16 Nisan 2011 Cumartesi

GENÇLERİN GELECEĞİNİ ŞİFRELERSENİZ 
Yandaş medya bile vermek zorunda kaldı.
Öğrenciler ayakta.Yandaş-yanaşma medya puntoları küçülttükçe biz büyüteceğiz. 
Yeni-şafak-yeni-Asya veremedi.





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

14 Nisan 2011 Perşembe

CİA'NIN ŞİFRELERİ 
(ARŞİVİNİZDE SAKLAYIN)

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
HAÇLIYA VEFA BORCU



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

İDO’NUN BİR ORTAĞI ‘EVANGELİST’ ÇIKTI!


Kabotaj Kanunu’na göre Türk karasularında her türlü taşımacılık hakkı Türk vatandaşlarının aitken, İDO’nun yüzde 30’una sahip olan İskoçyalı Brian Souter’ın ABD 
merkezli uluslar arası Evangelist Hristiyan tarikatı Nazarene Kilisesi’nin önde gelen üyesi olduğu ortaya çıktı. Evangelistler en aktif misyoner gruplarından biri..
İDO'YA EVANGELİST ORTAK İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş, yüzde 30’u ABD merkezli uluslararası Evangelist Hıristiyan tarikatı Nazarene Kilisesi’nin önde gelen üyelerinden İskoçyalı Brian Souter’in sahibi olduğu şirketler topluluğuna ihale edildi

Haber :  Salim YAVAŞOĞLU-yençağ
Kabotaj Kanunu’na göre karasularımızda her türlü yük, yolcu taşımacılığı ve balıkçılık gibi faaliyetler yalnızca Türk vatandaşlarına tanınmışken İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş (İDO), yüzde 30’u yabancı olan bir şirketler topluluğuna satıldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen  İDO’nun özelleştirilme ihalesini 861 milyon dolarla Tepe-Akfen-Souter-Sera Gayrimenkul Yatırım Konsorsiyumu kazandı. Konsorsiyumda Sera’nın yüzde 10, diğerlerinin ise yüzde 30 payı var. 

Tutucu bir Hıristiyan
Grupta yüzde 30 pay sahibi olan  Souter Investment, bir İngiliz şirketi. Sahibi ise İngiltere’nin ikinci büyük toplu taşıma şirketlerinden Stagecoach’nin ortaklarından İskoçyalı Brian Souter. Otobüs firması olarak işe başlayan Stagecoachi, daha sonra tren vagonları da işletmeye başladı. Aralarında İngiltere, Kanada ve ABD’nin de bulunduğu bir çok ülkede faaliyet gösteren bir ulaştırma şirketi. Şu anda 200 işkolunda yatırımı bulunuyor. Brian Souter, çok tutucu bir Hıristiyan olmasıyla tanınıyor. Aynı zamanda uluslar arası Evangelist Hıristiyan Tarikatı Nazarene Kilisesi’nin de önde gelen üyesi. 

Milyar dolarlık cemaat
Dünyanın bir çok yerinde örgütlü olan Evangelik Nazarene Kilisesi cemaatinin bugün 2 milyonu aşkın üyesi bulunuyor. Misyonerlik faaliyetlerinde dünyanın en önde gelen cemaati, eğitim faaliyetlerine büyük önem veriyor. 35 ülkede 54 yüksekokulu finanse ediyor. Kilisenin, 2010 yılı harcaması 898 milyon dolar. Cemaat, ilk olarak ABD’de 1895 yılında Dr. Phineas Brese tarafından Los Angeles’te bir kilisede oluşturulmuş. Bugün, Türkiye de dahil olmak üzere Latin Amerika’dan-Güneydoğu Asya, Avrupa’dan-Afrika’ya her yerde kiliseleri bulunuyor.

Yunan Kilisesi pazarladı
Özelleştirme işlemlerini ise İstanbul büyükşehir Belediyesi tarafından görevlendirilen Finans Yatırım-ARUP yürüttü. Şirkete, 150 bin doların yanında satıştan prim de verilecek. Finansbank Yatırım Bankacılığı Genel Müdür Yardımcısı Saruhan Doğan, “ARUP işin denizcilik tarafı, biz de finansal kısmı ile ilgileniyoruz” açıklamasını yapmıştı. ARUP, uluslararası faaliyet gösteren bir İngiliz şirketi. Özelleştirmeyle yetkili olan Finans Yatırım ise Türkiye’de kurulmuş menkul değerler işi yapan bir anonim şirket. Bu şirketiin 5 ortağından biri hakim ortağı Yunanistan Milli Bankası (NBG) olan Finansbank. Diğerleri ise doğrudan Yunan kuruluşları. 

Yüzde 99.60’ı Yunan’ın 
Finansbank’ın ortakları arasında bulunun Yunanistan Milli Bankası’nın en önemli ortaklarından biri ise Yunanistan Ortodoks Kilisesi. Finans Yatırım’ın bir Türk denetim firması tarafından hazırlanan Haziran 2010 tarihinde sona eren döneme ait bağımsız denetim raporunda konu şöyle tespit edilmiş: “Ana hissedar, şirketin hisselerinin yüzde 99.60’ını elinde bulunduran Finansbankası A.Ş. olup şirketin nihai hissedarı ise National Bank of Greece S.A. dir (NBG).” National Bank of Greece (NBG) ise Yunanistan Milli Bankasıdır. Bu bankanın ortaklarından biri de Yunanistan Ortodoks Kilisesi’dir.  
YILDA 120 MİLYON YOLCU TAŞIYOR Dünyanın en büyük deniz taşımacılık şirketlerinden biri olan İDO, 1987 yılında kuruldu. İDO, 18 hatta, 25 deniz otobüsü, 10 hızlı feribot, 17 arabalı vapur ile 36 iskelede hizmet veriyor. İstanbul’daki şehir hatları vapurlar ise İDO’ya ait değil. Eylül 2010’da 34 adet yolcu vapuru ve 49 şehir hatları iskelesi, İBB iştiraki olarak kurulan İstanbul Şehir Hatları Turizm’e devredilmişti. 2010 yılında 7 milyon araç ve 100 milyon yolcu taşıdı. Geçen yıl 371 milyon lira ciro elde eden şirketin, bu yılki ciro hedefi 380 milyon lira. İDO özelleştirilmesiyle yılda 400 milyon lira ciro yapan bir şirket elden çıktı. Bu yıl 71 milyon lira net kar bekleniyor. Gelire oranı yüzde 17.5.  Bu deniz altyapısı üzerinde 19 hatta 31 noktaya ulaşım yapılıyor. Kabotaj Kanunu gereği yabancıların hâkim ortak olarak giremedikleri iç sulardaki taşımacılıkta, alıcı şirket önemli bir imtiyaza da sahip olacak. Muhtemelen ihale şartnamesinde aynı hatlarda başka bir şirketin taşıma yapması ile ilgili kısıtlamalar olabilecek. Daha önce İDO’ya devredilen 34 adet yolcu vapuru ve 49 şehir hatları iskelesi, Eylül 2010’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştirakı ele kurulan İstanbul Şehir Hatları Turizm San. ve Tic. AŞ ’ye devredilmiştir. 

YAHUDİ EGEMENLİĞİ İ İÇİN DESTEK VERİYORLAR Evangelizm, Kutsal Kitap’a dönmek veya yönelmek anlamına gelmektedir. Genel anlamıyla İncil hakkında vaaz vermektir. İsa üzerinde yoğunlaşan bu vaazların amacı Hıristiyan olmayanları bu dine davet etmektir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört İncil’in her birine “Evanjel” denir. Yunanca “iyi haber” ya da “genel olarak kabul edilen gerçek” anlamına gelen evangelion kelimesinden gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, İncil yazarlarına “Dört Evangelist” denmiştir.

Siyonizme bağlılıkları
Evangelizm, Amerika’daki Hıristiyan toplumun fundamantalist kanadını temsil etmektedir. Yahudilere ve Siyonizm’e olan bağlılıkları ise Evangelistleri diğer Hıristiyan topluluklardan ayıran en büyük özellikleri. Evangelistler, Eski Ahit’in; Yahudilerin ’Tanrı’nın Seçilmiş Halkı’, Kutsal Topraklar’ın Yahudilerin malı olduğu, Yahudilerin Mesih’in gelişi ile birlikte bir dünya egemenliğine ulaşacakları gibi kehanetlerini tamamen kabul ederler. Bu konuda kendilerine düşen en büyük misyonun ise Yahudilerin egemenliğine destek olmak olduğunu düşünürler. Evangelizmin aslı, Protestanlığa yani Martin Luther’e dayanır. Luther, Papa’ya, Vatikan’a karşı olarak kurduğu yeni kiliseye “Evangelist Kilise Hareketi” ismini vermişti. Papalığın yaptıklarına karşı çıktığı, protesto ettiği için bunlara “Protestan” denildi.

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

13 Nisan 2011 Çarşamba

T.S.K YA FETTULLAHÇI SIZMA

"YGS şifresinin nedeni..."

13 Nisan 2011 Çarşamba 19:20
Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, YGS’deki şifre olayının arkasındaki esas nedenin Harp Okullarını ele geçirmek olduğunu ileri sürdü.
Deniz Harp Okulu Komutanlığı görevini yürütürken, rütbesinde bekleme süresini doldurmasına rağmen 2010 Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantılarında terfi ettirilmemesine tepki göstererek istifa eden Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, memleketi Trabzon’dan yayın yapan bir internet sitesinde politik değerlendirmeler yazmaya başlamıştı. Ertürk, bugün ’Haber 61’ adlı internet sitesinde yayınlanan ’Bozacının şahidi şıracı’ başlıklı yazısında Yükseköğretime Geçiş Sınavı’ndaki (YGS) şifre skandalını değerlendirdi.
ÖSYM’nin sınav işinde bir dümen çevirdiği konusundaki kanaatinin yüksek olduğunu vurgulayan Türker Ertürk, "Bugüne kadar ne yaptılarsa bundan sonra da aynını yaparlar. Bunların ne yazık ki sicilleri bozuk. İki tür yöntemleri var; akılı ve zeki çocukları küçük yaşta zehirlemek ve onlar yönlendirerek devletin içinde yetkili yerlerde yuvalanmalarını sağlamak. Bu yöntemin en büyük dezavantajı uzun süre ve emek alması. Diğer yöntem ise, yeteneksiz ve niteliksiz taraftarlarına haksız rekabetle (kopya ve şifre) devlet içinde yuvalanma imkanı sağlayacak okullara giriş imkanı sağlamak. Konu yargıya intikal ettiği halde Sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız, ’İkna olduk’ diyorlar. Bu yargıyı etkilemek değil midir? Ben ise ikna olmadım. Bir dalga dubara çevrildiğine inanıyorum. Bunlar iktidara geldikten sonra tüm sınavlarda şaibe var.
Anımsayın geçen seneki KPSS sınavını. Ayrıca dün itibarıyla adaylara mektup gönderilmiş olup burada ’Bazı sorularda şifrelemeler var, sehven yapıldı’ deniliyormuş. Ben de diyorum ki, ’sizin siciliniz bozuk. Bu nedenle halk inanmıyor.’ Bu sehven sakın Tğm. Mehmet Ali Çelebi’nin telefonuna yüklenen terörist numaraları gibi kasten olmasın?" dedi.

HARP OKULU UYARISI

Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, Harp Okullarının da ÖSYM sınav sonuçlarına göre öğrenci aldığını hatırlatarak, "Bu şifre olayının arkasındaki esas nedenin bu okulları ele geçirmek olduğuna kesin olarak inanıyorum. Kara Harp Okulu için tehlike daha yakın, çünkü onlar ilk sınav neticelerine göre öğrenci alıyorlar. Bu nedenle eğer Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Ordusu olarak kalmak istiyorsak Genelkurmay Başkanlığı bu konuda derhal önlem almalı" ifadesini kullandı.




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

11 Nisan 2011 Pazartesi

ABDULLAH GÜL, GÜÇSÜZ ORDU İSTİYOR!

Önce gazete haberini okuyalım:[1]
“Ülkeyi güçlü yapan o ülkenin Silahlı Kuvvetleri değildir. Bir ülkeyi güçlü yapan o ülkenin politik, siyasi yapısıdır.”

Abdullah Gül, doğru mu söylüyor?
Somut verileri görelim.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’nün 2010 Yıllığı’na bakalım.
2009 yılı tüm dünyada askeri harcamaların tutarı:  1 trilyon 531 milyar dolar.
Askeri harcamalarda dünyada ilk 15 sırayı şu devletler oluşturuyor:

1.     Amerika Birleşik Devletleri: 661 milyar dolar.
2.     Çin: 100 milyar dolar.
3.     Fransa: 63 milyar 900 milyon dolar.
4.     Britanya: 58 milyar 300 milyon dolar.
5.     Rusya: 53 milyar 300 milyon dolar.
6.     Japonya: 51 milyar dolar.
7.     Almanya: 45 milyar 600 milyon dolar.
8.     Suudi Arabistan: 41 milyar 300 milyon dolar.
9.     Hindistan: 36 milyar 300 milyon dolar.
10.                        İtalya: 35 milyar 800 milyon dolar.
11.                        Brezilya: 26 milyar 100 milyon dolar.
12.                        Güney Kore: 24 milyar 100 milyon dolar.
13.                        Kanada: 19 milyar 200 milyon dolar.
14.                        Avustralya: 19 milyar dolar.
15.                        İspanya: 18 milyar 300 milyon dolar.

Bir ülkeyi güçlü yapan o ülkenin silahlı kuvvetleri değil de politik, siyasi yapısıysa bu 15 devlet milyarlarca doları neden ordularının donanımına harcadılar?
ABD; Irak’a ve Afganistan’a silahlı kuvvetleriyle mi girdi yoksa politik, siyasi yapısıyla mı?
ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya birleşip Libya’ya askeri güçleriyle bomba yağdırmıyorlar da politik, siyasi çiçekler mi atıyorlar?
Günümüzde yeniden başlatılan Haçlı Seferleri, Hıristiyan silahlı kuvvetleriyle değil de politik, siyasi söylemlerle mi yürütülüyor?

60 yıl önce temelleri atılırken, Avrupa Birliği’nin en başta gelen hedeflerinden biri de, Avrupa devletlerinin birbirleriyle savaşına son vermekti.
Nitekim bu süre içinde Hıristiyan Avrupa devletleri birbirleriyle savaşmadılar.
Birlik olup Müslüman halklara saldırdılar, ama o ayrı bir konu!
Yukarıda sözünü ettiğim kaynaktan, AB’nin 27 ülkesinin 2009 yılında silahlı kuvvetlerine ne kadar para harcamış olduklarını hesapladım.  
27 üyeli AB devletinin 2009 yılı askeri harcamaları: 303 milyar 250 milyon dolar.
Eğer bu 27 ülke birbirleriyle savaşmayı düşünmüyorlarsa, neden tüm dünya askeri harcamalarının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan bu kadar parayı gözden çıkarıyorlar?

Ekonomik bunalımın AB ülkelerinde kasırga gibi estiğini biliyorsunuz.
Borç batağındaki 10 milyon nüfuslu Yunanistan bile 2009 yılında silahlı kuvvetleri için yaklaşık 14 milyar dolar harcamış.
Hani bu Yunanlıların ataları, antik çağın bilgeleriydi?
Bu ne biçim bilgelik, Abdullah Gül’ün bildiklerini bile bilmiyorlar!

Borç dilenen Portekiz’in 2009 yılı askeri harcamaları, yaklaşık 5 milyar dolar.
Abdullah Gül’e göre, ayranları yok içmeye dolarları var askerlerine saçmaya!

Kemerleri sıkınca yüz binlerce işçi yollara çıktı, ama İngiliz hükümeti 2009 yılında 58 milyar 300 milyon dolar ordusuna harcadı.
Bir daha ödül almaya gittiğinde, Abdullah Gül Londra’da hem İngiltere Kraliçesine hem de Başbakanına nasihat etmeli, paranızı ordunuz için harcamayın, sizi güçlü yapacak silahlı kuvvetleriniz değil, ülkenizin politik ve siyasi yapısıdır, demelidir. Gerçek dost, böyle günlerde belli olur!

Çocukları Londra caddelerinde dilenen, kanser hastalarına bakacak parası olmayan Polonya, ordusunun donanımı için 2009 yılında 10 milyar 800 milyon dolar harcamış.
Abdullah Gül’e göre, Polonyalılarda da akıl yok, ülkenin politik, siyasi yapısı güçlenmelerine yetecekken, tutup milyarlarca doları silahlı kuvvetlere harca!

Gençlerinin yarısı işsiz olan İspanya, tutuyor 2009 yılında 18 milyar 300 milyon dolar silahlı kuvvetlerine harcıyor!
Umarım Abdullah Gül tez zamanda İspanya’ya gider, altın değerindeki nasihatini matadorlara da verir!

Düşünüyorum da, Abdullah Gül bu altın değerindeki bilgiyi acaba nerede öğrendi?
İki yılını geçirdiği İngiltere’deki Exeter Üniversitesi’nde bu tür bilgileri öğrenecek türden bir eğitimden geçmiş olabilir mi, inanın bilmiyorum!

Ama şunu çok iyi biliyorum.
6 Ekim 2004 tarihinde Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye verdiği üç rapor çok ağır yaptırımlar öneriyordu. Bu önerilerden biri de, “MGK (Milli Güvenlik Kurulu)’nun yapısını değiştirin ve Silahlı Kuvvetlerin yetki ve etkisini azaltın” buyruğuydu.
17 Aralık 2004 tarihinde AB’nin başkenti Brüksel’de, AKP hükümetinin başı Recep Tayyip Erdoğan, çok ağır koşullar içeren bir anlaşmayı imzaladı ve bunun karşılığı olarak da Türkiye ile AB arasında 3 Ekim 2005 tarihinde ucu açık adaylık Müzakereleri başladı.
17 Aralık 2004 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye adına imzaladığı bu anlaşmada, çok açık ve net olarak yazılmıştı: ‘Türk Silahlı Kuvvetlerinin etki ve yetkisi azaltılacak.’
O tarihten bugüne kadar yaşananları gözünüzün önünden şöyle bir geçirin.
MGK’nın yapısı değiştirilmedi mi?
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta heyetinin yüzde 10’nu Silivri’de tutsak edilerek, kozmik odalarına girilip etki ve yetkisi azaltılmadı mı?
Tüm bunlar yavaş yavaş, daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemiyle, “sindire sindire” yapılmadı mı?
Abdullah Gül’ün, güçlü orduya gerek yok yollu söyleminden anlaşılmaktadır ki, işte şimdi AB isteğinin bütünüyle uygulanma zamanıdır. Sindirildiği ve etkisizleştirildiği sanılan Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni iç ve dış düşmanlarına karşı koruyup kollama görevini yerine getiremeyecek denli güçsüzleştirilecektir.

Adı, unvanı, makamı ve rütbesi ne olursa olsun, her kim ki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gücü, yetkisi ve etkisinin azaltılmasını ister, biliniz ki o kişi bizden değildir!

Yılmaz Dikbaş
8 Nisan 2011  




[1] “Bir ülkeyi güçlü kılan ordu değil, demokrasidir”, Taraf, 8 Nisan 2011 

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

10 Nisan 2011 Pazar

EMPERYALİST RÜZGÂR YÖN DEĞİŞTİRİYOR
AİDİYETSİZ YELKENLER AÇILIYOR
Bakın şimdi:
1)TÜSİAD toplantısında Cem Boyner:
“Tekrar ediyorum, Türkiye’nin insanlarının mutluluğu, onuru, haysiyeti, bir kısmının değil, tümünün birer birer, bu ülkenin bölünmesinden daha önemlidir diyebiliyorsanız, doğru yoldasınız, bu işin sonunda güzel bir şey çıkar?” diyor.


İsak Alaton Cem’i alnı kapağından şırrak diye öpüyor.

2)Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen "Barışı Kurmak" konferansına, DEP Eski
Milletvekili Leyla Zana'yla birlikte konuşmacı olarak işadamı
İshak Alaton katılıyor.
*"Kızım" diye hitap ettiği Eski Dep Milletvekili Leyla Zana kürsüye
geldiğinde nezaket gösterip önce oturmasını istiyor Alaton, Zana'nın da
jestine karşılık vermesi üzerine, sert bir el işaretiyle Zana'nın
oturmasını istiyor. Leyla 'da bu hareket üzerine önce oturunca solanda
gülüşmeler yaşanıyor.  

*İsak; referandum çağrısı yapıyor. Ne referandumu bu? Kürtlere ayrılmak istiyor musun? Referandumu. Ayrılmak isteyip istemedikleri bölge halkına sorulmalıymış.
"Her şeyden önce bölgeden ayrılmak istenilip istenilmediğini
belirleyecek geniş kapsamlı sosyal araştırmalar yaparak, gerçek istekleri
görmeliyiz. Kürtlerin gerçekten ayrılmak isteyip istemediklerini, hem
kendileri ve hem de biz Türkler görmüş olacağız. Bu bizi, şiddeti
kullananlar karşısında çok güçlü bir konuma getirecektir. Bunu yapan
ülkeler huzur içinde yaşamadıktadırlar. Mesela Kanada'daki Quebec
bölgesinde ayrılmak isteyenler azınlıkta kaldı". Ne kadar şeker değil mi? Biz savaş falan yaptık, hatta kaybettik, emperyalist güçler bize referandum yapın bakın bakalım bu insanlar sizle olmak istiyor mu? Diye soracağız. Bunu önerende “biz Türkler” diyen biri. Demokrasi yapıyor.

*Kuzey Irak’ın Türkiye’nin güneydoğusuna etkisi kaçınılmazmış.
*1984 beri Kürt sorunu silahla başarı elde etmiş artık siyasallaşmalı diyor kısaca.
"Irak'ta artık Saddam Hüseyin yok. Irak'taki Kürt
Topraklarında federal bir Kürt devleti kuruldu. Kürt sorununa hala şartlar
hiç değişmemiş gibi yaklaşıyoruz. Dünde yaşamaya devam ediyoruz ve inat
ediyoruz. Bugün yapacağımız hareket, Irak Kürdistan’ındaki kalkınma hamlesinin Güneydoğu'daki etkilerine bakmak olmalıdır. Bu etki kaçınılmaz. Bölge hızla değer kazanmakta. Bölgeyi Türk şirketleri kuruyor. Kendi bölgemizde hayvancılık ve tarımı yeniden inşaa etmeliyiz." Diyor sevgili İsak. Bütün bunarlı yapan ABD ve Akp olduğunu bilmezmiş gibi.

* “Tek başına hükümet iradesiyle değil, Ulusal bir uzlaşmayla
Öcalan'ın durumunun netleştirilmesi gerektiğini, "Kürtleri teskin edecekse Öcalan ev hapsi konumuna da geçirilebilir. Parlamentonun toplumu bu fikre hazırlayacak, toplumsal zemini hazırlaması gerekiyor. Bu toplumsal bir hazırlık icap ediyor" diyor.

*"Açıkça Kürt meselesinin bugün geldiği yere silahla ulaşıldı. Bunu da biliyorum. Ancak silah bundan daha fazlasını alamaz. Silahları bırakmak şart. Şiddet devam ettikçe, elde ettiklerini hızla kaybedecekleri ortadır" diyor.Teröre akıl ve yol gösteriyor sevgili İsak.

3) “TÜSİAD’ın Anayasa paketi çarkından sonra yazdığım yazılar üzerine işadamı İshak Alaton bir mail gönderdi… Sizlerle paylaşıyorum. Bu arada İshak Alaton, Taksim’deki sivil itaatsizlik eylemi çadırını ziyaret eden belki de ilk işadamı olacak. Onu da farklı kılan budur işte!” bu cümleler Balçiçek hanımın. Oradan öğreniyoruz ki bizim İsak sivil itaatsizlik çadırına da gitmiş yada gidecekmiş buda bir marifetmiş, ayrıcalıkmış Balçicek hanıma göre.
Bunlar alıntı; gelelim analizine:
Bizim İsak kafayı yedi, bunadı falan diyenler var. Değişik sitelerde bu tip yorumlar gördüm. İsak birincisi iş adamı, İsak ikincisi Yahudi kökenli Türk vatandaşı. Zaten konuşmasının arasında “biz Türkler” de diyor. Ticaret ve Yahudi kökenli olunca insan ve de yaşı kemale erince böyle oluyor. Sihirli cümle mi ne?
AİDİYET
Sevgili İsak’ta bu düşünceler yeni oluşmadı. Ülkenin kaymağını yerken sorun yok. Ama işler tersine döndüğünde, emperyalist rüzgâr yön değiştirdiğinde yelkenleri o yöne açmak gerek. Rüzgâra karşı direnmek ve yelkenlerden bir kaçını rüzgara feda etmek İsak’ta yok. Olması da beklenmiyor zaten.
Peki ben bu yazıyı neden yazdım?
İsak’a konuşmalarından dolayı gıcık kaptığım için mi?
Evet, gıcık kaptım.
Hatta İsak gibi kendini azınlık mantığından kurtaramamış, ulus olma bilincine ulaşmamış hiç kimseyi umursamadığım gibi İsak’ı da umursamıyorum.
Ama önemsediğim bir şey var.
Özetle:
Gemiyi ilkönce fareler terk eder. Hadi bu ağır oldu.
Depremden önce karıncalar yuvadan çıkar. Tusunami öncesi alarmlar çalar.
İşte İsak bana bunu hatırlatıyor.
Emperyalist rüzgâr yön değiştirdi. Ülkesine canı pahasına bağlı olan Türk ulusu, Türk halkının bunu görmesi için bu adamlara ihtiyaç var. Sakın ola bu düşüncelerin sadece sevgili ihtiyarımız İsak Alaton’a ait olduğunu düşünmeyiniz. Zararsız,şirin bir ihtiyarımızın düşünceleri değil bunlar.İsak sadece seçilmiş bir sözcü.
Emperyalist rüzgâr yön değiştirdi, aidiyetsiz alarmlar çalıyor.Olan budur.
Ne kadar sevimli değil mi?
Levent kalem
9 Nisan 2011                                   



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

8 Nisan 2011 Cuma

CUMHURİYET İÇİN GÜÇ BİRLİĞİ
Artık çok net anlaşılıyor.
Bu ülkede bir yerlere yükselmen için çok akıllı, çalışkan veya çok iyi milli duygulara sahip ve onurlu olmana gerek yok. Hatta konuşma özürlü, iki kelimeyi bir araya getiremeyen dangır dungur konuşan biri bile olsan sorun değil. ABD’ye ne kadar taviz verdiğin önemli olan. Birileri senin saçmalamalarını, hırsızlıklarını, cehaletini örter ve seni filozof, alim, vatanını düşünen demokrasi abidesi yapar. Öyle bir yapar ki siyah gözlükleri takıp  ve 20/25 kişilik korumanı yanına aldığında buna kendin bile inanırsın.
Ama kazara azıcık ucundan da olsa ABD çıkarlarına ters bir cümle sarf edersen, (ki sen muhtemelen bunun ABD çıkarlarına ters olduğunu bile bilmiyorsundur) ne İsviçre’deki 8 banka hesabın, ne eşinin senin hakkında söylediği “Allah’ı sever ama güvenmez” kalır deşifre edilmedik.
Birileri sana yolu gösterir. Yanlış yapmanı engeller. Kısaca sana ye iç, dünyayı gez, ama önünde yazılandan fazlasını konuşma der. İstersen dinleme.
Her kurumun başına getirdiğin abuk sabuk adamların kendini kralın kankisi gördüklerinden yolsuzluk mu yaptı, üniversite sorularına mod medyan mı uyguladı hiç karışma hiç canını sıkma Reis-i Cumhur hile olmadığına ikna olur,o olursa diğeri de olur,diğeri olursa diğerleri de olur.Sıkıysa savcılar olmasın.
Bunun adı yüksek;çok yüksek demokrasi.
Bunun adı yüksek demokrasi falan değil.
Bunun adı rezillik, bunun adı mandacılık.
Peki, Atatürk’ten buyana bu neden değişmiyor?
Değişmiyor çünkü mandacıları yerinden edenlerde mandacı.
Onlarda ABD’yi arkasına alarak diğerlerini yerinden ediyor ve bembeyaz bir sayfa ile yollarına devam ediyor.
AKP’yi eleştiriyoruz, yapılanlara kızıyoruz ama alternatifi gördüklerimizin ne kadar ABD’ci olduğuna bakmıyoruz. ABD gezilerinde ne tavizler verildiğine, kimlerle görüştüklerine aldırmıyoruz. Ve biri gidiyor biri geliyor, aynı tas aynı hamam.
İşte yine seçim arifesindeyiz ve yine ABD gezileri, Yahudi lobileriyle görüşmeler. Yine ABD yanlısı söylemler. Türkiye’de siyaset yapan bir adamın askerlik kısa olsun, yazın olsun gibi nasıl bir derdi olabilir. AKP bir aşama kaydetti. Bu zamana kadar verilen tavizlerin vaatlerin kat kat fazlasını verdi. Ne kadar kırmızıçizgi varsa darmadağın etti. Şimdi gelecekler buradan devam etmek zorunda. Kılıçtaroğlu’nunda TSK açılımı tamda bu.
Güzelde bir cümle yakaladı: “AKP ;Türk halkının ABD ile arasını açıyor.”
Bakalım ABD bunu yiyecek ve bayrağı teslim edecek mi?
Bu arada TSK demokrasicilik oynamaya devam ediyor. “Ben karışmam demokrasi var” diyor. Çünkü oda NATO’cu. Nato’dan çıkılabilir mi? Şimdilik düşünemiyor. Yada kendine güvenemiyor. Yoksa demokrasi falan hikâye. Tezkere çıkmadan Libya’ya gemi yollaması ve teskerenin yolda çıkmasının ne açıklaması olabilir. Libya kaçıyor mu da tezkereyi beklemeden yola çıkıyorsun.
TSK’dan demokrasi bekleyen sivil vatandaşlara küpe olsun bu cümleler. ABD öp şu siyasileri derse öper, sus derse susar. Ama bunu bilmeyen dangır dungur adamlar kameraların karşısına çıkıp “biz bu TSK ile iyi ki savaşa girmemişiz” türü alay edici söylemlere de bir cevap verir insan. Kalkın darbe yapın demiyoruz ki. Hepimiz askerlik yaptık, çoluğuna çocuğuna çürük alan bu adamlar dalga geçsin diye mi?
Kısacası bu çemberi kıracak bir siyasi oluşum gerekli. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Türkiye Cumhuriyeti’nde ABD mandacısı olmayan zihniyetlerinde olduğu, TBMM’ne girebildiği, parti olmasa bile halkın onları seçtiği görülmeli. Meclis kürsüsünden ABD’nin ülkemize attığı kazıklar, ABD’nin kulu olmuşların suratına haykırıldığında yüzlerinin alacağı şekil ve renk herkes tarafından görülmeli.
İşte o zaman Türkiye’de demokrasi adına bir açılım olur.
Cumhuriyet İçin Güç Birliğini destekliyorum.
L.kalem
8 Nisan 2011


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."