapmamızı sağlayacaktır.
Ama Kırgızistan’ın ABD’den kopması, Ukrayna seçimlerinden Rusya yanlısı sonuç çıkması ve bu uçak kazazı.
Sanki ABD durmadan kan kaybediyor gibi.
Ne dersiniz?
Görüşmek üzere.
11.4.2010
Levent kalem

10 Nisan 2010 Cumartesi

İSRAİL ANAT KAM OLAYI

23 yaşındaki İsrailli Anat Kam'ın suçu da sonunda kamuoyuna açıklandı.
 gözaltına alınan, ancak neden gözaltına alındığıyla ilgili haberlere getirilen yayın yasağı nedeniyle aylardır bu konuda haber yazamadığı eski asker genç kızla ilgili yayın yasağını, mahkeme kararıyla kaldırttı. 
Tel Aviv'deki Bölge Mahkemesi'nin kararından sonra, 23 yaşındaki İsrailli Anat Kam'ın suçu da kamuoyuna açıklandı. Kam, askerlik hizmetini yaptığı sırada, Haaretz gazetesinin bir muhabirine, orduya ait hassas bilgileri sızdırmak ve devletin güvenliğine zarar vermekle suçlanıyor. 
İsrail İç Güvenlik Servisi Şabak'a (Şin Bet) göre, Kam, ordu Merkez Komutanlığı özel kaleminde görev yaptığı sırada, 2005-2007 yılları arasında, yaklaşık 2000'e yakın belgeyi kopyaladı. 
Kopyalanan belgelerin Genelkurmay'ın talimatları, Merkez Komutanlığı'ndaki personel numaraları, istihbarat bilgileri, İsrail ordusunun doktrini, hassas askeri tatbikatlara ilişkin veriler ve ordunun elindeki silahlara ilişkin olduğu kaydediliyor. Ayrıca bu dosyaların, Merkez Komutanlığı'nın özellikle kalkışmalarla ilgili durumlarda, örneğin Batı Şeria'da nerelere konuşlandırma yaptığı ve buradaki askeri karakollarının nerede olduğununu kapsadığı belirtildi. 
Verilen bilgiye göre, olay, ilk kez 28 Kasım 2008'de Haaretz gazetesinde yayımlanan bir haberde, İsrail askerlerinin, Yüksek Askeri Mahkeme'nin "canlı yakalanabilecek, aranan bir Filistinlinin öldürülmesine karşı" olan kararlarını da hiçe saydığı yolundaki suçlamayla ortaya çıktı. Söz konusu haberde askerler, ordunun muharebe kurallarına uymayıp, "söz konusu teröristi öldürmeyi amaçlamakla" da suçlanmıştı. 
Şin Bet Başkanı Yuval Diskin, mahkemede, sızdırılan bilgilerin İsrail askerlerine ve vatandaşlarına yönelik doğrudan ve gerçek bir tehdit oluşturduğunu savundu. Diskin, haberi yazan Haaretz gazetesi muhabiriyle bağlantıya geçip, belgelerin bazılarını geri aldıklarını, ayrıca bilgisayarındaki bilgileri yok edip, kullanmaması konusunda anlaşmaya vardıklarını ifade etti. 
O tarihlerde belgelerin kimin tarafından sızdırıldığını bilmeyen Şin Bet'in, yapılan soruşturma sonucu, Anat Kam'a ulaştığı kaydedildi. Kam'ın askerlik görevi sırasında hassas bilgileri de içeren çok sayıda dosyayı topladığını, çoğunu Haaretz muhabirine verdiğini kabul ettiğini, bilgilerin bazılarının haberlerde yer aldığını dile getirdiği bildirildi. 
Geçen Aralık ayında yakalanarak sorgulanan ve tutuklanması istemine rağmen son 5 ayını ev hapsinde geçiren Kam hakkında, 14 Ocak 2010 tarihinde dava açıldı. 
Kam'ın avukatı ise mahkemede suçlamaları reddedip, müvekkilinin suçunun ancak etik kurallara uymamak olabileceğini, devletin güvenliğine zarar vermeyi amaçlamadığını, bu nedenle belgeleri düşman unsurlara değil, gazeteciye ilettiğini kaydetti. 
Geçmişte, İsrail'in nükleer bilgilerini basına sızdırmakla suçlanan Mordehay Vanunu da benzer suçlamalara muhatap olmuş ve 18 yılını cezaevinde geçirmişti. 
-SANSÜR MASAYA YATIRILDI- 
Anat Kam'a yönelik suçlamalar bugün yayın yasağının kaldırılmasıyla İsrail gündemine yerleşirken, son haftalardaki yayın yasağı nedeniyle İsrail basını, güvenlikle ilgili konularda uygulanan sansürü de masaya yatırdı.
Jerusalem Post gazetesi, bugün mahkeme kararı öncesinde Kam'ın tutuklanması ile ilgili haberlere uygulanan yayın yasağı nedeniyle İsrail basının yazamadığı, ancak ucundan kıyısından dokunduğu haberle ilgili gazetecilerin öfkesini,
"İsrailli haberciler, başta New York Times, The Jewish Telegraph Agency, Independent ve yabancı medya kuruluşlarında, bloglarda ayrıntılarıyla yayımlanan, İsrailli okuyucuların internet aracılığıyla da ulaşabilecekleri, ama kendilerinin yazamadığı haberle ilgili gelişmeler nedeniyle öfkeyle dişlerini gıcırdatıyorlar" diye yazdı. 
Kam'ın hikayesi, son birkaç haftadır bazı uluslararası medya kuruluşlarında gündeme getirilmişti. 
İsrail'i tutuklama karşısında sessizliğe büründüren yasak kararının, birkaç ay önce, polisin talebi üzerine Petah Tikva Adli Mahkemesinde alındığı belirtilmiş, aralarında Haaretz, Kanal 10 televizyonu ve "Gerçek" adlı haber programı da olmak üzere İsrailli bazı basın kuruluşları, haberle ilgili yayın yasağının kaldırılması için mahkemeye gitmişti. 
-YEDİOTH, HABERİ SANSÜRLEYEREK BASTI- 
Olayla ilgili ayrıntıların ilk kez, 15 Mart tarihinde "Tikkun Olam" (Dünyayı Daha İyi bir Yer Yapalım") adlı internet sitesinde, Richard Silverstein tarafından yayımlandığı kaydedildi. 
Daha sonra Jewish Telegraph Agency ve İngiliz Independent gazetesi Silverstein'a dayanarak konuya değindi. 
Ülke dışında serbestçe haber yapılan konuları tartışma olanağı bulamamasından duyduğu rahatsızlığı ortaya koymak amacıyla ülkenin en fazla satılan gazetelerinden Yedioth Aharonot, önceki gün, New York Times'ın eski muhabiri Judith Miller'in imzasını taşıyan ve sözcüklerin yarısı üzerleri karartılarak sansürlenmiş ayrıntılı bir yazısını yayımladı. 
-"HERKESİN BİLDİĞİNİ SAKLAMAK SAÇMA"- 
İsrail Gazeteciler Konseyi Başkanı Dalya Dorner yayın yasağına tepkisini, "Bütün dünyanın bildiği bir meseleyi hala saklamaya çalışmak saçma" sözleriyle dile getirmişti. 
İsrail'deki Yurttaşlık Hakları Derneği de bir açıklama yayımlayarak, "Bizler için yasağın neye hizmet ettiği belirsiz. Ama nedeni ne olursa olsun, bu yasağın İsraillilerin bilgi edinme hakkını ihlal etmeyi, basın özgürlüğünü engellemeyi amaçladığı görülüyor" dedi. 
Kadima milletvekillerinden Nahman Şay da Başbakan Binyamin Netanyahu'ya gönderdiği mektupta, "uluslararası basında ve internet sitelerinde yayımlanan konunun İsrail'de yasaklanmasının, İsrail'in uluslararası camiadaki demokratik ülke imajına zarar verdiğini" belirtmiş ve İsrail vatandaşlarının bilgi edinme hakkını engellediğini ifade ederek, yasağın kaldırılmasını talep etmişti. 
Kudüs'teki İbrani Üniversitesi ile İsrail Demokrasi Enstitüsü hukukçularından Prof. Mordehay Kremnitzer ise "Yedinci Göz" adlı internet sitesinde, "Yayın yasakları ve bunların konmasından önceki süreçlerle ilgili hukuksal tavrın yeniden gündeme taşınması olası görünüyor. Bu yasaklar, kamunun bilme hakkına büyük darbe indiriyor" diye yazdı. 
A.A.

ABD MANAS’I KAYBETTİ
Kırgızistan’da 2005 Lale ihtifalinden sonra yaşanan ABD yanlısı Lale devri kanlı bir şekilde sona erdi. Haberler tüm detaylarıyla aktarılıyor. Ben olaya başka bir açıdan bakmak istiyorum.
Petrolü, doğal gazı olmayan bu fakir ülkeyi bu kadar paylaşılmaz kılan ne?
Bu sorunun cevabı bulunması gerekiyor.
Daha doğrusu bu ülkeyi ABD için vazgeçilmez olması neyin hazırlığı?
ABD neye hazırlanıyor?
Rusya neyi engellemeye çalışıyor?
İşte bu noktada ABD Manas hava üssü direk göze batıyor.
ABD’nin Afganistan’ı bombalamakta kullandığı Manas hava üssü neden bu kadar önemli?
Rusya açıkça Manas hava üssünü kapatın dedi. Tarım harici geliri olmayan bu ülkeye ekonomik destek vereceğini de açıkladı.
Manas hava üssü Afganistan bataklığındaki ABD’nin en büyük kalesi. Dolayısıyla Kırgızistan.
ABD yeni hükümeti tanımadı ve devrik liderin arkasında olduğunu açıkça dile getirdi.
İşte bu noktada Asya haritasını önümüze koyup stratejik noktaları işaretledikten sonra tüm gelişmeleri düşünmek gerek.
Hedef sadece Afganistan’ın işgali mi?
Yoksa Afganistan gerçek hedef için bir araç mı?
ABD; Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Kıbrıs, Türkiye, Kırgızistan ile Asya’ya girdi. Kimisinde darbe ile kimisinde yandaş iktidarlarla bunu başardı ve direnen ülkeler Irak ve Afganistan’a savaş açtı.
Fakat Irak ve Afganistan bataklığı ciddi ekonomik, moral ve zaman kaybına sebep oldu. Bu zaman kaybı Rusya’nın Başına eski bir KGB elemanı Putin’in gelmesi, İran’ın artan petrol fiyatlarından ciddi karlı çıkması ve Çin’in bütün bu gelişmelerden uzak hızlı gelişmesi ABD’nin işini ciddi anlamda zorlaştırdı. Artık İran bir kaya gibi Asya istilasının önünde dikilmekte. Çin; ABD tarafından durmadan tehdit edilen İran’a yatırımlarını sürdürüyor.İran’ı Irak macerasından sonra rahat geçemeyeceğini bilen ABD arkadan dolanıp Afganistan üzerinden istilayı sürdürmek istedi;fakat orada da ciddi sorunlarla karşılaştı.
2005 Lale ihtilali ile başa gelen ABD yanlısı Kırgız hükümeti bile 2009’da Manas ABD hava üssünün fiyatlarının az  olduğu bahanesiyle üssün kapanmasını istemişti. Bu tamamen bahaneydi ve bu coğrafyaya ABD’nin girmesini istemeyen Rusya ve Çin’in ekonomisi tamamen tarıma dayalı Kırgızistan’a sessiz bir müdahalesiydi. Çin, Rusya, Afganistan arasına sıkışmış bir ülkenin ABD yanlısı kalması mümkün değildi ve kalamadı. Çin ve Rusya ABD’nin Afganistan’da hezimete uğrayacağını biliyor. Bu nedenle sessizliğini koruyor. Fakat ABD’nin işlerinin daha da zorlaşması için en stratejik üssünü devre dışı bırakmak istiyor.

Ama hedef Afganistan değil.
Afganistan sadece resmin görünen rengi.
Eğer hedef Afganistan olsaydı Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan istila için çok daha elverişli ülkeler olurdu ve Kırgızların Manas üssü o kadar değerli olmazdı. Fakat hedef Afganistan ile sınırlı değil.
Hedef daha Kuzeylerde.
Ama ABD bölgeye yerleşemiyor.
Çin ve Rusya’da hiç kendini riske sokmadan küçük hamlelerle ABD’nin elini kolunu bağlıyor. Hem ABD’nin savaşta kalıp ekonomik olarak yıpranmasını seyrediyor hem de başarılı olma ihtimalini en aza indirgemeye çalışıyor.
Kısacası hedefi batıdan İran, güneyden Çin ve Afganistan, kuzeyden Rusya koruyor ve ABD’nin bölgeye çöreklenmesini engelliyor.
Oldu ki Afganistan geçildi; işte o zaman ABD tarihinin en büyük yenilgisiyle coğrafyadan çıkacak ve dünyanın kabadayısı imajı sonsuza dek bitecektir.
Afganistan’dan güçlü bir şekilde çıkmasına bölgenin orta üstü, baş altı güçleri izin vermeyecektir ve Kırgızistan örneği bunu bir kez daha göstermiştir.
Manas hava üssünün ABD’de kalması için ABD’nin ayak işlerini yapan TC hükümeti ve en üstü Reis-i Cumhuru Abdullah Gül devreye girmiş ve Manas Hava üssü ABD’de kalmıştı. Yani ABD’nin talep ve vaatlerini Kırgızlara ileten ulaklık görevi yapmıştı. Ama tüm vaatler Çin ve Rusya arasına sıkışmış Kırgızistan’ın ekonomik çöküntüsünü engelleyemedi.
ABD’nin elinde Asya’da Türkiye, Kıbrıs, Gürcistan, Ermenistan kaldı. Asya batıyı ve uzak batıyı ekonomik olarak yıpratarak gelişmeye devam ediyor.
Yeni yüzyılda dünyanın kalbi Asya’da atacak. Ama ne yazık ki biz vahşi batının uşaklığına devam ediyoruz.
Görüşmek üzere.



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

9 Nisan 2010 Cuma

TUTUKLANIP SALINDIĞINDA TIRSIP SUSANLARA İBRET OLSUN
KONUŞ KOMUTANIM.
REZİLLERİN FOYASINI ÇIKAR ORTAYA

BALYOZ NASIL TEZGÂHLANDI?
Balyoz Planı(!) konusunda iğrenç iddialar tefrika edilmeye başlandığı andan itibaren, ülkemizi karanlığa ve kargaşaya sürüklemek, "iktidarın bildiğini okurken" ortaya çıkan ve çıkacak engelleri yok etmek isteyenlerin, modern bilgisayar teknolojisinin imkânlarından yararlanarak "kopyalama ve yapıştırma" metodu ile bir plan üretmiş olduğunu ifade etmiştim.
Nitekim,
iğrenç tezgah Plan'ın 02 Aralık 2002 tarihini taşımasına rağmen, 2005-2007 döneminde yazılan yazılardan nasıl kopyalandığını ve aynı dönemde meydana gelen gelişmelerden nasıl ilham alınarak yazıldığına dair örnekleri, sayın avukatlarımın ve sevgili çocuklarımın katkıları ile ortaya koymaya çalıştık. Geçen zaman içinde yaptığımız yeni tespitlerle, örneklere ilaveler yapmanın şimdilik anlamı yok sanırım. Ancak şu hususu özellikle belirtmek isterim ki, savcılığın sözde bilirkişi raporu ile kitaplaştırılan çirkin iddialar üzerindeki "resmi kısıtlama kararı" kalktıktan sonra, ortada balyozun hiçbir dayanağı kalmayacak; bundan kuşku duyulmasın.
Bu yazıda ortaya koymak istediğim husus; Türk Silahlı Kuvvetleri'nde bulunan "kozmik büroların" adeta yolgeçen hanına benzediğine ilişkin kamuoyunda oluşan yanlış kanaatin düzeltilmesi ve Balyoz imalatçılarına bu bürolardan bilgi, belge sızıntısının nasıl gerçekleştiğine ilişkin ipuçlarını sergilemektir. Anlatacaklarım Plan Semineri ses kayıtları ile üzerinde sonradan rötuşlar yapılmış belgeler içindir. Sonradan üretilmiş Balyoz darbe planı kesinlikle Birinci Ordu'dan çıkmamıştır.
Açıklayacağım konuları elbette benden daha iyi bilenler vardır. Türk Ulusu'nu, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni derinden sarsan, yaralayan Balyoz davasının ulaştığı boyutta hala "adalete saygı bahanesine" sığınarak ya da "kasaptaki ete soğan doğramama" ilkesiyle susanlar, susmaya devam ettikçe, iş başa düştü demektir. Umarım yaptığım açıklamalarda, verdiğim bilgilerde yanlışlık ve eksiklik bulanlar, hiç olmazsa bu konularda "Devlet Adamı" olarak kendi doğrularını açıklarlar.  Öncelikle yandaş medyanın uydurduğu gibi, bavul dolusu kozmik belgelerin, 2002-2003 döneminde Birinci Ordu Karargahında görev yapmış vatansever(!) bir subayın, çalıştığı dönemde kozmik bürodan evrak aşırarak, bunları yedi yıl bir yerlerde sakladıktan sonra, bir büyüğümüzün ifade ettiği gibi, "tarihin yazıldığı değil, tarihin yapıldığı" bir zamana denk düşürerek, yandaş medyaya sunmuş olmasının neden inandırıcı olmadığını birkaç cümle ile özetlemeye çalışalım:
"Birinci Ordu Karargâhı'nda Ordu'nun kozmik bürosundan çok güvenilir ve yetkili bir "köstebeğin" bir veya birkaç evrakı dışarıya çıkarabileceği varsayımı, akla ve mantığa uygun gelebilir. Ancak bir bavul dolusu evrak çıkarması olanaksızdır.
"Kaldı ki, bu "bavulun" içerisinde Birinci Ordu Karargâhı kozmik bürosunda bulunmayan, bulunmasına da olanak olmayan, (Ordu'nun kendi organik kuruluşunda olmayan) Deniz ve Hava Kuvvetleri ile Jandarma Genel Komutanlığı unsurlarınca hazırlandığı ileri sürülen uydurma planlar da çıkmış durumda. Anlaşılan karacı subayımız(!) Birinci Ordu Karargâhı Kozmik Bürosundan çıktıktan sonra, Gölcük, Ankara, belki de Eskişehir'e kadar da uzanıvermiş ve kendisine kozmik bürolarda "özel ikramlarda" bulunulmuş!
"Savcılarımıza, evrakların "F Tipi Sahte Evrak ve Senaryo Üretim Merkezinden" yandaş medya aracılığı ile değil, çok daha önceden ve doğrudan iletildiğine ilişkin ciddi kuşkular da bulunmaktadır. Savcılarımızın bir kısım sanıklar için hazırladığı ifade tutanaklarının altında görev yeri olarak halen bulundukları makamlar değil, 2006-2008 döneminde bulundukları makam ve yerlerin isimleri yazılmıştır. Bundan doğal olarak çıkarılacak sonuç; ilgili ve yetkililerin inceleme ve soruşturmalarının 2006 tarihine kadar uzandığıdır. Bu, aynı zamanda, özel yetkili savcılarımızın önlerine konan belgelerin bir kopyasının istenen "zamanda" kamuoyu yaratmak ve belirli kurumları etkilemek için yandaş medyaya sunulduğunu da göstermektedir. Beni sorgulayan Sayın Bilal Bayraktar, özel yetkilerle donatıldığı mevcut görevlendirmeden 2009 yılının adli tatilinin başladığı gün haberdar edildiğini ve tatile çıkamadığını ifade etmiştir. Bildiğim kadarı ile Sayın Bayraktar o günden bugüne kadar geçen sürede, sadece Balyoz ile hemhal olmaktadır. Anlaşılan, kendinden önceki savcılar ellerindeki belgelerden bir şeyler üretmekte yetersiz kalmışlar.
Bu açıklamalardan sonra, Birinci Ordu Kozmik Bürosu'ndan evrakların ne zaman ve nasıl dışarıya çıktığını, kullanıldığını eldeki verilerin ışığında ortaya koymaya çalışalım.
Orgeneral rütbesinde iken Ankara'ya belirli makamlara ulaşan dedikodu ve iftira mektuplarının, bazı kimseler tarafından ciddiye alındığını, bazı çevrelerde de az biraz endişe yarattığını sonradan öğrendim. Bugün, savcıların ellerinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen, benim ve diğerlerinin yargısız infaza maruz kalmasının nedenini sadece dedikodu ve imzasız ihbar mektuplarına dayandırmak elbette doğru olmayacaktır. Ancak bir dönemin rövanşını alma, dilediği yolda at koşturma sevdasında olanlar için bu mektuplara basiretten yoksun kişilerce yapılan işlemler, "ürkekler" için bulunmaz bir fırsat yaratmıştır.
Şimdi, 2002-2003 döneminde Ankara'da sirküle eden "mutasavver bir darbeye(!)" ilişkin dedikodu ve ihbar mektuplarına yapılan işlemlerin özet ve sonuçlarını açıklamaya çalışalım:
"    İhbar mektupları bir muhbir tarafından doğrudan ilgili makamlara gönderilebileceği gibi, bu amaçla Milli İstihbarat Teşkilatı ve kanalları da kullanılabilir. İhbar mektupları (imzasız olsa dahi) önemli görülüyorsa, üzerine konan özel bir şerh ile, birer sureti mutlaka Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genel Kurmay Başkanlığı'na gönderilir.
"    Mayıs 2003'ün son haftasında dönemin Genkur. Bşk., Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı ile birlikte Harp Akademilerinde oynanan bir harp oyununa iştirak etmişti. Tatbikat sonucunda bir konuşma yaptıktan sonra benimle yalnız konuşmak istediği nedeniyle, birlikte tahsis edilen özel bir odaya çekildik.
Bana sorduğu ilk soruyu çok iyi anımsıyorum. Sorusu, "Birinci Ordu içinde bazı emekli orgenerallerin ve bazı sivillerin de bulunduğu bir grup tarafından ihtilal hazırlıkları yapıldığı yolunda bilgiler geldiği ve bunun doğru olup olmadığı" şeklindeydi.
Sorusunun benim için çok aykırı olması nedeniyle, biraz nezaket sınırlarını da aşarak, kendisine çok net bir cevap verdim. Verdiğim cevabın sadece ilk cümlesini vermekle yetineceğim:
"Ben daima meşru sınırlar içerisinde bulundum ve bulunmaya da devam edeceğim." Bu sözlerin ardından kendisine bazı önerilerde bulundum. Söylediğim sözler, elbette bir devlet sırrı değil. Ancak, bu aşamada, bunların konumuzla bir ilgisi bulunmadığı için daha fazla detaya girmek istemiyorum.
"    Anladığım kadarı ile benim Birinci Ordu Komutanlığı'ndan ayrılmamdan sonra, Karargah içerisinde aşama aşama detaylı araştırmalar yapılarak, Kozmik Büro'ya ve Muhabere Bilgi Sistemler Başkanlığı'nın (MEBS) sistemlerine girilmiş, öncelikle 05-07 Mart tarihlerinde icra edilen Ordu Plan Semineri  kayıtları ve dokümanları, plan seminerinde jenerik bir senaryoya göre irdelediğimiz Egemen Planı dışarıya çıkartılarak, bir darbe izi taraması yapılmıştır. Döneme ilişkin Kozmik büro giriş ve çıkışlarına ilişkin kayıtların her nasılsa zayi edilmiş olması nedeniyle, bunu gerçekleştiren ekibin başını tahmin etmekle beraber, henüz bu konuda kesin bir kanaat oluşturmak mümkün değil.
Bütün bunları yazış nedenim, kozmik büroya esas girişin emir-komuta zinciri içerisinde yapıldığının, dışarıya çıkartılan doküman ve ses kayıtlarında bir darbe izinin bulunmamasının ardından dokümanların tekrar kozmik büroya sokulmadığının, imha edildiği söylenen belgelerin muhtemelen "iyi niyetle yukarılara" taşındığı varsayımının gerçekçi bir yaklaşım olduğunun ortaya konması içindir.
Balyoz Planları adı altında yapılan sahteciliğin kimler tarafından yapıldığının saptanması için ilgililerden aşağıdaki sorulara yanıt bekliyorum:
(1) Yukarıda belirttiğim gibi 2002-2003 döneminde Birinci Ordu'da bir darbe hazırlığı yapıldığına dair bir ihbar mektubu en üst makamlara gitti mi?
(2) Mayıs 2003'de Genel Kurmay Başkanı ile Birinci Ordu Komutanı arasında mutasavver bir darbeye (!) ilişkin bir konuşma geçti mi?
(3) Genel Kurmay Başkanlığı'nca Ağustos 2003'deki bir tarihten sonra Birinci Ordu'da ve diğer komutanlıklarda bu yönde idari bir tahkikat yapıldı mı? Bu amaçla kozmik odalara ve MEBS'e girildi mi?
(4) Eğer böyle bir tahkikat yapıldıysa;
(4a) Bu tahkikatın sonucu nedir?
(4b) Bu tahkikatı kim(ler) yürüttü?
(4c) Bu tahkikat sürecinde kozmik oda ve MEBS Başkanlığı'ndan Plan Seminerine ait belge ve ses kayıtları inceleme için çıkarıldı mı?
(4d) İncelenen ses kayıtları ve belgelerin akıbeti ne oldu?
Sözüm ona imha edildiği kabul edilen belgelerin, "hayır ehillerinin" ellerinde Balyoz planına dönüşmesi çok kolay olmuşsa da, acemice yapılan işlemler, balyozun er geç bu düzmeceyi kuranların ellerinde patlamasına neden olacaktır.

E.Org. Çetin Doğan




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

7 Nisan 2010 Çarşamba

MİLAT :2012 DEN EVVEL



ABD Başkanı Barack Obama ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy geçen hafta ABD’de görüştüler. Görüşmeden çıkan ortak karar ise:
Birleşmiş Milletlerden İran’a karşı yaptırımların en geç birkaç hafta içerisinde hayata geçirilmesi ve BM Güvenlik Konseyi’nde oy hakkı olan Çin’in sonraki adımları artık veto etmeyeceğini umduklarını şeklinde oldu.

Barack Obama “Umut ediyorum ki bahar mevsiminde yaptırımlar etkin olacaktır. İran’ın eylemleri sonucu Ortadoğu’da olabilecek bir çatışma ortamı tam da dünya ekonomisi durgunluktan çıkarken, ekonomide büyük iktidarsızlığa yol açacaktır” dedi.
Nicolas Sarkozy ise “Güvenlik Konseyi’nin daha sert ve güçlü yaptırımları uygulama zamanı geldi” şeklinde oldu.
ABD Başkan Yardımcısı Hillary Clinton, İran’ın son 15 ayda hiçbir şekilde üzerine düşen uluslararası yükümlülükleri yerine getirmediğini ifade ederken “Bu Güvenlik Konseyi’nde bir karara varmamız umutlu olmamı sağlayan sebeptir” dedi.
Tün bu emperyalist gürültülerin arasında benim için önemli tek bir cümle vardı.
“Çin’in sonraki adımları artık veto etmeyeceğini ummuyoruz”
Evet, Çin BOP karşısındaki en büyük engel.
Çünkü Çin elinin altındaki coğrafyanın ABD emperyalistinin çıkarları doğrultusunda şekillenmesini istemiyor. İstememesi de gayet doğal. Bu nedenle her fırsatta Irak’ın bütünlüğünden ve kendi kaderini kendisi belirlemesi gerektiğinden bahsediyor.
Dünya’nın birçok bölgesinde ABD ile bilek güreşine girmiş durumda. Sudan petrol işletmelerini ABD’nin elinden kapmayı başardı. Sudan halkı Çin’den memnun. ABD sömürüyordu, Çin yatırım yapıyor şeklinde konuşuyorlar. Gerçeklerde bu şekilde. ABD sadece petrolünü alıp götürürken, Çin altyapı, sağlık özelliklede su üzerine yatırımlar yaptı. Hint okyanusu petrol trans yolları üzerinde de ABD ve Çin birkaç kez burun buruna geldiler.
ABD’nin dümen suyunda olduğu davranışlarına yansıyan Fransa cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Barack Obama ile birlikte yaptıkları bu açıklama İran konusunda ABD’nin sağ kol rolünü İngiltere değil Fransa üslenecek gibi duruyor.2008 yılında Total İran’dan Azerbaycan’a kaydırılması da bir gösterge. Yahudi Nikolas yine kendi gibi Yahudi olan Barack’ın kardeşliği 2012 yaklaşırken anlamlı değil mi?

2012 filmi, depremler, yıkım, çöküş. Dünya psikolojik olarak hazırlandı.
Hatırlayın, Irak’a girilmeden önce de “Kara Şahin Döştü” diye bir film yapılmıştı. Sıradan bir savaş filmi olmasına rağmen üzerine bir de Oscar çakılmış ve “Oscar almış film” imajıyla daha çok kişiye ulaştırılmıştı. ABD Irak’a saldırdığında hala dünya Irak’ta Cehennem topları var diye inanıyor ve filmin hipnozu altında olan biteni anlamaya çalışıyordu.
2012 filmine Oscar çakmaya gerek kalmadan yeteri kadar ilgi gördü. Depremlerle her yer yıkıldı. Ardından Meksika’da 7,1,ardından Endonezya’da 7,8 depremler oldu ama doğru dürüst ilgi bile görmedi. Nicola Tesla’nın HAARP aracı çalışıyor ve 2012’ye hazırlanıyor gibi.
Gelişmeleri iyi analiz etmemiş ve üzerine ciddi anlamda eğilmemiş kişilere komplo teorisi gibi görünecek olduğunu bildiğim bu cümleleri burada kesiyorum.

Ama tam burada tarih ağlarını çok farklı bir yerden örmeye başladı. Yine Asya’nın göbeğinden. Bu kez eline bir tane kitap almamış ama ilk kanunları koymuş Cengiz Han değil, ABD kılığına bürünmüş Siyonist yılanının karşısında bu kez Çin dikilecek gibi duruyor. ABD’nin sağ kol olarak Fransa’yı kullanarak saldıracağı sırıtan İran’a Çin yatırımları Almanya’ya yaptığı yatırımları geçmiş durumda.
Bu çok önemli bir gösterge ve bir başkaldırı. BM’ler de İran yaptırımlarını her seferinde veto etmesi de cabosu.
Kısacası BOP’nin (Büyük Ortadoğu Projesi) önünde tek engel kaldı: ÇİN.
İşte bu ay sonunda Çin Başkanı Hu Jintao’nun katılacağı Washington’da düzenlenecek Nükleer Güvenlik Zirvesi işin rengini belli edecek.
Sağ kol Fransa’ya giden BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan Türkiye’nin AB üyeliğini en sert şekilde karşı gelen Polonya Yahudisi Nicolas Sarkozy ile çok samimi pozlar verdi.
Yine Türkiye’nin AB üyeliğine girişini istemeyen Almanya Başbakanı Angela Merkel aniden ve çok samimi bir Türkiye gezisi sizce tesadüf mü?
Siyon yılanı coğrafyamıza çörekleniyor ve gizemli yıl 2012 yaklaşıyor. Filimi de tamam ve gerekli ilgiyi gördü. Artık eylem zamanı.
2011 seçimlerini mutlaka AKP kazanmalı ki hesap bozulmasın.
Daha yazılacak çok şey var ama okumayı sevmeyen arkadaşları uzun yazılarla boğmayalım.
Görüşmek üzere.




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."