1 Kasım 2009 Pazar


TEXE MARRS’IN KİTABINDAN

İnternette gruplarda dolaşan bu mail bildiklerimizden oluşuyor fakat daha derli toplu ve önemli ayrıntılar var.

Texe Marrs; lluminati adlı kitabın önsözünü Türkçe baskı için tekrar yazmıştır. Önsözde ise Türkiye’nin lluminati için çok önemli bir kilit noktası olduğunu, Osmanlı tarihinden bu yana gerek askeri gerekse kültürel gücü açısından Avrupa’nın aklında olduğumuzun altını çizmektedir. Kendisi Amerika 'da savunma politikası, stratejik silah sistemleri ile ilgili ders vermektedir. Aynı zaman da Texas Üniversitesi’nde uzay çalışmaları yardımcı profesördür. İki ayrı üniversitede uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi dersleri de vermektedir.


BİLİNEN TARİHİN BİLİNMEYEN YANLARI Texas Üniversitesi tarih profesörlerinden Texe Marrs'in 2007 Mayıs’ında çıkan kitabinin adı “Bilinen Tarihin Bilinmeyen Yanları”

Kitapta: 1- Dünyayı yöneten Yahudi ailesi: Rotschild 2- Osmanlı devletinin planlı olarak nasıl dağıtıldığı 3- Arap birliğinin nasıl parçalara ayrıldığı 4- 1.Dünya Savası 5- Kukla Diktatör Hitler 6- 2.Dünya Savası 7- İsrail devletinin kurulusu 8- Kennedy Suikastı 9- MOSSAD suikastları 10- 11 Eylül saldırıları, olmak üzere 10 bölüm yer alıyor. Bu bölümlerde yazarın savunduğu iddialar, kanıtlarla net bir bicimde ortaya koyuluyor. Öncelikle son yıllarda Türkiye'de ortaya çıkan Hitler hayranlığına ve "Türk Nasyonal Sosyalizmi" gibi kavramlara bir cevap olarak Hitler'in tarihi kimliğinin ardında yatan karanlık bağlantıları ana hatlarıyla sizlere aktarmaya çalışacağım. DÜNYAYI YÖNETEN AILE: ROTSCHILD AILESI çoğu kişi Rotschild ailesinin adini bile bilmez. Bu ailenin adi, ne Forbes dergisinin düzenlediği ''Yılın Zenginleri'' bölümünde yer alır, ne de dünya jet-sosyetesinin partilerinde geçer. Ancak birçok ülkenin diplomatı bu ailenin adini duydukları zaman beş dakika durmak zorundadır. çünkü bu aile dünya tarihi sahnesinde 1590 yılından beri vardır ve dünya, bu Yahudi ailesinin cok gizli faaliyetleri neticesinde bugünkü seklini almıştır. Çoğu kişi dünyada hiçbir ailenin böylesine bir gücü elinde tutabileceğine inanamaz. Çünkü bir ailenin böylesine siyasi ve ekonomik bir gücü nasıl elde ettiğini bilmiyordur. Öncelikle sunu belirtmeliyim ki aile derken üc-bes kisilik çekirdek bir aileden bahsetmiyorum. Rotschild ailesinin bugün 1000-1500 civarında ferdi olduğu bilinmektedir. Bu aile fertlerinin her biri, dünyanın gelişmiş, ya da gelişecek olan ülkelerinde, çok derin faaliyetler sürdürmek üzere dağılmışlardır. Dünyada olan her siyasi ve ekonomik gelişmeyi, İsrail devletinin çıkarlarına uygun düşecek şekilde düzenlemek en kutsal görevleridir. Ailenin geçmişi 16.yüzyıla dayanıyor. Aile İngiliz Kraliyet Saraylarında kralın yaverliğini yapan bir aile olarak ortaya çıkıyor önceleri. Kralın izlemesi gereken siyaseti ve dış politika stratejilerini bu aile belirliyor. Sadece bununla da yetinmeyip kraliyet saraylarındaki tüm ihaleleri kazanarak bu ihaleleri basarıyla sonuçlandırıp, hatırı sayılır bir servetin de sahibi oluyorlar. İngiliz saraylarındaki kariyerleri sayesinde kolayca kazandıkları astronomik paralarla tarihin ilk bankacılık faaliyetini gerçekleştirip, İngiliz çiftçilerine de astronomik faizlerle tarım kredisi vermeye başlıyorlar ve 50 sene geçmeden neredeyse İngiltere devletinden daha zengin bir hale geliyorlar. Faaliyet alanını iyice geliştirip derinleştiren Rotschild ailesi Avrupa'daki tüm imparatorlukların saraylarında söz sahibi oldu. Sadece İngiltere’de değil, Avrupa’nın dört bir yanında tarımla uğrasan insanlara yüksek faizle kredi vererek, altın ve gümüş komisyonculuğu yaparak servetlerini iyice büyütüyorlar. Ekonomik gücü, aklin ve mantığın sınırlarını zorlamaya başlayan Rotschild ailesi, daha da karanlık ve karlı bir ise girişiyor. İşin adi "Savaşa giren devletlere faizle borç vermek" Bunun ilk icraatını İngiltere-Fransa savaşında gerçekleştiriyorlar. İngiltere’ye savaşa girmesi için faizli borç olarak 35 ton altın veriyorlar. İngiltere, Fransa karsısında yeniliyor ve Rotschild ailesine olan borcunu ödeyemiyor. Borcun oluşturduğu mükellefiyetten dolayı, İngiliz Merkez Bankası yani Bank of England Rotschild ailesine devrediliyor. Rotschild ailesi İngiliz devletinin bu devretme işlemini bir şartla kabul ediyor: İngiliz sterlinini kendilerinin basması şartı. İngiliz hükümeti bu şartı o dönemde kabul etmek zorunda kalıyor ve İngiliz sterlinini basma yetkisi bu Yahudi ailesine veriliyor. Görünüşte ekonomi hakkında pek bilgisi olmayan arkadaşlar için bu durum pek bir şey ifade etmeyebilir. Para basma yetkisini başka bir kuruluşa ya da şirkete vermek demek ayni zamanda ülkenin bagimsizligini da bu kuruluşa satmak demektir. çünkü bir ülkenin bankası o ülkenin parasını basarken bastığı para karşılığında o ülkenin hazinesine değerli maden koymak zorundadır. Örneğin Türkiye Merkez Bankası, devlet matbaasında 20 YTL basıyorsa eğer, devlet hazinesine de 20 YTL değerindeki altını, elması ya da petrolü koymak zorundadır. Aksi halde basılan para, kâğıt parçasından başka bir şey olmaz. İşte Rotschild ailesinin de yaptığı şey budur. İngiliz sterlinini basarak İngiliz hükümetine faizle borç olarak vermiş ve karşılığında altın ve elmas almıştır. Bu şekilde bir yılda 12 ton altın kar ettiği ekonomi tarihçileri tarafından söylenir. Rotschild ailesinin en büyük girişimi ise İngiltere ile Amerika'daki kolonilerin savaşı olmuştur. Savaş sırasında Rotschild ailesi çok gizli bir bicimde Amerikan kolonilerini desteklemiştir. Amerika’nın İngiltere’ye karşı direnişini yöneten kişilere yüklü miktarda silah yardımı yapılmış, İngiltere’nin bu savaşta yenilmesinin sağlanacağı garanti edilmiş ve karşılığında, kurulacak olan Amerika devletinin resmi para birimini basma yetkisi istenmiştir. İngiltere ile savaş konusunda çok umutsuz olan başkan Washington ve ekibi bu teklifi hiç düşünmeden kabul etmiştir. Aile böylece günümüzde tüm dünyada çok popüler olan Amerikan dolarını basma yetkisini elde etmiştir. Savaşı Amerikan kolonileri kazanmış ve İngiltere Amerika'dan elini ayağını çekmek zorunda kalmıştır. Savaştan yenik çıkan İngiltere bu sefer Amerika'ya yârdim ettiği için Fransa'ya saldırmıştır. İngiltere, Rotschild ailesinin kendilerine finansal destekte bulunacağına güvenerek bu savaşa girdiyse de Rotschild ailesinden umdukları desteği bulamamışlardır. Rotschild ailesi el altından Fransa’yı destekleyerek Amerikan kolonilerinin bagimsizligini garantilemek istemiştir. Bir taraftan da İngiliz borsası üzerinde spekülasyona girişmiştir. İngiltere-Fransa savaşı sırasında borsada müthiş bir hareketlenme olmuş ve borsada oynayan halk, savaşı kazanacaklarını düşünerek girişimlerini arttırmışlardır. Bunu fırsat bilen Rotschild ailesi ''İngilizlerin savaşı kazandığı'' iddiasını ortaya atarak İngiliz halkının her şeyini borsaya koymasını sağlamıştır. Ancak, generaller ve ordudan geriye kalanlar yurda döndüğünde, İngiltere’nin savaşta kaybettiği ortaya çıkmıştır. Borsa anormal derecede yükselmiş ve böylece kağıtları elinde tutan Rotschild ailesi bu ticaretten en karlı çıkan isim olmuştur. İngiliz tarihçilerin ''Kara eylül'' diye nitelendirdiği bu olay ile Rotschild ailesi adeta İngiltere devletinin mülkiyetini ele geçirmiştir. İyice gelişen Rotschild ailesi, Kenan diyarında Tanrı’nın kendilerine vaat ettiği kutsal İsrail devletini kurmak için hazırlığa başlamıştır. Osmanlı Devleti'nin parçalanması için gerekli olan her şeyi yapmışlardır. Osmanlı devletine komsu olan ülkeleri finanse ederek Osmanlı’ya karşı savaşmaları için kışkırtmışlardır. Böylelikle sudan bahanelerle Osmanlıya saldıran Rusya, Avusturya ve diğer komsu devletler, Osmanlıyı askeri ve ekonomik güç olarak iyice yıpratarak azınlık unsurların ayaklanmasını sağlamışlardır. Osmanlı devleti nereye koşacağını şaşırmış ve neticede isyan eden azınlıkların ayrı devletler kurmasına engel olamamıştır. Osmanlının en çok dış borcu Rotschild ailesinin sahibi olduğu Bank Of England bankasınadır. Osmanlı Devleti, Rotschild ailesine olan borcunu ödeyecek durumda olmadığından Rotschild ailesi bunu fırsat bilmiş, Osmanlıya iğrenç bir teklifte bulunmuştur. Sultan 2. Abdülhamit ile görüşen Lord Baron Rotschild "Kudüs şehrinin, Filistin'in, Suriye'nin ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin, yeni kurulacak olan Yahudi devletine verilmesi karşılığında, Osmanlı devletinin tüm dış borcunu silme ve Balkanlar'da, Afrika'da kaybettikleri toprakları geri verme" teklifinde bulunmuş, ancak Abdülhamit teklifi şiddetle reddetmiştir. Abdülhamit, dinen böyle bir tutum sergileyerek büyük bir sevaba girmişse de Osmanlı devletinin yıkılma sürecini hızlandırmıştır. Daha sonraları Enver Pasa, Abdülhamit'in bu tutumunu tarihi bir hata olarak değerlendirmiştir. Enver Paşa’ya göre Kudüs şehri ve Kenan diyarı Yahudilere geçici olarak verilmeli ve Osmanlı tekrar eski gücüne kavuştuktan sonra bu topraklar geri alınmalıydı. Atatürk'e göre ise Osmanlı devleti böyle bir şey yapsaydı bile yıkılmaktan kurtulamazdı çünkü Osmanlı üzerine korkunç oyunlar oynanıyordu. Özetleyerek anlattığım bu süreçten sonra Rotschild ailesi bütün gücüyle 1. Dünya savaşının çıkmasını tezgahlamıştır. Rotschild ailesinin hesaplarına göre 1. Dünya savaşı ve Arabistanlı Lawrence'in faaliyetleri, Arapların birçok parçaya bölünmesi ve İsrail devletinin kurulması için yeterliydi. Savaş gerçekleşmiş, Almanların önderliğindeki İttifak devletleri grubu savaşı kaybetmişlerdi. Rotschild ailesinin hesapları tutmuş ve İsrail devletinin resmi kurulusunun ilan edilmesine ramak kalmıştı. Ancak tarihi rüyaya çeyrek kala Rotschild ailesi ayrıntılarda küçük bir hata yaptığını fark etti. İsrail devleti kurulmaya hazırdı ama, dağ ve ovalardan ibaret olan İsrail topraklarında kim yasayacaktı? Avrupa’nın gelişmiş kentlerindeki rahatlığa alışmış olan Yahudiler, İsrail’de yasamaya nasıl ikna edilecekti? Esas sorun buydu. Bu sorunun giderilmesi için Rotschild ailesi radikal kararlar aldı ve yeni bir savaş için gerekli olan ortam hazırlanmaya başlandı. KUKLA DIKTATÖR HITLER'IN ORTAYA ÇIKIŞI VE 2. DÜNYA SAVAŞI Almanya, Birinci Dünya savaşından adeta bir enkaz halinde ve oldukça demoralize bir bicimde çıkmıştı. Devlet tüm ekonomik ve askeri gücünü kaybetmişti. Ve çok ağır yaptırımlar içeren savaş tazminatı anlaşmalarına imza atmışlardı. Ancak Almanya’nın borçlu olduğu ülkelerin merkez bankalarının %85'i Rotschild ailesine ait olduğundan Almanya nerdeyse sadece Yahudi Rotschild ailesine borçluydu. Rotschild ailesi, Almanya’nın, bu yüklü borcun onda birini dahi ödeyemeyeceğini biliyordu. Rotschild ailesi, Alman Merkez Bankasının kendilerine devredilmesi karşılığında dış borçlarının silinmesini teklif etti ve Almanlar teklifi kabul etmek zorunda kaldı. Aslında bu durum sonun başlangıcıydı. Bırakın savaşacak parayı ve silahı, savaşta askere alacak erkek vatandaşı bile kalmayan Almanya tekrar tüm dünyaya kafa tutacak gücü nereden ve nasıl bulabilirdi ? Bunun için ancak Tanrının yardımı gerekirdi. Ancak daha onlar intikam planını yapmadan önce, Rotschild ailesi onlar için çok gizli bir plan yapmıştı bile. Bu plana göre sahte ama çok inandırıcı bir faşizm rüzgarı Avrupa'da esecek ve Yahudilere en ince ayrıntısına kadar planlanmış bir şekilde şiddet ve baskı uygulanarak İsrail’e göç etmeye mecbur bırakılacaklardı . Bu planın ilk bölümü Almanya’nın ekonomisinin ayağa kaldırılması ve hızla silahlanmasının sağlanmasıydı. Muazzam bir ekonomik ve askeri güce kavuşan Almanya’nın başına 1. Dünya savaşında er olarak savaşan fanatik milliyetçi Hitler getirildi. İtalya ise Alman Faşizmi’nin etkisi altında kalmış ve iktidara Mussolini gelmiştir. Mussolini'nin iktidara gelmesi Rotschild ailesinin bir planı değil kendiliğinden gelişmiş bir olaydı ama bu durum Rotschild ailesinin ekmeğine yağ sürmüştü. Hitler, hitabet yeteneği ve ürkütücü karizması ile Alman halkını yediden yetmişe peşinden koşturmuştur. Hitler'in konuşmalarında ve toplantılarında ise şaşırtıcı bir bicimde ana hedef Yahudilerdir. Hitler'in iktidara gelmesinden önce kardeş gibi bir arada yasayan Alman ve Yahudi halkları birbirlerine hiçbir zararlarının dokunmamasına rağmen oluşturulan yapay kaos ortamı yüzünden birbirleri ile kanlı bıçaklı hale gelmişlerdir. Savaştan önce Yahudi işadamlarına Nazi gençlerinin düzenlediği saldırılar, ev kundaklamalar ve cinayetler ortamı iyice germiştir. Zengin olan Yahudiler bir yolunu bulup Almanya’yı terk etseler de, fakir olan zararsız Yahudiler bir yere gidecek paraları olmadığından oldukları yerde kala kalmışlardı . O dönemler savaş dönemleri olduğundan Almanya’nın dışına çıkmak için büyük paralar ve bazı önemli bağlantılar şarttı. Hitler savaşı başlatmış ve Almanya’nın sahte intikam harekatı başlamıştı. Almanya savaşın ilk yıllarında başarı göstermiş ve Fransa, Yugoslavya, Çekoslovakya, Avusturya ve Belçika gibi ülkelerin tamamını çok kısa sürede ele geçirmişti. Özellikle Paris'e 2 saatte giren Nazi orduları İngiltere ve İspanya’nın iyice ürkmesine neden olmuştur. İngiltere’yi hava saldırıları ile darmadağın eden Nazi orduları bir taraftan da sözde Yahudi soykırımı yapmaya başlamıştır. Yahudiler bir bir katledilmiş ve imha fırınlarında yakılmıştır. Ortada öyle korkunç bir ortam vardır ki, savaştan sonra bölgeyi teftişe gelen Amerikalı generaller bile uçaklarından iner inmez havadaki pis kokudan dolayı hava alanında kusmuşlardır. Havadaki pis kokunun nedeni ise sürekli olarak yakılan insan cesetleri ve çürümüş cesetlerdir. Savaştan sonra tam bir korku ülkesine dönen Almanya'da ortaya atılan iddialara göre neredeyse hiç Yahudi bırakılmamıştır. Ancak Sovyet araştırmacılar durumun hiç de öyle olmadığını savaşta katledilenlerin sadece %15'in Yahudi olduğunu net ve çarpıcı belgelerle kanıtlamışlardır. Bu belgelere göre savaşta öldürülenlerin çoğu ermeni, cingene ve Polonyalılardı. Geriye kalan zengin Yahudiler Rotschild ailesinin kurduğu paravan şirketler aracılığı ile ve Amerikan askerlerinin denetiminde, gizlice (Amerika'ya değil) İsrail’e kaçırılmışlardır. İsrail’e getirildikleri dönemden İsrail devleti kuruluncaya kadar olan süreçte tabiri caizse Allah’ın dağında prefabrik usulü yapılmış evlerde kalmışlar ve büyük zorluk çekmişlerdi. Kaçmak için girişimlerde bulunanlar ise Tevrat’ın emrettiği bir bicimde idam edilmişlerdir. Neticede yaratılan sahte milliyetçi bir hava ile sözde Yahudi soykırımı yapılmış, tüm dünyada Yahudilere yönelik şiddet eylemlerine girişilmiş ve Yahudiler İsrail’e göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Yani Rotschild ailesi 1. Dünya savaşında yarim bıraktığı isi 2. Dünya savaşında tamamlayabilmiştir. Aşırı dindar bir aile olan Rotschild ailesi, kendilerine göre, Tanrı’ya olan sözü yerine getirmiştir. BAŞKAN KENNEDY'NIN ORTADAN KALDIRILMASI 2. Dünya savaşından sonra kurulan İsrail devletinde her şey 1960 yılında John Fitzgerald Kennedy'nin Amerikan başkanı olmasından sonra değişmiştir. Kennedy Amerikan tarihinin en genç Başkan’ıdır ve ayni zamanda ilk Katolik Başkandır. Kennedy'den önce Amerika'da Katolik bir Başkan hiçbir zaman olmamıştır. John F Kennedy'nin babası olan Joseph Kennedy de politikacı olup ayni zamanda İngiltere büyükelçiliği yapmıştı. Ne babası, ne de Başkan Kennedy Yahudilerle iyi geçinemiyorlardı. Babası büyükelçilik yaptığı dönemde Londra'da Yahudilerin boy hedefi haline gelmiş ve çeşitli saldırılara maruz kalmıştı. Sigmund Rotschild, Kennedy'ye "Başkan seçildiğinde Ortadoğu’da İsrail tarafını tutan bir politika izlemesi karşılığında, milyonlarca doları bulan secim kampanyası masraflarını karşılamayı" teklif etmiştir. Ancak Kennedy böyle bir teklifin bir daha yapılmamasını rica etmiş ve kendisini hakarete uğramış hissettiğini belirttirmiştir. Kennedy, İsrail lobisinin Amerikan devleti üzerindeki bu faaliyetlerinden son derece rahatsızdı. Kennedy'ye göre lobilerin faaliyetleri, Amerikan bağımsızlığına vurulmuş bir darbeydi. KENNEDY ILE ISRAIL BAŞKANI BEN GURION'UN NÜKLEER KAVGASI İsrail kurulduğu günden beri Ortadoğu’da süper güç olma hayali ile hareket etmiştir. Bu yüzden İsrail Devleti hızlı bir "nükleer silahlanma programı" izlemeye başlamıştır. İsrail’in Dimona Çölü’nde kurduğu nükleer santralinde peynir-ekmek gibi atom bombası ve nükleer başlıklı füzeler üretmesi Başkan Kennedy'yi çok rahatsız etmiştir. İsrail’in nükleer füzelerinin Ankara , İstanbul, Şam, Tahran, Bağdat ve Riyad gibi şehirleri vuracak kapasitede ve menzilde olması Kennedy yönetimini önlem almaya mecbur bırakmıştır. Kennedy, Ben Gurion'a yazdığı sert bir uyarı mektubunda ''İsrail’in nükleer programını durdurmaması durumunda Amerikan yönetiminin yaptırım uygulamaktan kaçınmayacağını belirtmiştir' '. Ben Gurion da cevap olarak gönderdiği mektupta Kennedy'ye ''Genç Adam'' diye hitap etmiş ve bazı ağır ithamlarda bulunmuştur. Bu mektuplaşmalar iyice çığırından çıkmış ve hakaretleşmeye dönüşmüştür. Bu durum üzerine tepki olarak Ben Gurion istifa etmiştir. Ünlü Yahudi politikacı Henry Kissinger ''İsrail’in nükleer programına son vermesi İsrail’e büyük zarar verir'' diyerek Kennedy'yi ikna etmeye çalışmış ancak basarili olamamıştır. Kennedy bununla da yetinmemiş ve 4 Haziran 1963'te Amerikan Temsilciler Meclisi'ne danışarak çıkarttığı 11110 sayılı kanunla Amerikan Dolar’ını basma yetkisini Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank'in elinden alarak Amerikan Merkez Bankası’na vermiş ve ''bir ülkenin parasının denetimin şahısların elinde olmasının büyük bir sorun olduğunu'' belirterek kendi sonunu hazırlamıştır. Federal Reserve Bank, İsrail’in en büyük gelir kaynağıdır, tabiri caizse şah damarıdır. Kennedy, dolar basma yetkisini Federal Reserve Bank'in elinden alarak adeta İsrail’in şah damarını kesmiştir. Neticede İsrail için Kennedy'nin etkisiz hale getirilmesi farz olmuştur. Kennedy'nin seçimleri kaybetmesini beklemek boş bir umuttu, çünkü Kennedy halktan büyük destek görüyordu. Kennedy'ye seçimler kaybettirilse bile sonradan kazanması yüksek ihtimaldi. Üstelik Kennedy'nin kardeşi de gelecek vaat eden bir politikacıydı. Tek bir çare gözüküyordu. O da suikast idi. Kennedy bir şekilde öldürülürse Amerikan yasaları gereği yerine yardımcısı getirilecekti. Kennedy'nin yardımcısı Lyndon Johnson'di. Johnson tam bir İsrail taraftarıydı. Üstelik Kennedy ile hiç iyi geçinemiyordu, söylentilere göre Kennedy kendisini kovmaya çalışıyordu. İsrail, suikast kararı alır ve bunu, Amerikan derin devleti içindeki bağlantılarını kullanarak gizlice uygulamaya koyar. Kennedy'yi öldürmek için en uygun ortam seçim kampanyaları için geleceği Dallas 'tir. Dallas'ta her zamanki gibi üstü açık araba ile halkı selamlayacak olan Kennedy'yi korumakla görevli CIA ajanları özel olarak ayarlanacak ve başkanın güvenliği sabote edilecekti. Böylece suikast çetesi Kennedy'yi rahatlıkla öldürebilecekti. Suikast çetesi için değişik rivayetler vardır. Kimileri Kennedy'yi Fransız suikast çetesinin öldürdüğünü, kimileri ise Kübalı sürgünlerin öldürdüğünü iddia eder ancak kesin olan bir şey var ki,Kennedy'yi öldürenler çok profesyonel ve acımasız keskin nişancılardan (sniper) oluşan bir suikast timidir. Kennedy'nin ziyaretinden önce, yani 21 Kasım 1963 akşamı Dallas'ta bardaktan boşalırcasına yağmur yağmıştır. Ancak şehir halkı buna rağmen başkanı en iyi şekilde karşılamak için elinden geleni yapmıştır. 22 Kasım 1963 sabahı Washington D.C. 'den Air Force One uçağı ile gelen Başkan Kennedy ve eşi, sabah 09'da şehir merkezinde Dallas valisi Connaly ile birlikte kahvaltı ettikten sonra üstü açık bir limuzine binerek halkı selamlamaya başlamışlardır. Tam 6 aracın olduğu kortejde en son arabada Başkan Kennedy ve Vali Connaly vardır. Önde motosikletli SS korumalar ve yanda CIA ajanlarının bulunduğu arabalarla Kennedy'nin arabası Kortejle birlikte Elm caddesinden Houston'a doğru beklenmedik bir dönüş yapar. O sırada silah sesleri yükselmeye baslar. Polisler telsizle anons etmeye baslar: ''Korteje ateş ediyorlar yere yatın'' diye. Tam 6 el silah sesi duyulur. Birinci mermi arabayı ıskalar ve alt geçitte bekleyen Edmund Harris adındaki taksi şoförünün kulağını parçalar. İkinci mermi Kennedy'yi tam omzundan vurur. Üçüncü mermi Kennedy'yi ıskalayıp ön koltuktaki vali Connaly'i omzundan vurur. Dördüncü mermi Kennedy'yi boynundan vurur, ayni mermi başkanın vücudundan çıkıp Vali Connaly'i sırtından vurur. Besinci mermi arabayı ıskalayıp dikiz aynasını kırıp dışarı çıkar. Ve Altıncı mermi... Altıncı mermi başkan Kennedy'yi tam kafasından vurur. Başkanın kafasını parçalayan mermi bulunamaz. Suikasttan sonra yapılan araştırmalarda Kennedy'yi sözde komünistlerden vatan haini Lee Harvey Oswald'in vurduğu iddia edilir. Ortada altı mermi olmasına rağmen Oswald'in tek katil olduğu görüsüne varılır. İddialara göre Oswald , Texas Okul kitapları bürosunun altıncı katındaki pencere dibinden İtalyan yapımı "Mannlicher Caracano" marka siper tüfeği ile altı kez ateş ederek Başkanı öldürmeyi başarmıştır. Lee Harvey Oswald apar topar hapsi boylamıştır. Deliller birden çok sayıda keskin nisancının olduğunu göstermesine rağmen, İsrail denetimindeki Amerikan derin devleti, suçu Lee Harvey Oswald'in üzerine atarak diğer delilleri bir bir yok etmiştir. Suikastı gören 57 kişi ölü bulunmuş, ölümler kaza veya intihar ile açıklanmıştır. Lee Harvey Oswald ise suikasttan iki gün sonra, mahkeme çıkısında yüzlerce FBI ajanı ve polisin arasında Yahudi bir bar isletmecisi olan Jack Ruby tarafından öldürülmüştür. Bu Amerikan milliyetçisi Yahudi, Lee Harvey Oswald'i öldürmesinin nedenini ise "komünistlerden Amerika’nın aldığı intikam" olarak yorumlamıştır. Birden çok sayıda keskin nisancı tarafından vurulan Kennedy'nin otopsisini Amerikan ordusundaki üst düzey amiral ve generaller yürütmüş ve otopsideki suikast delillerini bir bir sabote etmişlerdi. Ailesi, Kennedy'nin kafasının kesilerek incelenmesini ve böylelikle gerçek suikastçıların bulunmasını istediğinde ise, Amerikan birimleri konuyu şiddetle reddetmişlerdir. Kennedy apar topar gömülerek konu örtbas edilmiştir. Başkan Kennedy'nin suikast sonucu öldürülmesinden sonra başkan adayı olan kardeşi senatör Robert Kennedy de bir basın toplantısı sırasında İsrail işbirlikçisi Filistinli bir genç tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür. KENNEDY SUIKASTININ SONUÇLARI İsrail, Kennedy'nin kapattığı Dimona çölündeki nükleer santralini tekrar açmış ve nükleer silah üretimine eskisi gibi devam etmiştir. Başkan Kennedy'nin çıkarttığı, Federal Reserve Bank’ın elinden Amerikan dolarını basma yetkisini alan 11110 sayılı kanun iptal edilmiş ve Amerikan dolarını basma yetkisi tekrar Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank'a verilmiştir. II. Dünya savaşından sonra ilimli ve sakin bir politika izleyen Amerika devleti özellikle Kennedy suikastından sonra soğuk savaş sürecini de başlatmıştır. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaştan tüm dünya devletleri çok olumsuz yönde etkilenmiştir. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki silahlanma rekabeti adeta bir sidik yarışına dönmüştür. Amerika tüm dünya genelinde emperyalist faaliyetlerine hız vermiş ve Vietnam'a saldırmıştır. Vietnam'da binlerce kişinin ölmesine ve birçok ülkenin bu savaştan dolaylı olarak zarar görmesine neden olmuştur. Amerika'da İsrail lobisi ise iyice pervasızlaşmış ve yönetimde söz sahibi olmuştur. Amerika İsrail Devletinin yaptığı katliamlara sesini çıkaramaz hale gelmiş ve İsrail ile suç ortaklığı yapmaya başlamıştır. En basitinden örnek vermek gerekirse İsrail devletinin çok gizlice yürüttüğü "Samuel Vanunu'yu kaçırma Operasyonu”na istemeden şahit olan bir Amerikan Firkateynindeki 23 deniz piyadesi İsrail hücum botları tarafından açılan ateşle öldürülmüştür. Denize düşüp kaçmaya çalışan askerler bile İsrailliler tarafından öldürülmüştür. Olayın basına sızmasına izin verilmemiş ve Yahudilerin kontrolündeki Amerikan basını konuyu haber bile yapmamıştır. CIA tüm dünyada ''komünizmle mücadele'' doğrultusunda adına GLADIO denilen ve Beyrut'taki gerilla kamplarında eğitilen katillerden ve paralı askerlerden oluşan gizli bir ordu hazırlamış ve bu paralı katilleri maaşa bağlayarak dünyanın her yerinde komünistleri ve sol düşüncelileri öldürmekle görevlendirmiştir. Bu bağlamda Türkiye'deki sağ-sol çatışmaları, siyasi amaçlar için işlenen cinayetler, katliamlar, terörist eylemler, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesi ve 12 Eylül darbesi hep Gladio'nun eserleridir. Gladio ordularının kurulması ne tesadüfse Kennedy suikastından hemen sonraya denk gelir. Amerika’nın "Büyük Ortadoğu Projesi" başlamıştır. Büyük Ortadoğu Projesinin diğer adi ise Büyük İsrail Devleti projesidir. Kennedy suikastından sonra Büyük İsrail Devleti Projesine hız verilmiştir. Büyük İsrail Devleti Tevrat'ta Tanrı Yehova'nin Yahudilere vaat ettiği topraklardan oluşmaktadır. 11 Eylül saldırıları, Münih'teki eylemler ve daha birçok terörist eylem aslında Büyük İsrail Devleti projesinin bir parçasından başka bir şey değildir.

31 Ekim 2009 Cumartesi


UYUYAN GÜZELLER; UYUYAN KÖPEKLER UYANDI BE ANAM
Bu akşam Ulusal Kanal’da Aydınlık Dergisinin bu sayısında 3. ses kaydının yayınlandığını duydum. Aydın Doğan’ın ipinin çekildiğinden bahsedicek muhtemelen. Henüz okumadım ama ilk fırsatta alıp okuyacağım. Talat-Erdoğan telefon konuşması ve Sayın DENKTAŞ’ı bitirme planları yayınlanmış fakat böyle önemli bir konuşmayı yandaş medya haber bile yapmamıştı. Fakat Ergenekon davasında milletin belden aşağı muhabbet kayıtlarını bile çarşaf şarşaf yayınladılar. Ama Kıbrıs’ın Kurucu Lideri Denktaş’ın bitirilmesi görüşmesi aynı basında hiç etki yaratmadı. Ve akabinde derhal İP büroları basıldı, başka kayıtlar arandı. Aklıma gelen şuydu: IP’nin bu ilk başarası değildi. Gerek kitapları, dergileriyle bir partiden çok ulusalcı bir medya görüntüsü çiziyor ve ABD ve Ab konularında bir partiden daha fazla halkını aydınlatıyordu. İnterneti tararken Karen Fogg’un e-postalarını deşifre eden kişi ile yapılan röportaja rastladım. Ben kafamdaki sorunun cevabını buldum. Buyurun okuyun ve nedenini sizde görün.

Saygılarımla.

Levent kalem

31/10/2009

Ama önce:

7000 E-POSTADAN SADECE BİR KAÇINI “UYUYAN KÖPEKLER” İÇİN BURAYA ALIYORUM:

(“Uyuyan köpek” biz oluyoruz dostlar.Böyle hitap ediyor bize şekerim Fogg.Yani Atatürkçü,Ulusalcı,Milliyetçilere.”Uyuyan güzelleride” liboş,fethoş,kürdoş,gö..toşlara diyor.Ben demiyorum.Ben uyuyan köpek olmayı tercih ederim)

Mehmet Ali Birand, Bayan Fogg `a yazıyor:

“Bizim şov`u 14`ünde yapalım Ve ML 15`inde Ankara `da. Eğer sen konuşmak istemezsen, o kabul ederse, ML ile ayarlayabilirim. .”

Bayan Fogg `dan Mehmet Ali Birand `a:

“Seni anlamıyorum şekerim. Landubru gelmiyor.

Sen her ikimizin de Türkiye `nin egosunu okşamak için bizim şeyimizi daha salı gününden yapmamızı istiyorsun...”

Mehmet Ali Birand `dan Bayan Karen Fogg `a:
“Sevgili Karen Verheugen `in şubatta kentte olacağını öğrendim. Evimde yüksek düzeyde, ya da en üst düzeyde gazetecilerle özel toplantıyı yeniden öneriyorum. Ne diyorsun? Sevgiler.”

Bayan Fogg `dan Mehmet Ali Birand `a:
“Sana ve (karısı) Cemre `ye mutlu yıllar. GV şubatta burada olacak. Kuşkusuz,

Planlandığı gibi medyadaki ağır toplarla Kıbrıs konusunda sizinle kalmasını isterim.”


Cengiz Çandar `dan Bayan Fogg `a:

“Senin bir önerini nasıl geri çevirebilirim?.. Sizin (derginizin) sayfalarınızdan geçmiş olanların oluşturduğu kuyrukta en sonda oluşum şaşırtıcı...”

Bayan Fogg `dan Cengiz Çandar `a:
“Sevgili Cengiz, bizim aylık haber bültenimizi biliyorsun.

Birinci sayfada katışıksız Türk görüşünün dışında bir şeyler yazan, her ay başka bir Türk köşe yazarının makalesi var. Nitekim Şahin Alpay , Lale S., Cüneyt C., Emine Y ., Ferai T., Mehmet Ali B ., Samy C., Semih İ., Zeynep G ., Mithat M., Mim Kemal bu yoldan geçtiler. Şimdi senin sıran. Nisanda bizim konuk köşe yazarımız olur musun? Ödeme mümkün. Bize makbuz gönder.”

Mesajlar ve karşılıklı yazışmalar bitmiyor. Karen Fogg , bu kez Sami Kohen , Ferai Tınç , Emine U., Şahin Alpay , Mehmet Altan , Cengiz Çandar , Mehmet Ali Birand ve Cüneyt Ülsever `e ortak mesaj atıyor:

“Herkese merhaba. Verheugen iptal ettiği için üzgünüm. Basın temasları için zamanı olmayacak. Ben İstanbul `da olacağım. İsterseniz pazar günü gayri resmi bir akşam yemeği için bir yerde buluşmaktan memnun olacağım. 7 30`da Kumkapı `da Kör Agop `a ne dersiniz?..”

Bayan Fogg bu kez Metin Münir `e yazıyor:
“ÇOK GİZLİ . Sana çok gizli olarak PP ile bir şey göndereceğim.

Seninle, ya da işaret edeceğin (önereceğin) biriyle konuşmak istiyorum. Yeni ihale yasası ve Kıbrıs hakkında.”

Şahin Alpay `dan Karen Fogg `a:
“Sevgili Karen , Yakında İstanbul `a geliyor musun? Bahçeşehir `deki (üniversitede) dekanım Eser Karakaş (çok saygı duyulan bir liberaldir, geçen yıl yaptığımız ziyarette kendisiyle kısaca görüşmüştünüz) bir akşam veya öğle yemeğinde seni ağırlamayı çok istiyor, seninle konuşmaya fena halde ihtiyacı olduğunu söylüyor...”

Bayan Fogg , gazeteci Şahin Alpay `a biraz ``şifreli`` yazıyor:
“Mini paket, İstanbul `daki “uyuyan güzelleri” harekete geçmek için kışkırtabilecek kadar korkunç mu? Yoksa ayaklanma korkusu H. Özkan `ın bazı uslu AK, DSP ve ANAP `lılarla tezgahladığı bir parça kontrollu protestoyla TBMM `de 312. maddenin iyileştirilmesiyle devrimi başlatacak kadar büyük mü?”

İşte röportaj:

KAREN FOGG'UN E-MAİLLERİNİ ORTAYA ÇIKARAN HACKER İLE KONUŞTUK
Olay hafızalarda hala canlı. İşçi Partisi genel başkanı Doğu Perinçek, 7 Şubat 2002 günü düzenlediği basın toplantısında, Madam Fogg'un e-postalarını ele geçirdiklerini açıkladı. Peşpeşe düzenlediği toplantılarda ortaya çıkan tablo şuydu: Madam Fogg, ele geçirilen yedi bin küsur e-postanın muhteviyatından anlaşıldığına göre, temsilcilik görevinin hudutlarını çok aşmış; Türkiye'de fiilen bir beşinci kol hareketi örgütlemeye girişmiş; bu bağlamda gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri ve kimi bürokratlarla bir 'şebeke' teşkil etmiş. Büyük bütçelerle oluşturulan gruplar Brüksel'e bağlanmışlar.

Madam Fogg ülkeyi terk etmeye mecbur kaldı.

E-postaların muhteviyatı bir yana, kim tarafından ve nasıl ele geçirildiği de tartışılan konular arasındaydı. Rivayet muhtelifti. Mit, Jitem, Emniyet, Ordu veya genel olarak 'derin devlet' diyenler çoğunluktaydı. Dile getirilen bir diğer ihtimale göre, bu işin arkasında AB içinde Türkiye'nin üyeliğini istemeyenler bulunuyordu. Üçüncü ihtimal ise bunun bir bilgisayar korsanlığı (hacking) olayı olduğuydu. 'Perinçek'in Teknik Ekibi' diye dalgasını geçenler de vardı bu ihtimalle.

Karen Fogg'un e-postalarını ele geçiren ve İşçi Partisine ileten bilgisayar korsanıyla, Ahmet Mehmet’le konuştuk.

********

Kendinizi bir 'hacker' olarak tanımlar mısınız?

Fiilen öyleyim aslında. Ama, bir ‘hacker’ın teorik müktesebatına sahip olduğumu söyleyemem. Bilgisayar konusundaki bilgim, sıradan kullanıcının üzerinde...

-Karen Fogg’un bilgisayarına girip yazışmalarını ele geçirdiniz ve bunu , ‘uzman’lığınız olmadan yaptığınızı söylüyorsunuz? Nasıl oluyor bu?

İki imkânımı değerlendirdim, diyebilirim. Birincisi ‘cüret’. Bu çeşit bir iş her şeyden evvel cüret gerektiriyor. İkincisi ise bir iki ecnebi lisandan anlamak. Böylece hem internette bilgisayar güvenliğiyle ilgili gelişmeleri ve dokümanları takip edebiliyordum, hem de nüfuz ettiğim sistemde karşıma çıkan birkaç dilde yazılmış evrakın manasını sökebiliyordum.

-İnternette sörf yaparak ve biraz yabancı dil bilerek, insan bir Büyükelçiliğin bilgisayar sistemine sızabiliyor mu?
Haklısınız. Biraz tuhaf. Belki şu sizi tatmin eder. Türkiye’deki Avrupa Temsilciliğinin bilgisayar sistemi çok özel koruma duvarları arkasında değildi. Niye böyleydi derseniz; sadece aptallıktan değil, derim. Asıl neden pervasızlıktı bana göre. Temel bir tutum bu onlar için. Türkiye’de pek pervasızlar. Aptallık bunun bir sonucu.
-Çok kolaydı yani?
Tam öyle değil. İşin çocuk oyuncağı veya zahmetsiz olduğu anlamına gelmez bu. Bilakis. Ama şu da doğru: Evet, internette sörf yaparak ve biraz yabancı dil, tercihen İngilizce bilerek bu işleri kıvırabilirsiniz. Çünkü internet bir çöplük ama karıştırınca çok iyi şeyler de çıkabiliyor. Bu, modern çöplüklerin genel bir özelliği değil mi zaten?
-İnternet, çöplük...?
Burada bir farklılık var tabii, hak da yemeyelim. İnternet bir paylaşım ortamı. Kuvvetli bir otoriteden de şimdilik azade. Şimdilik, diyorum, çünkü bunun çaresine bakmayı düşünüyorlar muhakkak ki. Benim Karen Fogg hadisesinde kullandığım kodu –hatırladığım kadarıyla- bir Çinli yazmıştı, mesela. Çinli bunu “C” programlama dilinde yazdığı için ben onu kullanmadım da, PC’mde daha kolay çalıştırdığım “Perl” versiyonunu kullandım. Bunu C’den Perl’e çeviren de bir İranlıydı! Görüyorsunuz, bunlar muhalif ülkelerin vatandaşları hep. İnternet böyle bir yer işte.
-Evet, güzel bir dayanışma örneği gibi görünüyor. Ama Karen Fogg’a dönersek...? Nasıl başladı bu iş?
2001 yazı başıydı. Bir Nadire Mater olayı patlak vermişti, hatırlayacaksınız. Bu hanım AB fonlarından desteklenen bir kitap yayımlamıştı. Mehmedin Kitabı, diye. Türk ordusuna hakaretler yağdıran, bir küfür kitabıydı. Ben de kendimi milliyetçi olarak tanımlarım. Ne demek milliyetçi? Bunun ilkin bir hissiyat olduğunu söyleyeyim. Fikri çerçevesi de, bu çerçeveyi doldurduğunuz ayrıntılar da başka başka olabildiği için, tafsilata girmeyeyim.

AB temsilciliğiyle derdim böyle başladı. Bardağı taşıran damla bu oldu yahut. İlkin basit bir protesto mesajı yerleştirmek üzere internet sitelerine yöneldim. Bilenler bilir, sistemi incelerken siteyi kendi makinelerinde çalıştırdıklarını ve bütün ağlarının da internete açık olduğunu gördüm. Gerisi çorap söküğü gibi geldi.
-Bilgisayar sistemine girdiniz. Sonra ne oldu? Ne buldunuz?
Doğrusu bu konudaki ayrıntıları hatırlamam zor. İki sene geçti üzerinden. Şu kadarını söyleyeyim: Açık rastladığım her bilgisayar kontrolüm altındaydı. Karen Fogg’unki başta. Basitleştirerek anlatayım: Ortak bir kullanılan makine vardı. Herkese ait bir klasör bulunuyordu. İlk girdiğim de bu müşterek makine olmuştu. Burada yedek dosyalarını muhafaza ediyorlardı. Çok işe yaradı gerçekten. Bu makineyi ele geçirince, diğer bütün makinelerin de kapısı açıldı. Sistemdeki en yetkili makine buydu çünkü. Bu makineye ‘sistem’ (bilgisayardaki en yetkili merci denebilir buna) ayrıcalıklarıyla girince bütün diğer makinelerin hakimi oldum. Artık istediğim her türlü yazılımı yüklemeye, belli bir takvime göre etkinleştirmeye imkanım vardı.
-Karen Fogg’unki en önemlisiydi herhalde?
Evet. Onu günü gününe takip edebiliyordum. Pek çok şey buldum: raporlar, bilgi notları, iç yazışmalar. En ilginci de aslında bilgi işlem sorumlusunun makinesinden çıktı. Bütün sistemin mimarisi ve kullanıcı adı ile şifre listeleri! Çok gülmüştüm... Bilgisayarlarda muhafaza edilen her türlü evraka ulaştım. Fogg’un duygu yüklü bazı mektupları dahil!
-Ve tabii e-postalar?
Aslında e-postalara hemen nüfuz edemedim. Çok büyük dosya hacimleri söz konusuydu. Yüzlerce megabyatlık dosyalar! Dbx uzantılı dosyalar. Bunları indirmem gerekiyordu ama benim gibi telefon hattıyla internete bağlanan birisi için imkansız gibi bir şeydi bu! PC’im de fi tarihinden kalmış bir aletti ya, neyse.

Yani öyle teknoloji harikaları kullanarak yapmadınız bunları?

Yok canım, nerde..? Komiktir, işin en civcivli zamanında monitörüm bozuluverdi. Yeni bir monitör alacak para bile yok. Haftalarca internet kafelerden yürüttüm işi. Neyse. Bunlar acıklı tarafı işin... Bu büyük dosyaları indirmek için başka yollar bulmak gerekti. Detayına girmeden söyleyeyim. Geniş bant internet bağlantısı bularak indirdim bu dosyaları. Tersi olamazdı çünkü. Daha ufak dosyaları indirmek bile bütün bir gece sürebiliyordu... Elçilik e-posta sunucusunu da kendi ağında tutuyordu. Dolayısıyla, bütün çalışanların e-postalarını arşivlemem dahi olanaklıydı. Tek tek uğraşmaya gerek kalmadan yani. Bir kısmını aldım da ama tamamına imkan bulamadım.
-Bütün iş ne kadar sürdü. Sanki haftalarca uğraşmışsınız gibi anlatıyorsunuz?
Üstüne bastınız. Tam olarak ben bile hatırlamıyorum ama 6-7 ay sürdü bu. İlginç aylardı ama. O arada Fazilet Partisi kapatıldı, İlerleme Raporu yayımlandı, 11 Eylül geldi geçti.. Bütün bunların oradaki akislerini takip edebiliyordum. 11 Eylül en ilginciydi...

-Nasıl yani?

İlk şoku atlattıktan sonra Karen Fogg da 11 eylül şakalarına kaptırmıştı kendisini. Daha ikinci veya üçüncü gündü, o bildik e-posta esprileri gelmeye başladı ona da. Dün gibi aklımda olan bir tane var. Hani New York’un ortasına Aya Sofya’yı yerleştiren bir resim vardı... Avrupalılar eğleniyorlardı doğrusu.
-E-postaları ve diğer evrakları ele geçirdiniz. Bir yandan da okuyordunuz...
Yo, doğruyu söylemek gerekirse her şeyi okuma imkanım yoktu. Zamanım yoktu bir defa. Başka meşgalelerim de vardı haliyle. Bir de zaten bütün bunları elde etmek için harcadığım zaman çok fazlaydı. Elemek zorundaydım okurken. Hızla ve kabasından okuyordum.. Bazı şeylerin vahametini görmeye yetecek bir dikkatle aynı zamanda...
-Mesela?
Mesela bir Volkan Vural olayı vardı. Bu, basına tam yansımayan bir husustu... Neden böyle kaldı, bilemiyorum... Belki Aydınlık yayımlamıştır bunla ilgili bir şeyler.. Ama birkaç sayısını alabilmiştim sadece.. Neyse, olay şu. Ulusal Program denen vaat listesi hazırlanırken Vural ile Fogg sıkı diyalog halindeler. Malum, Vural AB’ye uyum işlerine bakan tepe bürokratımızdı o zaman. Fogg, kimi siyasi vaatlerin programda açık bir biçimde yer bulmamasından şikayet ediyor Vural’a. Vural’ın verdiği yanıt dehşete düşürdü beni: Merak etmeyin, diyordu, ben onları satır aralarına yerleştirdim.. Bizim siyasetçiler (hükümeti kastediyor tabii ki) böyle belgeleri dikkatli okumazlar, bunları görmeyip imzayı atacaklardır! Bir diğeri ise 2002 ilerleme raporu meselesiydi. Volkan Vural, rapor ilan edilmeden evvel almak ve basına sunulmadan önce biraz makyajlamak istiyordu. Karen Fogg’u memnun eden bir talep tabii. Mealen, aklımda kaldığı kadarıyla aktarıyorum tabii ama dehşet verici değil mi? Devletin en üst düzeyinde bulunan bir diplomatımız, bir ecnebi meslektaşına neler söylüyor! Kim kimin için çalışıyor belli değil. Takip etmedim ama sanıyorum Volkan Vural’ın yeri artık o kadar sağlam değil. Nerde? Siz biliyor musunuz?
-Bu niye gündeme gelmedi dersiniz?
Kim bilir? Belki de ben okuduklarımı yanlış tefsir ediyorumdur. Sonuçta diplomat filan değilim.
-Başka?
Bir başka örnek daha verebilirim... AB elemanları DPT’yle görüşmeler yürütüyorlar. Proje bazında fon verecekler. Malum, DPT o dönemde MHP’ye bağlı. Elçiliğin iç yazışmasında şunlar söyleniyordu: Destek verdiğimiz projelerin Güneydoğuda ve Van gibi doğu Anadolu şehirlerinde yoğunlaşması MHP’yi kuşkulandırıyor, orta Anadolu’da birkaç projeyi destekler görünmek lehimize olur!
-Peki bunlar İşçi Partisinin, Doğu Perinçek’in eline nasıl geçti?
Ben verdim. Ama ilk tercihim değildi aslında. Dedim ya, kendimi milliyetçi olarak tanımlarım. Her vatansever gibi memleketin içinden geçtiği durumdan bunalmış durumdaydım. Hala da öyle ya, neyse. Perinçek ilk tercihim değildi ama ona verdiğime pişman da değilim. Sağolsun, gayet güzel kullandı bunları.
-İlk tercih kimdi o zaman?
Polise, milli istihbarata, hatta genel kurmaya vermek geçti içimden. Ama bunu nasıl yapabileceğimi bilmiyordum. Nasıl karşılanacaktı? Kaldı ki bunlar içinde en çok güvendiğim de askerdi. Polis de, MİT de siyasetin daha fazla kontrolü gibi gelmiştir bana. Bu işleri bildiğimden değil tabii, sadece hissiyat bu. Siyaset düşmanı da değilimdir, yanlış anlaşılmasın ama halimiz de ortada değil mi? Hele o günlerde bu kurum da Mesut Yılmaz’ın ANAP’ına bağlı durumda. Malum, Mesut Yılmaz Avrupa Birliği davasının önde giden bir heveskarı, neferi konumda. Adının karışmadığı yolsuzluk, uğursuzluk da kalmamış biri. Kişisel olarak da hiç hazzetmediğim bir adam sonra. ANAP zaten başımıza bütün bu Küresel çorapları ören odak olmuş. Askere ise nasıl ulaşabilirim, hiçbir fikrim yok. Basın yayın organlarına verilebilir ama onun da riski büyük... Ama ‘tarihi’ bir fırsat var elimde. Kaçırmamam lazım. Kim kullanabilir bütün bu belgeleri diye düşünmeye başladım...

Ve?

Ve Büyük Birlik Partisi geldi aklıma. Muhsin Yazıcıoğlu şahsen bana itimat telkin eden biridir. Ne kadar basit düşünüyorum, değil mi? Bir e-posta yollayıp durumu izah ettim. Birkaç örnek de yolladım. Genel Başkan yardımcılarından birinden cevap geldi. Adını tam hatırlamıyorum ama Bilgehan veya Kutluhan gibi bir şeydi. İlgisini çekmişti yolladıklarım. Bana kim olduğumu soruyordu. Siz bir hacker mısınız? Diyordu. Doğrusu, buna bir anlam veremedim. Durumu kabaca izah eden bir e-posta daha attım. Bu defa daha büyük bir dosyayı nasıl alacaklarını da tarif ettim.

-Nasıl yani, onlar mı alacak dosyayı?

Evet. O günlerde dosyaları hazırlayıp AB temsilciliğinin internet sitesine yerleştiriyordum. Böylece dikkat çekmeden alınabiliyorlardı. Ayrıca, kapalı olma ihtimali yok denece kadar az olan makine oydu. BBP’den bir daha haber alamadım. Doğrusu hayal kırıklığına uğramıştım.
-Neden ilgilenmediler dersiniz?
Kimbilir. Belki onu da siz sorarsınız kendilerine. Ben de merak ediyorum çünkü...
-Sonra?
Sonra MHP’yi denedim. MHP içinde genel başkana kadar ulaşabilecek bir bağlantıyla önce basılı bazı evrakı ilettim. Ardından bir CD halinde e-postalar gitti. Hiçbir cevap alamadım oradan da...
-Bu arada takibi sürdürüyordunuz ama?
Günü gününe takip ediyordum Karen Fogg’u. Malzeme biriktikçe birikiyordu elimde. E-postaların sayısı 7-8 bine ulaşmıştı.
-Hiç kuşkulanmadılar mı dersiniz?
Çok pervasızdılar bence. Ama komik şeyler de olmuyor değildi hani. Dosyaların hacmi gitgide büyüdüğünden, indirmek zor oluyordu. Fogg’un makinesindeki e-postaları silmek zorunda kaldım. Riskliydi tabii. Uyanabilirlerdi. Kadın şoke oldu. Yazışmalardan gördüğüm kadarıyla bilgi işlemci de şaşırmıştı. Microsoft Türkiye’yi aramışlar. Onlar da, olur böyle aksilikler dert etmeyin mealinde bir şeyler demiş!
-Peki Perinçek’e nasıl ulaştınız?
Perinçek son bir teşebbüs olacaktı. Ümidim iyice kırılmıştı doğrusu. Elimdekilerin kıymetsizliğine hükmetmek üzereydim. Doğu bey hakkında benim de birçok kuşkum vardı doğrusu. Benim de diyorum, çünkü bilirsiniz Perinçek’in seveni azdır... Haksız da değiller belki. Çok tutarlı bir çizgisi yok sonuçta. Ama insanların değişebileceğine inanmak lazım. Kaldı ki, bütünüyle kuşkusuz kim var ki! Hem sonra, güvendiklerimden bir cevap bile alamamışım. Perinçek’i de takip ediyorum bir müddettir. Bir de Hasan Yalçın var tabii, rahmetli. 11 eylül sonrası performansları harika. Samimi veya değil, onu kimse bilemez. Neyse, Perinçek’e birkaç örnek yolladım. Hemen cevap geldi. Çok önemli şeyler var elinizde, bunların devamı var mı, diye bizzat yazdı. Tamam dedim, işte aradığım adam!
-Sonra?
Sonra birkaç örnek daha yolladım e-postayla. Devamını vermeyi de vaat ettim. Bir CD’ye kayıt yapmanın yollarını arıyorum. Bu da kolay bir iş değil çünkü. Bahçeliye yollarken göbeğim çatlamış zaten. Ben bunları düşünüp dururken, 7 Şubat günü ne göreyim: Doğu Perinçek basın toplantısı yapıyor! Doğrusu bu defa biraz korktum.
-Niye korktunuz?
Çünkü Elçiliğin makinelerinde henüz temizlik yapmamışım. İzlerimi bütünüyle yok etmem lazım. Bu bir. İkincisi daha da önemli belki. Elçilik bir süredir hazırlık yapıyor. Brüksel’e doğrudan bağlanacaklar. Benim de bu konuda umutlarım ve korkularım var. Korkum, sistemi baştan aşağı elden geçirip durumu fark etmeleri. Umudumsa, sisteme dokunmadan Brüksel’e bağlanmaları. Çünkü bu Brüksel’e de sızma imkanı demek! Basın toplantısı her şeyi bitirdi tabii.. Hızlı bir biçimde ne kadar olabilirse o kadar temizlik yapmakla kaldım.
-Bu arada fırsat kaçtı yani?

Bir bakıma. Ama bundan emin olmak mümkün değildir.

-E-postaların devamını nasıl verdiniz?
Yazışmaları e-postayla yapıyordum. Ahmet Mehmet takma adıyla yürüdü bunlar. Biliyorsunuz, Doğu bey ‘Karen Fogg’un e-postalları’ kitabının önsözünde bana bu adla teşekkür eder. BBP’ye de benzer bir isimle ama başka bir adresten yazmıştım. E-postalrın devamını İP’nin Kadıköy Şubesine, o günlerin yöneticisi Hasan Karanlık’a verdim. Onu da tanımam. İnternetten yaptığım bir tercihti bu. Adresi aldım, yetkilinin ismini öğrendim filan... Jet hızıyla verdim çıktım. Durum komikti biraz.

-Sonra?

Sonrasında ben de herkes gibi seyirciydim. Tarihe dokunmuştum. Şimdi merakla bekliyordum: kımıldayacak mı bakalım diye.

Necip Hablemitoğluna da bir belge yolladım

Tam zamanını hatırlamam şimdi mümkün değil, elimdeki evraka bakmam lazım ama, bir tartışma vardı gündemde. Alman Vakıfları meselesi. Rahmetli Necip Hablemitoğlu birkaç hafta üst üste Ceviz Kabuğuna çıkmış ve ifşaatta bulunmuştu. Fogg’un yazışmaları içinde Necip Beyin işine yarayacak bir mektuplaşma da vardı. Kendisine yolladım. Çok heyecanlandı. İçten bir teşekkürle mukabele etti. Onunla da böylece fazla derinleşemeyecek olan bir münasebet başlamış oldu. Rahmetliden dört beş e-posta daha alacaktım ancak. Son kitabı “Köstebeği” gönderdikleri arasında ben de vardım. E-postayla yollamıştı.

Hablemitoğlu’na gönderdiğim belge Metin Münir ile Karen Fogg arasındaki bir yazışmaydı. Metin Münir Hablemitoğlu’nun kitabını okumuş, baştan aşağı saçma bulmuş tabii. Fogg’a diyor ki, gördün mü kitabı, fikrin ne? Hablemitoğlu, bir Avrupa Birliği parlamentosu belgesine dayandırıyor her şeyi ama böyle bir belgenin mevcut olduğuna ihtimal verilemez herhalde, değil mi? Fogg’un cevabı ilginçti, Necip beyin ilgisini çekeceğini düşündüğüm de oydu zaten. Fogg diyordu ki, adam haklı, dediği gibi bir belge var. Avrupa parlamentosunun bu kararını içeren belgeyi bulunca sana da yollayayım. Ayrıca, diyor, Alman Yeşillerinin Türkiyedeki bu faaliyetleriyle ilgili söylentiler benim de kulağıma geldi. Altın meselesini kullanıp burada zemin kazanmaya çalışıyorlar. Fogg, birkaç gün sonra o belgeyi de yolladı gerçekten. Ben de hepsini Hablemitoğlu’na ilettim tabii.”

Tarihe Dokundum

Tarihe dokunmak diyorum, bunun benim için bir anlamı var. İngiliz filozfou Bertrand Russell’ı bilirsiniz belki... Kendisi İngiliz hükümetlerinde belirleyici olmuş ailelerden birine mensup bir aristokrattı. Ya babası yahut dedesi başbakanlık da yapmıştı galiba. O anlatır. Tarihi yapan insanların arasında büyüdüğü için, hep onu değiştirebileceği hissiyle yaşamış. Tarihin akışının değiştirilemezliği fikrine yabancı kalmış. Tarih dışımda değildi, diyor, onu değiştirmek günlük şeyler arasında gibiydi. Bizim ne kadar uzağımızda bir hissiyat, değil mi? Biz, sıradan insanların. Bunu kabullenmek zor geliyordu bana... Neyse, uzatmayayım, işte tarihi değiştirme değilse bile ona dokunma fırsatı elimdeydi. Nedir tarih? Bugün için söylersek, gazete manşetleri değil mi? Hiç olmazsa bir yönüyle, değil mi? İşte, adım sanım yoktu ama yaptığım bir şey gazete manşetlerine taşınmıştı... Yaptığım şey etrafında saflar tutulmuştu... Türkiye’nin istikametiyle ilgili bir tartışmanın -bir müddet için de olsa- odağı olmuştu... Ben de seyrediyordum...
-Devlet kim?
Derin devlet mi? Deriniyle yüzeyiyle devlet biziz, başkası değil ki! Batı liberalliğinin pompaladığı sivil-devlet, vatandaş-devlet çatışmasına bizim karnımız tok olmalıdır. Devlet, örgütlenmiş millettir. Öyle olmak zorundadır. Öyle değilse eğer, işgal altındayız demektir. Millet, devlet üzerindeki sahiplik iddiasından vazgeçemez, vazgeçmemelidir. Araya mesafe sokulmasına izin vermemelidir. Devlet adamıyla aramdaki fark bir rol dağılımından ibaret olmalıdır. Aynı gaye için çalışmak zorundayız. Demokratik göreciliğin/izafiyetçiliğin içerdiği nihilizm, değerlerin değersizleştirilmesi yani, sadece ve sadece dünya sisteminin efendilerine yarayan bir çözülme yaratıyor. Bunu ben AB temsilciliğinin faaliyetlerinde somut biçimde gördüğüm kanısındayım . Karen Fogg sivil toplum mühendisliğinde uzmanlaşmış. Genel bir strateji bu Batı için. Sivil toplum adı altında örgütlenir görünürken, dağılıyorsunuz aslında. Bu bir çözme harekatı. Milli bütünlüğü sarsıyorlar. Sonra da karşınıza geçip, siz zaten suni bir bütündünüz diyorlar, diyecekler de.-------
Bu söyleşi "Tayfun Salcı" tarafından yapılmıştır.
Birde bunu okursanız tam olacak:

SEZER'İN ANKARAYI KARIŞTIRAN VETOSUNUN SIRRI ÇÖZÜLDÜ. İŞTE 3 NEDEN...

Stockholm eski büyükelçisi Kuneralp'in Karen Fogg'la 'e-mail trafiği'ne karışması. Kararname önüne gelmeden, basında yer alma oldu-bittilerine karşı tepki. Ortadoğu'ya ilişkin görev alanının ikiye bölünüp, BOP'a hizmet etmesi kuşkusu.

CUMHURBAŞKANI

Ahmet Necdet Sezer'in, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, Dışişleri Bakanlığı'nın önerdiği 5 müsteşar yardımcısını veto etmesinin üzerindeki sır perdesi dün de kalkmadı. Çankaya gündeme bomba gibi düşen gelişmeyle ilgili sessizliğini korurken kulislerde vetoyla ilgili 3 iddia dolaşmaya başladı. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Levent Bilman, dünkü haftalık basın toplantısında Hürriyet'in haberini doğrularak, "Sayın Cumhurbaşkanımızın bakanlığımızın üst yönetim atamalarına ilişkin bir kararnameyi onaylamadığı doğrudur" dedi. Bilman, konunun idari bir mesele olduğunu, bu nedenle yorum yapmayacağını ifade ederken, Sezer'in vetosuyla ilgili başkent kulislerinde konuşulan iddialar şunlar:

1- OLDU BİTTİ TEPKİSİ

Sezer, Dışişleri ile ilgili kararnamelerin önüne gelmeden önce basında çıkmasını sürekli eleştirdi. En son, Dışişleri Müsteşarı Ertuğrul Apakan'la ilgili kararname önüne gelmeden basında yer alınca sitemini bizzat Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e iletti. Ancak müsteşar yardımcılığına atanacak isimler, daha kendisinden onay çıkmadan görevlerine başlayınca rahatsızlığı iyice arttı. Sezer'in vetoyla, "oldu-bitti" olarak gördüğü bu tür uygulamalara karşı artık tolerans göstermeyeceği mesajını verdiği iddia ediliyor.

2- İSMİ ÇİZİLENLER

Sezer, Dışişleri'nde Personel ve İdari İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı'na Suudi Arabistan'dan dönen Riyad eski Büyükelçisi Uğur Doğan'ın getirilmesine karşı çıktı. Adı, daha önce AB Komisyonu'nun eski Türkiye Temsilcisi Karen Fogg'la yaşanan ilginç "e-mail trafiğine" karışan Büyükelçi Selim Kuneralp'in de Ekonomik İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı'na getirilmesi Sezer'i rahatsız eden bir diğer atama oldu. İzmit'te linç edilen, Kurtuluş Savaşı karşıtı gazeteci Ali Kemal'in torunu olan Kuneralp, e-mail krizinden sonra Stockholm Büyükelçiliği'nden Seul Büyükelçiliği'ne atanmıştı.

3- BOP'A DESTEK YOK

Dışişleri'nde Ortadoğu'ya ilişkin görev alanının, "Asıl Ortadoğu" ve Orta Asya'yı da kapsayacak şekilde "Yan Ortadoğu" diye ikiye bölünüp görev dağılımlarının yapılmasına Sezer karşı çıktı. Sezer, bu uygulamayla Türkiye'nin ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'ne destek verdiği mesajı çıkmasından endişe etti.

DIŞİŞLERİ ŞAŞKIN

Dışişleri Bakanlığı'nda Çankaya Köşkü'nün vetoyu resmi olarak gerekçelendirmemesinin şaşkınlığı yaşanırken, Sezer'in ayrıca Dışişleri'nde Kafkaslar'dan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı'na atanan Ümit Yakın'ın da kararnamesini onaylamadığı ortaya çıktı. Yakın, Bakü Büyükelçiliği'ne atanan Hüseyin Avni Karslıoğlu'nun yerine bu göreve gelecekti. 28 Şubat'ta Resmi Gazete'de yayınlanan genel müdür yardımcılarına ilişkin kararnamede Yakın'ın ismi yer almadı.

TEZCAN KRİZİ

Son büyükelçiler kararnamesi ile Londra Büyükelçiliği'ne atanan MGK Genel Sekreteri Büyükelçi Yiğit Alpogan'ın yerine kimin getirileceği konusunda da Çankaya Köşkü ile hükümet arasında çıkan uzlaşmazlık devam ediyor. Hükümet, bu görev için Varşova Büyükelçisi Ecvet Tezcan'ın ismini iletirken, Sezer'in, Tezcan'ın kayınpederi Prof. Ayhan Songar'ın İslami kesime yakınlığıyla bilinen Aydınlar Ocağı ile ilişkisi nedeniyle, Tezcan'ı istemediği ileri sürülmüştü.

e-postaları çok tartışıldı

AB Komisyonu Türkiye eski Temsilcisi Karen Fogg’a ait yaklaşık 7 bin e-posta mesajı, 2002 Şubatı’nda İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından ele geçirilip kamuoyuna açıklandı. Perinçek, Fogg’un Türk gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri ve kimi bürokratlarla olan yazışmalarında, Türkiye aleyhtarı faaliyetler yürüttüğünü iddia etti. Yazışmaların Aydınlık Dergisi tarafından yayınlanması sonrası, mahkemeler yayın yasağı koydu. Bunları basan Aydınlık’ın sayısı toplatıldı. Uzun süre yazışmalara konu olan isimlerle gündemde kalan, AB fonlarının Fogg tarafından kimlere ya da hangi kurumlara kullandırtılacağı, Kıbrıs ve özelleştirme konularında ne tür bir lobi yapılacağı konusunda görüşlerin belirtildiği yazışmaların ortaya çıkarılmasından sonra, Fogg, 3 ay içinde Türkiye’deki 4 yıllık görev süresini doldurarak ayrıldı. Fogg, bir e-postada Rauf Denktaş’ın Kıbrıs Türk halkını tam anlamıyla temsil etmediğini iddia ederek, AB’nin KKTC’ye yapacağı yardımların miktarının ’alternatif basına’ sızdırılmasını da önermişti. O yazışmalardan Büyükelçi Selim Kuneralp’in, Fogg’a yolladığı ortaya çıkarılan mesaj ise gizlilik iması taşıdığından çok tartışıldı. Kuneralp, Fogg’a şunları yazmıştı: "Sevgili Karen, dünkü mesajımda yanlışlıkla büyükelçiliğin e-posta adresini kullanmışım. Hálá geçerli olan eski adresime yazmaya devam etmen gerek. Yoksa senin mesajlarını burada herkes okuyabilir."


"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR,
SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."


AYRILMANIN YALANCI YÜZÜ


FİRST LADY'E DAVA, FRANSIZLARA YALVARMA


Fransa'ya giden Türkiye'den bir grup kadın, Fransızlara "Vallahi çarşaf giymiyoruz" şeklinde yakarışlarda bulundu.
Dün gündeme gelen Avrupa Turkiye Cumhuriyet Kadinlari Derneği'nin Cumhurbaskani Abdullah Gül'un eşi Hayrunnisa Gül ile Başbakan Erdoğan'in eşi Emine Erdoğan ile diğer türbanli bakan eşleri hakkında suç duyurusunda bulunmasından sonra, Türkiye İş Kadınları Derneği (TİKAD)'ın da Fransa'da skandal gibi bir çağrısına tanık olundu. 17 Ekim'de Fransa'nın Strasbourg kentinde düzenlenen bir toplantıya katılan TİKAD üyeleri, kendilerini modern kadın olarak tanıtmaya çalışırken, Fransızlar tarafından şaşkınlıkla izlendiler. Zaman gazetesindeki Kurşunkalem isimli yazarın iddiasına göre, Fransa'da bir toplantıya katılan Türkiye'den bir grup kadın çok konuşulacak davranışlara imza attı. İddiaya göre, Türkiye'den giden grup, kendilerini Fransızlara modern göstermek için bin dereden su getirdiler. Kurşunkalem isim yazar konuyla ilgili şunları yazıyor:
"Strasbourg Ticaret Odası'yla ortaklaşa gerçekleştirilen konferansa 150 Türk-Fransız iş kadını katıldı. Dernek Başkanı Demet Sabancı Çetindoğan, Semra Güral Sürmeli, Gencay Gürsoy, Gülsün Toker ve Yazgülü Aldoğan'dan oluşan Türk heyeti burada Fransızlara Türk kadınının ne kadar "modern" ve "çağdaş" olduğunu anlattı. Sonuç Fransızları ve TİKAD'ı ne kadar memnun etti bilinmez ama bu konferansa davet edilen ve Strasbourg'da iş kadını olan bir arkadaşımın anlattıkları beni hayli düşündürdü. "O gece anlatılanlardan bir Türk olarak utandım." diyen bu iş kadını, duygularını şöyle anlattı: "Salonun çoğunluğu Türklerden oluşuyordu. Türkiye'den gelen konuşmacılar üçüncü dünya ülkesi psikolojisinden kurtulamamış gibiydi. Fransızları, Türk kadınının çarşaflı olmadığına inandırmaya çalışıyorlardı. Erkeklerin şalvar giymediğini, kadınların çoğunluğunun türban takmadığını söylediler. Ben bu konuşulanlardan çok utandım. Adeta bizi AB'ye alın diye yalvardılar." O arkadaşıma, "Fransızların tepkisi nasıldı?" diye sormadan edemedim. Cevap oldukça ilginçti: "Kıs kıs gülüyorlardı."
Kaynak: dünya bülteni sitesinden alındı.



Dünya bülteninde böyle bir haber çıktı. Zaman gazetesinden alınan bu haber taraf oluşa ve ayrışmaya örnek aslında. TİKAD sitesine baktım, haberin doğru olma ihtimali yüksek. Lakin ABD li bir sunucuyla çekilmiş fonografı marifetmiş gibi suna bilmişler. Obama ile Tayyip Erdoğan görüşmesine katılanları isim isim sayarak “…katılmışlardır” şeklinde tuhaf haberler. Konuşulan konu yok, önemli herhangi bir cümle yok. Sadece bu hanım efendiler bu toplantıya katılmışlar. Resimlerde bakışlar kadınsı, boş ve hayran edaları. Bende konu mankeni görevi gören birkaç parası bol hanım efendinin, fotoğraf koleksiyonculuğu intibası oluşturdu. Yukarıdaki haberde geçenler yaşanan sıkıntıların ve halkının ağırlığını taşımayan, hissetmeyen bu kişilerden beklene bilecek bir davranış.

Bu birinci boyutu.

Bunu bloguma almaktaki amacıma gelince.

Kültürel erozyonu tek yönle yaşamıyoruz.

Sadece özenti parası bol bu koleksiyoncular mı?

Hayrunnisa Gül Hanımı site yazarı savunma gayretine girerken milleti balık hafızalı sanıyor sanırım, ya da Sayın Reis-i Cumhur’a inceden bir yağ yakıyor. Bence ikisi de. Bu kadınlar biz “çarşaflı değiliz” diye Fransa’da yalvarmışlarsa, Hayrunnisa Gül Hanım da Türkiye Cumhuriyetini başörtüsü konusunda Avrupa İnsan hakları mahkemesine vermiş kişidir. Bu iki olayda AB-D ‘ye boyun eğmişliğin ve özentinin tipik göstergesidir. Her iki olayda da halk yoktur, her ikisi de ferdidir, düşüncesizce özentidir. Ama bunların yaptıkları onurlu Türk kadınını hiçbir şekilde bağlamaz. Rabia Kazan örneği var birde. Papaya suikast düzenleyen M.Ali Ağca ile nişanlıyım diye piyasaya çıktı, ağzından din ve başörtüsünü düşürmedi, rüzgâr oradan esiyordu çünkü sonra gitti İtalyan avukatla evlendi. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Üniversitede başörtüsüne büründüğünde mezun olan bir sürü tanıdığımda mevcut, başörtülü dört dörtlük arkadaşlarımda mevcut. Netice olarak bu tip haberlerle amaçlanan: başörtüsü bir sorun gibi gösterilerek ileride kullanılmak üzere sıcak tutuluyor, başörtüsü kullanmayan, hatta karşı bile olan AB özentisi konu mankenleri Atatürkçü, milliyetçi, ulusalcı gibi gösteriliyor. Bir kez daha söylüyorum.

Başörtüsü Türk halkı arasında sorun değildir.

Başörtüsü siyasi bir malzemedir ve bunu AKP bol miktarda kullanıyor.

Başörtüsünü AKP çözmez. Çözmesi, elinden ki oyuncağını vermesi demektir. AB mahkemelerinde çıkan aleyhte kararın üzerine yatıp tabanını rahatlatmış ve “ben çözecektim AB mahkemeleri aleyhte karar verdi. Biz bu yasalara saygılıyız” yalanına sığınmıştır. Ama aynı AKP, Deniz Feneri davasının verilen kararlarına kulak asmamaktadır. Bu kural tanımazlık, zaman kazanma ve “hedefe ulaşmak için söylenen her yalan mubahtır” mantığıdır ve hedefte bellidir.

Sen Türk kadınının doğal seçimi başörtüsünü siyasi malzeme yaparsan, birileri de gider elin Fransız’ına “biz başörtülü değiliz” diye yakarır. Al birini vur diğerine, birbirinden farkı yok.

Hatırlayalım Tayyip Erdoğan’ın “beynimin yarısı” dediği Cüneyt Zapsu hanımına erkeklerle cenaze namazı kıldırtmış ama daha sonrada “Başörtülü bir kadına, başörtünü çıkar demek donunu çıkar demekle aynıdır” demiştir. Ama artık logara ABD değil Türk Halkının süpürme zamanı çok yakın.

Umarım anlata bilmişimdir.

Saygılar.

Levent kalem

31.10.2009




"SAHİPSİZ VATANIN BATMASI HAKTIR, SEN SAHİP ÇIKARSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR."

30 Ekim 2009 Cuma


POTAMYA'NIN GURURU SİYONİZME KAFA DA TUTARMIŞ.
BİZDE YEDİK
El etek öperek yetişenler; rol için bile olsa itaatkârlıklarını gizleyemiyor. Proje gereği İsrail’e kafa tutuyor görünseler de öyle bir itaat ki bu kelimelerinin arasında saygılarını belibelirtme gereği duyuyorlar. Potamya’nın gururu Siyonizm’e kafa tutuyor.
Buna çocuklar güler.

28 Ekim 2009 Çarşamba

YALNIZLIK DOLANBACI VE ÇÖKÜŞÜN AYAK SESLERİ



ABD ve İsrail AKP’yi son kez mi kullanıyor?


Kürt açılımını savsaklamalarının sebebi buydu. Çünkü Kürt açılımından önemli olan Ermeni açılımı vardı. Ermeni açılımı ile önce Azerbaycan’la Türkiye arasındaki bağlar koparılacak böylece içeride yapılan her operasyonla AB’den kopan ve Asya’ya yönelen düşünceler yıkılmış bir Azerbaycan köprüsüyle karşılaşacaktı. İşte bu nedenle Tayyip ikna edildi. “Alıştıra alıştıra” gibi söylemlerle Bursa maçına kadar kürt açılımı geciktirildi. Kürt açılımı önce yapılamazdı. Yapılması durumunda ise AB-D’nin AKP ile sarmaş dolaşlığından ciddi anlamda AB’den kopmalar yaşanır ve Asya’ya yönelen her düşünce Azerbaycan’ın önemi ile karşılaşılırdı. Lakin Azerbaycan Asya Türk cumhuriyetlerine açılan köprümüzdür.





Bu nedenle AKP oyalandı. AKP kaçamazdı, ellerindeydi. Ama Türk halkı emperyalizmin hiç istemediği bir yöne kayabilirdi; Asya’ya yönelebilirdi. Asya’ya yönelmesi ise dil, din, soy olarak aynı olduğu ülkelerle bağlarının gelişmesine ve tanımasına, AB’nin önemini yitirmesine neden olabilirdi. Bu durum hem AB-D’nin hem de AKP’nin işine gelmeyecek bir durumdu. ABD ve AB’nin çıkarlarına aykırıdır. Çünkü AB norm ve kriterleri diyerek istediği tavizi koparamayacaktı. AKP’nin işine gelmeyecektir çünkü yaklaşık 50 yıllık propaganda ve yatırımların insanlarımızın düşüncelerindeki tahribatı kullanarak ,sıkıştığında “AB böyle istiyor” diyemeyecekti. “AB'ye gireceğiz” masallarıyla kimseyi kandıramayacaktı. En basitinden “başörtüsü sorununu biz halledecektik; fakat AB mahkemeleri olumsuz karar aldı. Biz; AB yasalarına bağlıyız” yalanını tabanına atamayacaktı. AB bu nedenle; hem AKP için hem de ABD için bir can simidi, dalgalı denizlerde gizli bir koy önemi taşımaktadır.





Ama kaçınılmaz olan; AB ile Türk halkının bir hesaplaşması olacaktır. Bu hesaplaşmada Asya’ya kaçan fikirlerin önüne Azerbaycan tahribatı çıkmalıdır. Bursa’da ki maçla bu kısmen başarılmıştır. Bu nedenle kullanılan Kürt kartı Ermenistan'la Bursa’daki maçı beklemek zorunda kaldı. AKP burada çok ciddi oyuna geldi. Sessiz sedasız gelecek pkk’lıların AKP’ye kürt oylarını kazandıracağını sanan AKP kurmayları DTP’nin de “ bende varım” haklı talebiyle karşılaştı. DTP “pkk benimdir dedi” en azından “pkk AKP’den çok benimdir” dedi. pkk’lıları sirk maymunu gibi arabalarının tepesinde “barış güvercini” diyerek il il dolaştırdı. Irksal olarak ayrışmayı görmüş ve 30 yıllık kalleş saldırılarına canıyla, kanıyla bedel ödemiş Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkezi, Alevisi, Sunnisi ile Türk halkı sesiz kalmadı. Afallayan AKP oyuna geldiğini nihayet anlayabildi.27 Ekim (yani dün) tarihinde gelmesi beklenen Avrupa pkk temsilcilerinin gelişini engelledi. Fakat ok yaydan çıkmıştı; AKP yüce Türk mahkemesini çadırlara düşürüp pkk’yı serbest bırakan parti olarak tarihe geçti, beyinlere kazındı.





Bu süreçte Anadolu Kartalı Tatbikatının 3 ayağından İsrail çıkarıldı. İsrail kendini bu sürecin dışında göstertmeyi başardı. Oysa daha birkaç gün önce G-20 zirvesinde ABD’de ilk görüştüğü ABD Yahudi lobisi ADL’nın başkanı Foxman’dı ve samimi pozlar vermişti. Askeri bir tatbikattan İsrail’i çıkartan olarak bizzat Tayyip Erdoğan ismi yandaş basında geçti. Ve “halk bunu istiyor” şeklinde açıklama yaptı.
İsrail basını bu süreçte;Tayyip Erdoğan ve Türkiye’ye hakarete varan açıklamalar yaparak bu süreçte “ben yokum” imacını dünya kamuoyuna verdi.


ABD; pkk’nın başkanı Karayılan’ı uyuşturucu madde kaçakçısı ilan etti ve ABD kendini bu süreçten uzak gösterdi.





Yine pkk’nın sağlam sponsorlarından Fransa aynı günlerde; pkk’nın Ahmet Kaya bürolarını bastı. Böylece süreçte “bende yokum” dedi.





Görünürde de olsa Türk halkının tepkisinden ve AKP’nin başarısızlığından korkan çevreler süreçten kaçarak gelecek hükümetlere çalışa bilecek yatırım yaptılar.Yalnızlık dolanbacı.


AKP atılan kazığı anlayınca elindeki materyalleri acemice kullanmaya çabaladı. Dursun Çiçek’e ait oldu söylenen ve bir dönem halk arasında etki de yaratmış olan “AKP ve Fethullah’ı bitirme planı” nın ıslağını 5 sayfalık ihbar mektubuyla piyasaya sundu. Oysa bu süreçte halkta mektup; “pkk’yı çadırda affeden AKP’yi ve bunun gizli; asıl merkezi Fethullah’ı bitirmek isteyen askerler var” imajı yarattı.Aksine bu çalışmalar içerisinde bulunduğu söylenen askerlere saygıyı arttı.Cia ve Mossad’dan bağımsız yapıldığını düşündüğüm bu acemiliği ancak AKP’nin Fethullahçı sübyanları yapabilir.Cia ve Mossad kontrolünde yaptıkları eylemlerle şımaran bu tipler; muhtemelen kendi başlarına havayı tam koklayamadan yaptıkları bu girişimle işleri daha da zora soktular.Sivil ama emir-komuta ile çalışan ışık evleri kültürünü asker ağzıyla yazmaya çalışmış olmalarına rağmen yılların beyin yıkamasından kurtulamadıkları ihbar mektubunda çok açık bir şekilde sırıttı.Savcılarına,yani emir-komutanın en üst zincirlerinden birine; başkasının adına yazıyor bile olsalar yağ çekmekten kendilerini alı koyamamışlar.Yani ajanlıklarını yüzlerine gözlerine bulaştırmışlar.Rezilliklerine rezillik,suçlarına suç eklemişler.






AKP bu kez ABD ve İsrail’den darbe yediğini gördü. Radikal ve hatta Ergenekonculardan bile radikal bir güzellik yaptılar. Rusya’nı talebi üzerine Rusya ile kendi parasıyla alış verişin ardından Mısır (Kahire) da devlet bakanı Zafer Çağlayan “İslam ülkeleri ile kendi aramızda kendi paralarımızı kullanalım” dedi. Arkasından Tayyip Erdoğan İran’da aynı teklifte bulundu. İran hemen Türk Lirasını resmi döviz olarak ilan etti. Yani doların hâkimiyetine, dolayısıyla ABD’ye bu kazığından dolayı kafa tuttu.





Çöken, çatırdayan ve suçlarını bilen AKP’den bu dönemde çok radikal girişimler beklemek hiçte şaşırtıcı olmayacaktır. Hepimizden fazla Atatürkçü, Ulusalcı, Milliyetçi de olabilirler. Ajitasyon, laf ebeliği konusunda uzman kadrolarıyla ve oluşturduğu liboş, fettoş, kürdoş medyasıyla AKP’den şimdi masal dinlemeye hazır olun.
Saygılar.
ÜNİTER,ULUSAL, LAİK, SOSYAL, HUKUK DEVLETİ


TÜRKİYE CUMHURİYETİ.


VE BUNU EN ÇOK HAK EDEN HALK;


TÜRK HALKI.


CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.


Levent kalem





28/10/2009





BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACI-GLOBAL TEZGAH

İsrail Ocak 2009’da Gazze’ye yaptığı “Dökme kurşun Operasyonu” kullandığı fosfor bombalarıyla bölgede tavuklar dahil her şeyi katletti. Fakat dünya kamuoyunda şu anda İsrail ve Hamas’ın savaş suçu işlediğine dair GOLDSTONE RAPORU diye bir rapor dolaşıyor. Bu 500 sayfalık raporu hazırlayan BM heyetinin başında Güney Afrikalı YAHUDİ hukukçu RİCHARD GOLDSTONE bulunuyor. ABD bu raporu ciddiye aldığını açıkladı. Alıyor çünkü suçlarını tarihe bırakmadan aklayacaklar. Bu böyle bir küresel tezgah ki gelecek nesillerine de atalarının günahlarını aklayarak bırakmış oluyorlar. Güçlünün günah işleme hakkı da var bu âlemde. Hele birde Siyonist Yahudi isen dünya senin zaten. İstediğin gibi öldür, katlet, yine sana ait olan komisyonlara kendi raporunu hazırla, gönder ve aklat. Bizde “bak ABD raporu ciddiye almış”, “suçlu İsrail cezalandırılacak” diye kendimizi avutalım. Adelet var sanmaya devam edelim. Başlığı “bozacının şahidi şıracı” koydum. Yahudi sitesinden aldığım aşağıdaki haberde İngiliz katil sözüm ona raporu hazırlayan Güney Afrikalı YAHUDİ hukukçu RİCHARD GOLDSTONE’ e itiraz ediyor ver aşağıdaki cümleleri kullanıyor. Böyle tatlı danışıklı dövüş görülmemiştir. Bu katillik ötesi bir şey. Bu bir entrika, bu bir dünya halklarının tamamını enayi yerine koymak. Üniversite yıllarımda birçok kötü olayda Siyonist Yahudilerden bahsedilirdi ve ben “her şeyi mi Siyonist Yahudiler yapıyor?” diye sitem ederdim. Ama artık görüyorum ki Siyonizm dünya barışının önündeki yegâne tehdit, engel ve savaş kışkırtıcısı, kanla beslenen bir yaratık. Ama ağlarını öyle bir örmüş ki kendini kendi aklıyor. Kamu oyuna demokrasi,insan hakları,hak-hukuk maskesiyle çıkıyor.

Emperyalizm geniş bir kavram. Bölgemiz emperyalist, sömürücü ve yayılmacı gücü siyonizmdir. Siyonizm’in kurumsal, vücut bulmuş hali İsrail ve ABD’dir.Bu nedenle emperyalist kavramı yerine daha net ve belirleyici kavram Siyonizm kullanılmalıdır. Fransa/İngiltere/Rusya/Çin’de emperyalisttir ama her olayın içerisinde yoktur.

Afganistan’daki İngiliz kuvvetlerinin eski komutanı katil Albay Richard Kemp’in sözlerini ibretle okuyunuz ve haberin sunuluşundaki “itiraz etti” kelimesine dikkat ediniz. Nasıl bir tezgâh olduğunu göreceksiniz.

Saygılar.

Levent kalem

28/10/2009


Haber:

şalom gazetesinden alındı.


Birleşmiş Milletler, geçtiğimiz Ocak ayında gerçekleşen Gazze Operasyonu sırasında İsrail ve Hamas’ın savaş suçu işlediğini belirten Goldstone Raporu’nu onayladı

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, geçtiğimiz hafta Cenevre’de Goldstone Raporu’nu oy çoğunluğu ile onayladı. Güney Afrikalı hukukçu Richard Goldstone yönetimindeki BM heyeti geçtiğimiz Ocak ayında gerçekleşen İsrail’in Gazze Operasyonu ile ilgili olarak bölgede incelemelerde bulunmuş ve konu ile ilgili olarak 500 sayfalık bir rapor yayınlamıştı.

Gazze Operasyonu sırasında gerek İsrail, gerekse Hamas’ın insanlık suçu işlediğini belirten raporun BM İnsan Hakları Konseyi’nde onaylanmış olması, konunun BM Güvenlik Konseyine ve Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşınması olasılığını doğuruyor.

Raporun yayınlanmasının ardından hem İsrail, hem Hamas suçlamaları reddetmiş, İsrail konunun İnsan Hakları Konseyi’nin gündemine getirilmesini engellemeye çalışmıştı. Geçtiğimiz hafta BM İnsan Hakları Konseyi’nin özel oturumunda gerçekleştirilen oylamada konseye üye 25 ülke raporun onaylanması yönünde oy kullanırken, on bir üye oylamaya katılmadı. Aralarında ABD, İtalya, Hollanda, Macaristan, Slovakya ve Ukrayna’nın bulunduğu altı ülke ret oyu kullandı.

Rapor, bölgede gerçekleştirilen gözlemlere dayanıyor ve gerek İsrail, gerekse Hamas’ın üç hafta boyunca devam eden operasyon sırasında savaş suçu işlediğine işaret ediyor. Hazırladığı raporla ilgili olarak görüşüne başvurulan GÜNEY AFRİKALI YAHUDİ HUKUKÇU RİCHARD GOLDSTONE, raporun ekibin gözlemlerine ve bölgede gerçekleştirdiği temaslara dayandığı, misyonlarının hukuksal açıdan geçerli kanıtlar toplamak olmadığını ve raporun bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini açıkladı.

Raporun sonuç bölümünde İsrail ve Hamas’ın operasyon sırasında yaşananlar konusunda kendi yerel soruşturmalarını hayata geçirmesi tavsiye ediliyor. Bu tavsiyeye uyulmaması durumunda konunun BM Güvenlik Konseyi’ne ya da Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşınabileceği belirtiliyor.

İsrail hükümeti gelişmelerden sonra nasıl bir politika izleyeceğini henüz netleştirmiş değil. Yerel bir komisyon kurup operasyon ile ilgili olarak bir soruşturma başlatma fikri ağır basıyor olsa da, henüz gerçekleştirilecek soruşturmanın kapsamı konusunda tartışmalar devam ediyor.

Rapora olumlu oy veren BM İnsan Hakları Konseyi üyesi ülkelerin büyük bir bölümü, İsrail’e kendi soruşturmasını başlatması durumunda raporun bir üst seviyede ele alınmayacağını belirtiyor. Ancak İsrail çok kapsamlı bir soruşturma yaparak ulusal dengelerine zarar vermekten kaçınırken, kapsamsız bir soruşturmanın yüzeysel algılanacağını ve uluslararası kamuoyunun beklentilerini karşılamayacağını düşünüyor.

Bu arada hazırladığı raporun onaylanmasının ardından uluslararası basına açıklamada bulunan Richard Goldstone, konseyin raporda İsrail’in işlediği suçlara konsantre olduğunu ve Hamas ile ilgili bölümlerin kamuoyunun gündemine getirilmediğini belirterek rahatsızlığını dile getirdi.

İNGİLİZ KOMUTAN GOLDSTONE’A KARŞI ÇIKTI

( Vah vah karşı çıkmış, enayi var tabi)

Cenevre’de 16 Ekim günü Goldstone Raporu’nu tartışmak için toplanan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nda bir konuşma yapan Afganistan’daki İngiliz kuvvetlerinin eski komutanı Albay Richard Kemp, raporun tek taraflı olduğunu belirtti. Albay Kemp’in konuşmasının önemli noktaları şöyleydi:

“(…) Ben Afganistan’daki İngiliz kuvvetlerinin bir önceki komutanıyım. NATO ve BM’deki hizmet sürem boyunca Kuzey İrlanda’da, Bosna ve Makedonya’da birlikleri komuta ettim. Körfez Savaşı’na katıldım. 2003’teki işgalden bu yana Irak’ta hatırı sayılır bir süre kaldım ve İngiltere’nin Birleşik İstihbarat Komitesi için uluslararası terörizm üzerine çalıştım.

Tecrübelerime ve bilgime dayanarak söyleyebilirim ki, Dökme Kurşun Operasyonu süresince İsrail Silahlı Kuvvetleri, çatışma alanındaki sivillerin haklarını korumak için savaş tarihi boyunca başka hiçbir ordunun göstermediği çabayı göstermiştir. İsrail, askeri gücünü kasıtlı olarak sivil halk içine konuşlandıran ve onları canlı kalkan yapan bir düşmanla karşı karşıyaydı.

Hamas ve Hizbullah medyayı yönlendirmekte uzmanlar. İkisinin de her zaman İsrail’i savaş suçlarından dolayı röportajlarda kınamaya hazır insanları var. Bu kişiler, olayları çarpıtarak sahneye koymada gayet etkililer.

İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin karşılaştığı meydan okuma biz İngilizlerin bile karşılaşmadığı türden. Gerçekte ise İsrail ordusu sıra dışı önlemler uygulayarak Gazze’deki sivillere hedeflenen alanları bildirmek amacıyla iki milyondan fazla broşür dağıttı ve 100.000’den fazla telefon açtı. Hamas’ın askeri gücünü yok edebilecek birçok görev sivil kayıp olmaması için ertelendi. Çatışma süresince İsrail insani yardımların Gazze’ye girişine izin verdi. Askeri açıdan bakıldığında düşmanınızın eline yardım ulaştırılmasına izin vermek düşünülemez bile. Buna rağmen İsrail ordusu bu riskleri aldı.

Bütün bunlara rağmen tabi ki masum siviller hayatını kaybetti. Savaş bir karmaşadır ve hatalarla doludur. Afganistan ve Irak’ta İngiliz, Amerikan ve diğer kuvvetlerin de insandan kaynaklanan hataları olmuştur. Bu hatalar savaş suçu değildir. Bütün bunların dışında sivil kayıplar Hamas’ın savaşma yönteminin sonucudur. Hamas kasıtlı olarak kendi sivillerini feda etmeye çalışmıştır. (…)”