3 Ağustos 2009 Pazartesi


"12 KÖTÜ ADAM" VE BAHÇELİ'NİN SABIR TAVSİYESİ!
Arslan BULUT/yeniçağ/3.8.2009
Hani Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Taraf gazetesinin TSK’ya saldırılarına karşı, “Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet ediyorum” diyordu ya, işte şimdi herkes hangi yerde bulunacağına karar verdi! Polis Akademisi “Kürt Meselesinin Çözümü: Türkiye Modeline Doğru” başlığı altında, “Demokratikleşme paketinde olması gerekenler ile süreç kapsamında neler yapılabileceği” konulu bir toplantı düzenledi. Hükûmetin İçişleri Bakanı düzeyinde destek verdiği toplantıyı Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan yönetti. Zühtü Arslan, Atatürk’ü ve kuruluş felsefesini Türk Anayasası’ndan çıkarmak isteyen Ergun Özbudun ekibinde yer almıştı. Zühtü Arslan, aynı zamanda Soros’un mali destek verdiği TESEV’deki çalışmaları ile de biliniyor. Zühtü Arslan, Polis Akademisi’nde de ders verirken AB’nin fonladığı TESEV’in TSK’yı hedef alan Almanak 2005 çalışmasına katılmıştı. Zühtü Arslan hakkında TSK ile polisi karşı karşıya getirdiği iddiasıyla dava açılmıştı. AKP iktidarı kendisini ödüllendirerek Polis Akademisi’nin başına getirdi. O da şimdi görevini yapıyor.
Toplantı, ağırlıklı olarak yandaş medya ve yandaş gazetecilerle gerçekleştirildi. İçişleri Bakanı Beşir Atalay, toplantıya Cumhuriyet, Milli Gazete, Gözcü ve Yeniçağ’dan kimseyi davet etmezken
Taraf gazetesinden Prof. Mithat Sancar ve Tayyip Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı İbrahim Kalın da Sabah gazetesi yazarı olarak oradaydı! Toplantıya Milliyet’ten Hasan Cemal, Habertürk’ten Muharrem Sarıkaya, Akşam’dan Deniz Ülke Arıboğan, Radikal’dan Oral Çalışlar, Sabah’tan Okan Müderrisoğlu, Star’dan Mustafa Karaalioğlu ve Nasuhi Güngör, Vatan’dan Ruşen Çakır, Yeni Şafak’tan Fehmi Koru ve Ali Bayramoğlu, Zaman’dan Mümtazer Türköne ve İhsan Dağı katıldı. Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök de davetli olduğu halde mazeret bildirerek toplantıyla gelmedi. Katılımcılar 14 kişiydi gerçi ama MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “12 dev adam” dan esinlenerek, toplantıya katılan gazeteciler için “12 kötü adam” nitelendirmesinde bulundu. Deniz Ülke Arıboğan ve biraz da Muharrem Sarıkaya’yı ayrı tutarsanız, hemen hepsi bir çizgide olan gazeteciler.. Peki ama AKP iktidarı, vatandaştan bu gazetecilerin fikirleriyle mi oy aldı yoksa “dindarlık”, “muhafazakarlık ve hatta “milliyetçilik” söylemiyle mi? Bu arkadaşların, “Tek vatan, tek millet, tek bayrak” çizgisiyle bir ilgileri var mıdır? Dolayısıyla burada büyük bir aldatma ve kandırma söz konusudur! AKP vatandaşa dindarlık ve milliyetçilik gösteriyor, çoğu “liberal faşist” olarak adlandırılan gazetecilerle iş pişiriyor!
* * *
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bu tabloyu anlatırken, Türk Milleti’nin hükümranlık haklarına kimseyi müdahale ettirmeyeceklerini de söyledi. Dinlerken, içinizden “helal olsun” demek geliyor. Fakat, konuşmanın sonuna doğru, Bahçeli, vatandaşı sabırlı olmaya ve günü geldiğinde MHP’yi tek başına iktidar yapmaya davet etti. İyi güzel de, “12 kötü adam” ile Türkiye’yi dönüştürmeye çalışan AKP, seçime kadar Üsküdar’a geçmez mi? Türk Milleti, 2011 seçimlerine kadar durumu seyrederse, ortada savunacak hükümranlık hakkı mı bırakacaklar? Peki Bahçeli, durumun kötüye gittiğini en az bizim kadar bilmez mi? Bilir elbette! Fakat, her zaman olduğu gibi yüksek sesle ortaya bir tepki koyarak, milletin tepkisini göğüsleyip yumuşatmaya çalışıyor gibi geldi bana! Nitekim; Bahçeli “seçimleri bekleyin” diyor! Oysa, Türkiye’nin rejimi değiştiriliyor; seçimi beklemek, bu dönüşüme onay vermek demektir! Ayrıca Bahçeli’nin “12 kötü adam” dediği listeden Ruşen Çakır, demokratikleşme paketine MHP’nin karşı çıkacağını zannedenlere katılmadığını söylüyor! O da gerçeğin nutuklardaki gibi olmadığını biliyor çünkü!
&&
ŞİMDİ ESKİ TARİHLİ BİR HABER (Ağlar nasıl örülüyor)
Dün resmi gazetede yayınlanan kararla Polis Akademisi Başkanlığı’na Zaman Gazetesi yazarı, akademisyen Prof. Dr. Zühtü Arslan getirildi.
Zühtü Arslan ismi önümüzdeki dönem çok tartışılacak.
Çünkü Arslan’ı bu konuda önemli kılan bir soruşturma var. 31 Ağustos 2007 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde çıkan habere göre Arslan hakkında, “polis ve askeri karşı karşıya getirmek” gerekçesiyle inceleme başlatıldı.
Polis Akademisi’nin başına getirilen Arslan, yapmış olduğu açıklamaların askerde rahatsızlık yaratması ile biliniyor.
Arslan’ın genel görüşleri askerin yetkilerinin azaltılması doğrultusunda. Bu konuda George Soros tarafından fonlanan TESEV Vakfı’na yazdığı Almanak nedeniyle Orgeneral İlker Başbuğ tarafından askeri yıprattığı gerekçesi ile açıkça eleştirilen akademisyenlerden olan Arslan’ın Polis Akademisi’nin başına gelmesi, TSK’da rahatsızlığa sebep olacak gibi görünüyor.
Daha önce AKP’nin hazırlattığı sivil anayasa taslağının mimarlarından olan Arslan, Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesi ile hakkında soruşturma başlatılan Atilla Yayla’ya destek bildirisinin, Türbana serbestlik tanınmasını isteyen bildirinin de imzacısı.
Türkiye’ye sızan gizli belgeler ile gündeme gelen Utah’ta bulunan Atlas Ekonomik Araştırmalar Vakfı adına da araştırma yapan Arslan’ın Utah’ta ki kuruluş için yaptığı çalışmanın başlığı da ilginç: “Özgürlüğü Savunmanın Yükü: Türkiye Örneği”.
Arslan Avrupa Konseyi, İngiliz Büyükelçiliği, Avrupa Birliği gibi kurumların Türkiye için hazırladıkları pek çok projede çalıştı.
Bunlardan en dikkat çekici olanı Avrupa Birliği Komisyonu Türkiye Delegasyonu için 2004 yılında hazırladığı "Dinlerarası İlişkiler: Seküler ve Demokratik bir Sistemde Barış İçinde Bir arada Varoluş Arayışı" başlıklı proje.
Fethullah Gülen Cemaatinin Dinlerarası Diyalog çalışmaları ile paralel olan çalışma cemaat tarafından da büyük ilgi gördü. Zaman gazetesi’nde yazıları yayınlanan Arslan’ın akademi başkanlığı cemaatin polis içinde örgütlenmesi tartışmalarına yeni bir ses getirecekmiş gibi görünüyor.
Cemaatin eğitime verdiği önem düşünülürse polis eğitiminin en üst noktasına gelen Arslan’ın yetiştireceği polisler merakla bekleniyor.
Odatv.com
30 Nisan 2009

2 Ağustos 2009 Pazar


Sebahattin ÖNKİBAR’ın 2/8/2009 Yeniçağ'daki yazısından alınmıştır.

İlhan KESİCİ'nin sitesi:http://www.ilhankesici.org/
Öyle ki hiç unutmam Sayın Kesici, “2009’un ilk üç ayında ekonomik küçülme yüzde 10’u aşar” dediğinde televoleci iktisatçılar güruhu topyekün hücuma geçmişti. İşte böyle bir isim olan İlhan Kesici, önceki akşam SKY-TV “de Serdar Akinan’ın programında dehşet bir tablo ortaya koyuyor. Türkiye’nin kör bir uçuş seyrinde olduğunu belirtip başlıklar halinde şu mesajları veriyor: * Krizin üs merkezi ABD 2009’un ilk üç ayında yüzde 2.5 küçülür iken Türkiye’de küçülme yüzde 13.8 olmuştur. Buna mukabil Yunanistan yüzde 0.3, Arjantin yüzde 2, Endonezya yüzde 4.4, Hindistan yüzde 5.8 ve Çin yüzde 6.1 büyümüştür... Bütün dünya ortalaması yüzde 2 küçülme iken Türkiye’nin rekor küçülmesi yaşanan buhranın göstergesidir. * Krizin anavatanı ABD yani Azrail orada ama ölüler (mevtalar)Türkiye’dedir. * Dramatik olan, bu tabloya rağmen Türkiye’de krizin daha da derinleşeceğidir. Evet, Türkiye’de ahali krizin sonuçlarını tam olarak henüz yaşamadı. Tablo birkaç aya kadar çok daha ağırlaşacaktır. * İkinci çeyrekte küçülme yine eksi 10’lar civarında olacaktır. * İşsizlik yüzde 15’leri geçerken eğitimli gençlerden üçte biri işsiz geziyor. Bu sosyal bir buhranı tetikleyebilir. * Üretim stop ettirilmiş, bir yılda bir buçuk milyon sigortalı çalışan kapıya konmuştur. Buna paralel olarak onbinlerce işyeri, atölye ve fabrikanın kapısına kilit vurulmuştur. 950 bin eve haciz gelmiş,1 milyon çek geri dönmüştür. Ülkede piyasa ve güven diye bir şey kalmamıştır. Keza tarım tasfiye edilmiştir. Ürüne girdi maliyeti ölçüsünde bile fiyat verilmemiştir. * Devletin iç borçlanması 15 milyar dolardan 75 milyar dolara çıkarılmış yani borçlanma yine temel politika yapılmıştır. * Türkiye rotasız, yani kör bir uçuştadır. IMF ile ilişkilerdeki belirsizlik kör uçuşun göstergesidir. Yaşanan onca şeye rağmen Başbakan ile ekonomi yönetiminin ayakları yerden kesik. Maalesef Tayyip Bey’in bu hali gaflet halidir ve ülke mukadderatı için bundan korkmak lazımdır. * Herkes tası kadar su çeker, yani bunların muktesabatı budur ve deryadan ancak tasları kadar su alabiliyorlar. Bunlarla varılacak yer ise uçurumdur. * Türkiye Cumhuriyeti devleti artık piyasa devleti haline getirilmiştir. * Ekonomide yeni evrensel olgu artık devletin kontrolüdür. Devlet başıboş piyasaları denetlemelidir ve denetleyecektir.

"1700 metre yükseklikte yaşıyoruz. Kardan yararlanamıyoruz. Böyle şey olur mu, bu durumu değiştirmek lâzım." Bu sözler Van Valisi Münir Karaloğlu'na ait. Kendisinden bu sözleri işittiğim vakit, Van'ın 25 günlük valisi idi, birkaç gün sonunda ilk ayını doldurmuş olacak. Karaloğlu, görevinin ilk 25 günü içinde Van'ın 11 ilçesinden Çatak hariç 10'una, bazıları birden fazla olmak üzere ayağını basmıştı. Bu satırların yayımlanacağı gün, muhtemelen Çatak'a da ayağı değmiştir.
&
*Cengiz; Van mülki amirine ince bir gaz ayarı vererek başladığı yazısında yine inciler döktürmüş. Yabancı ajanların eteğinde yılların hizmeti böyle ince ayarları öğretmiş Cengiz’e. Böyle bir ayar yarın Van’da alan çalışmasında çok işe yarayacak, birçok kapıyı açacaktır. Bunu bilen Cengiz, yıkama-yağlama tekniğiyle girmiş konuya.
&
Kar'ı, Doğu bölgemizin alışageldiği bir "yaşam engeli" olarak değil, "Allah'ın lütfu" olarak gören bir zihniyet, son derece çarpıcı bir "değişim habercisi"dir.
Hafta başında Van il merkeziyle yılın sekiz ayı kar ve çığın yolu kapaması nedeniyle bağlantısı kesik ve tüm Vanlıların deyişiyle "yılın sekiz ayı Allah'a bağlı" kalan Bahçesaray'dan başdöndürücü virajlar ve yükseklikteki yol yapımı çalışmaları arasından Van'a dönerken, şoför yeni valiyi öve öve bitiremiyordu. Çatak'lı şoförün ölçüleri pek basitti: "Bundan önceki valinin ayağının yere bastığını görmedik. En az 30 korumayla birlikte dolaşır, halktan kimseyle temas etmezdi. Yeni vali öyle değil. Her gün Van sokaklarında halkın arasında dolaşıyor. Üçten fazla koruması da yok. Bir yerde göreve gittiğinizde, oranın insanlarıyla bir tanışacaksınız. Oranın insanları arasında da sözü dinlenmesi gerekenler vardır. Bu vali öyle yapıyor. Çok iyi..."
Bu anlatımı dinlerken Vali Karaloğlu'nun epey bir süredir Van'da görev yaptığını sandım. Kendisiyle ertesi gün bir araya geldiğimizde Van'a geleli topu topu 25 gün olduğunu hayretle öğrendim. Bu kadar kısa zaman içinde çizdiği profil ve çalışkanlık, halkın gönlünü çabucak kazanmasına vesile oluyor.
Van'ın yapısı ve geçmişi hakkında öylesine ayrıntılı bilgi veriyor ki, 25 gün için bu kadar birikim fazla diyecek oluyorum; gülüyor "Gelmeden önce internetten 20 gün Van çalıştım" diyor.
Bir ay önce günler boyu tanımak fırsatını bulduğum Mardin Valisi'nin hareketliliğinden ve en önemlisi vizyonundan etkilenmiştim. Mardin'i "Yukarı Mezopotamya'nın cazibe merkezi" yapmayı kafasına takmış ve misyon edinmişti. Bir açık hava müzesi değerindeki il merkezinde "görsel estetiğe aykırı ne varsa yıkılacak" şiarıyla kolları sıvamış ve bir şantiye şefi gibi gece-gündüz şehrin çehresini birkaç ay içinde değiştirmeye başlamıştı. Mardin'deki sempozyumda konuşurken, Mardin'in geleceğine güvenimi "Burada deli bir vali var" diyerek ifade etmiş ve ardından eklemiştim, "Pir Sultan Abdal'ın ‘Usludan Yeğdir Delimiz' dizesi misali deli…"
Van'ın Çayeli'li Valisi Münir Karaloğlu, Mardin'deki Yozgat'lı meslektaşından farklı kişilik özelliklerine sahip bir tip ama "vizyon" ve "çalışkanlık", aynı zamanda halka yakınlık bakımından Doğu ve Güneydoğu'nun tam da bu dönemde ihtiyacı olan "kamu otoritesi"tipini ifade ediyor.
"Kürt açılımı" sürecinin başladığı anlaşılan böyle bir dönemde, "bölge"de bu tür "kamu otoritesi"nin "merkez-çevre bağı" açısından belirleyici önemi, Ankara siyasetçileri ve İstanbul'daki uzantıları arasındaki biteviye "üniter devlet" söylevlerinden çok daha işlevsel!
"Üniter devlet"in "etnik kimliği"ni kafalara vurmayı öngören ve bölge insanının "Kürt kimliği"nin reddini vurgulayan semboller, Van ve çevresinde de göze çarpmaya devam ediyor. Ta 1992 yılında Turgut Özal, Van'ın yaslandığı Erek Dağı'nın yamaçlarına koca ve beyaza boyanmış taşlarla yazılı "Ne Mutlu Türküm" yazısını işaret ederek, devletin bölge insanını yabancılaştırıcı efektine dikkatimi çekmişti. Bugün de benzer semboller her dağ başında mevcut. Gevaş'ın yaslandığı Artos Dağı'nın yamaçlarında da, Akhtamar Adası'nın tam karşısında koca bir ayyıldız ve "Önce Vatan" yazısı. Orada burada, dağ yamaçlarında "Komando" yazıları.
"Komando"dan "Jandarma"yı anlayacaksınız. Jandarma dediğiniz, Doğu ve Güneydoğu'da JİTEM. Son Ergenekon soruşturmaları sayesinde yıllardır bölgede ne olduğunu, ne yaptığını gayet iyi bildiğimizin JİTEM'i ülkenin diğer köşelerinde de öğrenmeyen pek kalmadı. 1990'lı yıllarda bölgede işlenmiş "faili meçhul cinayetler"in parmak izlerinin yol aldığı adres gibi gözüküyor.
&
*Cengiz burada kurnazlığının başka bir dalını gösteriyor. Sözüm ona demokrasi havarisi görüntünün altında; hiç çaktırmadan devam eden davanın hükmünü veriyor; damardan halka. Güzel birde bağlantı kuruyor. Komando=Jandarma,
Jandarma =JİTEM
JİTEM=Ergenekon,
Ergenekon=Terör örgütü.
Kısaca hepsi TSK
Cengiz davayı çoktan tamamlamış.
Bunu da çaktırmadan veriyor. Demokrat ve çağdaş aydın kimliğine toz kondurmadan üstelik. Nasıl amaJ
Helal sana be Cengiz. CİA da geçen yıllar çok şey öğretmiş. Bu saçları değirmende ağartmamışsın. Anladık.
&
Bu semboller ve bu sembollerin arkasındaki kafa yapısı ve zihniyet kalıpları ile bugüne geldik. Birkaç gündür üzerinde "doğaya karşı" karayolları şebekesiyle verilen muazzam "savaş"ın öneminin işte bunun için üzerinde duruyorum. "Üniter devlet", "Vatan bölünmez", "Önce Vatan" tutkunlarının, bunları taşlarla dağlara yazanlar, Bahçesaray'ı "vatanın geri kalan bölümü"nden bunca yıldır kopuk tutanlar. O dağları aşılmaz hale getirip, insanlarını ülkenin geri kalan bölümüne fiziki olarak bağlamaya kalkışmadan, sağlık ve eğitim hizmeti götürmeden "Vatan bölünmez", "Önce Vatan" sloganlarıyla "potansiyel bölücü" muamelesi göstererek, böylece en önemlisi ülkeden "ruhen" kopartarak, "şiddet coğrafyası"na çanak tutmuş oldular.
&
*Cengiz burada ekonomik bozukluğa dem vurarak, sözüm ona ekonomik yatırım yapılmamış ama dağa taşa “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazılmış diyor. Teröristler tarafından yakılan sağlık ocaklarında, öldürülen öğretmenlerden haberi yok mu? Bal gibi var. Çanakkale’de de “ne mutlu Türküm” diyene yazıyor. Tarlada yalın ayak çalışan çocukların ayağına diken batmıyor. Sağlık ocağı yakılmamış, çünkü hiç gitmemiş. Sorunun ekonomik olmadığını bile bile şimdi kendi gelip dayıyor ki, asıl dokunduracağı konuya basamak olsun. Vay kurnaz Cengiz vay.
Neden mi?
Cengiz “Vatan bölünmez” yazılarını eyalet, derebeylik sistemine geçişte çok ciddi bir sorun olduğunu görüyor ve haklıda.80 gazetede yazsa, sabahlara kadar TV kanallarında konuşsa, kıvırtsa, gerdan kırsa da her sabah okuluna giden çocukların uykulu gözlerle okuduğu “Vatan bölünmez”,”Ne Mutlu Türküm Diyene” yazıları kadar onlara ulaşamaz ve etkili olamaz. Buna ne nefesi yeter nede enerjisi. Bu yüzden demokrasi havaları estirerek toptan kaldırmak için çaba harcamak daha az yorucu olacaktır. Mantık bu.
&
Karayolları şebekesi ve hava ulaşımı ve telekomünikasyon teknolojisi tam da bu nedenlerden Türkiye'nin "toprak bütünlüğü"ne katkı yapmak için gerçekten önemli. Zira,"bölge"nin pazara açılması ve dünyanın "bölge"ye girmesi, "asimilasyon" ya da "yabancılaştırma" politikasının terk edilerek Türkiye Kürtlerinin "entegrasyonu" açısından önemli.
Van ve geniş çevresi, dünyanın en güzel köşelerinden biri olması ve Allah vergisi doğası sayesinde büyük bir gelecek potansiyeline işaret ediyor. Önce ulaşılabilir ve kendisi de ulaşabilir olmak zorunda. Karayolları şebekesi ve Van'ın uluslararası havaalanına kavuşması bu bakımdan "olmazsa olmaz" şart.
Bunların olması halinde, çok geniş bir alan "inanç turizmi" açısından eşsiz bir merkez haline dönüşecek. Akhtmar Kilisesi ve Ararat, bu bölgede. Tabii, bunun için iki"zorunluluk" söz konusu:
1. Ermenistan sınırının açılması;
2. Demokratikleşme.
İlki, Ermenistan bu yöne doğru büyük bir insan akınını tetiklemeyle kalmayacak, dünyanın her köşesinden Amerika'dan, Latin Amerika'dan, Avrupa'dan insanların buraya akmasına vesile olacak. O "sınır açılması" Türkiye'de "zihniyet iklimi"nin değişikliğini yansıtacağı ve Van ve çevresinde her yıl on binlerce insanı dünyanın dört bir köşesinden çekecek zemini oluşturacağı için çok önemli.
İkincisi, "Kürt sorunu"nun "çözüm süreci"nden Akhtamar Kilisesi'nin tepesine haç konulması ve hiç değilse haftada bir ibadete açılmasına kadar uzanan yelpaze ile ilgili olduğu için bir "temel şart."
Van Valisi, eleştirel tonu gizlenemez bir vurguyla, "Haçı olmayan kilisenin, üzerinde hilal olmayan camiden farkı olmaz. Almanya'da camilerimizle övünüyoruz. Burada yüzlerce yıllık kilisenin üzerinden restorasyon yapılırken haçı esirgiyoruz. Üzerine haç konulsa burası Ermenistan'ın eline mi geçecek? Bundan mı korkuyoruz? İstanbul'daki kiliseler öyle mi oluyor ki…" diyor.
&
*İşte baklalar yavaş yavaş dökülüyor. Yazının bu aşamasından sonra Kürtler devreden çıkıyor ve asıl patronlara hizmete geliyor sıra. Ama buraya kadar Türk Halkının bir parçası olan Kürtler arkasında sözüm ona demokratik haklarla işlenmiş yazıda bu yol ayrımını her okurun görmesi çok zor. Ahdamar kilisesinin haçı giriyor konuya, bir Ermeni tarafından çalınıp sevgilisine hediye edildiği gerçeği saklanıyor tabi. Ahdamar’ın (yöre halkı bu kiliseye AHDAMAR’der, Ermeni tecavüzlerinin, katliamlarının yapıldığı yer olduğu için. Onlarca kadın burada tecavüz yüzünden intihar ettiği için. Bende bunu kullanmayı yöre halkının acılarını paylaştığımı ve yanlarında olduğumu göstermek için uygun buluyorum)
Haçını takın diyor Cengiz. Bilmez ayağına yatıyor. Senden kaçar mı? Çalan getirsin haçı, kiliseyi devlet bütçelerinden, tüyü bitmemiş yetimin hakkından çalarak onartanlar, hacı takmaktan mı korkacak? Ermenilerle aran iyi, git orijinal hacı getirt. Rusya’daymış en son duyduğuma göre. Sen ara, bulursun. Bağlantıların iyidir senin. Hadi Cengiz; bir işe yara.
&
Akhtamar'ın haçı ile ilgili öyküyü, restorasyon projesiyle ilgili bir inşaat mühendisinden dinledim. "Erivan'da işi haç kaidesi yapmak olan ustalarla temas kurduk. Haç yapıldı. Öyle çok büyük de değildi. Fakat sınırdan içeri giremedi bir türlü. Konu bizi aşıyordu" dedi.
Kapalı sınırlar, sınırları aşamamak, konunun "bizi" aşması gibi bir durum varsa, o, mutlaka Ankara'dan kaynaklanır. Sorun, "zihniyet sorunu" boyutuyla elbette ki Van'dan, bölgeden kaynaklanmaz. Türkiye'deki her sorunun "ana"sından kaynaklanır.
"Kürt açılımı", Ankara'nın bile değişmekte olduğu "umutlarını" bugüne dek olmadığı biçimde uyandırdığı için, bölgede hem ihtiyatlı hem de heyecanlı bir bekleyiş yaratıyor. Bu bölgede insanların ağzı sütten çok yandığı için, yeni bir hayal kırıklığıyla çökmemek için bastırılmış bir heyecan ve ihtiyatlı bir bekleyiş söz konusu olan. Ama heyecanlı.
Bu "iş" olursa, Türkiye bu "sorun" üzerinden ferahlarsa, insanların "kendi kimlikleri" ile "özgür bireyler" ve "saygın bir halk" olarak yaşamalarının önü açılırsa, başta Doğu ve Güneydoğu, Türkiye, kanatlanıp uçar.
&
*Son olarak ta Ankara’ya veriyor ayarı. Ankara yani hükümete. Yazısının inceliklerini anlamadan, altında ki sinsi emeli sezemeden yemiş siyasetçilerin olduğundan adı gibi emin. Bende eminim.
Onlara sesleniyor ve “Kürt açılımını yap” diyor. Yap ki emsal teşkil etsin, sıra patronların taleplerine gelsin. Bende cukkayı doldurayım. ABD’de prestijim artsın.
&
Benim günlerdir dolaştığım "efsaneler coğrafyası" kısa süre içinde dünyanın en önde gelen "kış sporları" merkezlerinden biri haline gelir. Bütün bunların gerçekleşmesinin sağlayacak ekonomik hareketliliği gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?
Yazın ortasında "kış sporları merkezi" hülyası kurmak, Van Valisi'nin "1700 metrede yaşayınca mutlaka kardan yararlanmayı" düşünmek, "Kürt açılımı" olmadan olamaz. Van'ı sevmeden vatanı sevemezsiniz. Kürtleri sevmeden vatandaşlarınızı sevemezsiniz
&
* Dönek militan solcu, CİA elamanı Cengiz buyurdular. Afiyet olsun.

1 Ağustos 2009 Cumartesi


Dünyayı yöneten Küresel Çete’nin başlıca üç kuruluşu olduğunu biliyoruz:[1] CFR (Dış İlişkiler Konseyi), Trilateral (Üçlü Komisyon) ve Bilderberg.
Her yıl toplanan, ancak toplantılarda neler konuşulduğu dışarıya açıklanmayan Bilderberg’in 2009 yılı toplantısı 14-17 Mayıs günlerinde Atina’da gerçekleşti. Bu toplantıya ABD’den 26 Amerikalı katıldı, bunların 18’i Siyonist idi.
İşte, Bilderberg’in son toplantısına katılan Siyonist Amerikalılar:
1. Henry A. Kissinger- Kissinger Kuruluşları Anonim Şirketi Başkanı. (Eski Dışişleri Bakanı, Eski Ulusal Güvenlik Sekreteri).
2. Paul D. Wolfowitz- Kamu Politikaları Araştırması Amerika Girişimleri Enstitüsü Başkanı. (Eski Savunma Bakan Yardımcısı, Eski Dünya Bankası Başkanı).
3. Richard C. Holbrooke- Devlet Bakanlığı Afganistan ve Pakistan Özel Elçisi, Banker. (Birleşmiş Milletler ABD Eski Büyükelçisi).
4. Richard N. Perle- Kamu Politikaları Araştırması Amerika Girişimcileri Enstitüsü Yöneticisi. (Eski Savunma Bakan Yardımcısı, Lobici).
5. James D. Wolfensohn- Wolfenshon Şirketi Başkanı. (Eski Dünya Bankası Başkanı).
6. Robert B. Zoellick- Dünya Bankası Başkanı. (Eski Devlet Bakan Yardımcısı, Goldman Sachs’ın Eski Direktörü).
7. Lawrence H. Summers- Ulusal Ekonomik Konseyi Başkanı. (Eski Hazine Bakanı, Eski Harvard Üniversitesi Rektörü).
8. Donald E. Graham- Washington Post Şirketi Başkanı ve CEO’su. Washington Post Gazetesi Sahibi
9. Timothy F. Geithner- Hazine Bakanı. (Eski Federal Reservs Bank’ın Başkanı).
10. George David- Birleşik Teknolojiler Şirketi Başkanı. (2000 yılında Forbes Dergisi tarafından yılın, Amerika’nın En Güçlü Kişileri’nden biri olarak seçildi).
11. Roger C. Altman- Evercore Partners Anonim Şirketi Başkanı. (Lehman Brothers’ın eski ortaklarından, Hilary Clinton’un Eski Danışmanı).
12. Denis B. Ross- Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’un Körfez ve Güneybatı Asya Özel Danışmanı. (Eski Devlet Planlama Direktörü).
13. Barnett R. Rubin- New York Uluslararası İşbirliği Merkezi Araştırmalar Direktörü, Afganistan Uzmanı, Yazar.
14. Peter A. Thiel- Clarium Capital Management’in Başkanı. 6 milyar dolarlık bir fonu yönetiyor. (Forbes Dergisi’nin en zenginler listesinde yer alıyor, kişisel serveti 1,3 milyar dolar).
15. Paul A. Volcker- ABD Başkanı’na bağlı, Ekonomik İyileşme Danışma Kurulu Başkanı. (Eski Federal Reservs Başkanı, Eski Manhattan Bank’ın Başkanı).
16. Marie Josee Kravis- Hudson Enstitüsü Baş Danışmanı, CFR Üyesi, Federal Reservs Bank’ın Danışmanı.
17. Jessica T. Matthews- Uluslararası Barış İçin Carnegie Vakfı Başkanı, CFR Üyesi, Trilateral Üyesi. (Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Küresel Konular Direktörü, Eski Washington Post Gazetesi Yönetim Kurulu Üyesi, Eski Dünya Kaynakları Enstitüsü Başkanı).
18. Robert Kagan- Uluslararası Barış İçin Carnegie Vakfı Baş Danışmanı, CFR Üyesi, Washington Post Gazetesi Köşe Yazarı.
Türkiye’nin de Bilderberg’de 40 Üyesi bulunmaktadır.
İşte, Bilderberg’in 40 Türk Üyesi:[2]
Muharrem Nuri Birgi,
Selahattin Beyazıt,
Rahmi Koç,
Mustafa Koç,
Suna Kıraç,
Şarık Tara,
Selçuk Yaşar,
Prof. Dr. Nur Yalman,
İsmail Cem,
Erdal İnönü,
İlter Türkmen,
Dr. Rüştü Saraçoğlu,
Tugay Özçeri,
Prof. Dr. İhsan Doğramacı,
Prof. Dr. Talat Halman,
Ahmet Ertegün,
Hasan Cemal,
Prof. Dr. Mehmet Öz,
Prof. Dr. Şerif Mardin,
Süleyman Demirel,
Mesut Yılmaz,
Bülent Eczacıbaşı,
Bülent Ecevit,
Hikmet Çetin,
Cem Boyner,
Erkut Yücaoğlu,
Meral Gezgin Eriş,
Nuri Çolakoğlu,
Prof. Dr. Üstün Ergüder,
Sedat Ergin,
Dinç Bilgin,
Hasan Esat Işık,
Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu,
Prof. Dr. Emre Gönensay,
Vahit Halefoğlu,
Uğur Bayar,
Gazi Erçel,
Halil Tunç,
Prof. Dr. Memduh Yaşa,
Prof. Dr. Gülten Kazgan.
14-17 Mayıs 2009 tarihlerinde Bilderberg’in Atina’daki toplantısına katılan 26 Amerikalıdan 18’nin Siyonist olduğunu yukarıda bildirdim.
Peki, 40 Türk Bilderberg Üyesinin kaçı Siyonist?
Yılmaz Dikbaş
30 Temmuz 2009

[1] Talat Turhan, “Küresel Çete”, İleri Yayınları,Nisan 2006, 2. Baskı
[2] Erol Bilbilik, “Türk Bilderberg Üyeleri”, Umay Yayınları, İstanbul, Eylül 2006

31 Temmuz 2009 Cuma


Cumhuriyet Gazetesinin üzerimizde ki güveninin yıllar içerisinde nasıl yitip gittiğini,hepiniz hissetmişsinizdir.İşte Yılmaz DİKBAŞ'ın bu yazısı bu yitişin nedenlerini gözler önüne serer nitelikte.Bu soruların hepsi cevaplandırılmalı.Özellikle Kalplerimizin tacı İlhan Selçuk bir kadının üzerinde (bence altında) çöküp kalmadan. Cevaplandırılmalı ki bu sapılan gaflet ve dalaletten acilen dönülmeli.Cumhuriyet gazetesi gibi köktü bir kurum hakettiği saygın yerini almalı.
Bu böyle gitmez.
Ama yinede söylüyorum.
Bunların hiç biri suç değil.Bu telefon konuşmalarından dolayı insanlar içeride tutulamaz.Konuşmaların deşifre olması biz okurlar için iyi ama suç değil.
BALBAY ÇIKACAK YİNE YAZACAK!
İddia edilen Ergenekon terör örgütü davasında 31’i tutuklu, toplam 86 sanık yargılanmaktadır. Bugünkü tarih itibariyle bu sanıkların tümü suçsuzdur. Haklarında türlü iddialar vardır, ancak bu iddiaların hiçbiri henüz kanıtlanmamış, mahkeme henüz hiçbir mahkûmiyet kararı vermemiştir.
Davayla ilgili üç ayrı iddianame hazırlanmıştır. Birincisi 2455, ikincisi 1972, üçüncüsü de 1454 sayfadır.
Ben, ikinci iddianamenin tamamını İnternetten indirerek okudum, notlar aldım.
İkinci iddianamede kanıt olarak başlıca iki tür kaynak bulunmaktadır. Birincisi, sanıkların telefon konuşmalarının çözümleridir. Hiçbir sanık, kendisiyle ilgili bu telefon konuşmalarının çözümlerini reddetmemiş, inkâr etmemiştir.
İkinci iddianamenin kanıt olarak ortaya koyduğu ikinci kaynak, Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay’ın günlükleridir. Mustafa Balbay, bu günlüklerde yazılı olanların kendisine ait olmadığını söylememiştir. Mustafa Balbay’ın itirazı, bunlar ‘günlük’ değil, bir gazetecinin ‘notlarıdır’ bağlamında olmuştur.
İster ‘günlük’ deyin, isterseniz ‘notlar’, Mustafa Balbay’ın iddianamede yer alan yazılarının varlığını ve doğruluğunu kabul etmek durumundayız.
Her ne kadar Mustafa Balbay’ın yandaşları, tutuklama sonrası, ‘Balbay Çıkacak Yine Yazacak’ kampanyası yürütmüşlerse de, Balbay dışarı çıkmadan Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başlamış, iyi de yapmıştır.
Mustafa Balbay, kendisinin bir gazetecinin ‘notları’ dediği, ikinci iddianamedeki günlüklerinde yazılı notların bir bölümünü derleyerek, Cumhuriyet gazetesinde yirmi günü aşkın bir süre, ‘Gerilimli Yıllar’ başlığı altında yayınladı.
Şimdi ben de, Mustafa Balbay’ın ikinci iddianamede yer alan, kendisinin reddetmediği telefon konuşmalarının bir bölümünü ve yine ikinci iddianamede yer alan günlüklerinden bazı alıntıları sizlere aktaracağım. Bunlar, Mustafa Balbay’ın yirmi günü aşkın süren ‘Gerilimli Yıllar’ başlıklı yazı dizisinde değinmediği bölümler olacaktır.
Tape: 1832
Tarih: 14.02.2008 günü saat 12.59
İlhan Selçuk ile İbrahim Yıldız arasındaki telefon görüşmesi.
Bu görüşmede, düşünülen bir oluşumun başına İlhan Selçuk’un getirilmesini öneren bazı önemli kişilerin bulunduğu konuşuluyor.
İlhan Selçuk, medyadaki dört televizyon kanalının; Tuncay Özkan’ın Kanal Türk’ü, Türk Metal Sendikası’nın ART’si, Kanal B ve Doğu Perinçek’in Ulusal Kanal’ı bir araya getirebilme olasılığından söz eder, ama sonra şu kaygısını dile getirir.
İlhan Selçuk- Yav bide şey var, bilemiyorsun ki yani, Doğu yarın öbür gün ne yapar, bilebiliyor musun?
İbrahim Yıldız- Evet, Doğu’ya güvenilmez ama…
Sonra başka konuya girerler.
İbrahim Yıldız- Balbay şimdi Büyükelçinin masasında şarap içiyor abi, bakalım oradan ne çıkacak, dar bir toplantı.
İlhan Selçuk- Bu Balbay gemi azıya aldı, buna bir şey düşünmek lazım, yok efendim konaklar alıyor, otomobiller alıyor, şarap içiyor…
Önce bir soru soralım.
İlhan Selçuk ve İbrahim Yıldız, neden Doğu Perinçek’e güvenmiyorlar?
Doğu Perinçek Cumhuriyet Devrimleri tamamlansın diye direttiği, ABD-AB Emperyalizmine karşı çıktığı, NATO’ya hayır deyip İncirlik’teki ABD üssünün hemen kapatılmasını dayattığı, özelleştirmeye ve gümrük birliğine son verilmesini istediği, eline bayrağımızı alıp Hıristiyan AB’nin göbeğinde kurulu mahkemede Ermeni soykırım yalanlarını yabancı ülkelerin arşivlerinden bulup çıkardığı belgelerle çürüttüğü ve Atatürk’ün Bütün Eserleri’ni bilimsel bir kurula hazırlatıp 21 cilt halinde yayımlattığı için mi güvenilir bulmuyorlar?
İlhan Selçuk ve İbrahim Yıldız bu sorumuza tez elden yanıt vermek zorundadırlar. Onların vereceği yanıtı, Cumhuriyet okurlarına duyurmak da Mustafa Balbay’ın görevi olmalıdır.
Mustafa Balbay’ın içtiği şarapla ilgili değilim.
Ama, İlhan Abi’sini bile rahatsız ettiği belli olan, bu alınan konaklar ve otomobiller sorununa Mustafa Balbay’ın bir açıklık getirmesi gerekmiyor mu?
Tape: 7728
Tarih: 25.06.2008 günü saat 20.45
Tuncay Özkan, telefonda Yaşar Okuyan ile konuşuyor. Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosunun açılışına davet edilmeyen Tuncay Özkan’ın öfkeli olduğu anlaşılıyor.
Tuncay Özkan- Ben de açtım İbrahim Yıldız’a, dedim ki, biz dedim o yeri biliyorsun ben unuttum…Dedim ayıp mı ettik İlhan Selçuk dedim bize haber gönderince orda 7,5 milyar para şeye, o mimar arkadaşa verip, 7,5 milyar paramızı hibe ettik hemen çıktık, onun için mi bizi çağırmadınız…
Yaşar Okuyan- (Mustafa Balbay’ı kastederek) Mustafa’nın bok yemeleri abi…
Tuncay Özkan- Tabi aynen o da Vallahi billahi dedi, çok büyük terbiyesizlik yaptık, böyle bir şey olur mu dedim, karısı dedim AKP’ye hizmet vermeye devam etsin kendisi de dolarların hakkını vesin Özbeğe (Mustafa Özbek’e) dedim…Ona bir şey demiyorum dedim, bizi çağırmadı puşt ya, o….u çocuğu ya…
Küfürleri dikkate almıyorum.
Ama şu soruların yanıtlarını Mustafa Balbay’ın okuyucularına açıklaması gerektiğine inanıyorum:
· Karısının AKP’ye hizmet ettiği doğru mudur?
· Mustafa Özbek’ten ne kadar dolar almıştır, hangi hizmetler karşılığı almıştır, aldığı dolarların hakkını vermemiş midir?
· Tuncay Özkan’ın verdiğini söylediği 7,5 milyar lira, hangi amaçla hibe edilmiştir?
Mustafa Balbay’ın 2005 tarihli siyah ajandasından:
Tarih: 11 Mart 2005 Cuma
“Emre tasmayı geçirmiş İlhan Selçuk’a dolaştırıyor fino köpeği gibi.”
Adı geçen Emre, Cumhuriyet gazetesi yazarı ve Yayın Kurulu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Emre Kongar’dır.
Yalnız Mustafa Balbay değil, tüm Cumhuriyet gazetesi yazarları İlhan Selçuk’a, ‘İlhan Abi’ der, saygı gösterirler.
Nasıl oluyor da Mustafa Balbay, abisi İlhan Selçuk’u fino köpeğine benzetiyor?
Her Cumhuriyet gazetesi okuru çok iyi bilir ki, gazetede ipler İlhan Selçuk’un elindedir.
Peki, nasıl oluyor da Emre Kongar, tutup İlhan Selçuk’a tasma geçirebiliyor?
Cumhuriyet okurlarının bilmediği, gazete içinde başka tür ilişkiler mi var?
Bunları Mustafa Balbay’ın okuyucularına açıklaması gerekmiyor mu?
Tape No: 7679
Tarih: 25.05.2008 günü saat 22.10
Telefon konuşması Tuncay Özkan ile Ayla Y… arasında geçiyor.
Kanal Türk televizyonunun sahibiyken, türban-irtica-laiklik ekseninde AKP’ye ve dinci kesime sürekli saldıran Tuncay Özkan, en sadık yandaşlarını bile şaşırtan bir girişimle, kanalını bir dinci gruba satmış, BİZ TV’de yeni yayın hayatına başlamıştır.
Tuncay Özkan, işte bu konuyla ilgili Ayla Y… ile konuşmaktadır.
Tuncay Özkan- O Mustafa Balbay’ın da zamanı gelince ağzının ortasına sıçacam da. Şimdi bi şey yapmıyorum, eşşeoğlu eşek. Mustafa Özbek’ten paraları alıp taymak kolay, it oğlu it. İt oğlu it, hadi sok bakalım elini taşın altına da göreyim seni.
Ayla- Ha, Konya Selçuk Üniversitesi’nde neler ettiği her şey ortadaydı, çamur atmak kolay, böyle bir tercihle sıkıştırınca kim ne yapacak dedim ben de.
Tuncay Özkan- Cumhuriyet gazetesi 2 kez iflas etti, 2 kez. İflas masasında maaşlarımızı bıraktık. Cumhuriyet gazetesi hisselerinin yüzde 60’ını 3 tane adama sattı. Adamlardan bi tanesi Mafya. Benimle dalga mı geçiyorlar. Efendim Turgay Ciner’e niye satmamışım. Çok güzel, lan Bugün gazetesini…satan Turgay Ciner değil mi? Ya şimdi bana küfür ettirecekler, ya hepsinin aklı çok iyi çalışıyor ya tek biz geri zekâlıyız.
Yine küfürleri bir yana bırakalım.
Ama şu soruların yanıtlarını Mustafa Balbay’dan bekleyelim.
· Mustafa Özbek’ten ne kadar para aldınız ve neden ‘taydınız’?
· Konya Selçuk Üniversitesi’nde neler yaptınız, niçin birilerine çamur attığınız iddia ediliyor?
· Cumhuriyet gazetesinin hisselerinin yüzde altmışının, bir tarihte, üç kişiye satıldığı, bunlardan birinin Mafya olduğu doğru mu? Mafya olarak nitelenen kişi kim? Sizler, Cumhuriyet okurlarına sürekli olarak ‘Cumhuriyet gazetesi okurlarının gazetesidir, medyada bir eşi benzeri yoktur, çünkü patronu yoktur’ deyip durmadınız mı? İflasları ve gazetenin hisselerinin kimlere satılmış olduğunu okuyucularınızdan niçin sakladınız?
Mustafa Balbay’ın 9 Ocak 2004 tarihli notu.
“9 Ocak Cuma günü Genelkurmay İkinci Başkanı Org. İlker Başbuğ’la görüşme”.
Mustafa Balbay- Efendim konu Kıbrıs, ulusal güvenliğimiz açısından da önemli bir konu. İç politikayla ilgili bir yasa çalışmasında sizin görüşlerinizi alıp manşet yapsak? Haklısınız, biz bu konularda öne çıkmak istemiyoruz diyebilirsiniz. Ama Kıbrıs konusunda öne çıkmayacaksınız da hangi konuda öne çıkacaksınız?
İlker Başbuğ- Mustafa, sen biliyor musun biz aylardır Kıbrıs’la yatıp Kıbrıs’la kalkıyoruz. Bu konuda kesinlikle kabul edemeyeceğimiz şeyler var. Elbette bizim çok hassas olduğumuz bir konu. Ama biz bunu öne çıkarmadan, kamuoyu önünde tartışmalı hale getirmeden çözmek istiyoruz. Yoksa Kıbrıs’ta bizim kesin çizgilerimiz dışında bir şey yapılmasına izin vermeyiz. Bu konuda bize güvenin yav.
Şimdi burada, yalnız Mustafa Balbay’ı değil, Org. İlker Başbuğ’u da sorgulama hakkım var, kullanıyorum.
Bakın, yukarıdaki konuşmadan on ay sonra neler olmaya başladı.
· Avrupa Birliği (AB), 6 Ekim 2004 tarihinde Türkiye ile ilgili üç belge yayınladı. Bunlardan ‘İlerleme Raporu’nda, Türk limanlarının Kıbrıs Rum gemilerine açılmasının zorunlu olduğundan söz ediliyordu. AKP Hükümeti, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök ve Genelkurmay 2. Başkanı İlker Başbuğ’dan tek bir itiraz sesi yükselmedi. Tam tersi, bu kişiler ateşli AB yanlısı demeçler verdiler.[1]
· 29 Ekim 2004 tarihinde Roma’da, AB Anayasası 25 üye devletin başkanı tarafından imzalandı. 25 imzacıdan biri, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rum başkanıydı. Törene katılan Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül de, bu anayasayı kabul ettiklerini gösterir bir belgeyi imzaladılar. Yukarıda adları geçen üst düzey sivil-asker yöneticilerden yine karşıt bir söz yükselmedi. Tam tersine, AB’yi öven demeçlerini sürdürdüler.
· 03.12.2004 tarihinde Avrupa Parlamentosu, Türkiye’ye verdiği raporda şöyle diyordu: “Kıbrıs Cumhuriyeti, AB üye devletlerinden biridir. Türkiye ile müzakerelere başlamak, doğal olarak Kıbrıs’ın Türkiye tarafından tanınması demektir.” Yukarıda adları yazılı muhterem zevattan yine bir karşı ses yükselmedi. AB yanlılığını sürdürdüler.
· 17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de yapılan toplantıda Recep Tayyip Erdoğan, ileri sürülen tüm ağır koşulları kabul etti. Bunlar arasında, Kıbrıs’ın Rumlara teslim edilişi de vardı. Yukarıda adları yazılı sivil-asker ekselanslardan yine itiraz eden olmadı. Tam tersi, AB’yi çok daha ateşli bir dille övüp savunmaya başladılar.
Şimdi, Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’a soruyorum:
Hani, nerede kaldı sizin o ‘kesin çizgileriniz’?
Hani, Kıbrıs’la yatıp Kıbrıs’la kalkıyordunuz ve bu konuda kesinlikle kabul edemeyeceğiniz şeyler vardı?
Siz, hem AB yanlısı olup hem de Kıbrıs’ın Rumlara verilmesine karşı çıkılamayacağını çok iyi biliyordunuz!
Size güvenilmesini isteyerek, neden Türk halkını bu konuda aldatıp, kandırdınız?
Ve şimdi, müthiş ulusalcı ve çok deneyimli bir gazeteci olduğu söylenen Mustafa Balbay’a soruyorum:
Yukarıda sıraladığım gelişmeler olurken, neden sık sık görüşme olanağınız bulunan Org. İlker Başbuğ’a, “Efendim, Kıbrıs elden gidiyor! AB’nin hiçbir belgesinde artık KKTC (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) diye bir varlık yok! Sadece Rumların yönetiminde Kıbrıs Cumhuriyeti var! Nerede sizin kesin çizgileriniz?” diye sormadınız? Generallerle buluşmalarınızda, soğuk balık, bol yeşillik, bulgur pilavı yiyip rakı içerken bu sorular aklınız mı gelmedi, yoksa siz de AB yanlısı olduğunuzdan artık bu tür soruları sormanın yersiz olduğuna mı inandınız?
16 Ocak 2004 tarihli Mustafa Balbay’ın notlarından.
İlhan Selçuk, Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur ve Mustafa Balbay konuşuyorlar.
Saat: Sabah 9.30-10.40
Genelde AKP iktidarının eylemleri değerlendiriliyor, AKP iktidarından kurtulmanın yolları görüşülüyor.
İlhan Selçuk- Tabii biz sizinleyiz. Siz bir bütün olarak hassassınız…Ama sizi bölünmüş göstermek isteyenler var. Bu çok önemli.
Şener Eruygur- Ne dediğinizi çok iyi anlıyorum. Ona dikkat ediyoruz.
İlhan Selçuk- Ben çok şey yaşadım. 9-11 yaşadık. (İlhan Selçuk, 12 Mart 1971 öncesi yaşadıklarına gönderme yapıyor-Y.D). Yani öyle bir şey olmasın isterim. Bir kez daha biz yenilen tarafta olursak, hiç istemiyorum. Bundan korkuyorum.
Şener Eruygur- Korkunuzu anlıyorum, endişeniz olmasın. Ona dikkat ediyoruz.
İlhan Selçuk- Burada uluslararası dengeler çok öneli. Çok önemli… ABD ne yapar? Bunlara destek veriyor.
Şener Eruygur- Anlıyorum. Biz de ona dikkat ediyoruz. Bakıyoruz, şu aşamada öyle görünüyorlar ama, onlar düzeni kim sağlayacak ona bakar. Bizim onlara, bunların o kadar güçlü olmadığını anlatmamız lazım.
Ülkemizin en dürüst uzman hukukçularından öğrendiğime dayanarak yazıyorum. Darbe düşünmek, darbe istemek, darbe arzu etmek ve hatta darbe tasarlamak yasaların önünde suç oluşturmuyor. Darbenin suç sayılabilmesi için, silahlı teşebbüsün bulunması şart koşuluyor.
Bu nedenle, yukarıda geçen söyleşinin suç oluşturabileceğini kabul etmiyorum.
Ancak yukarıdaki söyleşide, darbe tasarlamaktan çok daha ciddi, çok daha sarsıcı bir tablo ortaya çıkıyor.
AKP iktidarını devirmeyi tasarlayan, toplumun geniş kesiminde ulusalcı olarak bilinen İlhan Selçuk ve Şener Eruygur’un en büyük kaygıları, böyle bir girişimde ABD’nin ne diyeceği!
Açıkça anlaşılmıyor mu, darbeyi gerçekleştirseler, onların da patronu yine ABD olacak!
Patron aynı kalacak, hizmetçiler değişecek!
ABD’nin güdümünden çıkmayı akıllarının ucundan bile geçirmeyenlere Ulusalcı, Kemalist denilebilir mi?
Kemalist olmanın, Cumhuriyet Devrimlerini savunmanın hiç tartışmasız ön koşulu, anti-emperyalist olmaktır.
Emperyalizmin en büyük odağı ABD’nin patronluğunu kabul edenler, nasıl utanmadan Atatürkçü, Kemalist, Ulusalcı olduklarını söyleyebiliyor?
Yukarıdaki görüşmede bulunan Mustafa Balbay, söylenenlere tanık oluyor ama sadece konuşulanları not etmekle yetiniyor. Tek bir söz söylememesi, onun da aynı yolun yolcusu olduğunu göstermiyor mu?
Mustafa Balbay’ın ILSEL.TXT. adlı dosyada yazdıkları.
İlhan Selçuk 14 Eylül Pazar akşamı Ankara’ya geldi…Akşam Kent Otel’e gittim. Baş başa görüştük. ‘Yüzündeki şiş gitmiş’ dedi. İçkiyi azalttığımı söyledim. Sevindi.
İlhan Selçuk- Diyelim ki ben bir gün bir karının üzerinde çöküp kaldım, öldüm. O gün ne olacak? Karar verin. O gün gazetede herkes bir tarafa gidecektir. Kimi Koç’a, Sabancı’ya gidecektir. Kimi, Çapan’a, zaten gazete içinde adamları var. Benim yaşadıklarım, tecrübem, en güvenilir olarak Turgay’ı (Turgay Ciner-Y.D) gösteriyor. Hiç beni aldatmadı. Ne dediysem yaptı. Gözü kara, dediğini yapıyor. Bana Sabah’ın bilançolarını gösterdi, hep kârda.
Dilerim, İlhan Selçuk hiç kimsenin üstünde ya da altında çöküp ölmez, sağlıklı ve çok uzun bir süre yaşar.
Ama burada, İlhan Selçuk’un dile getirdiği, göz ardı edemeyeceğimiz bir kaygısı var. Ölümünden sonra Cumhuriyet gazetesinde olacaklardan kaygılı. Gazetenin Koç, Sabancı ve Çapan arasında yalpalayacağını söylüyor.
Peki, yıllarca okuyucularına Cumhuriyet gazetesi okurların gazetesidir diye yazıp durmadı mı, İlhan Selçuk?
Bir de, öldüğünde ortaya çıkma ihtimali olan kargaşayı önlemek için yaptığı öneriye bakınız: Turgay Ciner’e güveniniz, diyor. Cumhuriyet okurlarına güvenin, onlar ne yapar eder gazeteyi yaşatacak yol ve yöntemi bulur, demiyor, diyemiyor!
Mustafa Balbay da, büyük sermayenin kucağına düşmekten başka bir seçeneğimiz yok mu, diye sormuyor!
Ve tüm bu kaygılar, olasılıklar okurlardan gizleniyor. Gerçeklerle bağdaşmayan görüntüler verilerek okurlar aldatılıp uyutuluyor…
Mustafa Balbay’ın, GUNMAR05.TXT adlı dosyasının içinde, “İS’nin 21-25 Mart Ankara Ziyareti” başlığı altında yazdıkları.
İlhan Selçuk 21 Mart gecesi saat 23.00 sıralarında Ankara’ya karayoluyla geldi. Telefonla yolda konuştuk, haberler iyi, otelde konuşalım dedi. 23.30 sıralarında odadan konuştuk.
KOÇ iki temsilcisini göndermiş, Hakan Görür, Bülent Özaydınlı ve bir kişi daha.
“İlhan Abi, biz görevli geldik…her türlü desteği veriyoruz. İki milyon dolarlık destek…Bunu reklam avansı olarak veriyoruz…İşbirliğini sürdürmek istiyoruz.”
İlhan Selçuk çok sevinçli, “Yırttık Balbay, bu iş tamam, haydi hayırlısı” dedi.
Okurları tarafından Devrimci, Atatürkçü, Aydınlanmacı olarak bilinen İlhan Selçuk, Türkiye’de sermayenin en önde gelen temsilcisi Rahmi Koç’tan, reklam avansı olarak iki milyon dolar destek alınca, ‘Yırttık Balbay!’ diye sevinç çığlıkları atıyor.
İlhan Selçuk’un destek aldığı Rahmi Koç, yalnız bizdeki sermayenin önde gelen temsilcisi değil, başka unvanları da var.
Bakın, Rahmi Koç gerçekten kim.
Küresel emperyalizmin ana örgütü olan CFR’nin üyesi.[2]
Rahmi Koç, dünyayı yönetmek için kurulmuş üç gizli örgütten biri olan Bilderberg Grubu’nun da üyesi.
Hemen söyleyeyim, CFR ve Bilderberg’in üst düzey yöneticilerinin tamamına yakını Siyonist’tir.
İlhan Selçuk’a iki milyon dolar destek vererek işbirliğini sürdürmek isteyen Rahmi Koç, İstanbul Heybeliada’da Rum Ruhban Okulu’nun açılmasını önermiş, şunları söylemiştir:[3]
“Biz ne dersek diyelim, Fener Rum Patriği Bartholmeus’u tüm dünya ekümenik olarak tanıyor. Ben de Patriği, Papa ile bir tutuyorum, Papa İtalya’ya ne getiriyorsa, Patrik de Türkiye’ye onu getirebilir.”
Rahmi Koç, açıkça, ekümenik unvanlı Fener Rum Patriği liderliğinde İstanbul’da bir Ortodoks Din Devleti kurulmasını öneriyor.
Peki, bütün bunları İlhan Selçuk bilmiyor olabilir mi?
CFR ve Bilderberg üyesi, İstanbul’da bir Ortodoks din devleti kurulması yanlısı Rahmi Koç’tan, iki milyon dolar destek alınca sevinç çığlıkları atan İlhan Selçuk, anti-emperyalist olabilir mi? Atatürkçü olabilir mi? Ulusalcı olabilir mi?
Bu soruların yanıtlarını da Mustafa Balbay’dan talep etme hakkımız yok mu?
Yılmaz Dikbaş
28 Temmuz 2009
[1] Yılmaz Dikbaş, “Avrupa Birliği Tabuta Çakılan Son Çivi”, Asya Şafak Yayınları, İstanbul, Kasım 2006, 5. Baskı, sayfa: 643-653
[2] Erol Bilbilik, “Türk Bilderbegleri”, Umay Yayınları, Eylül 2006, İstanbul, sayfa: 22-29
[3] Yılmaz Dikbaş, “Avrupa Birliği Tabuta Çakılan Son Çivi”, Asya Şafak Yayınları, İstanbul, Kasım 2006, 5. Baskı, sayfa: 587-590