4 Ağustos 2010 Çarşamba

YENİ GDO LARIMIZ HAYIRLI OLSUN


Şekerpancarı üretimini sınırlayan arkadaşlar, genetiği değiştirilmiş şekerpancarı ithaline izin verdi.


Bakanlık'tan genetiği değiştirilmiş 25 ürüne ithalat izni
Daha önce sadece GDO'lu mısır ve soyaya izin veren Bilimsel Komite, aldığı son kararla GDO'lu şeker pancarı, maya, patates, pamuk, bakteri biyokütlesi ve kolzanın da ithalatına izin verdi


Böylece bugüne kadar Türkiye’ye genetiği değiştirilmiş 9 çeşit mısır, 3 çeşit soya, 3 çeşit kanola, 6 çeşit pamuk, 1 çeşit şekerpancarı, 1 çeşit maya, 1 çeşit patates, 1 çeşit bakteri biyokütlesi olmak üzere toplam 25 çeşit genetiği değiştirilmiş ürün ithalatına izin verildi.

Genetiği değiştirilmiş (GDO) 25 çeşit tarımsal ürünün ithalatına izin verildi. GDO Bilimsel Komite kararlarına göre bugüne kadar genetiği değiştirilmiş mısır, soya şekerpancarı, maya, patates, pamuk, bakteri biyokütlesi ve kolza(kanola)’nın toplam 25 çeşidine ithalat izni verildi.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, 26 Ekim 2009’da Resmi Gazete’de yayınlanan “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” ile GDO’ lu ürünlerin Türkiye’ye girişinin yasaklanacağı iddia edilmişti. Bakanlık önce 27 ürünü GDO analizine tabi tutulacağını açıklamış ancak tepkiler üzerine ve yeterli laboratuar altyapısı olmadığı için analize tabi tutulan ürün sayısı 9’a indirilmişti. Bu 9 üründen domates, papaya ve çeltik hariç diğer 6 ürünün ithalatına izin verildi. Analize tabi tutulacak listede yer almayan maya ve bakteri biyokütlesinin de ithal edilmesi dikkat çekiyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında yayınlanan Bilimsel Komite kararlarına göre bugüne kadar Türkiye’ye genetiği değiştirilmiş 9 çeşit mısır, 3 çeşit soya, 3 çeşit kolza (kanola), 6 çeşit pamuk, 1 çeşit şekerpancarı, 1 çeşit maya, 1 çeşit patates, 1 çeşit bakteri biyokütlesi olmak üzere toplam 25 çeşit ürünün girişine izin verildi.
GDO'lu pamuğa izin 

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında yayınlanan Bilimsel Komite’nin 3. ve 4. toplantısında alınan kararlara göre, Türkiye’ye ithalatına izin verilen “genetiği değiştirilmiş MON1445-2 pamuk, MON15985-7 pamuk, MON1445-2 x MON15985-7 melez pamuk çeşitlerinin yem, gıda (rafine yağ) ve pamuk lifi olarak kullanıldığında, mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” görüşüne yer verildi.

Aynı kararda MON531-6 kodlu pamuk, MON531-6XMON1445-2 kodlu pamuk, LLCotton 25 pamuk çeşidi için ise “Yem, gıda(rafine yağ) ve pamuk lifi olarak kullanıldığında herhangi bir risk oluşturmayacağı kanısına varılmıştır” denildi. Bu üç çeşit pamuk için “insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen etki oluşturmayacağı “ ibaresinin yer almaması dikkat çekiyor.
Gen kaçışına önlem talebi 

Bilimsel Komite kararlarında genetiği değiştirilmiş kolza (kanola) için gen kaçışı uyarısı yapıldı. Kararda GT 73 kolza,T45 kolza ve MS8 X RF hibrid kolza çeşidi için “yem, gıda (rafine yağ) olarak kullanıldığında mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir. Ancak, ülkemizde bu türün yabanileri bulunduğundan gen kaçışının önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınması önerilmektedir” görüşüne yer verildi.

Uzmanlara göre, genetiği değiştirilmiş organizmaların(GDO) çevre açısından en önemli riski gen kaçışıdır. Bugüne kadar yapılan araştırmalar özellikle kolzadan, şeker pancarından, mısırdan yabani akrabalarına gen geçişi olduğu tespit edildiği biliniyor. Genetiği değiştirilmiş bir ürün üretildiğinde bundan yabani akrabalarına gen geçişi olacağı için genetik kirliliğin olma olasılığı yükseliyor.

Bilimsel komitenin kolza için gen kaçışı uyarısı yapması Türkiye’ye ithal edilen kolza çeşitlerinin ekiminin de yapılacağı kuşkusunu doğuruyor.
GDO'lu şeker pancarı 

Bilimsel Komite kararı ile ilk kez genetiği değiştirilmiş şekerpancarı ithalatına da izin verildi. Kararda, “H7-1 şeker pancarı çeşidinin yem, gıda olarak kullanıldığında mevcut bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” denildi.

Şekerpancarı üretimini kota ile sınırlayan ve üreticileri alternatif ürünlerin üretilmesi için destek veren Türkiye’nin GDO’lu şekerpancarı ithal etmesi dikkat çekiyor.

Fast-food patatesi de GDO'lu 

İlk kez resmi olarak ithalatına izin verilen genetiği değiştirilmiş amilopektin patates çeşidi fast-food zincirlerinde kızartmalık patates olarak kullanılıyor. Bilimsel Komite, EH92-527-1 patates çeşidinin doğrudan gıda ve yem olarak kullanılmasının uygun olmayacağına karar verirken bu patates çeşidine ait ürünlerin yalnızca endüstri amaçlı (kağıt ve kimya) kullanılabileceği görüşüne vardı.
Listeden çıkarılan maya ve bakteriye izin 

Bilimsel Komite kararları arasında en çarpısı olanı ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın geçen yıl Kasım ayında analize tabi tuttuğu 27 ürün arasında yer alan ancak daha sonra listeden çıkardığı genetiği değiştirilmiş maya ve bakterinin de ithalatına izin verilmesi oldu. Bilimsel Komite, “genetik olarak değiştirilmiş ve kurutularak öldürülmüş bakteri biyokütlesi PL73’ün yem katkısı olarak kullanıldığında, eldeki bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” görüşü ile bu bakterinin ithalatına izin verdi.

“Genetik olarak değiştirilmiş, kontrollü ısı kullanılarak öldürülmüş MT 663/Pmt742 veya Pak729 maya biyokütlesi canlı GDO içermediğinden, yem katkısı olarak kullanıldığında, eldeki bilgiler ışığında insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” görüşünün yer aldığı Bilimsel komite kararı ile genetiği değiştirilmiş mayaya da ithalat izni verildi.

Daha önceki kararlarda genetiği değiştirilmiş 3 çeşit soya ve 9 çeşit mısır ithalatına izin verilmişti. Böylece Türkiye’ye bugüne kadar toplamda 25 çeşit GDO’lu ürünün girişine resmen izin verilmiş oldu.
Kararların dili tereddütlü 

GDO Bilimsel Komite kararlarında “mevcut bilgiler ışığında”, “insan ve hayvan sağlığı açısından istenmeyen bir etki oluşturmayacağı beklenmektedir” gibi kesin olmayan ifadelerin kullanılması dikkat çekiyor. Uzmanlar, Bilimsel Komite üyelerinin GDO’lu ürünlerin doğuracağı zararlar nedeniyle tüketicilerin hukuki yollara başvurmasından kaçınmak amacıyla kesin olmayan ifadeler kullandığına dikkat çekiyor.
Hani GDO yasaklanmıştı

“Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” yayınlandığında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve bakanlık bürokratları yaptıkları açıklamalarda bu yönetmelikle GDO’ lu ürün ithalatının yasaklandığını iddia etmişti.
İthal edilen GDO’lu ürün çeşitleri 
Ürün Çeşit sayısı 
Mısır 9
Pamuk 6
Soya 3
Kolza(kanola) 3
Şekerpancarı 1
Patates 1
Bakteri 1
Maya 1
Toplam 25

Tarım Bakanlığı’nın GDO analizi yaptığı ürünler 
-Mısır,
-Soya
-Kanola
-Pamuk
-Papaya
-Domates
-Şeker Pancarı
-Çeltik-Pirinç
-Patates


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

3 Ağustos 2010 Salı

ABD Genelkurmay Başkanı Mullen, Tahran’ın nükleer silah üretmesinin kabul edilemeyeceğini söyledi:
İran’a saldırı planı hazır
İran’ın nükleer faaliyetlerine yönelik her türlü seçeneğin masada olduğunu dile getiren Washington’dan bu kez askeri operasyona ilişkin bir planın hazır olduğu itirafı geldi. Mullen saldırının Ortadoğu’da yaratacağı etkiler açısından iyi bir fikir olmadığını da söyledi. İran’ın buna tepkisi ise “Yanıtımız sert olur” oldu.
Dış Haberler Servisi - ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral Michael Mullen, ABDnin İrana yönelik bir saldırı planı bulunduğunu, ancak buna karşın yine de askeri harekât seçeneğinin pek iyi bir fikir olmadığı görüşünde olduğunu söyledi.
NBC televizyonunun önceki gün yayımlanan Meet the Press” programında konuşan Mullen, İranın nükleer silah üretmesinin kabul edilemez bir durum olduğunu belirtti. Mullen, İranın nükleer silah edinmesinin engellenmesi yönünde askeri bir müdahaleye ihtiyaç durumunda saldırının bir seçenek olarak masada durduğunu ifade etti.
Bu aşamaya gelinmesi halinde ordunun elinde bir planın bulunduğunu belirten Mullen, ayrıntı vermekten kaçındı. Saldırı seçeneğinin kullanılmamasını umduğunu da söyleyen Mullen, buna karşın bunun herkes tarafından anlaşılması gereken önemli bir seçenek olduğunu vurguladı.
Mullen saldırının mı yoksa İranın nükleer silah elde etmesine izin vermenin mi daha riskli olacağını bilmediğini de dile getirdi. Mullen, Umarım uluslararası toplumun diplomatik çabaları ve yaptırım kararları İranı nükleer faaliyetlerinden vazgeçirir” ifadesini kullandı. Mullen, daha önceki açıklamalarında da İrana saldırının Ortadoğuda ciddi etkilerinin olacağını söylemişti. Mullenin Saldırı planımız var” yönündeki sözlerine İran Devrim Muhafızlarından Yanıtımız sert olur” tepkisi geldi.
‘Erkek erkeğe konuşalım’
İran Devrim Muhafızları Komutan Yardımcısı Yadullah Cevani, Amerikalıların küçük bir hatası, Basra Körfezinin güvenliğini zora sokar” dedi. Cevani,Basra Körfezi stratejik bir bölge. Bu bölgenin güvenliği tehlikeye sokulursa onlar da kaybeder, ayrıca yanıtımız da sert olur... Eğer ABD ve İsrail önemli değerlerimize karşı düşmanca uygulamalara başvurursa biz de kendimizi savunuruz” diye konuştu.
Öte yandan İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ABD Başkanı Barack Obama ile küresel konularla” ilgili olarak yüz yüze” görüşme önerisinde bulundu. Devlet televizyonundan yayımlanan konuşmasında Ahmedinejad, Eylülde BM Genel Kurulu toplantısına katılmak üzere New Yorka gideceğim. Obama ile medya önünde dünya sorunlarını rahatça konuşmak, kimin çözümlerinin daha iyi olduğunu görmek için yüz yüze, erkek erkeğe masaya oturmaya hazırız dedi.

Boğaz’ın altında dev nehir

Karadeniz’in altında bulunan dünyanın tek aktif sualtı nehri, dünyadakilerin tersi yönünde akıyor. İstanbul Boğazı’nın altından giden ve yer yer 800 metre genişliğe ulaşan nehrin üzerinde şelaleler bile var
Karadeniz’in derinliklerinde dünyanın debisi en büyük 6’ncı nehri keşfedildi. İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e doğru deniz yatağından akan yaklaşık 36 metre derinliğinde, 37 kilometre uzunluğundaki ilk denizaltı nehrinin tortu oranının, Londra’daki ünlü Thames Nehri’den 350 kat daha fazla olduğu belirtildi. İngiltere’nin Leeds Üniversitesi’nde görevli bilim insanları, İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışında robot denizaltı ve ultrason tarayıcılarla yaptıkları araştırmada önemli keşife ulaştı. Boğazdan gelen akıntıların bu bölgenin deniz yatağında Karadeniz’e uzanan dev bir nehir oluşturduğu tespit edildi. Keşfi yapan ekibin başında bulunan Dr. Dan Parson, “Bu vadide akan suyun yoğunluğu çevresindeki suya nazaran daha yüksek çünkü daha tuzlu ve çok miktarda tortu taşıyor. Sular deniz altı yüzeyinde akıp derin denizaltı yüzeyine doğru ilerliyor” dedi. Karadeniz ile Akdeniz arasındaki tuz oranı farkının nehri meydana getiren bu akıntıyı oluşturduğunu belirten uzmanlara göre, Akdeniz’den gelen çok tuzlu su İstanbul Boğazı’ndan geçip daha az tuzlu olan Karadeniz’e girerken nehri oluşturuyor. 
Ren Nehri’nden 10 kat büyükDünyanın debisi en büyük 6’ncı nehri olduğu belirtildi. 37 kilometre uzunluğuna sahip nehirin akış hızının saatte 6.5 kilometre, debisinin 22 bin metreküp olarak ölçüldüğü, bu açıdan Avrupa’nın debisi en yüksek nehri olan Ren’den 10 kat büyük olduğu kaydedildi.

1 Ağustos 2010 Pazar

KRİTİK  ASKERİ ŞURA'YA ADIM ADIM


‘Balyoz’un gölgesindeki Şura
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ’Balyoz’ kapsamında verdiği ’yakalama’ kararı, tüm gözleri bugün toplanacak Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) çevirdi. Savunma Bakanlığı Hukuk Müşavirliği, kararın etkilediği 11 generalin durumunu inceleyip ’görüş’ içeren rapor hazırladı. YAŞ, önce bu rapor hakkında prensip kararı alacak, ardından dosyaları değerlendirecek.
Sürpriz Gül-Başbuğ zirvesi...
Kulİslerden sızan bilgiler, rapordaki görüşün “yakalama emrinin terfileri engellemeyeceği” yönünde oluştuğunu gösteriyor. Terfi ve emeklilik bekleyen personelin durumlarının yanı sıra 35. madde de Şura gündemine gelecek. Nefeslerin tutulduğu bir anda, dün yapılan ve yaklaşık 1.5 saat süren Gül-Başbuğ zirvesi ise tansiyonu daha da artırdı.  ‰ 10’da
Başbuğ gidiyor, Koşaner geliyor
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve Jandarma Genel Komutanı Atilla Işık’ın görevi 30 Ağustos’ta sona eriyor. Hava ve Deniz’de ise 1 yıl daha değişiklik yok. Başbuğ’un yerine gelecek Işık Koşaner 3 yıl görev yapacak.
Haber: Önsel ÜNAL
Merakla beklenen Yüksek Askeri Şura (YAŞ), Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personelinin terfi ve emeklilik durumları ile gündemdeki diğer konuları değerlendirmek üzere bugün toplanacak. Şura’da terfisi görüşülecek subaylar arasında “Balyoz davası”ndan haklarında yakalama kararı çıkarılan 11 general de bulunuyor.  YAŞ’ın Ağustos Ayı Olağan Toplantısı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’ndaki Çakmak Salonu’nda yapılacak. Şura’da, komuta kademesi de yeniden şekillenecek.
11 generalin durumu tartışmalı
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 28’si general 102 muvazzaf ve emekli subay hakkında verdiği yakalama kararı bugün toplanacak YAŞ’ı daha da kritik hale getirdi. Hakkında yakalama kararı çıkarılan 11 general terfi sırasında yer alıyor. TSK Personeli Kanunu’nun 65. maddesine göre, hakkında ’tutuklama’kararı çıkan sanıklar terfi edemiyor. Hakkında yakalama kararı bulunan ’Balyoz’davası sanığı 9 general henüz tutuklanmadı. Eğer YAŞ, ’yakalama’kararının ’tutuklama’anlamına geldiği sonucuna varırsa söz konusu generaller terfi edemeyecek. Bu da gelecekte TSK’nın yapısında köklü değişikliklere neden olacak. 
Karar terfilere engel değil
Tüm bu tartışmalar beraberinde YAŞ’ta bir ilk gerçekleşecek. YAŞ ilk kez dosyaları değerlendirmeye geçmeden önce bir içtihat oluşturacak. Milli Savunma Bakanlığı Hukuk Müşavirliği, 11 generalin durumuna ilişkin konuyu inceledi ve bir rapor hazırladı ve rapor Gönül’e sunuldu. Milliyet gazetesine konuşan Gönül, raporla ilgili olarak, “Rapor resmi değil. Hukuki durumun incelenmesi sonucunda oluşan görüşü içeriyor. Raporu YAŞ’a sunacağım. YAŞ önce bu rapor hakkında bir prensip kararı verecek. Bu söz konusu dosyaları bu karar ışığında değerlendirecek” dedi. Gönül, raporun terfi bekleyen generallerin lehinde ya da aleyhinde olup olmadığına ilişkin açıklama yapmaktan kaçındı. Ancak kulislerde, Milli Savunma Bakanlığı’nın 65. madde çerçevesinde “yakalama emrinin terfilere engel olmayacağı” yönünde YAŞ’a rapor sunacağı konuşluyor. YAŞ rapor yönünde karar verir ve yakalamanın tutuklama anlamına gelmediği sonucuna varırsa, adı geçen generallerin dosyaları normal ele alınacak. 
Resepsiyonda ağzını bıçak açmadı
KKTC Silahlı Kuvvetler Günü dolayısıyla önceki gün düzenlenen resepsiyonda Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un suskun tavrı dikkat çekti. Merkez Ordu Evi’nde düzenlenen resepsiyona Orgeneral Başbuğ’un yanı sıra Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Atilla Işık, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Orgeneral Bekir Kalyoncu, Genelkurmay İkinci Başkan Yardımcısı Orgeneral Bilgin Balanlı da katıldı. Resepsiyonda, gazeteciler Genelkurmay Başkanı’na gündeme ilişkin soru sormak istediler, soruları nazikçe geri çeviren Orneral Başbuğ, “Arkadaşlar ne soru alırım ne de konuşurum. Full Stop (tamamen kapalı)” dedi. 
Başbuğ’un yerine Koşaner
Yüksek Askeri Şuranın bugünkü kritik toplantısı, 4 Ağustos günü TSK’nın yönetim kademesine 2 yeni Orgeneralin gelmesi, Kara Kuvvetleri ile, Jandarma Genel Komutanı ve bazı Ordu Komutanlarının da değişmesi ile sonuçlanacak. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Atila Işık’ın görev süreleri 30 Ağustos itibarıyla sona eriyor. Orgeneral Başbuğ’un emekliye ayrılmasıyla boşalacak Genelkurmay Başkanlığı görevine Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner’in atanması bekleniyor. Orgeneral Koşaner, atanması halinde bu görevi 3 yıl yapacak. Şura’da Orgeneral Koşaner’den boşalan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ve Orgeneral Işık’tan boşalan Jandarma Genel Komutanlığı’na da atamalar yapılacak. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit ile Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Aksay ise görevlerini bir yıl daha sürdürecekler. 
Jandarma’ya yeni isim
Teamüller değişmezse, Jandarma’nın yeni ismi, Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hayri Kıvrıkoğlu ya da, Genelkurmay 2. Başkanı Aslan Güner olabilir. Necdet Özel’in, 1. Ordu yerine, Jandarma Genel Komutanlığına getirilmesi de mümkün. Şura’da, 134 general ve amiralin terfi ve emekliliklerinin görüşülmesi, 35 civarında general ve amiralin bir üst rütbeye terfi etmesi, 45 albayın da general ve amiral rütbesine yükselmesi bekleniyor.  YAŞ kararnamesi 4 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunulacak.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

29 Temmuz 2010 Perşembe

YENİ İHRAÇ KALEMİ:T.S.K


CHP başkanı Kemal Kılıçtaroğlu “Darbelerle hesaplaşmak için darbelere dayanak gösterilen 35’inci maddeyi kaldırın” dedi
Yani Sayın Kemal Bey “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” maddesini kaldırın dedi.
Bu madde TSK’ya iki görev veriyor:
1-      TSK; Türk yurdunu koruyacak ve kollayacak.
2-      TSK, Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni koruyacak ve kollayacak.

Peki, CHP bu maddenin neresinden rahatsız?
TSK; Türk yurdunu koruması ve kollamasından mı?
Soruyu tersten soralım: Yani TSK Türk yurdunu korumasın mı?
CHP’nin buna karşı olması tüm dünyanın ağzını burnunu bırakıp başka taraflarınla gülmesine neden olur.
“TSK silahlı hareketler yapan spor kulübü mü?” derler adama.
O zaman Sayın Kemal Bey “TSK’nin görevi, Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır.” kısmından rahatsız. Ve bunu darbelerin dayanağı olarak görüyor. Akp’nin TSK ya karşı “Ergenekon düzmecesi” ABD patentli operasyonlarının sürdüğü bu dönemde CHP’nin bu hamlesinin iyi analiz edilmesi gerekir.

“Kılıçdaroğlu Dörtyol ve İnegöl’deki çatışmayı fakirliğe bağlamış. Teşhis buysa millet yandı.” Diyor “Öncü İşgal Kuvvetleri” başlıklı son yazısının notunda sayın Zahide Uçar.

Ülkedeki tüm sorunları hesap kitap yolsuzluğa bağlayan Kemal beyin bu hamlesine Akp “ALLAH BE” der ve dedi de.
Bense Akp’den kurtulalım derken nereye gittiğimizin işareti diyorum. Bu çıkışın böyle basit bir çıkış olduğuna inanmıyorum. Şaibeli bir kasetle Prensilvanya’dan gelen samimi mesajların doğruluğuna inanarak istifa eden Deniz Baykal’ın yerine başlardan “aday olmayacağım” diyerek başlayan, sonra CHP’nin en coşkulu kurultayını yaparak başına geçen sayın Kemal Bey, o ilk konuşmasında Recep Beyin en büyük özelliği BOP-GOP Eşbaşkanılığı özelliğine neden değinmedi?
“Yüce divanda yargılayacağım” dediği kişiyle ne görüşebilir bir insan?
Belden aşağı yumrukların serbest olduğu,hatta tüm vuruşların belden aşağı olduğu siyasi rakip CHP’nin turnusol kağıdı,Yahudi kontakçısı Mustafa Sarıgül’ün Kemal Bey’e destek vermesi ve gidip kırık kalpler sokağının Deniz Baykal’ı ile görüşmesi olağan mıdır?,
Türkiye’de siyaset sokaklarda başka telden kapılar ardında başka telden çalıyor. Ama en önemlisi de okyanus ötesinden gelen seslere sokaklarda halka coşku veren hiçbir lider kayıtsız kalmıyor.
“Türkiye’nin en iyi ihraç malı askeridir” demişti adı bile yalan olan Macar Yahudisi, Siyonist George Soros ve tüm siyaset asker üzerinde oynanıyor.
ABD’li kaynaklar açık açık “ABD çok yakında iki ülkeye saldıracaktır” açıklaması yapıyor. İran ve Lübnan’ın adı geçiyor. İran’ı anladık da; halkının yarısı Hıristiyanlaştırılış Lübnan hiç mantıklı gelmiyor.
Bu süreçte 102 asker tutuklanırken TSK’ ne “Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak” şeklinde verilen görev CHP eliyle kaldırılıyor.
Turgut Özal’ın “İhracatın İçinden” programı hayali kaçakçılıklara yeni bir kalem ekleyerek devam ediyor. Artık ihraç malımız TSK.
Ve artık sadece Özal’ın memuru işini bilmiyor, her türden siyasetçisi de işini biliyor.


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
EMPERYALİST PLANIN ANALİZİNE DAİR 


Akşam Yazarı Serdar Akinan olayların yaşandığı İnegöl'e gitti, izlenimlerini yazdı.
KİRLİ TEZGAH

'Tahta sandıklarıyla ayakkabı boyamaya gelen Kürt çocuklar vardı... Bugün bir tekini bile göremedik. Tıpkı diğerleri gibi...'

İnegöl fotoğrafında bu detay şimdilik yok. Tahta sandıklarıyla ayakkabı boyayan Kürt çocuklar İnegöl sokaklarından çekildi. Peki bir gecede ne oldu da köftesi, mobilyası, çekirdeğiyle meşhur bu ilçe, bir anda Türkiye gündeminin bir numaralı meselesi oluverdi.

İNEGÖL NERE?

Kafkasya'dan aldığı göçlerle Çerkezlerin, Abhazların... Yıllar yıllar önce ise Arnavutların yerleşik 'Manavlar'a komşu olduğu bu Anadolu kasabası 1980'li yıllardan sonra Kürtler'i konuk etmeye başlıyor.

Huzur içinde yaşayan, üreten, paylaşan İnegöl, terörün artmasıyla içindeki Kürtlere bir başka gözle bakmaya başlıyor. Bu ayrışma şehit cenazelerinin gelmesiyle iyice belirginleşiyor.
Olaylar sırasında karakolun yanında olan bir İnegöllü, bu hassasiyeti paylaşırken heyecanla anlatıyor,

'En son Melih Tuncel'in naaşı geldi. Tunceli'de şehit düştü Melih... Bu olaylarda gözaltına alınanların çoğu Melih'in arkadaşlarıdır...'

Elbette şehit cenazeleri, siyasilerin yaptıkları konuşmalar, 'Habur açılımı' İnegöllülerin 'Kürt' algısını olumsuz anlamda dönüştürüyor.

Ancak bu olayların çıkmasının bir nedeni de rant kavgası...

MİLYONLUK RANT PAYLAŞIMI

İnegöl'ün toplu taşıma işini 5 ayrı şirket paylaşıyor. Toplam 6 hat üzerinde 82 otobüs, İnegöl halkını taşıyor. Bir aracın, hattıyla satış fiyatı en az 200-250 bin lira civarında... Yani çok yüksek miktarda para dönüyor. Bu hatlardaki araçların bir kısmı ise Kürtlerin kontrolünde...

Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları Huzur Mahallesi'nin eski muhtarı Bayram Soyuşen geniş bir ailenin sözcüsü ve çıkan olaylarda adından en çok bahsedilen insan.

Onu evinde bulduk. O, bu kavganın bir rant kavgası olmadığını savunuyor. Olay anında arabada bulunan yeğeni Şenol Soyuşen ise araçlarının önünün kesildiğini ve kavganın böyle çıktığını anlatıyor...

Hastanede görüştüğüm yaralılardan Selahattin O. ise , 'Kesinlikle yalan söylüyorlar...Çinili Camii yanında oturuyorduk. Önden bir otobüs geldi. 20-30 kişi ellerinde sopa ve bıçaklarla indi. Arkalarında en az bir araç daha vardı. Dayak yiyenler arkadaşım olduğundan müdahale ettim. Biri beni bıçakladı. Yakındaki polis otosu hemen müdahale etti. Ancak polis üç kişiyi yakaladı. O otobüs ise içindeki 30 kişiyle kaçmaya başladı. Polisin müdahale etmediğini gören gençler ise bu aracı takip etti. O otobüs içindekilerle karakolun yanındaki sokağa sığındılar.'

Olaylar tam da bu karakolda başlıyor. Emel Sayın konserinden çıkan kalabalık haberi şöyle duyuyor: 'Kürtler Orhaniye'de kahve bastı. İki ölü var...'

Bunun üzerine kitle karakola gidiyor ve yetkililer tarafından sakinleştiriliyor. Bu esnada gözaltındaki üç kişi sanılanın aksine karakolda değil asayiş şubesinde ve doktor kontrolüne götürülüyorlar.

Ancak Bursa'dan gelen takviye çevik kuvvet bekleyişte olan kitleye uyarısız biber gazıyla müdahale edince asıl olaylar çıkıyor.

Görgü şahidi Mehmet Nuri Tayyar, 'Failler serbest bırakıldı. Kürtler Bursa yolunu kesti ve iki ölü var haberleri insanları zaten galeyana getirmişti... Ama çevik kuvvet beklemekte olan insanlara biber gazı sıkınca dananın kuyruğu koptu. Asıl mühimi, İş Bankası, 1001 Çeşit, Elmas Elektirik ve Vakıfbank'ın güvenlik kameraları birileri tarafından tahrip edildi. Kim bu insanlar? Şaypa, Bitlisli bir arkadaşımızın aracı ve işyeri kundaklanıyor. Bir bakıyoruz alev almamış üç molotof kokteyli var. Nereden geldi bu molotof kokteylleri?'

YANIT BEKLEYEN SORULAR

- Soyuşenler'e ait minibüsün önü Çinili Cami önünde kesildi mi? Şayet kesildiyse kim bu insanlar ve Bayram Soyuşen'le bir alacak verecek meselesi var mı?
- Minibüs hattında ortaklığı olan ve şu anda kayıp olan şahıs kim?
tOlayın çıktığı meydana bakan banka ve işyerlerine ait güvenlik kameraları olaylardan önce kim tahrip etti?
- İnegöllülerin gazetede gördüğü ve teşhis edemediği onlarca insan kim? Bu insanlar İnegöl'e nereden geldi?
- Kahve basılmadı. Her iki taraf kahvenin basılmadığını açıkça söylüyor. Bu haber ve iki kişi öldürüldüğü dedikodusu nasıl çıktı?
- Takviye gelen çevik kuvvet, karakol önünde bekleyen ve sakinleşen kalabalığa neden biber gazı sıktı?
- Kürt minibüsçü tutuklandı. İddiaya göre olay anında bir otobüs dolusu daha zanlı vardı. Polisin 'plakasını aldık' dediği bu otobüs ve içindeki zanlılar kim ve nerede?
- Kürtlere ait Şaypa alışveriş merkezinin önünde bulunan molotof kokteylleri nereden geldi? Neden bu detay örtülü kaldı?
- Cep telefonu sinyalleri ve sms trafiği operatörlerde kayıt altında tutuluyor. Bu olaylara katılan her iki taraftan şüphelilerin ifadeleriyle bu bilgiler örtüşüyor mu?
- Olayın belli başlı birkaç aktörü var. O gece hangi devlet yetkilileriyle telefonda görüştüler? Bu kayıtlar nerede?

AÇIK PROVOKASYON

AKP'li Belediye Başkanı Alinur Aktaş olayların rant kavgasına bağlanmasını kesin bir dille reddediyor ve ekliyor, 'Bu açık bir provokasyondur... Bakın ben doğma büyüme İnegöllüyüm. O gece karakolun etrafında tekbir getirerek bağıran insanlardan bazılarını hayatımda görmedim.'


Yazmıştım, küresel güçler, kolay kolay pes etmeyen milletleri ‘yola getirmek’ için
bölgesel savaşların ateşini yakarlar..
Güneydoğu ateş altındayken, Hatay ve İnegöl kaynamaya başladı. Şırnak’da Devlet
adamları sokakta yürüyemiyor! Bu ateşin yayılması uzun zamandır planlanmaktaydı…
Yazmıştım, küresel güçler, kolay kolay pes etmeyen milletleri ‘yola getirmek’ için
bölgesel savaşların ateşini yakarlar.. CIA istasyon şefi Paul Henze açıkca
söylemişti:
“…. temel bir düzenlemenin (federasyonlaştırmanın) yapılabilmesi için 20. yüzyılın
sonunda Türkiye’nin içine sürüklendiği bunalımın daha (da) kötüleşmesi
gerekecektir.’(Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında)

İşte bunalım giderek arşa tırmanıyor. Bakın işsizlikten, açlıktan yokluk ve
yoksulluktan, satılan fabrikalardan bahseden kaldı mı? Gündem giderek sertleşiyor.
Bu ‘iç savaş’ gündemidir. Açın Yugoslavya örneğini okuyun. Aynen böyle başlamıştır.


Perkins şablonu yazmıştı…

John Perkins’i okudunuz mu? Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları adlı kitabın yazarı.
Küresel sermayenin/çetenin Yugoslavya’da ve dünyanın birçok ülkesinde nasıl bir
senaryoyla hareket ettiğini ana başlıklarıyla anlatır. İnternetteki bir
söyleşisinde dünyayı ele geçirmeyi hedefleyen küresel sermayenin şablonunu şöyle
özetlemişti.
İşte, Türkiye’nin 1947 sonrası tarihi.

‘Biz ekonomik tetikçiler,önce doğal kaynakları zengin , stratejik konumları önemli
ülkeleri tespit ederiz. O ülkeye Dünya Bankası ya da kardeş kurumlardan bir kredi
ayarlarız. Ayarlanan kredi asla o ülkenin hazinesine gitmez. O ülkede ‘proje’ yapan
bizim şirketlerimizin kasasına girer.
Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar yapılır.. Bizim şirketlerimiz kazanır
.. O ülkedeki birileri de nemalandırılır. . Toplum bu düzenekten hiçbir şey
kazanmaz. Ama ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur. Bu o kadar büyük bir
borçtur ki ödenmesi imkansızdır. Plan böyle işler..
Sonunda ekonomik danışmanlar/tetikçiler olarak gider onlara deriz ki: ‘Bize büyük
borcunuz var. Ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü satın, doğal gazı bize verin,
askeri üslerimize yer gösterin! Askerlerinizi birliklerimize destek olmaları için
savaştığımız bölgelere gönderin, Birleşmiş Milletler’de bizim için oy verin!.
Elektrik, su, kanalizasyon sistemlerinizi özelleştirin! Onları Amerikan
şirketlerine ya da diğer çok uluslu şirketlere satın!
Sosyal hizmetleri, teknik sistemleri, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını hatta
adli sistemleri ele geçiririz Bu, ikili üçlü dörtlü bir darbeler serisidir.’

İşgal Ordularına çağrı başladı!


Bir ülkenin ekonomisi tamamen ele geçirildikten sonra, tüm temel organları yavaşça
ele geçirilir. Devleti devlet yapan kurumlar paramparça edilir. Siyasetine,
ordusuna, polisine, yargısına, eğitim sağlık sistemlerine sızılır. Ülke felç
edilir.

Eşzamanlı olarak etnik ve dini gruplar kışkırtılır. Açlığın işsizliğin kol
gezdiği ülkeler, yabancı ajanlar için münbit topraklardır.

Ülkenin siyasileri Beyaz Saraya , genel kurmayı NATO’ya, ekonomisi Dünya
bankasına, üniversiteleri Erasmus’a bağlanır. Medyası bağlı olunan kurumlar için
çalışır!

Feodal ağalardan uyuşturucu baronları yaratılır. Milli dokular bozulur, millet içine
‘halkların özgürlüğü’ tohumlanır, ‘kendi kaderini tayin hakkı’ isteyen halklar, ne
hikmetse hep petrol bölgelerinde ortalığı kasıp kavurur. Para ganidir. Destek de
öyle..

Belediyeler sanki artık o ülkenin değil, Avrupa’nın Amerika’nın belediyeleridir.
Küresel hükümete bağlı çalışırlar.
Arkalarında dağ gibi emperyalizm vardır.

İsrail ve ABD istihbaratı yardımcılarıdır. Terör örgütü ordularıdır. Televizyonlar
taraftarlarıdır…

Ortalık kan gölüne dönünce, Beyaz Saray’ kalın iplerle bağlı siyasiler, ‘NATO
gelsin!, BM Barış Gücü nerde?’ diye bağıracaklardır..

Sözüm ona muhalefet, ‘TSK, Türkiye Cumhuriyetini koruyup kollama görevinden istifa
etsin!’ diye ortaya çıkacaktır.

Saygın Atatürkçü sivil toplum örgütleri, emperyalizmin Anayasası oylanırken ‘Biz
tarafsızız! Ses çıkaramayız!’ buyuracaktır.

Bir PLATFORM farzdır!


Ülkede ayık, sesi çıkan, önde gelen kanaat önderleri, , komutanlar, gazeteciler
içeri tıkılmıştır, susturulmuşlardır. Ordu alenen tasfiye edilmektedir. Hukuk guguk
olmuştur!

Sadece kendi için değil, tüm mazlum milletler için yepyeni bir tarih yazmış olan bir
millet, ordusunun bir sırtlan sürüsünün saldırısına uğradığını acıyla görüyor. En
üst düzey NATO paşalarının Beyaz Saray siyasileri ile elele verişlerini izliyor.

Henze’nin dediği gibi, ‘bunalım koyulaştıkça’, sokak çatışmaları artacak, güvenlik
güçleri kan kaybedecek, yapayalnız, çaresiz, işsiz aşsız bırakılmış halk galeyana
gelecektir.

Tarih, içinden geçtiğimiz bugünleri Türkiye’ye yapılan emperyalist bir SİVİL DARBE
olarak kaydedecektir.

Hatay’da Şırnak’da ,İnegöl’de CIA ve Mossad, plan gereği, denemeler yapıyorlar.
Türkiye’nin Batı, Doğu ve Güneyinde yapılan bu iç savaş testi, ülke genelinde
uygulamaya sokulmak istenecek, sonraki ilk durak Karadeniz kentleri olacaktır


Kimin Türkiye tarafında, kimin başka ülkeler tarafında olduğunun ayan beyan ortaya
çıktığı, bir süreçten geçiyoruz. Milli güçler ve milli irade er ya da geç elele
verecektir!
Detaylar kaybolacak, ‘can havli’ devreye girecektir.

Başka ülkelerin işgali altında yaşamak istemeyen HERKES, başta samimi dindar,
solcu, Türkçü kanaat önderleri acilen bir araya gelmeli, konferanslar, kongreler,
düzenlemelidir. Bunlar, parti tabelaları altında değil, her kentte bağımsız
platformlarda yapılmalıdır. Ve bu faaliyet, referandum için olduğu kadar, onun çok
daha ötesinde, çok daha geniş bir gelecek düşüncesiyle planlanmalıdır.


Banu Avar
banuavar@superonline.com 

ABD’nin Irak’ı işgal etmesini kim kolaylaştırdı? Talabani ve Barzani. Peki, Türkiye’nin ABD ve küresel işverenler tarafından işgal edilmesine kim el verdi? AKP!!. 
Bazı körler, NATO eğitiminden geçmiş bazı Paşalar ve muhalefet maalesef bu gerçeği çok geç anladı. Anladığında ise atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti.

2007 yılında Yeniçağ TV’de Kemal Kerinçsiz’in yaptığı bir programa telefon ile bağlandığımda; “AKP bir parti değildir” demiştim. Bugün geldiğimiz noktada AKP’nin bir parti değil, öncü işgal gücü gibi faaliyetler yürüten bir yapı olduğu “bütün karartmaya rağmen” ortaya çıkmıştır.

Erdoğan Türkiye’nin Barzani’sidir. Barzani de, Erdoğan da BOP projesinde ABD tarafından görevlendirilmiştir. Talabani-Barzani ikilisi Irak’ı bölme görevini yürüterek Irak’ın kaynaklarını ABD ve İngiliz şirketlerine peşkeş çekmiştir. Peşkeş çekerken de Barzani inanılmaz boyutlarda zenginleşmiştir. Tıpkı Türkiye’nin kaynaklarını özelleştirme adı altında uluslararası sermayeye yağmalatanların zenginleştiği gibi... Irak’ı yağmalamak için savaşmak zorunda kalan küresel çete, Türkiye’yi AKP sayesinde savaşmadan yağmalamış, üstelik savaşmadan Türk Ordusu’nu tutuklayabilmiştir. Irak’ta ilk iş olarak halkın gözü-kulağı olan aydınları katleden ABD, Türk Halkını aydınlatan aydınları BOP Eş Başkanı’na liste vererek esir etmiştir. Yani, Irak’ta yüzlerce asker, binlerce top-tüfek-bomba ile yaptığını, Türkiye’de sadece BOP Eş Başkanı vasıtası ile başarmıştır. AB-D 1OO yıllık hedefine savaşmadan AKP ile ulaşmayı hedefliyor. Bu hedeflerden biri de Türk topraklarında bir Yahudi Kürdistan’ı kurmak… “İkiz Yasalar” denilen İHANET YASALARI bu hedefe ulaşmak için AKP’ye çıkarttırıldı.

Bosna örneği görüldükten sonra bazı aymazlar ve muhalefet belki uyanmıştır. Bu ikiz ihanet yasaları ne yazık ki Atatürkçü geçinen Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanmıştır(!).. Kutlu Doğum haftası etkinliğinde bir kız çocuğunun görev almasını eleştirerek halkın hassasiyetlerini AKP’ye destek yönünde tepkiye çeviren Audili Paşa, bu ikiz ihanet yasaları hakkında bir kelime dahi etmemiştir!!.

2007 yılında bu tehlikeye dikkat çekmek için “İç Savaş Tehlikesi” başlığı ile bir yazı yazmıştım. 
http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=1456

 AB-D önce yaygın basını Recep Efendi eli ile teslim aldı. İnternet sayfalarında yazılanlar sadece belli kesime ulaşıyor. Ne yazık ki basın “BAS”ma görevini yerine getirip Türk Halkı’nın zihinlerini işgal etmiştir. Yandaş basın aslında işgal kuvvetleri basınıdır.

Ahlaksızca soru çalarak başkalarının hakkını yiyip polis olan güruh ise, milli olup devletin bağımsızlığı ve bütünlüğünü savunan asker ve aydına, hatta kendi arkadaşlarına pusu kurmakta, yani AB-D adına görev yapmaktadır. Bir polis yaşadığı ülke bayrağını niye indirir? Niye Türk Bayrağını “TAHRİK UNSURU” diyerek indirtir? Türk Bayrağı olan araca niye ceza yazar? İşgal kuvvetleri adına görev yapıyorsa, bağımsızlığın temsili olan bayrak tabii ki onu rahatsız eder. Durum bu kadar açıkken, niye lafı eveleyip geveliyorsunuz?

Haaa, bir de sivil kuruluşlar adı altında çalışan “sivil ihanet kuruluşları” var? Yani işgal kuvvetlerinin sivil ajan kuruluşları… Küresel sermayenin bayisi olan sözde işadamlarının kuruluşlarını da unutmayalım. Hani bir hatun “en çok vergiyi biz veriyoruz, söz söyleme hakkımız var” diyordu ya? İşsizlik fonunda biriken garibanın hakkı olan parayı bile kendileri için istediklerini unuttuğumuzu sandılar herhalde? Hiçbirinin çocuğunun kritik bir yerde askerlik yaptığını duyamadığımız işverenler… Ticaretten çok para satmaktan para kazanan Galata Tefecileri… Türkiye’nin yıllardır iliğini-kemiğini sömüren, sömürürken de küresel sermayenin izin vermediği hiçbir işe el atmayan, attırmayan tefeciler… Onların söz söylemeye hakkı varmış(!).. Bak sen hele… Bak sen galata tefecilerine… Küresel efendilerinin tombalacılarına bak sen!!.

İstanbul’u ikinci Vatikan yapmak isteyenlere el veren AKP… Rum Pontus’u kurmak isteyenleri desteklercesine Sümela’yı ibadete açan AKP… Herhalde Şehit edilen Sadık Ahmet’in kemikleri sızlıyordur. Ufukötesi Gazetesi’nin son yemeğinde şöyle diyordu şehit Sadık Ahmet’in eşi Işık Ahmet:” Sanmayın ki biz oralarda sizi unuttuk.” Evet Sayın Ahmet, ne yazık ki biz kendimizi unuttuk. Kendini unutmayan bir halk bir işgale nasıl bu kadar kör olabilir?

Bir işgal polisi Çetin Paşa’nın koruması askerlere demir çubukla saldırmış. Bir milletin ordusuna kim düşman olur? Düşman askerleri ve işgalci kuvvetler tabii ki. Hala olanları anlamıyorsanız yazıklar olsun! Orduyu tutuklu hale getiren kim? ABD’nin MEMURU, Eş Başkanı, Ergenekon’un Savcısı Zat. Yasemin Çongar Başbakan’dan ve İstihbarattan destek alıyoruz demedi mi? Bu tezgahı, CİA yargısını Başbuğ “hukuka saygılıyız” diyerek dolaylı da olsa meşrulaştırmadı mı?

Gene 2007 yılında Büyükanıt’ın bir şehit cenazesinde ağlaması üzerine “Ülkeyi Yönetenler(!!) Neyin Sorumlusudur??” başlıklı bir yazı yazmıştım.


 AKP İstanbul’un tanıtımını bile Türksüz Bizans üzerinden tanıtmaya kalkmıştı. Devleti Dersim’de katil, Türk Halkı’nı azınlıkları gönderen faşistler olarak dünyaya şikayet etmişti. Her başları sıkıştığında ABD’nin beslemeleri gibi soluğu ABD konsolosluğunda alıp milleti ve orduyu onlara şikayet etmişlerdi.

Yerel seçimlerde Ordu’nun bazı mensuplarının BTP yerine AKP’nin kazanması için çalıştığını duyunca gülmüş ve; “AKP BTP’den farklı değildir. Üstelik daha yıkıcı olabilirler, çünkü ellerinde iktidar gücü var.” demiştim. Bu saflık, bunları siyasi bir parti sanma yanılgısı Ordu’yu tutuklu hale getirmekle sonuçlandı. 102 subayına tutuklanma emri çıkarılan Genelkurmay Başkanı da yerinde oturuyor, Erdoğan’dan medet umuyor. Kurttan medet uman kuzu gibi…

Sayın Başbuğ, Türkiye savaşa girse kaç paşa, subay, general esir alınırdı? Şimdikinden daha mı fazla?
Yazık, yazık ki ne yazık!!.

Silivri esir kampında ki davada Ergün Poyraz’ın avukatı Hüseyin Bozan(kendisi de aynı davanın tutuksuz sanığı) ikiye bir mahkemesinin hakimlerinden;
“Mahkemenizden Ergenekon Davası için Başbakanlık örtülü ödeneğinden Başbakan para ayırmış mıdır? Ayırdı ise miktarı nedir? Kayıtlara geçsin istiyoruz.” Diye talepte bulundu.

Herhalde Başbuğ bu konulara da kafa yormuyordur. 

2007 genel seçimi öncesi Barzani ne demişti. Erdoğan’ı seveni biz de severiz, sevmeyeni biz de sevmeyiz. Elinde Mehmet’imin kanı olan Barzani niye bu kadar Erdoğan’ı seviyor acaba? Aynı projede, BOP’de birlikte çalıştıkları, çalışırken de “Baron”laştıkları için mi?

Irak’ı ABD’ye peşkeş çeken Barzani, bütün zenginliklerimizi küresel sermayeye talan ettiren, ettirirken de zenginleşen Erdoğan… Ve o Erdoğan’dan medet uman Başbuğ… Hala anlamadınız mı? Anlamadı iseniz anlatayım:

AKP, işgalci basın, seçilmiş polis, seçilmiş sermayesi ile öncü işgal gücüdür! Ve Lozan’ın intikamı 7 düvel tarafından AKP ELİ ile alınmaktadır!!. Nokta!!!.. 

Not:
Kılıçdaroğlu Dörtyol ve İnegöl’deki çatışmayı fakirliğe bağlamış. Teşhis buysa millet yandı. Sayın Kılıçdaroğlu, millet 8 yıldır iteleniyor, horlanıyor. Evlatlarını şehit edenler el üstünde tutuluyor. 57. Alay’ın yok olurken yere düşmesin diye ağaca takdığı bayrağımız çiğneniyor, ayaklar altına alınıyor. Türk adı Anadolu topraklarından silinmek isteniyor. Size bu çatışmayı fizik kuralına göre anlatayım:
Bir kap sürekli dolar, çıkışı olmazsa en sonunda o kap patlar. Ya da etki ne kadar şiddetli ise, tepki de o şiddette olur. Elektrik yüklemesinde ise topraklama yoksa çarpılırsın.

Halk artık doldu, yüklenme çok şiddetli ve çıktı alamıyor. Hükümet edenler bilinçli bir şekilde bu basıncı artırıyor. Bu basınç sonucunda toplumsal patlama kaçınılmazdır. Duygusal, romantik yaklaşımları bırakın da, konulara bilimsel-teknik akılla bakın veya bakan adam gibi danışmanlar bulun. 

Hay-huyla geçirecek zamanımız yok! Bilmem anlatabiliyor muyum? 

Z_eucar@yahoo.com.tr 




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

27 Temmuz 2010 Salı

ACI KAYIP

Üç hafta evvel İzmir Konak Meydanı bir kafeteryanın dış kısmında iki masayı birleştirip oturuyoruz. Sağ yanımda yeni tanıştığım ama Atatürkçü kişiliğiyle 500 metre yürüyüp diğer arkadaşları ararken kaynaştığımız Tire müzesinde çalışan Cevdet abi var.Sigara içmeyen,boş kül tabağının kokusundan rahatsız olan hayat dolu bir insan.Masadan erken kalkmak zorunda kaldı.Tire’ye giden tirene yetişmek için.Masada uğurladık.Gitti.
Biz diğer arkadaşlarla yaklaşık bir saat daha oturduk. Konular Türkiye’nin durumu ve yapılması gerekenlerdi. Masadan kalkıp hesabı istedik ama hesap ödenmişti. Cevdet abi bize görünmeden misafir olduğu masanın hesabını ödemiş ve gitmişti.Daha sonra internetten birkaç kez daha görüştük.
Masada ki uzun sohbetten Cevdet abinin söylediği aklımda kalan aktarıyorum.

“Sene 1916 Atatürk’ün doğu sınırında çadırında sabaha kadar mum ışığı sönmez. Sabahın ilk ışıklarıyla ufukta bir atlı belirir. Atlı silahlıdır. Askerler durdurur, silahını alırlar ve Ata’ya haber veriler. Ata çadırından elinde kahvesiyle çıkar.
Ata “ kimsin ve nereden geliyorsun” diye sorar.
Atlı “Kazak Türk’üyüm. Ruslar bizi Türklere karşı savaştırıyor. Rus ordusundan kaçtım” der.
Ve Ata’nın ağzından tarihe geçen şu cümle dökülür:
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”
İşte bu insanı bu sabah kaybettik.
Mekânın cennet olsun.
Nur içinde uyu Cevdet Abi.



MÜZEDE DEHŞET 
İşten çıkartılan müze görevlisi müdürünü yaraladı, yardımcısını öldürdü

Anıl ERTAN/ TİRE, (İzmir)(DHA)

İZMİR'İN Tire İlçesi'nde, işten çıkartılan Arkeoloji Müzesi görevlisi Y.Ç. (37) dehşet saçtı. İşten çıkartılmasından sorumlu tuttuğu müze müdürünü otomatik av tüfeğiyle yaralayıp, yardımcını da öldüren Y.Ç., gözaltına alındı.
Tire Arkeoloji Müzesi'nde işçi olarak çalışan Y.Ç. (37), bir süre önce işten çıkartıldı. İşine son verilmesini kabullenemeyen Y.Ç., bugün saat 08.30 sıralarında müzeye geldi. Y.Ç., bahçede Müze Müdürü Enis Üçbaylar (48) ve yardımcısı arkeolog
Cevdet Üstündağ (45) ile karşılaştı. Aralarında tartışma çıktı.

Tartışmanın uzaması üzerine Y.Ç., yanında getirdiği otomatik av tüfeğiyle Üstündağ ve Üçbaylar'a üç el ateş etti.
Başına isabet eden saçmalarla kanlar içinde yere yığılan Üstündağ olay yerinde öldü, Üçbaylar ise karnından yaralandı. Üçbaylar, ambulans kaldırıldığı Tire Ertuğrul Aker Devlet Hastanesi'nde tedaviye alındı.
Polis olayın ardından Y.Ç.'yi gözaltına aldı. Polis, olayla ilgili soruşturmanın sürdüğünü bildirdi.



21 Temmuz 2010 Çarşamba

KIRLANGIÇLARIN UYUMADIĞI ŞEHİR



Kırlangıçların bu derece harika bir moledi ile öttüğünü kaç kişi bilir. Her sabah gözlerimi açıp başımı yastıktan kaldırmadan; gözlerimle aynı yerde, açık pencerenin önünden geçen elektrik kablosunda, dünkü yerinden bir santim sapmadan, uzun, rahatsız etmeyen zengin bir melodi ile öten güzel canlı. Yaz gecelerinin geç yatışlarına rağmen beni erkenden kaldıran o eşsiz ses. Odamın içerisine bakan küçük gözleriyle, sabırla tüm yorgunluğumu alan küçük dostum.
Bu yazıyı burada yazmalıydım. Ve buranın adını “kırlangıçların uyumadığı şehir” koymalıydım.
Ama her şey yolunda değil bu şehirde.
Bakıp ta gören gözlerin kırlangıçların uyumadığı şehirde de kuşatmanın tüm hızla devam ettiğini görmek mümkün.
Daha başınızı yastıktan kaldırmadan cama yansıyan belediye çöp arabasının erken saatlerde görevini yapıyor oluşuna saygı duyar bilirsiniz. Hatta Akp’li belediyenin balıkçı kasabasına turistlik bir hava verdiği renkli taşlarla kaplanan sokaklarla gurur duya bilirsiniz. Sokak aralarına konulan spor aletleri ve çocuk oyun sahaları da “mutluluk verici” diyebilirsiniz.
Ama çöp arabasının üzerinde Türk bayrağına bitiştirilmiş mavi bol yıldızlı bayrağın anlamını bilmiyorsanız. Yada kırlangıçların uyumadığı şehre turist olarak geldiyseniz. Gece geç vakitlere kadar, hatta sabaha kadar hiç durmayan tarım işçilerin açlık sınırında yaşadığını bilmiyorsanız. Taze meyve ve sebzeyi birinci elden alırken satan köylünün emeğini,hatta masrafını kurtarmadığını ve yakın bir gelecekte üretmekten vaz geçeceğini bilmiyorsanız.
Çanakkale sonunda “barış kenti” oldu.
Girişine tabelası da asıldı.

Çok başarılı, çok hoş bir söylem. Artık Çanakkale’ye geldiğinizde şehitlik gezmek falan yok. Kordonunda gezin, balık lokantalarında balığınızı yiyin, boğaz manzarasında gün batımını izleyin ve defolun gidin. Artık Çanakkale’de savaş konuşulmuyor, barış konuşuluyor. Emperyalist bu topraklara saldırmadı, unutun bunları. Eski yaraları kaşımayın. AB’ye gireceğiz. Çöp arabamızın üzerinde bile bayraklar birleşti. Siz hala çağ dışı bir zihniyetle şehitlik mi dolaşıyorsunuz?
Geçin bunları.
AB gibi güçlü bir devletin mandası olma şerefine erişmişken değiştirin kafalarınızı.
60.000 askerli ordusu, marşı, parası, anayasası olan bir ülkenin mandası olmak kime nasip olur.
Ne mutlu ki bize; tüm partilerimiz bunun bilincinde. Hepsinin parti tüzüğünde AB ye girmek var.Tek kutuplu dünyada ABD’nin silahlı gücü haline dönüşmüş NATO’da kalmak var.Ve yine ne mutlu ki bize dünyada ordusunun tamamını NATO’ya teslim etmiş ülkeyiz.NATO’da olmayan tek güvenlik gücümüz jandarmayı da Ergenekon’dan komuta kademesini içeriye tıktık.Elindeki yetkileri aldık,sivil mahkemelerde yargılanır hale getirdik.Polise ağır silah alma yetkisi verdik ve son olarak sınırların güvenliğini özel kurulacak birliklere bırakacağız.Böylece AB norm ve kriterlerine uyacağız.
Ayrıca İmralı sakini Apo’ya da AB standartlarında yaşama şansı tanıdık. Odasını genişlettik, ses yapan klimasını değiştirdik, yanına başka mahkûmlar verdik ve en son bordo berelileri adadan çektik. Yanlış anlamayın sırf AB’ye gire bilmek adına.
Kırlangıçların uyumadığı şehrin güzel kırlangıcı, sen sakın bunlara aldırma.
Sen yine her sabah beni güzel melodilerinle uyandır.
Uyandır ki uyumayayım, bunları göreyim.
Uyandır ki bu ihanetle mücadele edebileyim.





"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

16 Temmuz 2010 Cuma

 TARAF EN SONUNDA İTİRAF ETTİ: "GAZETE, BAŞBAKAN TARAFINDAN DESTEKLENİYOR"

Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yasemin Çongar, "Gazete, Başbakan tarafından destekleniyor" dedi. Çongar, Amerika'nın en büyük radyosu olan Ulusal Halk Radyosu'na konuştu. İşte Yasemin Çongar ve Murat Belge'nin Tayyip Erdoğan'ı ve polis içindeki güçleri ihbar niteliğindeki sözleri...
Amerika'nın en büyük radyo kanalı Ulusal Halk Radyosu, 30 Haziran tarihinde Taraf gazetesini ve Ergenekon iddialarını ele alan bir program yaptı. Radyonun muhabiri Julia Rooke (Culya ruuk), yaklaşık 5 dakika süren programı İstanbul'a gelerek hazırladı.
Amerika'nın Ulusal Halk Radyosu, kısa adıyla NPR'nin internet sitesinden duyurduğu programın sunuşunu şöyle yapıyor: "Julia Rooke, bu küçük gazetenin gücünü kimden aldığını ve arkasında kimlerin durduğunu bildirecek".
Bu sunuşun ardından programa geçiliyor. Taraf gazetesinin Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Yasemin Çongar, arkalarında kimin olduğunu söylüyor. Julia Rooke, Çongar'ın sözlerini şöyle aktarıyor:
"Yasemin Çongar Taraf'ın yayınladığı bilgileri anlatıyor. Ve şunu ekliyor; gazete başbakan ve devlet istihbaratının başındakiler tarafından destekleniyor, cesaretlendiriliyor."
Yasemin Çongar bu sözlerle, bir itirafta bulunmanın ötesinde Tayyip Erdoğan'ı da ihbar etmiş oluyor.
Taraf yazarlarından Murat Belge de, Ergenekon sürecine hizmet eden sözde haberlerin kaynağını anlatmaktan çekinmiyor. Julia Rooke'a konuşan Belge, şunları söylüyor:
"Bana göre tüm bunlar savcı tarafından polise aktarılan ve o kanal ile bize ulaşan bilgiler, sadece bize değil diğer yayınlara da ulaşıyor. Fakat Taraf, diğerlerinden daha fazla şey yapıyor."
Amerika'nın Ulusal Halk Radyosu muhabiri Julia Rooke, Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever'le de görüşmüş. Yasemin Çongar ve Murat Belge'nin aksine Cüneyt Ülsever Ergenekon iddialarına inanmadığını söylüyor. Julia Rooke, Ülsever'in sözlerini şöyle aktarıyor:
"Sözde "Balyoz Darbe Planı"nın uydurma olduğunu O da kabul ediyor. Taraf'ın muhbir diye nitelendirdiklerinin yalnız olduğu fikrine inanmıyor. Bu muhbirlerin iyi organize edilmiş bir tezgahın bir parçası olduklarını söylüyor."
Julia Rooke'a konuşan Ülsever, şunları söylüyor:
"Dini gruplar 30 yıldır askeriyenin başına kendi adamlarını getirmeye çalışıyorlar, bununla da kalmıyorlar; polis departmanlarına, İçişleri Bakanlığı' na da kendilerini temsil eden kimseleri koymaya çalışıyorlar."


kaynak:
http://teomankaiser.blogspot.com/2010/07/balyoz-basbakan-erdogana-patladi.html

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."



HAYIR

Mutabakat ve uzlaşıyla hazırlanmadı
Süreç doğru işletilmedi
Birleşik Kamu-İş Sendikası Genel Başkanı Hasan Kütük, Anayasa değişiklik paketinin, toplumsal mutabakat, ve uzlaşma içinde hazırlanmadığını ifade ederek, bu sürecin doğru işletilmediğini söyledi. Kütük, konuyla ilgili yaptığı değerlendirmede, “Kamu emekçilerini ilgilendiren toplu sözleşme aldatmacası ve tuzağı kamu iş kolunda bir çalışanın birden çok sendikaya üye olması, örgütsel ilkeye, duruşa ve ahlaka uymayan bir yaklaşım getirmiştir” dedi. 

İhtiyaçlara cevap vermiyor
Çağdaş, katılımcı bir Anayasa’ya ihtiyaç olduğunu belirten Hasan Kütük, bu tür metinlerin mutabakat ve uzlaşma ile hazırlanması gerektiğini kaydetti. Kütük, “Gerek içerik, gerekse şekilsel olarak bakıldığında bu Anayasa’nın kamu emekçilerinin ve toplumunun ihtiyaçlarına yanıt veren, onlara çağdaş bir yaşam biçimi sunabilecek bir düzenleme olmadığını düşünüyoruz. Referandumda bu gerekçelerle tavır ve tercihimiz hayır olacak” şeklinde konuştu.

Sıkıntıyı daha da artıracak
Referandumda hayır oyu vereceklerini ilan eden HKMO Genel Başkanı Ali Fahri Özten, “Biz, AKP’nin dayattığı bir değişiklik istemiyoruz. Bu paket, yargının bağımsızlığını daha da zedeleyecek” dedi.

Haber: Salim YAVAŞOĞLU
Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası (HKMO) Genel Başkanı Ali Fahri Özten, AKP’nin dayattığı Anayasa paketine hayır diyeceklerini söyledi. Özten, yaptığı açıklamada, sivil bir Anayasa’nın, ancak katılımcı bir anlayışla hazırlanması gerektiğini belirterek, “Siyasi iktidarın ’ben hazırladım, siz ister evet isterse de hayır’ anlayışıyla hazırladığı bir Anayasa değişikliğine ’evet’ dememiz mümkün değil. İkincisi, Anayasa hazırlanırken daha çok demokrasi ve özgürlükler için hazırlanır. Bu değişiklikte biz bunu göremiyoruz. Referandum sürecinde bir iki maddenin öne çıkarılıp, süslemeler yapılıp arkasındaki gerçek amacın gizlenmesini de görmemezlikten gelemeyiz” dedi.

12 Eylül’ün daha gerisinde
Ali Fahri Özten sözleri şöyle tamamladı: “Anayasa  Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısındaki bir değişikliği hedefleyip,
12 Eylül’ü sorguluyoruz kandırmacası yapılıyor. Değişiklikte, 12 Eylül Anayasa’sının daha gerisinde bir yaklaşım olduğu çok açık. Demokratik çağdaş bir Anayasa değişikliği olduğu söylenemez. Tarafları zaten yok. Değişiklik paketi, yargının bağımsızlığını zedeleyen, sıkıntıyı daha da arttırmaya yönelik bir çalışma olduğu açık. Biz HKMO olarak daha özgürlükçü, demokratik, çağdaş bir Anayasa değişikliğinden yanayız. Siyasi iktidarın dayattığı bir değişiklik değil toplumun tüm kesimlerinin katıldığı bir çalışmadan yanayız. Bu ülkenin mimarları ve mühendislerinin görüşlerinin alınmadığı bir Anayasaya evet dememiz mümkün olamaz”

140 dönüm tarlasına ‘hayır’ yazdırdı
Edirne’nin Keşan İlçesi’ne bağlı Türkmen Köyü’nden çiftçi Ahmet Emek, Anayasa değişikliği ile ilgili yapılacak olan referandumda, oyunu ilginç bir şekilde açıkladı. Emek, köy yakınındaki 140 dönümlük buğday ekili tarlasının hasadında, “Hayır” yazdırdı. Ahmet Emek, oyunu açıklarken partisini de unutmadı ve hayır yazısının altına Milliyetçi Hareket Partisi’nin simgesi olan üç hilal çizdirdi. Tarlasının başında açıklama yapan Emek, çifçinin mağduriyetini dile getirdi ve AKP hükümetini de eleştirdi. “Bu sadece benim oyum değil, tüm Türk çifçisinin oyudur” diyen Emek, referandumda tüm çiftçilerin hayır oyu kullanacağı inancında olduğunu söyledi.

Ahmet Emek


Otoriter rejime gidiyoruz
Cumhuriyet gazetesi yazarı Emre Kongar, 11 Temmuz 2010 tarihli “Perşembenin Gelişi...” başlıklı makalesinde hayır deme gerekçelerini şöyle sıralıyor:
“Anayasa Mahkemesi, kendisini de siyasal iktidarın etkisi altına sokacak olan değişiklik önerilerini, bariz biçimde çok yanlış olan bir oy verme usulü ve bir adayın nitelikleri dışında, Anayasa’ya aykırı bulmadı. Şimdi soru şu:

Görmesini bilenler için
Referandumda nasıl oy kullanmalıyız? Bu öneriler referandumda kabul edilirse: Türkiye, AKP’nin öne sürdüğü gibi daha mı demokratikleşecek... Yoksa AKP gibi düşünmeyenlerin korktuğu gibi daha otoriter bir rejime doğru mu kayacak? Demokrasi gelişecekse “Evet” ... Otoriter rejime gidiyorsak “Hayır” oyu kullanmalıyız.
Aslında bu soruların yanıtları gayet açık... Bakmasını, görmesini bilenler için! Değişiklik önerilerinin cümleleri içinde saklı olan hukuk labirentlerinde kaybolmaya hiç gerek yok:

AKP’nin etkisinde
Bugünü düne bakarak anlayabiliriz...Yarını bugüne bakarak kestirebiliriz! Ne demiş büyüklerimiz: “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!” AKP bugün, çokpartili rejim tarihimizde hiçbir iktidara nasip olmamış bir kuvvete sahip: Yasama... Yürütme... Yargı... Cumhurbaşkanlığı... Üniversiteler... Ordu... Güvenlik güçleri.... İstihbarat örgütleri... Medya... Sivil toplum örgütleri... Özel teşebbüs... Aklınıza bir toplumu etkileyecek güce sahip ne gelirse... Hepsi AKP’nin ya etkisi ya da doğrudan denetimi altında. AKP bu kuvvetini nasıl kullanıyor? Muhalefeti dikkate alıyor mu...
Farklı görüşlere yer veriyor mu... Kendi iradesi dışında özerk alan tanıyor mu... Temel hak ve özgürlüklere duyarlı mı... Medya özgürlüğüne riayet ediyor mu... Bireyin özel yaşamına saygı gösteriyor mu... Sonuç olarak, demokratik bir yönetim anlayışı sergiliyor mu? Ne yazık ki bütün soruların yanıtları koskocaman bir “Hayır”dır!

Herkes için bir zorunluluk
...Kimse kusura bakmasın: Anayasa Mahkemesi, çok açık ve net bir biçimde siyaseti yüksek yargıya egemen kılacak olan ve bu nedenle de demokratik hukuk devletine, yani Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan ikinci maddesine aykırı olan önerileri iptal etmeyerek hem kendi ipini hem de demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin ipini çekme yolunu açmış görünüyor. Referandumda “Hayır” oyu vermek demokrasiye inanan herkes için kesin bir zorunluluktur!

Hesaptan
kurtulmak istiyorlar
Ortadoğu gazetesi yazarı Yıldıray Çiçek, 12 Temmuz tarihli “AKP’ye hizmet eden, Ülkücülerle dalga geçmeye çalışan yalancı şahitler” başlıklı yazısında, referandumda hayır oyu kullanılması gerektiğini kaydediyor:
 “Anayasa Mahkemesinin kararından sonra, 12 Eylül 2010 tarihinde Anayasa değişikliği paketinin halk oylamasına sunulma süreci başladı...Adeta” AKP anayasasına “ dönüştürülen Anayasa değişiklik paketine referandumdan onay almasını sağlamak için, iktidar dinamikleri her yola başvuracaktır.

Ülkücüler bu girişimde yok
...AKP’nin meselesi Türkiye’de demokrasi ve hukuku daha güçlendirmek, bunların işleyişini daha kaliteli hale getirmek, sosyal devletin işlevini sağlamlaştırmak değil; kendi siyasi ihanet ve yolsuzlukları karşısında yargı kurumlarını siyasallaştırmak ve yandaş hale getirerek hesap vermekten kurtulmaktır. Anayasa değişikliğindeki hedefin özeti budur. AKP her yönüyle bu referandumda kendini kurtarma peşindedir.
...” Ülkücüyüm, Milliyetçiyim, MHP’liyim.“ diyen hiçbir kimse, AKP’yi ve Erdoğan’ı hesap vermekten kurtaracak hiçbir girişimde yer almaz. Bu kurtarma girişiminin aynı zamanda ABD’ye, AB’ye, Barzani’ye, İsrail’e, Talabani’ye, PKK’ya hizmet olduğunu bilir.

Destek verenler beslemeler
Referandumda AKP’ye destek vereceğini söyleyenler, zaten AKP’nin beslemeleridir. Dolaysıyla bu hizmeti gönüllü yapmaktadırlar. Bir de bu beslemeler sanki MHP BDP’nin gerekçeleri aynı gibi ”MHP, CHP ve BDP’nin aynı safta bulunduğu cepheye karşı ’Evet’ oyu vereceğiz“ gibi ahmak bir propagandayı dillendiriyorlar.  12 Eylül 2010 tarihinde sandığa gidecek her Türk vatandaşı, AKP’nin gizli ve açık tüm kirli emellerine ”Hayır“ oyu kullanarak, aynı zamanda ABD’ye, Barzani’ye, Talabani’ye, PKK’ya ”Hayır“ demiş olacaktır. Yeni ”Deniz Feneri“ yolsuzluklarına, yeni Habur sınır kapısındaki PKK şovlarına ”Dur!“ diyecektir.  ...Türkiye’nin birliğini, yarınlarını düşünen tüm muhalefet partileri bu Anayasa oyununa engel olmalıdır. Oynanan oyunu görmek için daha ne olması lazımdır?


VATANDAŞ 
SEN DE KONUŞ
12 Eylül’de yapılacak Anayasa referandumuna niçin HAYIR dememiz gerektiğini ifade eden görüşlerinizi 
referandum@yenicaggazetesi.com.tr
adresine gönderirseniz bu sütunlarda
yayınlanacaktır.

Hayır diyorum ÇÜNKÜ
Murat Kaya (Pastaneci)
AKP’nin icraatlarını
hiç beğenmiyorum
Referandumda hayır oyu vereceğim. Çünkü, AKP’nin karşısındayım. İcraatlarını hiç beğenmiyorum ve tepkiliyim. 8 yıllık iktidar döneminde niçin Anayasa’yı değiştirmediler de şimdi telaş içerisine girdiler? Önce halka bunun cevabını versinler. 12 yıllık esnafım. AKP hükümetinin politikaları bizi uçuruma itti. Son 5 yıldır çekmediğimiz çile kalmadı. Bu sebeple AKP iktidarının yapacağı her şeye hayır!


Hayır diyorum ÇÜNKÜ
Hükümetin
gizli gündemi var
Mehmet Taşdemir: Hayır diyorum. Çünkü; AKP hükümetinin gizli gündemi olduğunu düşünüyorum. En başta da Türk Milleti tanımında değişikliğe gidileceği ve Türkiyelilik olarak değiştirileceğini öngörüyorum. Hükümet ve yandaş medya, son 4-5 yıldan beri bize bu ’Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı’kavramnı dayatıyor. Bunu şiddetle reddediyorum.. Bilsem ki, o maddelerle Türkiye abad olacak, yine de AKP hükümetinin ideolojik durumundan dolayı hayır, hayır, hayır... Yüz bin kere hayır....

Hayır diyorum ÇÜNKÜ
İlk 3 maddenin
içi boşaltılacak
Kamil Can: Sıkılmadan adına bir de Anayasa reformu diyorlar. Öncelike buna reform demek reform sözcüğüne hakarettir. Sen dokunulmazlıklara, seçim ve siyasi partiler kanununa, acımasız yüzde 10 barajına, bir zamanlar adeta linç ettiğin ama kendi adamını başına getirince unuttuğun YÖK’e dokunmayacaksın, asker ve polisin elini kolunu bağlayan terörle mücadele kanunlarına dokunmayacaksın, sonra da bunun adı reform olacak öyle mi? Hadi be!
Tehlike sanılandan büyüktür. Eğer bu referandumdan evet çıkarsa, hiç şüpheniz olmasın, Anayasanın değiştirilemez ilk 3 maddesinin içi boşaltılacak, mayın yasası gibi Anayasa Mahkemesi’nden dönen yasalar kılıfına uydurulup tekrar gündeme getirilecek ve iktidarın ısrarla içeriğini sakladığı sözde “demokratik açılım” denen şeyin içeriğinin uygulamasına geçilecektir. Siz AB’nin boşuna mı zil takıp oynadığını ve “referandumda evet çıkmalı” dediğini zannediyorsunuz.  İçinde zerre kadar vatan, millet, bayrak sevgisi olan, zerre kadar aklı ve sağduyusu olan herkes bu referandumda hayır demelidir. Hayır demek, anamızın, bacımızın, kızımızın namusunu korumak kadar önemlidir.

Hayır diyorum ÇÜNKÜ
Sivil faşizm
başlatacaklar
Metin Ak: AKP iktidarı, bu Anayasa değişikliği ile Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarıp, ’Osmanoğulları İslam Cumhuriyeti’ne götürecek tüm yolları açmış olacak. Cumhurbaşkanı da yanlarında olduğundan, hiçbir engele takılmayacaklar ve sivil faşizm başlatacaklar. Bu nedenle oyum hayır. 







"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

11 Temmuz 2010 Pazar

ARINÇ: RUHBAN OKULU AÇILMASINI ÇOK İSTERİM

İslam dinini sakız yapıp iktidara geldiler. Çiğnediler çiğnediler halkın yüzüne tükürdüler. Ama hep azınlıklara çalıştılar. Heybeli ruhban okulu, ekümenik ve vakıflar yasası Bizans’ın kurulması demektir. Bu görev Arınç’a verildi.

DEVLET Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Heybeliada Ruhban Okulu’yla ilgili son durumu açıkladı: Açılmasını ben şahsen çok arzu ediyorum. Mutlaka buna izin vermemiz, imkan vermemiz gerektiğini düşünüyorum. İç politikada çok eleştirilecek belki ama hiç önemli değil. 
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Kanal 24’te Heybeliada Ruhban okulu’nun açılması konusundaki görüşlerini açıkladı. Farklı inanç gruplarının kendilerine dinlerinin gereğini öğretecek, eğitim almış din adamlarına ihtiyaçlarının bulunduğunu vurgulayan Arınç,
“Bize devlet olarak bunu karşılamak düşer. Farklı inanç gruplarının haklı taleplerine, biz temel haklar noktasında evet demek zorundayız. Çünkü biz bu ülkede sadece Müslümanların hükümeti değiliz” dedi. Bülent Arınç sözlerini şöyle sürdürdü:
Çok arzu ediyorum

“Kim hangi inanca mensupsa hatta inançsız da olabilir... Ben bu açıdan alıyorum, onların inançlarını bilme ve yaşama noktasında eksikleri varsa, talepleri varsa, bize düşen laik bir hükümet olarak onların bu taleplerini karşılamaktır. Ben buna inanıyorum. Heybeliada Ruhban Okulu’nun Türkiye’de din adamı ihtiyacını giderecek bir okul olarak açılmasını ben şahsen çok arzu ediyorum. Mutlaka buna izin vermemiz, imkan vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Ama meseleyi bu kadar basit özetlememe rağmen en büyük engel, Anayasa Mahkemesinin geçmişte verdiği bir karardır.”



"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

5 Temmuz 2010 Pazartesi

MİLLİ BİRLİĞİNİ KORU

MİLLİ BİRLİK HAREKETİ

"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."
BELGE SAHTEKÂRLIĞI ÜZERİNE ERİC EDELMAN’IN İLGİNÇ BİR TÜRKİYE HATIRASI

2003-2005 yıllarında A.B.D.’nin Türkiye büyükelçiliğini yapmış bulunan Eric Edelman’ın bize anlattığı ve Türkiye’de bilinmeyen bir olayı (kendi izniyle) aktarıyoruz. Edelman’ın görev yaptığı yıllarda, kendisine AKP hükümeti yanlısı ve Edelman’la çok iyi geçinmek için çabalayan bir grup tarafından bazı belgeler veriliyor. Bu elyazması fotokopilerin ordu içersinde bir darbe hazırlığına işaret ettiği iddia ediliyor. Edelman, bu belgeleri inceletiyor. Amerikan uzmanların yaptığı çalışma belgelerin gerçek olmadığı sonucuna varıyor. Edelman da kendisine sahte belgeler verilerek orduda gerçek bir darbe hazırlığı varmış izlenimi yaratılmasına çalışıldığı kanaatine varıyor.
Edelman, Türkiye’de daha evel yayınlanan bazı söyleşilerinde AKP hükümeti tarafından kendisine darbe hazırlığı var seklinde uyarıların geldiğini fakat elçiliğin böyle bir şeyden haberi olmadığını, TSK’nın da kendileriyle temas etmediğini söylemişti.
Fakat Edelman’dan yeni olarak öğrendiklerimiz, darbe konusunda belge sahteciliğinin geçmişi hakkında bilgi sahibi olmamıza olanak sağlıyor. Bu bilgiler, belge sahteciliğinin nasıl yapıldığına, sahte belgelerin nasıl servis edildiğine ve belki de en önemlisi, gerisinde kimlerin olduğuna dair somut kanıt teşkil ediyor.