18 Haziran 2009 Perşembe

TSK'DAN AÇIKLAMA

TARIH : 15 Haziran 2009

SAAT : 12:25

NO : BA - 05 / 09

1. 12 Haziran 2009 tarihinde bir gazetede, Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Destek Dairesi tarafından hazırlandığı iddia edilen bir planla ilgili haber yer almıştır. Konunun ciddi görülmesi üzerine, aynı gün derhal Genelkurmay Askeri Savcılığına konunun bütün boyutlarıyla soruşturulması emri verilmiştir.

2. Konuya ilişkin son durum hakkında, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı tarafından bugün kamuoyuna bilgi sunulmuştur.

3. Türk Silahlı Kuvvetleri, hukuk devleti ilkelerine, hukukun üstünlüğüne bağlıdır ve bu konulara ilişkin en ufak bir çekincesi de bulunmamaktadır. Ayrıca, bugüne kadar bağımsız Askeri Yargı tarafından uygulanan hukuki süreçler de ortadadır.

4. Türk Silahlı Kuvvetleri, daha önce de ifade edildiği üzere, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri ile bağdaşmayan davranış ve düşüncelere sahip bulunan personelini bünyesinde barındıramaz.

5. Durum böyle iken;

a. Genelkurmay Başkanlığının, Askeri Savcılığa hemen soruşturma emri vererek, konuyu yargıya taşımasının öneminin ve nedenlerinin pek anlaşılamadığı gözlenmiştir.

b. Bazıları tarafından, konunun yargıya taşınmasının, olayın kabul edildiği şeklinde yorumlanması, sonuçlara ulaşılması ise her şeyden önce hukukun temel ilkelerine saygısızlıktır. Aksine bu tutum, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Komuta Kademesi ve kurum olarak kendine olan güveninin ve bu konunun en kısa zamanda açıklığa kavuşturulması talebinin bir göstergesidir. Bu davranıştan, bazılarının rahatsız olduğu da ortadadır.

c. En azından soruşturma süreci bile beklenmeksizin, iddiaları hemen doğru kabul ederek veya doğru olabileceğini düşünerek, Türk Silahlı Kuvvetlerini hedef alan açık veya ima yoluyla sözlü veya yazılı olarak yapılan yorumlar ve açıklamalar hiçbir şekilde kabul edilemez.

d. Askeri Savcılığa intikal ettirilen konuya ilişkin, soruşturmada belirli aşamalara ulaşılmadan, hemen açıklamalar yapılmasının beklenmesini de anlamak zordur.

6. Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından bugün açıklandığı şekilde, soruşturmada şu ana kadar elde edilen delillerden Askeri Savcılık, iddia edilen belgenin Genelkurmay Başkanlığının herhangi bir biriminde hazırlandığına ilişkin bir kanaate ulaşamamıştır. Kriminal inceleme sonucunda, belgenin sahte veya gerçek olduğuna ilişkin, Askeri Savcılık kesin bir kanaate varabilecektir. Önemli olan da, hazırlandığı iddia edilen belgenin sahte veya gerçek olduğunun, Askeri Yargı tarafından en kısa zamanda ortaya çıkartılmasıdır. Belgenin doğruluğu ispat edilirse, sorumluların yasalar çerçevesinde yargı makamları tarafından cezalandırılacağına ilişkin güvencemiz tamdır. Türk Silahlı Kuvvetleri bu konunun en yakın takipçisi olacaktır.

7. Eğer belge sahte ise, Türk Silahlı Kuvvetleri, bunun kimler tarafından ve ne amaçla hazırlandığının ortaya çıkarılmasının da sonuna kadar takipçisi olacaktır.

8. Hukuk süreçlerine ilişkin kurumsal olarak, en ufak bir endişemiz yoktur. Haklı gerekçelerle yapılabilecek her türlü hukuksal girişimlere de açığız.

9. Hukuk devleti ilkelerine ve hukukun üstünlüğüne gereken bağlılığı ve hassasiyeti gösteren Türk Silahlı Kuvvetlerinin, herkes tarafından da aynı bağlılığın ve hassasiyetin gösterilmesini beklemesi, hakkı ve talebidir.

10. Türk Silahlı Kuvvetleri; ciddi, sağduyulu, görev ve sorumluluklarının bilincinde ve tahriklere kapılmadan görevinin başındadır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

16 Haziran 2009 Salı

NOBEL ÇOCUKLARI

Madem kopya çekiyorsun düzgün çek.. 1 milyon değildir.1,5 milyondur aslı. Ama senden 1 asır önce senden daha beter yalancı yazdı. Önce doğru oku,sonra yaz. Nobeli yine veriler korkma. MiLLETE DiL UZATAN YANACAK

Yargıtay’dan 2. Cumhuriyetçilere ağır tokat: Türklüğe hakaret etmek ‘kişilik hakkına saldırı’ içerir. Her vatandaş tazminat davası açabilir!

Yargı iftiraya izin vermedi YARGITAY Hukuk Genel Kurulu, Orhan Pamuk’un, “Bu topraklarda 30 bin Kürt, 1 milyon Ermeni öldürüldü” sözlerini kendine hakaret olarak gören her Türk vatandaşının tazminat davası açabileceğine karar verdi. Yerel mahkemenin aksi yöndeki kararını bozan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Pamuk’un sözlerinin ‘kişilik haklarına saldırı’ içerdiğine dikkat çekti.

Hukuki koruma altına alındı ANAYASA’nın 66. maddesine göre “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür” denilen kararda şu noktalara dikkat çekildi: Kişilerin onur ve şerefleri gibi mensubu bulundukları ve Anayasa ile çerçevesi belirlenmiş bir millete aidiyet duyguları da yukarıdaki açıklamalar nazara alındığında; kişilik değerleri kapsamında ve hukuki koruma altındadır.

“Türkler 1 milyon Ermeni ve 30 bin Kürt’ü öldürdü...”

* Bu topraklarda, 30 bin Kürt 1 milyon Ermeni öldürdük * Hiç kimse bunu söylemeye cesaret edemiyor, ben ederim Batı, bu iftira sonrası Pamuk’u para ve Nobel’le ödüllendirdi!

KARAR EMSAL TEŞKİL EDİYOR. TÜRK MİLLETİNE HAKARETİ VAZİFE EDİNENLER YANDI

Türklüğe hakaret edene bireysel dava yolu açıldı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Orhan Pamuk’un, “Bu topraklarda 30 bin Kürt, bir milyon Ermeni öldürüldü” sözlerini hakaret olarak gören her Türk’ün Pamuk’a tazminat davası açabileceğine karar verdi

Haber: Salim YAVAŞOĞLU

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Avukat Kemal Kerinçsiz’in, “Bu topraklarda 30 bin Kürt, bir milyon Ermeni öldürüldü” sözleri nedeniyle Orhan Pamuk’un hakkında açtığı davayı karara bağladı. Mahkeme, bu sözlerin, Türk milletine mensup vatandaşların “kişilik haklarına saldırı” içerdiğine hükmetti. Bu karar, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı olan herkesin Pamuk ve bundan sonra benzeri açıklamaları olanlar hakkında kişilik haklarına saldırı nedeniyle dava açmasının yolunu açtı. Karar, Kemal Kerinçsiz’in Avukatı Tolga Akalın tarafından Ümraniye davasının sürdüğü Silivri Cezaevi’nde açıklandı.

Hukuk tarihinde bir devrim

“Bu karar hukuk tarihinde bir devrimdir” diyen Akalın, “Bundan sonra Türk milletinin hakları, her bireyinin kişilik hakkı olmuştur. Bu ve benzeri konularda her Türk vatandaşı, 43 hakimin imzasıyla kişilik hakkına hakaret edildiği için tazminat davası açma hakkına kavuşmuştur” dedi. Orhan Pamuk’un yabancı bir dergideki beyanları nedeniyle Avukat Kemal Kerinçsiz, Şişli 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde kişilik haklarına saldırı yapıldığı gerekçesiyle tazminat davası açmıştı. Kararda, Kerinçsiz, dava dilekçesinden Pamuk’un yukarıdaki sözlerinin ardından şu ifadelere yer verildi:

Türk milletine darbe

“Türk milletini ve atalarımızı katil ilan ettiğini, davalının iftiradan ibaret bu beyanının Türk milletinin bütün fertlerini yurt dışında yabancı milletler karşısında zor duruma düşürdüğünü, Ermeni iddialarına güç kazandırdığını, bu beyanlarla birlikte Türk milletinin dışarda horlanma, dışlanma ve aşağılanma şeklinde davranışlara daha sıklıkla maruz kalmaya başladıklarını, bir çok ülkede Ermeni iddiaları ile ilgili yasa tasarılarının kabul edilmeye başlandığını, Türk milletinin bu iddialarla ilgili dış baskı ve tehdit ile karşılaştığını, davalının bu sözlerinin Türk milletinin bütün fertlerine, tarihine, uluslararası ilişkilerine, menfaatlerine büyük darbe vurduğunu, fert olarak da büyük üzüntü duyulduğunu, şahsiyet haklarının ağır suretle ihlal edildiğini ileri sürmüştür.”

Kişisel haklara saldırı

Avukat Kemal Kerinçsiz’in açtığı dava Şişli 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce, “Davacıların salt Türk milletinin bir ferdi olmaları nedeniyle yansıma yoluyla kişilik haklarına saldırı olduğunun kabulüne imkan bulunmadığı gerekçesiyle davanın aktif husumet yönünden reddine karar verilmiştir” denilerek kabul edilmemişti. Bunun üzerine davacılar, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne itirazda bulunmuştu. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, davanın bu aşamasını şöyle değerlendirdi: “Dava, kişilik haklarına saldırı nedenine dayanmaktadır. Hukukumuzda kişilik haklarının tanımı yapılmamış ve bu hakkın hangi değerleri kapsadığı da açıklanmamıştır. Böylece kişilik haklarının diğer bir anlatımla şahsiyet haklarının nelerden ibaret olduğunun belirlenmesi ve sınırının çizilmesi uygulamaya yani yargıya bırakılmıştır. Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda kişisel değerlerin; fiziki, duygusal ve sosyal kişilik değerleri olarak belirlendiği, kişinin toplum içindeki mesleki kimliği şeref ve haysiyeti, özgürlüğü, vücut ve ruh bütünlüğü ve sağlığı, ırk, din ve vatandışlık gibi bağları kapsadığı kabul edilmektedir” denildi.

Usul ve yasaya aykırı

Kararın sonunda ise şu değerlendirme yapıldı: “Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği düşünüldü: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi) bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.”

Aktif dava ehliyetleri var

Anayasa’nın 66. maddesine göre “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” denilen kararda şu noktalara dikkat çekildi: “Kişilerin onur ve şerefleri gibi mensubu bulundukları ve Anayasa ile çerçevesi belirlenmiş bir millete aidiyet duyguları da yukarıdaki açıklamalar nazara alındığında; kişilik değerleri kapsamında ve hukuki koruma altındadır. Davalı tarafından söylendiği iddia edilen sözlerin, davacıların vatandaşlık bağı ile bağlı bulundukları Türk milletine yöneliki olması durumunda davacıların aktif dava ehliyetinin bulunduğunun kabulü gerekir. Her ne kadar davalı, dava konusu sözlerinde özne bulunmadığını, savunmuş ise de mahkemece, sözlerin Türk milletine yönelik olduğu benimsenmiş ancak davacıların salt Türk milletinin ferdi olmaları nedeniyle aktif dava ehliyetlerinin bulunmadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir. Şu durumda davacıların aktif dava ehliyetinin varlığının kabulü ile davanın esasının incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir... Yazılı şekilde davanın reddi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.”

Ne demişti

Orhan Pamuk, İsviçre’de yayımlanan bir dergiye verdiği röportajda, “Türkler, bu topraklarda 30 bin Kürdü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük. Türkiye’de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Ben ediyorum” demişti. Pamuk, bu açıklamalarının ardından Nobel ödülünü almıştı.

12 Haziran 2009 Cuma

“HAİNLİKTE TARAF OLMAKTIR”

OLANLARI ANLAMAK İÇİN HİÇ KENDİNİZİ YORMAYIN.

SADECE TARAF’I TAM TERSTEN OKUYUN.

AKP-FETOŞ VE KURTLAR VADİSİNİN YERİNE

T.S.K’YI KOYUN.

MOSSAD-CİA-FETOŞ-AKP OYUNU BU İŞTE.

KENDİLERİNİ KENDİLERİ DEŞİFRE EDİYOR

TÜRK HALKINI DA

GERİZEKALI SANIYOR BU ZÜPPELER.

EE HERALDE, NE DEDİK:

“HAİNLİKTE TARAF OLMAKTIR”

ÇATLAYIN:

T.S.K BİZİM ONURUMUZDUR.

SONUNA KADAR ARKASINDAYIZ.

Cia-Mossad güdümünde, küresel çeteler, ayrılıkçı Kürtler, komünist dönmesi liboşlar, satılmış sebataycı medya, yeşil ihanet kol kola girmiş Türkiye Cumhuriyetinin Üniter Ulus devlet yapısını değiştirme savaşında.

Bunu başarmasının yolu Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Hukuk yapısının yıpratılmasından geçiyor.

Ergenekon Davası ile uzayıp giden saçmalıklar, durmadan eklenen dosyalar ve yandaş medya terörü ile bir taşta birçok kuş vuruluyor.

1-Türk Silahlı Kuvvetleri yıpratılmaya çalışılıyor.

2-Yargı yanıltılmaya çalışılıyor.

3-Hukuk sistemine olan güven zedeleniyor.

4-Gitgide ağırlaşan ekonomik kriz gizleniyor.

5-Türk halkı arasında yöresel ayrılık tohumları ekiliyor.

Ordusuna ve hukukuna güvenmeyen toplum ABD-AB güdümünde siyasetiyle, Ilımlı İslam, Dinler Arası Diyalog, Medeniyetler İttifakı, Avrupa Birliği Normları veya kriterleri (Ne derseniz deyin) adı altında Cumhuriyet dinamiklerini kaybetmiş, kralımsı, halifemsi bir lider eşliğinde Osmanlı’nın çöküş dönemi gibi şehir devletçiklerinden oluşan lümpen bir yapıya dönüştürülmek isteniyor.

Sömürmek, yönetmek, ya da yok etmenin çok daha kolay olduğu bu yapı demokrasi adı altında sunuluyor.

TSK’leri bu süreçte sessiz kalarak dünyaya tam bir demokrasi örneği sergilerken, ömrünü ve varlığını adadığı Türk Halkına işte şimdi görev düşüyor.

Atatürkçülük, şehitlere saygı, sevgi, şükran lafla değil, turist gibi şehitlikleri gezerek değil, emperyalist saldırısının bir başka şekli ve daha tehlikelisi olan bu durum karşısında Türk Silahlı Kuvvetlerine tam destek, güven ve sevgi göstermesinden geçer.

Şimdi görev hepimizde.

TSK ya dil uzattırmayalım.

Küresel çete oyunlarına ve yaltakçılarına kanmamalıyız.

Kürdü-Türkü, Lazı-Çerkezi, Alevisi-Sunisi, sağçısı-solcusu gibi her türlü emperyalist bölünmüşlük, ayrılık bizi zayıflatacak, emperyalistlerin ekmeğine yağ sürecektir.

Küresel eşkıyaları dünya tarihinde tek bozguna uğratmış Türk Ulusu, bu saldırıyı da aşacak ve geleceğe daha güçlü adımlarla ilerleyecektir.

Bu saldırılar;80 yıldır uyuyan, miskinleşmiş Türk Halkını uyandırmıştır.

Emperyalizm ikinci hatasını 21.yüzyılın başında yaptı.

Uyuyan devi uyandırdı.

Yaşasın; Kemalist, sosyal, laik, üniter, hukuk devleti TÜRKİYE CUMHURİYETİ.

Yaşasın; O’nun sadık,vefakâr koruyucusu TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ.

11 Haziran 2009 Perşembe

NEREDE BU CD?

Ergenekon İddianamesinde, Em. Org. Eruygur'un bilgisayarından çıktığı iddia edilen "Temalar" adlı belgede, Tayyip Bey'e şantaj kasetlerinin Cüneyt Zapsu'da olduğu belirtiliyor.

"Temalar"da konu şöyle açıklanıyor:

"Zapsu önemli bir CIA ajanı.

İstanbul'daki ABD Başkonsolosluğ unda Tayyip Bey'in önüne bir Yol Haritası koyuluyor ve Başbakan olması halinde yapacağı her şey tek tek anlatılıyor. Tayyip Bey de bunları not alıyor.

İşte, Tayyip Bey'in Amerikalılardan nasıl talimat aldığını gösteren bu sahneler videoya alınmış.

Zapsu da, bu videoyu şantaj aracı olarak kullanıp Tayyip Bey'i istediği çizgide tutuyor."

ABD Başkonsolosluğ u'nda Tayyip Bey'e talimat verilmesi sahnelerini hangi güç videoya alabilir?

Ve bu videoyu CIA ajanı Zapsu'ya kimler ne için verebilir? Cevabı çok kolay,

Ergenekon davasının 82. Duruşmasında gazeteci Hayrullah Mahmut Özgür’ün sorgusu yapıldı.

Star gazetesinin Uzan Grubuna ait olduğu dönemde 2003 yılında Ankara Temsilciliğini yapan Özgür, çapraz sorgusu sırasında çarpıcı bilgiler verdi.

Bu bilgilere göre:

Tayyip Bey, Belediye Başkanı olduğu dönemde Zapsu ile birlikte ABD Başkonsolosluğu'nu ziyaret ediyor.

Başbakan olması halinde neler yapacağını anlatıp sözler veriyor.

İşte bu sahnelerin videosunu bazı kişiler Hayrullah Mahmut'a izletiyorlar.

Videoyu Mahmut Bey'e izletenler, bu kaseti Uzanlar'a 50 milyon dolar karşılığında satmak istediklerini, bu konuda aracılık yapmasını istiyorlar.

Uzanlar para vermeyi reddediyor, kaset bedava verilirse yayımlayacaklarını söylüyor.

Fakat, Mahmut Bey, bu kasetin sonradan Uzan’lar’ın eline geçtiğinden şüphe ettiğini açıklıyor.

Video kaseti askeri istihbaratın da ilgisini çekiyor.

Jandarma İstihbarat, Mahmut Bey ile ilişki kurarak kaset hakkında bilgi istiyorlar ve Uzanların niyetini soruyorlar.

Aynı konuda Eruygur Paşa ve Levent Ersöz de Mahmut Bey ile görüşüyorlar. Kasetin içeriğinin hükümeti yıkmaya yetip yetmeyeceğini soruyorlar.

Kısa bir süre sonra Uzanlar hakkında operasyon başlatılıyor.

Bundan sonra savcılarla Mahmut Bey arasında şu konuşma geçiyor:

SAVCI:

Eruygur sizden kaseti istedi mi?

MAHMUT ÖZGÜR:

Bu sorunuz saçma sapandır. Kaset bende değildi ki. Bu CD'yi cebinizde 5 dakika bile taşıyamazdınız. Cebinizde bu CD varken kimse sizin güvenliğinizi sağlayamaz

Başıma ne geldiyse bu videoyu izlememden sonra gelmiştir.

Daha sonra söz alan tutuklu sanık İsmail Yıldız, kendisinin de bu CD ile ilgili olarak Gen. Levent Ersöz’le görüştüklerini söyledi. Ersöz’ün bundan yani hükümetin bu nedenle yıkılması olasılığından tedirgin olduğunu söylediğini. Kendisinin de bundan hükümetin haberdar edilmesini önerdiğinde Ersöz’ün “elimde malzeme yok ki gidip hükümete anlatayım” cevabını verdiğini. Buradan Ersöz ve Eruygurların ellerinde bulunmadığını anladığını belirtti.

Ardından söz alan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in, Özgür'e sorduğu sorular ve Özgür'ün yanıtları şöyleydi:

PERİNÇEK:

İzlediğiniz, ABD İstanbul Başkonsolosluğ undaki toplantı görüntülerinde, Tayyip Erdoğan'ın “özelleştirmeyi sonuna kadar götürme” taahhüdü dışında başka başlık var mı? Görüntülerde Cüneyt Zapsu da var mı?

MAHMUT ÖZGÜR:

Görüntülerde RTE, Neo-Sevr dediğimiz sonradan yaşananlarla somutlanan ABD’yle gizli anlaşmanın tüm maddelerini kabul ettiğini, Ermeni soykırımının kabul edileceği, Büyük Ermeni devletinin kurulması, anayasa değişikliği, AB uyum yasalarının değiştirilmesi, TSK etkisizleştirilmesi vb tüm hususları kabul ettiğini söylemektedir. Başkaca taahhütlerde vardı aklımda kalan bunlardır.

Görüntülerde Cüneyt Zapsu da bulunmaktadır.

PERİNÇEK:

Kendisini ÖKK’lı (Özel kuvvetler) olarak tanıtarak gelen ve sizinle görüşen kişinin, Genelkurmay Başkanlarının 30 milyon dolar rüşveti paylaştıklarını, birbirlerine suikast tertiplediklerini ve benzeri uydurma bilgiler anlattığını, bunun Fethullahçılardan gelen bilgi olduğunu söylediniz? Tahmin mi somut verilere mi dayanıyor?

MAHMUT ÖZGÜR:

Tahmin değil somut verilere dayanıyor. Fethullahçılardan gelen bilgi olduğunu somut verilerle anladım. Bu yaz sıcak geçecek ve bunlar ortaya çıkacak.

(7 Mayıs 2009-Tarihli Ümraniye Davası Tutanaklarından)

&&&

Aynı konuda Adil GÜVEN’in yazısı

Efendim, meşhur dizimizin geçen hafta yayınlanan bölümü şöyleydi ; Adamın biri varmış. Vaniköy rıhtımında balık tutarmış. Oltasına bir el bombası takılmış. Herkes alarma geçmiş. Gerçi el bombası boşmuş ama, bu önemli bir ipucu olabilirmiş. Denizden daha bir sürü silah ve mühimmat çıkabilirmiş. Çünkü malûm, birileri ortalığı karıştıracak ve sonra da bunu bahane ederek darbe yapacak ya, “ılımlı İslâm” düzeninde abdestiz silahla bu işler yapılamıyor. Öyle elindekini, belindekini, depodakini doğrudan alıp kullanamıyorsun. Silah, mühimmat dediğin illâ abdestli olacak. Ya toprakla teyemmüm için gömeceksin ya da suya atıp guslünü tam edeceksin. Mantık bu mantık olduğu için Vaniköy rıhtımında panayır düzenlenmiş. Canlı yayın araçları dizilmiş, muhabirler nöbete dikilmiş, olay mahallinden saatlerce tantana edilmiş. Denizde balık adamlar, ekran başında alık adamlar…. Bir heyecan, bir heyecan… Şimdi; insanları böyle oltanın ucuna takanlar, gözlerden ne tür öyküleri kaçırıyor onu anlatalım. Tarih 7 Mayıs 2009… Yer; Silivri’deki mahkeme salonu. 82. duruşma… Temmuz 2007’de, daha ilk furyada gözaltına alınmış olan gazeteci Hayrullah Mahmud Özgür’ün sorgusu yapılmakta. Konu; bir video kasedi ve (en azından bir kopyası kendisinde bulunan bu video kasedi ile) Cüneyt Zapsu’nun Tayip Erdoğan’a şantaj yaptığı. Hayrullah Mahmud’un sorgusunda duruşma tutanaklarına geçenler özetle şöyle; Star gazetesinin Uzan Grubuna ait olduğu dönemde Ankara Temsilciliğini yapan Hayrullah Mahmud’a 2003 yılında bir video izlettirilmiştir. Video; Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde yanında Cüneyt Zapsu olduğu halde ABD İstanbul Başkonsolosluğuna yaptığı ziyarete aittir. Videoda; Tayyip Erdoğan'ın, ABD’li yetkililere ve CIA görevlilerine, Başbakan olması halinde yapmayı planladıklarını anlatarak çeşitli konularda söz verip, taahhütlerde bulunduğuna dair görüntü ve sesler yer almaktadır. Videoyu izletenler, bu videoyu 50 milyon Dolar’a verebileceklerini, bu teklifi Uzanlara iletmesini istemişlerdir. Konuyu aktardığı Cem Uzan ve Can Ataklı, para vermeyi kabul etmemişler, “parasız verirlerse yayınlarız” demişlerdir. Karşı taraf ise parasız vermeyi kabul etmemiştir. Ancak muhtemelen kendisinin haberi olmadan Cem Uzan’ın bu görüntüleri aldığını sanmaktadır. Ne var ki, kısa bir süre sonra Uzanlar’a yönelik operasyon başlamıştır. Bundan sonra savcıyla Hayrullah Mahmut arasında şu konuşma geçer : Savcı - Şener Eruygur sizden bu kaseti istedi mi? Hayrullah Mahmud - Bu sorunuz saçma sapan. Kaset bende değildi ki… Bu CD'yi cebinizde 5 dakika bile taşıyamazdınız. Cebinizde bu CD varken kimse sizin güvenliğinizi sağlayamaz. Zaten başıma da ne geldiyse bu videoyu izlememden sonra geldi. Daha sonra Doğu Perinçek ile Hayrullah Mahmud arasındaki şu karşılıklı soru ve yanıtlar tutanağa geçer ; Perinçek - İzlediğiniz, ABD İstanbul Başkonsolosluğundaki toplantı görüntülerinde, Tayyip Erdoğan'ın “özelleştirmeyi sonuna kadar götürme” taahhüdü dışında başka başlık var mı? Görüntülerde Cüneyt Zapsu da var mı? Hayrullah Mahmud - Görüntülerde RTE, Neo-Sevr dediğimiz sonradan yaşananlarla somutlanan ABD’yle gizli anlaşmanın tüm maddelerini kabul ettiğini, Ermeni soykırımının kabul edileceği, Büyük Ermeni devletinin kurulması, anayasa değişikliği, AB uyum yasaları, TSK’nın etkisizleştirilmesi vb., tüm hususları kabul ettiğini söylemektedir. Başkaca taahhütlerde vardı aklımda kalan bunlardır.

Görüntülerde Cüneyt Zapsu da bulunmaktadır. (Bu noktaya kadar olan bölüm için kaynaklar : 1, 2, 3) Okuduk değil mi ? Okuduğumuzu anladığımızdan eminiz değil mi ? Yanıtın “evet” olduğunu varsayıp devam edelim. Şimdi, duruşmada bu konu neden gündeme gelmiş ? Bu konu Hayrullah Mahmud diye birinin salt ortalık karışsın diye ortaya attığı bir konu mu ? Hayır !.. Bu konu, savcıların iddianameye kanıt diye ekledikleri bir belge nedeniyle konuşuluyor ve tutanaklara geçiyor. “İkinci İddianame”de Şener Eruygur’da bir CD bulunduğu, bu CD içerisinde “5 Kasım Görüşmesindeki Temalar” başlıklı bir Word dosyası olduğu belirtiliyor ve (ilgili sayfasının kopyasını EK-1A veya EK-1B’de görebileceğiniz bu dosyanın) “4. Tema” başlığı altında şu açıklama yer alıyor : (NOT : Türkçe bozukluğunun sorumlusu iddianameyi düzenleyenlerdir). “ Cüneyt Zapsu ile Recep Tayyip Erdoğan arasında şantaj ilişkisinin olduğu, Cüneyt Zapsu nun başkanı şantaja tabi tuttuğunu, bu sayede istediği çizgide tutabildiğini, Cüneyt Zapsu’ nun önemli bir CIA ajanı olduğunu, Tayyip (Erdoğan) ın Türkiye de Amerika İstanbul Başkonsolosluğunda yapılan bir toplantıda, önüne harita planı konduğu ve Tayyip (Erdoğan) ın bu planı not aldığı, Türkiye de uygulayacağı her şeyin dikte ettirildiği, bu bilgilerinde kaset olarak Zapsu nun elinde olduğu…” (Kaynak : 4) Olayı koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin önde gelen savcıları itibar edilip üzerinde durulacak bir istihbarat konusu olarak görmüşler ki, iddianamede yer vermişler. Tek bir savcı da değil biliyorsunuz. Üstelik bağlı oldukları bir İstanbul Başsavcılığı makamı da var. O da onaylamış bulunuyor. Başka? Kendisine sunulduğunda bu iddianameyi kabul etmekle Mahkeme de onay vermiş oldu. Bu konuya da, bu konuyu gündeme getiren iddia ve belgelerin yargı konusu yapılması gereken önem ve ciddiyette olduğuna da… Tabiî konunun ele alınışında birazcık (!) bir gariplik var. Savcılık ve yargı erkinin en üst düzeyindekiler tarafından muteber, ciddî, önemli bulunan bu bilgi ve belgelerden hareketle kimsenin Zapsu ile RTE’yi “ Muhteremler, bakın hakkınızda ne deniyor ? CİA’nın ajanı olduğunuz, ülkeyi ve Cumhuriyeti satmak, yıkmak için Amerikalılara söz verdiğiniz, bunun videolu kaydı bile olduğu söyleniyor. Siz böyle bir halt karıştırdınız mı, len ?” diyen yok. Onları beyana davet etmenin ötesinde; “Böyle bir iddia gerçek midir ? Eğer gerçekse, durum rezilliğin dik alâsıdır ve de çok vahimdir. Bu konuyu mutlaka ve mutlaka açıklığa kavuşturmak en birinci görevdir, re’sen harekete geçmek gerekir” diyen de yok. Ya ne var ? “Siz bu ülkeyi yönetenlerin vatanı yabancıya satmak için söz vermiş olduklarına ilişkin bir iddia ve de bu iddianın belgesi ile neden ilgileniyor, kaydını tutuyorsunuz, lan ?” soruşturması, yargılaması yapılıyor. Ortada böyle bir iddia varsa ihtimaller iki değil midir ? Bu iddia ya yalandır ya da doğrudur. Yalansa, Zapsu ile Erdoğan’ın “bize çok büyük ve ağır bir hakarette bulunuluyor” diye tepki vermeleri gerekmez mi ? Hayır, vermiyorlar. 7 Mayıs 2009’dan bu yana vermiyor değiller. Çok daha öncesinden beri vermiyorlar. “İkinci İddianame” 26 Mart 2009’da açıklanmıştı. Gazeteler; “iddianame’de ilginç bir belge var. Zapsu’nun CİA ajanı olduğu, RTE’nin ülkeyi satmak için Amerikalılara söz verdiği toplantıya ilişkin elinde bir video bulunduğu, bununla RTE’ye şantaj yaparak onu yabancılara hizmet çizgisinde tuttuğu konu ediliyor” diye yazmışlardı. (Kaynaklar : 5,6,7,8,9,10,11,12)

Hiç ses çıktı mı muhteremlerden? “Bu hakkımızda çok çirkin bir iftiradır. Şerefimize, namusumuza saldırıdır. Böyle mesnetsiz bir iftira nasıl olur da ciddiye alınıp iddianameye konur ve yargılama konusu yapılır? Şiddetle ve nefretle kınıyoruz. Bu iftirayı ortaya atanlardan da, buna itibar edip iddianamede yer verenlerden de hukuk önünde hesap sormak için harekete geçeceğiz / geçtik” dediklerini duydunuz mu ? Denilebilir ki, “Eh işte, konu en nihayetinde bir mahkemede ele alınmış. Farklı bir boyutu ve yönüyle de olsa, yargıya intikal etmiş. Hukuka saygının gereği olarak o nedenle ses etmiyorlar”. Acaba? Bu konunun medyaya iddianame ile yansıyışı 26 Mart 2009’da. Ama onun öncesi de var. Bu konu ilk kez 26 Mart 2009’da iddianame ile gündeme gelmiş ve yine Hayrullah Mahmud da bunu ilk kez 7 Mayıs 2009 tarihli duruşmada dillendirmiş değil ki… Hayrullah Mahmud, bu iddiayı iddianameden sekiz, duruşmadan da dokuzbuçuk ay önce kaleme alıp yayınlamış. 21 Temmuz 2008 tarihli uzun makalesinin (örneği EK-2’de yer alan) “CD’si Varken Darbeye Gerek Var Mı ?” başlıklı bölümünde konuyu ayrıntıları ile anlatmış. “Tayyip Erdoğan’ın başbakan olduğu takdirde neler yapacağını Amerikalılara taahhüt ve vaad edişini gösteren ABD istanbul Konsolosluğundaki görüşmenin videosunu izledim” diyor ve bu video ile ilgili sonraki gelişmeleri aktarıyor. (Kaynak : 13) Peki, internet ortamında alenen yer alan ve o kadar zamandır ortalıkta dolaşan bu iddia konusunda ‘gık’ı çıkan, harekete geçip herhangi bir işlem yapan olmuş mu ? Bu iddiayı ihbar ya da hakaret kabul eden çıkmış mı ? Biz duymadık. Ya siz ? Duyulmasının, dal budak salmasının pek istenmediği, örtbas edilmeye çalışıldığı ‘gibi’ bir durum var sanki ortada. Siz ne dersiniz ? Boşgeçin, biz kafayı bu olaya takmayalım. Bakalım hangi sahildeki amatör balıkçının oltasına hangi mühimmat takılacak? Sonra gelsin, “denizde balık adamlar, ekran başında alık adamlar” dizisinin yeni bölümleri… Bizi o paklar. Pakladı da zaten… KAYNAKLAR : 1. http://ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=1726 2. http://ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=10492&Itemid=99999999 3. http://www.mehmetcik.gen.tr/haber.php?haber_id=4203 4. http://dosyalar.hurriyet.com.tr/2ergekenon_iddinamesi.htm 5. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11291517.asp?gid=233&srid=4079&oid=1&l=1 6. http://www.tempo24.com.tr/content/newsdetail.aspx?cat=25&newscode=36885 7. http://www.ayrintilihaber.com/news_detail.php?id=34103 8. http://www.nethaber.com/Politika/95525/IKINCI-IDDIANAMEYE-GORE-Basbakanin-santaj-kasetleri-CUNEYD 9. http://www.ekolay.net/haber/haber.asp?pid=2705&haberid=604224 10. http://www.tumgazeteler.com/?a=4877487 11. http://www.turkishaber.com/news_detail.php?id=12757 12. http://www.haberler.com/basbakan-in-santaj-kasetleri-elindeymis-haberi/ 13. http://www.alaturkaonline.com/yazi.asp?2715/durum-analiz

9 Haziran 2009 Salı

NEDEN ;BİZDE ATKOŞTURANLARI TUTUKLAMIYORLAR?

"Afrika ülkeleri bile ajanlarını staja Türkiye'ye gönderiyor" demişti bir uzman. Ulusal bilince sahip olan ülkeler kendilerini koruyan Milli İstihbaratları var. Bizde ise MİT denildiğinde öcü anlaşılıyor. Oysa MİT ülkenin savunma kalkanlarından biridir.İstihbaratsız bir ülke savunmasız ve sağır demektir.Ama istihbaratın;milli çıkarları önde tutuyor olması gerekir.Yoksa başka ülkelerin istihbaratı içine sızar ve bir kanser hücresi gibi senin istihbaratını kendi çıkarlarına kullanır.Kalkar ülkenin Genel Kurmay Başkanını dinler.

K. Kore casus Amerikalıları affetmedi Kuzey Kore’de, ülkeye yasa dışı yollardan girmekten yargılanan casus 2 Amerikalı gazeteci, 12’şer yıl ağır çalışma cezasına çarptırıldı. Kore Merkezi haber ajansına göre, yüksek mahkemede 4 Haziran’da görülmeye başlanan davada, Amerikalı televizyon muhabirleri Laura Ling ile Euna Lee, Kuzey Kore’ye yasa dışı yollardan girmekten ve Kuzey Kore ulusuna karşı “ağır suç” işlemekten mahkum edildi. Mahkeme kararındaki “ağır suç”a ilişkin ayrıntı vermedi. Yabancılara taviz vermeyeceğiz Çin-Kuzey Kore sınırında 3 ay önce tutuklanan 2 Amerikalı gazetecinin mahkum olmasıyla ilgili ABD’nin Seul Büyükelçiliği henüz yorum yapmak istemedi. Amerikalı kadın gazetecilerin, Kuzey Kore’nin en yüksek mahkemesinde yargılanması nedeniyle temyize başvuramayacağı belirtiliyor. Kuzey Kore yönetimi ülke yargısına yabancı müdahalesine izin vermeyeceklerini ve adli sistemin ölçülü şekilde işlediğini kaydetti.

Ülkeye kaçak giren gazetecileri tutuklayan Pyongyang yönetimine karşı sivil toplum örgütlerini devreye sokan Washington, diplomatik kanallarla da Kuzey Kore’ye baskı uygulamıştı.

Clinton’un tehdidi boşa çıktı ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton önceki gün Güney Koreli mevkidaşı ile yaptığı görüşmede, gazetecilerin biran evvel bırakılmasını aksi halde yaptırım kararı alacaklarını açıklamıştı. Clinton, Pyongyang yönetimine yüklendiği konuşmasında K.Kore’nin yeniden terörist ülkeler kapsamına alınabileceği şeklinde gözdağı vermeyi de ihmal etmemişti.

NE YİYORUZ? BUKADARDA OLMAZ DEMEYİN!!

GDO ile işgal nedir?

MHP İzmir Milletvekili Şenol Bal ve 20 milletvekili, genetiği değiştiriliş organizmaların Türkiye’ye girişi, üretimi, tüketimi, dünyadaki uygulamaları ve gerekli önlemlerin alınması amacıyla Meclis Araştırması açılmasını istedi. Önergede, GDO’lara ilişkin alınan her patentten üçünün Dow Chemical, Du Pont, Syngenta, Aventis ve Monsanta adlı firmalara ait olduğu belirtilerek “Genetik tarımın ABD merkezli küresel devlerin tekelinde olduğu bilinen gerçektir” denildi. * * * 2004 yılında AKP Hükûmeti, “Biyogüvenlik Yasa Taslağı” hazırladı. Ancak taslak, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’ndan hiçbir görüş alınmadan ve küresel şirketlerin talepleri doğrultusunda hazırlanmıştı. Bu sebeple, TMMOB, “GDO’ya hayır platformu” kurmuştu. Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, “Tarım Bakanlığı, Türkiye’ye GDO girişinin yasaklanacağı sözünü vermiş, ancak çokuluslu şirketlerle ’etkin işbirliği’ içinde hazırlanmış yasa taslağı daha olumsuz düzenlemeleri gündeme getirmiş, yasaklama yerine, GDO’lu tohumların ekimi de dahil olmak üzere, adeta serbestleştirmenin hukuki zemini hazırlanmıştır. Taslağın hazırlandığı toplantılara, Ziraat Mühendisleri Odası çağrılmamakta, buna karşılık çeşitli firmaların temsilcileri baş köşede ağırlanmaktadır” demişti. * * * Ziraat Mühendisleri Odası açıklamasında şu tespitler yapılmıştı: * “Kaçak GDO’lu tohumlar ülkede ekim alanı bulmakta, tarımda bağımlılık sarmalı giderek derinleşmekte, Türkiye’den birkaç çokuluslu şirkete kaynak transferinin sürekliliği sağlanmakta ve zengin biyoçeşitliliğimiz geri dönüşsüz bir şekilde ortadan kaldırılmaktadır. * İnsan ve hayvan sağlığı, çokuluslu şirketlerin finans kapitallerini çoğaltmak uğruna, riske edilemez. * Avrupa ülkeleri, topraklarında GDO ekimine izin vermemektedir. Son altı yıldır Avrupa’da GDO’ların üretimi ve tüketimi yasaklanmıştır. * Bugün GDO’lu ürünlerin ülkemizde üretimi yasak olmakla birlikte ithalatını denetleyen bir merci bulunmamakta, ithal edilmek istenen ürüne ilişkin GDO tespiti istenmemektedir. * ‘Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı’, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların dışalımı, piyasaya sürülmesi, kapalı kullanımı ve transitini izne tabi tutmakta, izin kararını ise kurulacak olan Biyogüvenlik Kurumu’na devretmektedir! * Oysa Türkiye’nin, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara ihtiyacı yoktur. * Sürece karşı çıkmak ve GDO’ya hayır demek, bu ülkede yaşayan herkesin görevidir.” * * * O sırada Yeni Aktüel’de konuyla ilgili bir inceleme yapan Nevra Yaraç Laçinok, “Ekmekten Kozmetiğe 1600 üründe GDO alarmı!” başlıklı yazısında Henry Kissinger’ın “Petrolün kontrolüyle bütün bölge ve kıtaları, gıdanın kontrolüyle de bütün insanları kontrol edebilirsiniz” sözlerini hatırlatmış ve Gökhan Günaydın’ın “GDO meselesinde çokuluslu şirketler, tohumların genetiğiyle oynayarak hayatı patentlemeye çalışıyor ve ilaç şirketleriyle de evlilikler yaparak çevre ülkelerin tüm köylü ve üreticilerini, merkez ülkelerin çokuluslu şirketlerine bağlama çabalarını görürüz” sözlerine yer vermişti. Aynı incelemeye göre Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar da, 2004’te İsviçre ve Türkiye’de laboratuvar incelemesi yaptırdıklarını ve ülkemize giren mısır ve soyada GDO tespit edildiğini söylemişti. Mısır ve soya ise başta bebek maması olmak üzere 1600 üründe kullanılıyordu. * * * Daha sonra 2008 yılında Tarım Bakanı Mehdi Eker, Biyogüvenlik Yasası’nın çıkarılacağını söylemiş ama yine çıkarılamamıştır. Çünkü tasarıyı Amerikan şirketlerinin hazırladığını kamuoyundan saklayamamışlardı! Bu arada genetik yapısı ile oynanmış ürünler Türkiye’yi adeta işgal etti! Meclis’in konuya ilgi göstermesi için 2009 yılına kadar beklememiz gerekti. Şenol Bal ve arkadaşlarına teşekkürler.

7 Haziran 2009 Pazar

GÜLÜN AMA DÜŞÜNÜNDE

Putin işadamlarını fena benzetti Rusya'da fabrikaların art arda kapanması ve işçilerin maaşlarının ödenmemesi Başbakan Vladimir Putin'i çileden çıkardı. Krize karşı gerekli önlemleri almadığı için eleştirilerin odağındaki isim olan Putin, sorunu çözmek için etkili bir yöntem tercih etti. Şikâyetler üzerine 22 bin kişinin yaşadığı sanayi kenti Pikalovo'ya gelen Putin, bir yandan fabrikaları gezerken diğer yandan da işadamlarını fırçaladı. İşadamlarına "Fabrika neden bu hale geldi? Burasını çöp yığınına çevirmişsiniz" diye azarlayan Putin daha sonra bir toplantı düzenledi. Sinirden kıpkırmızı olduğu gözlenen Putin işadamlarına öfkesini "Neden herkes benim geleceğimi öğrenince hamamböcekleri gibi dolaşmaya başladı? Neden daha önce karar almadınız?" Sizin bencilliğiniz ve cimriliğiniz beni buralara kadar getirdi. Ya paralarını ödersiniz ya da fabrikalarınızı millileştiririm" sözleriyle dile getirdi. Putin bununla da yetinmedi cebinden şartları devlet tarafından belirlenen anlaşma metnini çıkararak işadamlarından imzalamalarını istedi. Ülkenin en zenginlerinden Oleg Deripaska'nın metni imzalamaması ise yeni bir krize neden oldu. Deripaska'ya eliyle gel işareti yapan Putin, kalemini ünlü işadamının önüne atarak zorla imzalattı.
&&&&&
Obama'dan Türkiye Şoku! İngiliz The Times gazetesi, Obama ile Sarkozy arasında çıkan Türkiye krizini yazdı. İngiliz The Times gazetesi, ABD Başkanı Barack Obama'nın Fransa lideri Nicolas Sarkozy'nin yemek davetini Türkiye nedeniyle geri çevirdiğini yazdı The Times'ın haberine göre hem İngiliz hem de Fransız basını, Obama tarafından reddedilen Fransa Cumhurbaşkanı ile alay ederek Sarkozy ve Carla Bruni çiftinin “Elyssee Sarayı'ndan dünyaya hava atma fırsatını kaçırdığını" yazdı. Gazeteler, soğukluğa yol açan en önemli iki nedenden birinin Obama ile Sarkozy'nin Türkiye konusunda karşı karşıya gelmesi olduğunu yazdı. Habere göre, Elysee Sarayı'nda yemeği reddeden Obama çifti, akşam yemeklerini saraydan sadece birkaç yüz metre ötedeki Amerikan Büyükelçiliği'nde yedi. The Times'a göre İngiliz basını, Normandiya çıkarmasının 65. yıldönümünü kutlama törenlerine katılmak üzere Fransa'da bulunan Obama çiftinin, “Sarkozylere soğuk davranıp hava atmasına izin vermediğini" yazarak alay ederken, Le Parisien gazetesi de “Obama çifti kendilerini kendilerine sakladı" diyerek dalga geçti. Fransızların ünlü komedyeni Nicolas Canteloup ise Nicholas Sarkozy'nin Amerika'nın first lady'si Michelle Obama'dan bile 13.5 santim kısa olmasıyla dalga geçerek, “Sarkozy'nin artık uzun, yakışıklı ve zarif görünmek için çaba harcaması gerekmeyecek" dedi. The Times ile Daily Telegraph gazetelerinin haberlerine göre, Obama ile Sarkozy'nin arasına kara kedi girmesine Türkiye'nin AB üyeliği konusu ile Fransa Cumhurbaşkanı'nın yeni başkan hakkındaki sözleri neden oldu. The Times'a göre Sarkozy, Nisan ayında Londra'daki G-20 zirvesine katılan Obama için “tecrübesiz ve de bilgisiz" gibi sıfatlar kullanarak ilk soğukluk tohumlarını ekti. Daily Telegraph ise, Londra'da başlayan soğukluğun Obama'nın Türkiye'nin AB üyeliğine destek vermesine tepki gösteren Sarkozy'nin “Biz ABD'nin içişleri için yorum yapmıyoruz, o da AB'nin işlerine karışmasın" şeklindeki sözleriyle tırmandığını yazdı. Obama ve Sarkozy çifti bugün Normandiya'daki Caen'de sadece bir öğle yemeği ile yetinecek.
&&&
Akman Kendine Yakışanı Yapmalı" Bülent Arınç Deniz Feneri'nde yaşanan gelişmenin ardından ilk kez konuştu. Mal varlığına tedbir konulan RTÜK Başkanı Akman'ın üzerindeki baskı artıyor. Başbakan Yardımcısı Arınç, daha önce istifaya çağırdığı Akman'a yine aynı çağrıyı yaptı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, gazetecilerin Deniz Feneri davasında RTÜK Başkanı Zahid Akman'ın mal varlığına tedbir konulmasıyla ilgili sorularını yanıtladı. Arınç gazetecilere şunları söyledi: "Deniz Feneri'nin Almanya'da mahkumiyetle sonuçlanan davasının Türkiye'de bağlantısı olduğu iddiasıyla Türkiye'de bazı kişilerle ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın bir soruşturma başlattığını biliyoruz. Bu soruşturma kapsamında söylediğim olay gerçekleşmiş. Bu tamamen yargı süreciyle ilgili bir konudur. Yargı süreci dilerim ki en kısa zamanda ve en güzel şekilde sonuçlanır. Sonuçlanan ve ortaya çıkan durum karşısında da biz Almanya'daki Deniz Feneri davasının, Türkiye ile ilgisi ve bağlantısı olup olmadığını öğreneceğiz. Bunu gerçekten bekliyoruz. Kamuoyu da bekliyor. Bu olay sebebiyle bir yargı kararına ihtiyacımız var. Onun da en adil şekilde gerçekleştirilmesini ümit ediyoruz." Zahid Akman ile ilgili sözlerinin daha sonra Akman tarafından farklı şekilde kamuoyuna yansıtıldığını belirten Arınç, kendisinin de daha sonra bu açıklamaya cevap verdiğini söyledi. Arınç, şöyle konuştu: "Ben daha önceki konuşmamı tekrarladım. Bu doğru olandır. Bir başkasının bunu başka türlü söylemesi veya tekzip etmesi, beni ilgilendirmez. Ben söylediğimin ne olduğunu biliyorum. Bunu tekrar açıklıkla ifade etmiş olayım. Dolayısıyla bu yargı süreci içinde RTÜK Başkanı konumunda bulunan Sayın Zahid Akman'ın benim söylediğim söz çerçevesinde belki ondan daha farklı olarak gelişen durum karşısında bir an önce kendisine yakışanı yapması lazım. Maalesef benim sözlerim karşısında bazı gazetelerde köşe yazarları, bazı televizyonlarda yorumcular, ya bilmiyorlar cehaletlerinden ya gafletinden olayı çarpıtmaya çalışıyorlar. Bir defa Zahid Akman benim bürokratım değil. Atamasını ben yapmadım. Sayın Başbakan da yapmadı. Hükümetimiz de yapmadı. Dolayısıyla gerektiği zaman onu görevden almak, imkanına sahip değilim. Sayın CHP milletvekilleri bunu bilmiyorlarsa şunu yapabilirler, bir kanun değişikliği ile 'RTÜK üyeliklerine Bakanlar Kurulu tarafından atama yapılması gerekir. Meclis atama yapmasın' diyorlarsa ben bunu saygıyla karşılarım. Bunun gereği yapılır. Ondan sonra da atamasını yaptığımız insanları gerektiğinde nasıl görevden alabileceğimizi herkes görmüş olur. RTÜK üyeliklerine seçim TBMM tarafından yapılmaktadır. Ne benim ne Sayın Başbakanın ne Akman ne de bir başkasını doğrudan görevden alması mümkün değildir." Başbakan Yardımcısı Arınç, şöyle devam etti: "AK Parti'nin alnı açıktır. AK Parti, Türkiye dışında hiçbir kurum ve kuruluştan bir kuruş para temin etmez ve etmemiştir. Dışarıdan ne paraya ihtiyacımız var ne de böyle bir saçmalığı yapacak akılsızlığımız var." Arınç, "Deniz Feneri olayıyla, Deniz Feneri bağlantısı iddia edilen Zahid Akman ismiyle ilgili bugüne kadar çok şey söyledim. Bunlara ilave edilecek bir konu yok. Ben şu açıdan meseleye bakıyorum. Bu olaylarla ilgili olarak ne Adalet ve Kalkınma Partisi ne de onun mensuplarını izan eden hiçbir olay ve gelişme yok" dedi.

3 Haziran 2009 Çarşamba

AKP MAYINA BASTI.AYAĞINI KALDIRAMIYOR

Hiç kimse konuşmasın komutanım.

Konuşanlar konuşmuş, talimatlar verilmiş.

Ne konuşursan konuş nafile.

Aslında yasa tasarısından çoktan vazgeçti. Bu gün Meclistv’yi izleyenler, gerek katılımdan, gerekse sorulara verilen cevaplardan bunu görebilirlerdi.

AKP mayına bastı ve şimdi ayağını kaldıramıyor.

Başbakan Erdoğan dün AKP grup toplantısında yaptığı konuşmada, "Bana beş-altı tabur verseler mayını bir mevsimde temizler, teslim ederim" diyen emekli Albay Kemal Güner´e sert yanıt verdi.

Diyarbakır´daki 7. Kolordu İstihkâm Tabur Komutanı emekli Albay Kemal Güner´e "Emekli olmuşsun otur kenarda" diyen Erdoğan´a cevap hemen geldi. Suriye sınırına 1956´da ilk mayını yerleştiren Güner, "Başbakan rütbemi iyi öğrenememiş, albay rütbesiyle emekli oldum" diyerek, şöyle konuştu: ´Vatanı için görev yapan herkesin bu ülkede emekli olduktan sonra da konuşmaya hakkı vardır. Başbakan ulemaya danışmayı sever, bu işin de uleması benim. Mayını döşeyen de haritayı hazırlayan da bizleriz, bize danışması gerekirdi. Biz döşenen her mayının krokisini muntazam bir şekilde tuttuk. Bu haritalar Genel Kurmay ve 7. Kolordu´da mevcuttur. Bu krokilere göre mayınlar gelişen teknoloji ile uzmanlar tarafından rahatlıkla temizlenir. Söz konusu toprakların çok verimli. 56-58 yılları arasında bütün sınıra 7. Kolordu 1. ve 2. istihkam taburu mayın döşedi. Ben Cizre-Nusaybin arasında görev yaptım. İlk mayını toprağa ben yerleştirdim, araziyi karış karış bilirim. Sınıra paralel olarak 3´er sıra halinde iki adım aralıkla mayın döşemesi yaptık. Bu sıraların arkasında 20 metre güvenlik alanı bıraktık ve daha sonra da tel örgü ile mayınlı bölgeyi ayırdık. Aslında 216 bin dönüm alanın yarısı mayınsız güvenlik bölgesidir.

31 Mayıs 2009 Pazar

KANKİ AKP'Yİ UYARIYOR :"BEYGİRİ DOĞRU YERE BAĞLA"

Bu mayınlar birilerinin başını yiyecek.

Ona rağmen bu ısrar nedir? Sizce.

Üstelik TC’nin kuruluş felsefesine “Irkçılık” dedirtecek kadar önemli mi bu?

Gemileri yaktıracak kadar.

AKP Siyonistlere verdiği sözden dönemiyor?

Ama neden?

İşte bütün mesele bu sorunun cevabında.

İsrail’in elinde AKP’yi böylesine korkutan ne var?

Uçak alacak parayı bulanlar, daha az bir parayla burayı kendi temizleyecekken, böylesine stratejik bölgeyi ısrarla neden başka bir ülkeye yarım asır verme telaşında?

Halkı birbirine düşürme pahasına,”36 etnik grup var”diyen başbakandan bu kez de bu kelimeler çıkıyorsa; bu mayınlar fena patlar arkadaş.

Sesi de taaa ABD den duyulur.

Kankiler uyarıyor.

Ama kankinin de bilmedikleri var.

Görünen o.

ATI DOĞRU YERE BAĞLAMAK…

Fehmi Koru

31 Mayıs 2009

Türkiye mayınlardan kurtulmaya çalışırken iktidar partisi kendisini mayınlı araziye düşürdü.

Yasalaştırılmaya çalışılan tasarı aynen geçerse siyaset alanında patlamaya hazır mayınların etkisi dünyanın dört bir tarafında hissedilebilir. Yarım yüzyıldır Suriye sınırında gömülü mayınların patlamasından endişe eden iktidar, şu sıralarda dikkatini daha fazla siyaset alanında patlayabilecek mayınlara verse iyi olacak...

Mayınlarla ilgili düzenlemeyi Meclis'ten Komisyon'a geri çektiğini sanıyorduk iktidarın, hayır öyle değilmiş; önümüzdeki hafta başında aynı haliyle yeniden Meclis'te görüşülecekmiş... İktidarın tek vaat ettiği, arada muhalefetin 'haklı' gibi görünen görüşlerini dinlemek... Yaratılacak hay-huydan istifade ile var olan metnin zorlaya zorlaya Meclis'ten geçirilmesi hedefleniyor, bu besbelli...

Elbette iktidardır ve bunu yapabilecek çoğunluğu vardır. Ancak çoğunluğuna güvenerek ve çoğunluğu oluşturan bireylerin iradelerini hiçe sayarak yapılacak bir zorlamanın ciddi sonuçları da olabilir. Politikacıların iradelerini hiçe sayan bir davranış politik bir davranış tarzı değildir çünkü...

Ak Parti yönetimi, hükümet ve Başbakan Tayyip Erdoğan, 'mayın' konusunda, atı arabanın arkasına koştuklarını artık görmeli...

Meclis'in gündeminde olan ve iktidar partisinin zorladığı metin neyi öngörüyor: 50 yıl öncesinde Suriye sınırına gömülmüş olan mayınların kaldırılmasını ve temizlenen toprakların tarım arazisi haline getirilmesini... Bunun için tek bir ihale açılacak ve üstlenen şirket mayınları temizledikten sonra elde edilecek tarım arazisini 44 yıla kadar bir süre için kullanabilecek...

Bu, atı arabanın arkasına bağlama yöntemidir. Ters bir yöntemdir.

Terslik şurada: İhaleye katılacak mayın temizleme konusunda uzman 'yabancı' şirketlerin hiçbiri tarımla ilgili değil; işi üstlendikten sonra toprakları ya başka birilerine kiralayacak, ya da kendileri kullanacaksa bu işi en başından öğrenmek zorunda kalacaklar...

Mayın temizleme işiyle tarımcılık yapma işi illâ tek bir şirkete ihale edilsin isteniyorsa, ihaleye mayın temizlemede uzman şirketler değil tarım alanı işletmecileri katılabilmeli... İhaleyi kazanan tarımda uzman şirketler, kullanacakları toprakların en verimli halde ellerine geçmesi için gereken titizliği gösterecekler ve mayın temizleme işini teslim edecekleri şirketleri bu gözle seçeceklerdir...

Atı arabanın önüne bağladığınızda açılacak ihale sürecine eskisi kadar itiraz olmayacaktır.

En doğrusu ise, Ak Parti milletvekillerinin çoğunun da katıldığını bildiğimiz iki süreci birbirinden ayırma yöntemidir. Mayınları temizlemek için açılacak ihaleyi alan şirket işini tamamladıktan sonra elde edilen arazi o zamanın şartlarına göre değerlendirilebilir. Arazi topluca tek bir şirkete tahsis edilebildiği veya birkaç parçaya bölünerek şirketler arasında paylaştırılabildiği gibi, topraksız köylüye de verilebilir.

Birbiriyle hiç ilgisi bulunmayan iki farklı işin tek bir şirkete verilmek istenmesi, ihaleyle bile yapılacak olsa, akılları karıştırır. Tıpkı bugün olduğu gibi...

İki ülke arasındaki mayınlı araziden söz ediyoruz. Mayınlar kalktığında olağanüstü verimli olabilecek bakir toprakların tarıma açılması herkesin gözünün bu konuya yoğunlaşmasına sebep oluyor. Kafa karışıklığının en önemli sebebi de böyle bir toprağa bir üçüncü devletin özel ilgi gösterdiği iddiası; savunma sanayii alanında uzman bu kadar şirketimiz varken neden başka ülkelere gerdan kıralım ki?

Tasarı Komisyon'a çekilmeli ve kamuoyunun hassasiyet gösterdiği konular göz önünde tutularak gerekli değişiklikler sağlandıktan sonra yeniden Genel Kurul'a getirilmelidir.

VUR-KAÇTA NELER GİTTİ?


Kısaca Selçuk Ayhan şunu soruyor?
Çok fazla yapılan bir oyuna değiniyor.
İptal edileceğini biline biline çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesinden iptaline kadar uygulamasında neler gitti? Bunu soruyor.
Dikkat edin. Bu devamlı AKP tarafından yapılan bir olay.
İptali kesin bile olsa kanun çıkarılıyor. Kanunun iptaline kadar malı götüren götürüyor.
Tam bir vur-kaç tekniği.
Biz iptal edildi diye sevinirken adamlar zaten amaçladığını elde etmiş oluyor.
İşte bu olayda tam bu.

CHP'li Ayhan'dan maden sorusu

CHP İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'a Maden Yasası'nın ve "Madencilik Faaliyetlerine İzin Yönetmeliği"nin yürürlüğe girdiği tarihten Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararına kadar geçen sürede askeri yasak ve güvenlik bölgelerinde verilen maden arama ruhsatı izinlerini sordu.
Ankara- CHP İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan, Meclis Başkanlığı'na sunduğu soru önergesinde, Anayasa Mahkemesi'nin 15 Ocak 2009 tarihinde verdiği kararla "Orman ve ağaçlandırma alanları, özel çevre koruma bölgeleri, milli parklar, sit alanları, tarım ve mera alanları, kıyı ve sahil şeritleri, su havzaları ve su kaynakları, turizm gelişim ve koruma bölgeleri, askeri yasak bölgeler ve diğer doğal ve kültürel zenginliklerin bulunduğu alanları yüzde 2 vergi karşılığında yabancı sermayeli şirketlere ve yerli şirketlere" açan Maden Yasası'nın 7'nci maddesini iptal ettiğini hatırlattı.
Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı ve Danıştay 8'nci Dairesi'nin 15 Mayıs 2009 tarihli iptal kararıyla 21 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Madencilik Faaliyetlerine İzin Yönetmeliği'nin yasal dayanağının ortadan kalktığını belirten Ayhan, Enerji Bakanı Yıldız'a, yasa ve yönetmeliğin çıktığı tarihten iptal kararlarına kadar geçen sürede "orman, özel çevre, milli parklar, tarım alanları, mera alanları, su havzaları, sulak alanlar, kıyı alanları, sahil şeritleri,kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri ile askeri yasak ve güvenlik bölgelerinde verilen maden arama ruhsatı izinleri"ni sordu.
Selçuk Ayhan Bakan Yıldız'a şu soruları yöneltti: "Madencilik Faaliyetleri ile Bozulan Arazilerin Doğaya Yeniden Kazandırılması Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda, faaliyette bulunduğu bölgeleri çevre ile uyumlu hale getirmediği belirlenen şirketler var mıdır? Varsa sayıları ve isimleri nedir? Yönetmelik hükümlerini yerine getirmeyen şirketler hakkında hükümetinizce ne tür yaptırımlar uygulanmaktadır? Madencilik Faaliyetlerine izin yönetmeliği 2005 yılında yürürlüğe girerken, Madencilik Faaliyetleri ile Bozulan Arazilerin Doğaya Yeniden Kazandırılması yönetmeliğinin yürürlüğünün 2.5 yıl geciktirilmesinin nedeni nedir?Bergama Ovacık Altın Madeni, Kışladağ, Efem Çukuru, Artvin Cerattepe, Kaz Dağları ve diğer alanlarda yürütülen madencilik faaliyetlerinin durdurulması ve izinlerinin iptal edilmesi konusunda bakanlığınızca bir çalışma başlatılmış mıdır?"
31 Mayıs 2009-cumhuriyet’in haberi

YÜRÜ BE ADAMIM KİM TUTAR SENİ-yorumsuz-

Türk milletine hakarettir

MHP´li Oktay Vural, "Başbakanın ´etnik kimlikleri kovduk´ifadesi, Türk milletine yönelik bühtandır, hakarettir. Bu millet, tarihin hiçbir yerinde ırkçı olmamıştır" dedi MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan´ın mayın temizliği ile etnik temizliği birbirine karıştırdığını belirterek, konunun birbiriyle bağdaştırılmasının hayret verici olduğunu söyledi. Vural, Parlamentoda düzenlediği basın toplantısında, Başbakanın "bu topraklarda etnik temizlik yapıldığı" şeklindeki açıklamalarını sert bir dille eleştirdi. Vural, şunları söyledi. Pamuk gibi konuştu "Sayın Başbakanın ´etnik kimlikleri kovduk´ifadesi, Türk milletine yönelik bühtandır, hakarettir. Bu millet, tarihin hiçbir yerinde ırkçı olmamıştır. Bir tarafta bu milleti 36 etnik gruba böleceksiniz, sonra da diyeceksiniz ki etnik kimlikleri kovduk. O zaman sorarlar sana, bu etnik kimlikleri sayıyorsun da hani sen bunları kovmuştun diye. Başbakan neyin özlemi içindedir, ben bunun açıklanmasını istiyorum. Kurtuluş Savaşı´ndan önceki Sevr dönemi özleminde misiniz? Lozan Andlaşması´nın imzalanmamış olmamasını mı arzu ediyorsunuz, doğrusu hayretler içindeyim. Büyük Ermenistan kurmak amacıyla Van´ı, Erzurum´u yakanlara tedbir olarak alınan önlemleri adeta bir etnik temizlik yapılmış gibi sunmak kimlerin ekmeğine yağ sürüyor. Türkiye Cumhuriyeti içinde Rum, Ermeni vatandaşlarımız vardır. Bunlar bizim zenginliğimizdir. Sayın Başbakan maalesef Orhan Pamuk gibi konuşmuştur. Bir mayın temizlemek için milleti kötülemeye değmez." Mayın temizleme konusuna da değinen Vural, Başbakan Erdoğan´ın, kendilerini etnik temizlik yapmakla ve ırkçılıkla suçladığını kaydetti. Vural, "Bu toprakları, biz işleyemeyecek miyiz Sayın Başbakan? İşleyemeyecek duruma, aciz duruma düşürdünüz.

Bu ülkenin insanları bu toprakları işletemeyecek mi? Bunun için yap-işlet-devret mi gerekiyor. Başbakanın bu düşüncesi Türk milletini dışlayan, Türk milletini kendi topraklarını işlemesini istemeyen ayrılıkçı, bölücü, ırkçı bir yaklaşım tarzının tezahürüdür" diye konuştu. Türkiye faşist bir devlet midir? CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan´ın, "Yıllarca bu ülkede bir şeyler yapıldı. Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Acaba kazandık mı? Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi" sözlerini, soru önergesiyle Meclis gündemine taşıdı.

Başbakan Erdoğan´ın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığına soru önergesi sunan Arıtman, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, hangi tarihlerde, hangi etnik kimlikteki vatandaşlarını kovduğunun açıklanmasını istedi. Kaç kişi kovulmuştur CHP´li Canan Arıtman, şunları kaydetti: "Bu kovma işlemleri, hangi gerekçelerle yapılmıştır? Hangi etkin kimlikten kaç kişi kovulmuştur? Cumhuriyet tarihi boyunca Türk kökenli kaç vatandaşımız ülkemizi terk etmiştir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti faşist bir devlet midir?"

Namusun ticareti olur mu?

CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman Başbakan Erdoğan´a “Sınır namussa, namusun ticareti olur mu?” diye sordu.
CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, Başbakan Erdoğan’ın yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde “Sınır namussa, namusun ticareti olur mu?” diye sordu. Arıtman, önergesinde Başbakan Erdoğan’a “62 milyon dolara mal olan üçüncü uçağınızı almaktan vazgeçerek bu kaynakla sınırdaki mayınların, sınır topraklarımızı yabancı şirketlere vermeden temizlenmesini sağlamayı düşünür müsünüz?”
Meclis'te şeriatçı dergi skandalı
TBMM'de milletvekili odalarına "ücretsiz" dağıtılan "Tohum" adlı dergide, CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman "fahişe gibi giyinmekle" suçlandı. TBMM Başkanı Köksal Toptan 'a mektupla şikâyette bulunan Arıtman, dinci basının sürekli kendisini hedef gösterdiğine dikkat çekerek "Bu tür yayınların Meclis'te dağıtılması için özel olarak imkân mı tanınıyor" sorusunu yöneltti. http://haber.mynet.com/detail_news/?type=Politics&id=X1209804428609&date=03Mayis2008 Kimin ne olduğu çok açık ortada Canan Hanım. Halk sizin ne kadar cesur bir Türk kadını olduğunuzu biliyor. Size bu yakıştırmaları yapan şerefsizlerin kimlerin oyuncağı olduğunuda. Erkek geçinenlerin sizin cesur adımlarınız karşısında yanınızda olamadığını ve tırsıp karşınızda durduğunu da gördü bu halk.

"KÖKENİ ERMENİ" DAVASINI CANAN ARITMAN KAZANDI

Gül'ün anne tarafından Ermeni olduğunu iddia etmişti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dayısı Ahmet Satoğlu’nun “ailesinin etnik kökeninin Ermeni olduğu” şeklindeki iddiası nedeniyle CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman aleyhine açtığı 40 bin TL’lik manevi tazminat davası, Arıtman lehine sonuçlandı. Arıtman yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dayısı Ahmet Satoğlu’nun, ailesinin etnik kökeninin Ermeni olduğu savı nedeniyle aleyhine açtığı 40 bin TL’lik manevi tazminat davasının bugün yapılan duruşmayla lehine sonuçlandığını bildirdi. Arıtman’ın avukatı Rezzan Aydınoğlu ise ANKA’ya yaptığı açıklamada, davacının Gül’ün dayısı olduğunu, yasaların “yansıma yoluyla manevi tazminatı öngörmediğini" belirtti. Bu nedenle davanın tümünün reddedildiğini kaydeden Aydınoğlu, dava muhatabının ancak Cumhurbaşkanı Gül’ün annesi olabileceğini vurguladı. -İMZA KAMPANYASI İLE BAŞLADI- CHP İzmir Milletvekili Arıtman, bir grup aydının Ermeni soykırımı iddiası nedeniyle “Ermeniler’den özür diliyoruz” kampanyası başlatmasının ardından, Cumhurbaşkanı Gül’ün de bu kampanyaya destek verici sözlerinin üzerine, Gül’ün anne tarafından etnik kökeninin Ermeni olduğunu öne sürmüştü. Arıtman’ın bu iddiaları üzerine, Cumhurbaşkanı Gül’ün önce kendisi 1 TL’lik, ardından da dayısı Ahmet Satoğlu, Arıtman aleyhine 40 bin TL’lik tazminat davası açmıştı. Gül, tazminat davasını kazanmıştı. 26/5/2009 VATAN GAZETESİ