25 Temmuz 2009 Cumartesi


ABD’de California Üniversitesi’nin Sosyal Bilimler ve Küresel Araştırmalar Fakültesi’nde, 50 yaşındaki Yahudi hoca Prof. William Robinson, 19 Ocak 2009 tarihinde öğrencilerine bir e-posta gönderdi.
Üniversitenin dokuz yıllık hocası Robinson’un öğrencilerine e-posta göndermesi yeni bir şey değildi, bu yöntemi eğitimin bir parçası olarak görüyor ve sık sık uyguluyordu.
Ancak bu kez göndermiş olduğu e-posta, diğerlerinden çok farklıydı.
Prof. William Robinson gönderdiği e-postası, Siyonist İsrail ordusunun 27 Aralık 2008- 18 Ocak 2009 tarihleri arasında, 22 gün gece gündüz süren Gazze’deki katliamlarını konu ediyordu. Nazilerin Auschwitz toplama kamplarındaki katliamlarıyla, Siyonist İsrail’in Gazze’deki kıyımları arasında benzerlikler görüyor ve bunu vurgulamak amacıyla da iki fotoğrafı e-postasına ekliyordu. Fotoğraflardan biri, Nazi toplama kamplarındaki masum Yahudileri gösteriyor, diğerinde ise Gazze’de Siyonist İsraillilerin acımasız saldırılarına uğramış masum Filistinli siviller görülüyordu.
Bu e-postayı alan Prof. W. Robinson’un 80 kişilik sınıfından iki Yahudi öğrenci, hemen sınıfı terk ederler ve hocaları hakkında Akademi Senatosu’na yazılı olarak başvurup, anti-semitizm yapıldığını iddia ederek resmen şikâyette bulunurlar.
Şimdi, Prof. W. Robinson’un öğrencilerine göndermiş olduğu e-postayı okuyalım.
Gönderen: William I. Robinson
Konu: Naziler ile İsrailliler arasındaki benzer görüntüler
Tarih: 19 Ocak 2009, saat 21.00
Eğer Martin Luther King bugün yaşıyor olsaydı, hiç kuşkum yok, İsrail’in Gazze’ye saldırısını ve ABD’nin İsrailli savaş suçlularını destekleyen askeriyesini ve siyasetini lanetler, ya da Filistinlilerle omuz omuza yerini alırdı.
Ekte size, Nazilerin Yahudi kıyımları ile İsrail’in Filistinlilere uyguladıkları katliamlar arasındaki benzerlikleri gösteren korkunç fotoğraflar gönderiyorum. Bu fotoğrafların korkunç yanı belki de kanlı katliamların kanıtı olmasından çok, Filistinli çocukları parça parça eden bombaların üzerine, İsrailli çocukların “sevgilerle” sözcüğünü yazmış olmalarıydı.
Gazze artık, İsrail’in Varşova’sıdır! Geniş bir toplama kampına hapsedilmiş Filistinlilerin gıdasızlıktan, hastalıklardan ve çaresizlikten yaklaşık iki yıl süren yavaş ölüme mahkûm edilmesinden sonra, İsrail’in bombaları altında çarçabuk öldürüldüğü yerdir.
Bizler, ağır çekimde bir soykırıma tanık olmaktayız.
Saldırıların, katliamların amacı Filistinlileri tek tek öldürmek değildir, Filistin halkının tamamını toptan ortadan yok etmektir.
İsrail ordusu, dünyadaki beşinci en güçlü askeri makinedir. Bir de bunun, ABD’ninkinden de üstün bir propaganda makinesiyle desteklendiğini düşünün! Hem de öyle bir makine ki, İsrail devletinin politikalarına ve eylemlerine karşı çıkanları, hem gülünç hem de iğrenç bir yaklaşımla, anti-semitizm olarak damgalasın!
Şimdi, Yahudi profesör William Robinson’un öğrencilerine yolladığı bu e-postadan sonraki ilginç gelişmeleri tarih sırasına göre izleyelim.
14 Mayıs 2009
California Üniversitesi Akademik Senatosu, Prof. W. Robinson hakkında, anti-semitizm yaptığı iddiasıyla resmen soruşturma başlattı.
Bu haber, ABD’nin genel medyasında büyük yer aldı. Yalnız ABD’nin değil, diğer ülkelerin çok satan gazetelerinde köşe yazılarına konu oldu.
Dünyanın birçok yerindeki akademisyenler ve akademik örgütler, California Üniversitesi Rektörü Henry Yang ve Akademik Senato’ya, Prof. W. Robinson hakkında soruşturma açılmış olması nedeniyle yüzlerce kınama mektubu gönderdiler. Böyle bir girişimin akademik özgürlüğü çiğnediğini vurgulayarak, soruşturmanın hemen durdurulmasını talep ettiler.
15 Mayıs 2009
California Üniversitesi Akademik Senatosu’nun görevlendirdiği araştırma komitesi, yaptığı incelemeler sonucunda Prof. W. Robinson’a karşı yapılmış olan suçlamaların hiçbir dayanağı olmadığına karar verdi. Komite, oybirliği ile aldığı kararda şöyle diyordu:
“Özellikle temel eğitimi, küreselleşmenin sosyal bilimler açısından incelenmesi olan bir üniversite sınıfı öğrencilerine gönderilmiş olan Prof. W. Robinson’un e-postasının içeriği, akademik özgürlüğün ilkeleriyle örtüşmektedir.”
Ancak çok ilginçtir, Senato bu kararı kamuoyundan altı haftadan uzun bir süre gizledi! Bu süreç içinde hem Prof. W. Robinson’un hırpalanmasına hem de üniversitenin kendi görüntüsünün karalanmasına neden oldu.
Oybirliği ile alınan kararı, Rektör Yardımcısı Gene Lucas kamuoyuna 24 Haziran’da duyuracak, gecikmenin gerekçesini açıklamayacak ve konunun kapanmış olduğunu duyuracaktı.
18 Mayıs 2009
Adı, ‘İftira ve Karalamaya Karşı Birlik’, kısaca ADL olan Siyonist Lobi, Prof. W. Robinson’un anti-semitizm propagandası yaptığını öne sürerek, Yahudi profesörün hemen üniversiteden atılmasını talep etti.
ADL’nin yapısını ve geçmişteki eylemlerini bilenler için bu yeni girişim hiçte şaşırtıcı değildi.
ADL, Nisan 2009’da ünlü dilbilimci Yahudi Prof. Noam Chomsky hakkında da aynı tür iddialarda bulunmuştu. ADL, Noam Chomsky’nin yapmış olduğu özel konuşmalarını dinleyip kayıt etmiş, yazışmalarına ve diğer belgelerine gizlice erişim sağlamış ve sonra tutup bunları 150 sayfalık gizli bir dosya haline getirmişti. Bu gizli dosya, ADL’nin içindeki biri tarafından el altından Chomsky’ye ulaştırılmıştı. Dosyayı okuyan Prof. Noam Chomsky, şöyle demişti:
“Tıpkı bir FBI dosyasına benziyor!”
Bu dosyayı mehkemede kanıt olarak kullanmanın zor olduğunu söyleyen Chomsky, şu çarpıcı açıklamayı yapmıştı:
“Çok açıkça anlaşılıyor ki, ADL’nin her üniversitede, her sınıfta casusları var! Onlar sürekli not tutuyor ve bunları düzenli olarak ADL’ye ve diğer örgütlere gönderiyorlar.”
Başında Abraham Foxman’ın bulunduğu, T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a ‘Cesaret Ödülü’ veren Siyonist Lobi ADL’nin marifetlerini görüyor musunuz? Her üniversitenin her sınıfına casuslarını sokuyor. İster profesör olsun ister öğrenci, Yahudi olsun ya da olmasın, her kim ki Siyonist İsrail’i eleştirir, hemen haber alıp, burada anti-semitizm yapılıyor yaygarasını basarak, saldırıya geçiyor! Ondan sonra gelsin yalanlar, iftiralar, karalamalar, baskılar, tehditler !
Yılda en az iki kez Türkiye’ye gelen, İstanbul ve Ankara’da krallar gibi karşılanıp ağırlanan, sivil-asker üst yöneticilerle görüştürülen Abraham Foxman, işte bu mafya tipi örgütün, yani Siyonist lobi ADL’nin başkanıdır.
ABD’ye ziyarete giden siyasilerimizin, asker-sivil yöneticilerimizin saygılarını sunmadan geri dönmedikleri Abraham Foxman, işte bu Siyonist lobi ADL’nin reisidir.
Siyonist İsrail’i eleştirmesi nedeniyle ADL’nin iftira ve karalama saldırısına uğrayan dünyaca ünlü Yahudi bilim adamı Prof. Noam Chomsky, ADL’nin kendisi hakkında gizlice hazırlamış olduğu 150 sayfalık dosya ile ilgili şu çarpıcı yorumda bulunuyor:
“Bu örgüt hazırladığı dosyaları, üniversite hocalarını karalama, iftira atma, yoğun bir baskı altında tutma ve hatta üniversiteden kovdurma amacıyla kullanmaktadır. ADL’nin hazırladığı dosyalar, tıpkı J. Edgar Hoover’in[1] dosyalarına benziyor. Yani, en aşağılık düzeyden paçavralar!”
19 Mayıs 2009
California Üniversitesi’nin yaklaşık 20 profesörü, Prof. W. Robinson hakkında soruşturma açan Akademik Senato’yu protesto etme amacıyla, üniversitenin yerleşkesinde (kampusunda) imza toplama eylemi başlattı. Tüm profesörleri, fakülte başkanlarını ve dekanlarını kendilerine katılmaya çağırdılar.
İmza eylemini başlatan profesörler, Prof. W. Robinson’un bazı dış odakların yoğun baskısı altında tutulduğunu vurguladılar.
23 Mayıs 2009
Prof. W. Robinson, Filistinlilerin işgal edilmiş topraklarına geri dönebilmesi için uğraş veren ‘Uluslararası Al-Awda Toplantısı’ nda şu kısa ama çarpıcı konuşmayı yaptı.
“California Üniversitesi’nde akademik özgürlük tehdit altındadır. Üniversite hakkımda soruşturma açmış bulunmaktadır ve belki de bunun sonucu olarak işimi kaybedeceğim. Tüm bu olanların nedeni, geçen Aralık ayında başlayan ve neredeyse bir ay süren İsrail’in Gazze’deki saldırılarını sesli olarak lanetlemiş olmamdır.
Akademik özgürlüğe karşı yürütülmekte olan bu kampanya, sadece beni cezalandırmak için değildir. Bu kampanyanın amacı, korku ve sindirme ortamı yaratmak ve böylece İsrail’in yaptıklarının eleştirilmesine sansür getirmektir.”
31 Mayıs 2009
Prof. William Robinson, basına aşağıdaki yazılı açıklamayı yaptı.
“California Üniversitesi’nde akademik özgürlük, saldırı altındadır.
İsrail’in Gazze’yi işgal etmesini eleştiren bir yazıyı öğrencilerime eğitim amacıyla dağıtmış olmamı kusurlu davranış olarak niteleyen Üniversite yetkilileri, hakkımda soruşturma açmışlardır. Bu nedenle, bir üniversitenin özgörevinin ne olduğu artık tartışılır olmuştur.
Benim sosyal bilimler öğrettiğim fakültenin yetkilileri, öyle anlaşılıyor ki İsrail lobisinin içindeki önemli grupların baskısı altında eğilmişler ve bana karşı yapılan suçlamaların incelenmesi sırasında kaygı verici usulsüzlüklere başvurmuşlardır.
80 öğrenciden sadece ikisi, benim kendilerine gönderdiğim yazıya tepki göstermişler ve sınıftan ayrılmışlardır. ADL ile bağlantılı olan bu öğrenciler, Akademik Senato’ya resmen başvurarak, yazımın anti-semitik olduğunu ve aldıkları derslerle bir bağlantısı olmadığını iddia etmişlerdir.
Yapılan suçlamaların hiçbir gerçek yanı yoktur.
İsrail devletinin eleştirilmesi, anti-semitizm ile özdeşleştirilemez. Bu iki kavram arasında bir eşitlik kurulamaz. Daha da ötesi, İsrail-Filistin çatışmasının, küresel olayları irdeleyen bir fakültedeki derslerle ilgisi olmadığını iddia etmek, mantığa karşı çıkmak demektir.
Ancak tüm bunlara rağmen, Senato hakkımda soruşturma açılması işlemlerini başlattı. Bu karar üniversite öğrencilerini öylesine öfkelendirdi ki, ‘Akademik Özgürlüğü Savunma Komitesi’ ni kurdular. Öğrenciler, akademik özgürlüğün, herhangi bir üniversiteye hayat veren kan damarı olduğunu savunuyorlardı.
Ta başlangıçtan beri İsrail lobisi, bazı öğrencilerle birlikte çalışarak üniversite yetkililerini baskı altına aldılar. Hakkımda şikâyetçi olan iki öğrenci, henüz Akademik Senato’ya resmi başvuruda bulunmadan önce, 9 Şubat tarihinde, ADL bana ve üniversite yetkililerine protesto mektupları gönderdi.
9 Mart 2009 tarihinde, ADL’nin Ulusal Direktörü Abraham Foxman şahsen üniversite yerleşkesine gelip, fakültenin yöneticileri ve üniversitenin idarecileriyle bir toplantı yaparak, benim hemen yargılanmamı talep etti. İki hafta sonra da, Akademik Senato benim hakkımda resmi soruşturma açtı.
ADL’nin baskısı bizim için sürpriz değildi.
Onlarca yıl önce, anti-semitizm’e karşı ciddi ve samimi bir savaşım yürütmüş olan bu örgüt, son yıllarda çok değişmişti. Artık ADL, İsrail devleti adına lobi yapan, Filistinlilerin çektiği acılara kamuoyunun dikkatini çeken her girişimi sansürleyen ve İsrail-Fiistin çatışmasıyla ilgili her tür tartışmayı bastıran bir örgüt haline gelmişti.
ADL’nin, İsrail politikalarına karşı çıkanları nasıl hırpaladığını, onları yasaları aykırı bir biçimde nasıl gözetim altında tuttuğunu çok sağlam belgelerle kanıtlayan bir yazılı tarih ortaya çıkmıştır.
Örneğin, 1990’ların ortasında California’da bir skandal patlamıştı. ADL, yüzlerce örgüt ve binlerce kişiyi izleyip casusluk yapsın diye, yasadışı yollarla devletin polis memurlarını kiralamıştı!
Siyasi gündemleri olan üniversite dışındaki grupların, üniversitelerin işlerine karışma ve verilen eğitimin içeriğini denetim altında tutma hak ve yetkileri yoktur. Bir zamanların Mc Carthy’ci[2] eylemlerine benzer girişimler, üniversitenin saygınlığını ayaklar altına alacaktır. Bu yöntemle yaratılacak ortamda; üniversitede yayılacak olan korku, sindirme ve sansür havası yalnız beni değil, tüm üniversite toplumunu etkileyecektir. Bu çok tehlikeli bir yol olacak ve gelecekte hem fakülte hem de öğrenciler, tartışmalı konuları sınıfta dillendirmekten korkacaklardır.
Ben, açılmış olan soruşturmadan tam aklanarak çıkacağımı ummaktayım. Ama ondan daha önemli ve ötesi, üniversiteye bir çağrıda bulunuyor, akademik özgürlüğü her koşulda koruyacaklarını ve üniversite toplumunun tüm üyelerinin her tür tartışmalı konuyu, sansürden ve tehditten uzak bir ortamda serbestçe savunma haklarını güvence altına alacaklarını, kamuoyu önünde mümkün olan en kararlı bir dille duyurmalarını talep ediyorum.”
4 Haziran 2009
‘Bizimle Beraber Olun’ hareketinin uluslar arası lideri Roz Rothstein, California Üniversitesi öğrencilerinin çıkardığı The Daily Nexus adlı gazeteye bir demeç verdi. Prof. W. Robinson’a karşı açılan soruşturmanın kötü bir örnek oluşturabileceğinden korktuğunu, bundan cesaretlenecek unsurların diğer üniversitelerdeki İsrail karşıtlarına karşı da kampanyalar başlatılabileceğinden kaygı duyduğunu açıkladı.
Roz Rothstein, temsil ettiği örgütün bu olayı çok önemsediğini, gerekli önlemler alınmadığı takdirde tüm dünyada akademik özgürlüğün tehdit altında kalacağını vurguladı.
8 Haziran 2009
California Üniversitesi’nde 100’den fazla fakülte üyesi ve 20 bölüm başkanı bir dilekçe yazarak, Prof. W. Robinson’a yapılan suçlamalar karşısında Senato’nun almış olduğu tavrı protesto ettiler.
10 Haziran 2009
ABD’de, tüm üniversite öğrencilerinin ve fakültelerin haklarını koruyan, FIRE adlı bir sivil toplum örgütü bulunmaktadır. Bu örgüt, California Üniversitesi’nden, Prof. W. Robinson hakkında açılmış olan soruşturmayı durdurma talebinde bulundu.
FIRE, Rektör Henry Yang’a gönderdiği mektupta, Prof. W. Robinson olayının üniversitedeki tüm hocaların haklarına karşı çok ciddi bir tehlike oluşturduğunu vurguladı.
24 Haziran 2009
California Üniversitesi Senatosu, Prof. W. Robinson hakkındaki tüm suçlamaların reddedildiğini ve konun kapanmış olduğunu kamuoyuna duyurdu.
Aslında Senato bu kararı 15 Mayıs’ta oybirliği ile almış ama altı haftadan uzun bir süre bu kararını kamuoyundan gizlemişti!
Prof. William Robinson olayı, adı ADL olan Siyonist lobinin tıpkı bir mafya örgütü gibi çalıştığını, kendi amaçlarına ulaşmada, Yahudi-Yahudi olmayan ayrımı yapmadığını gözler önüne sermektedir.
İşte bu nedenle, “EFENDİ TERÖRİSTLER” adlı kitabım şu çok önemli gerçeği vurgulayarak başlamaktadır:[3]
Tüm Siyonistler, Yahudi’dir.
Aman dikkat:
Yahudilerin tümü Siyonist değildir!
Yılmaz Dikbaş
24 Temmuz 2009
0532-233 31 52


[1] Federal Soruşturma Bürosu, FBI’ın Başkanı
[2] Mc Carthy: 1947-1957 sürecinde ABD’de Komünizm karşıtlığını, ‘her yatağın altında bir komünist’ arayacak düzeyde işi çğırından çıkaran Amerikan senatörü.
[3] Yılmaz Dikbaş, “EFENDİ TERÖRİSTLER”, Asya Şafak Yayınları, İstanbul, Mayıs 2009

İmralı canisinin 15 Ağustos’ta açıklaması beklenen çözüm planına Pamukoğlu sert tepki gösterdi: Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne meydan okumaya devam etmekten başka bir şey değil Hak ve Eşitlik Partisi -HEPAR-Genel Başkanı emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklaması beklenen Kürt sorunu için çözüm planına tepki göstererek “Devlete adeta meydan okuyorlar” dedi. Pamukoğlu, adına resmi olarak “terör” denilen, aslında “silahlı bir kalkışma” olan PKK ile sürdürülen mücadelenin gelmiş olduğu noktaya dikkat çekerek “Her mücadelede her şey güçlüden yana iken, gelin görün ki beceriksiz insanların kaba ve günlük siyasetle yürüttükleri hatalı politikalar, stratejiler ve taktikler sonunda, zayıf güçlüye eşitlenmiş, denk hale getirilmiştir” dedi. Halkın muhakeme yeteneğini bulandırıp, görüş mesafesini azaltmak için planlı, yoğun bir propagandanın tüm iletişim araçlarıyla yürütüldüğünü ifade eden Pamukoğlu, “Bunun sonunda da bir kısım insanlar, etrafta olup bitenlere ’Yorgun manda gibi’ boş bakar hale geldiler” değerlendirmesinde bulundu. Pes, bin defa pes... Teröristbaşının çözüm planına ilişkin yapılan yorumları da eleştiren Pamukoğlu, açıklamasını şöyle sürdürdü: “Açıklamanın tarihinin 15 Ağustos olarak seçilmesi bile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hala meydan okumaya devam etmesinden başka bir şey değildir. Akıllarınca, yarın bu tarihi ” bağımsızlığımızın ilk adımı veya mücadelenin başlangıcı “ diye bayram olarak kutlamayı da düşünmektedir. Safsataları uzatmanın alemi yok. Pes, bin defa pes. Bunun adı: ’Misafir olarak git, ev sahibi olarak dön’dür. Bu ulusal meselenin ’kargaların kılavuzluk misyonu’ ile bir yere ulaşacağını sananlara şaşarım. Mücadelenin nasıl sonuçlanacağına, kalbinde kurşun deliği olan bebeğin annesiyle babası karar verecektir.”
Hatalı politikalar izleniyor Pamukoğlu, “PKK ile mücadelenin nasıl sonuçlanacağına, kalbinde kurşun deliği olan bebeğin annesiyle babası karar verecektir” diyerek yürütülen hatalı politikaları eleştirdi.

Türkiye’nin devşirilmiş medyası, şişirme aydın maskesi takmış kişilerle masallar dinletilerek uyutulduğu ortamda gerçek aydınlar boş durmadılar.İşte Türkiye’nin aydınlık yüzlerinin Lozan Antlaşmasının yıl dönümünde verdikleri panel.Devşirme medya(Kaynak:
http://www.kanalahaber.com/haber_detay.asp?Pro=nEo3_1&G=21_g&haber=29321) dahi vermek zorunda kaldığı bu aydınlarımızı çok iyi dinlemeliyiz.
VURAL SAVAŞ, EN BÜYÜK TEHLİKEYİ DEŞİFRE ETTİ!
Antalya'da bir panele katılan Sabih Kanadoğlu Lozan'ın savunulacak hale geldiğini belirtirken, Vural Savaş ise HSYK ile ilgili ilginç açıklamalarda bulundu.
Antalya Büyükşehir Belediyesi, Atatürkçü Düşünce Derneği Antalya Şubesi ve Cumhuriyet Okurları Kulübü'nce Antalya Kültür Merkezi'nde ''Lozan'dan Lozan'a'' paneli düzenlendi. Paneli yöneten Sabih Kanadoğlu, panelin adına atıfta bulunarak, ''Son günlerde yapılmak istenen Lozan'dan Sevr'e idi. Bu, amacına hiçbir zaman ulaşmayacak bir ütopyadır'' diye konuştu.
Lozan'ın Lozan'da değil Ankara'da savunulup korunabileceğini belirten Kanadoğlu, 24 Temmuz 1923'te Lozan'da Türk milletinin tam bağımsızlığı tescil edilerek dünyaya ilan edildiğini söyledi.
Lozan'da Türk milletinin bir ulus devlet oluşunun da kabul edildiğini ifade eden Kanadoğlu, ''Tam bağımsızlık ancak bir ulus devletle mümkün olabilir. Bunu sağlayan Lozan'dır'' dedi.
Panelde Yargıtay Onursal Başsavcısı Vural Savaş, Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ünsal Yavuz ve Marmara Üniversitesi Öğretim üyesi Doç. Dr. Cüneyt Akalın da Lozan Anlaşması süreciyle ilgili bilgi verdi.
Paneli yöneten Kanadoğlu, Lozan sürecini anlatan Prof. Dr. Ünsal Yavuz'a, ''Lozan Konferansı'nın birinci bölümünün sonunda İsmet Paşa, Lord Curzon'a ''one minute'' dedi. Doğru mu?'' diye sorması salonda gülüşmelere neden oldu.
Vural Savaş da, ''Türk milleti adına yargı yetkisini kullanan bağımsız mahkemelerin başında Demokles'in kılıcı gibi duran HSYK'dan nasıl kurtulacağız?'' sorusu üzerine şunları söyledi:
''HSYK bütün dünyada var. Şimdiki yapısı hiç olmazsa bir direnç gösteriyor. Anayasa değişikliğiyle, Meclis'ten seçilenlerle, şuradan buradan seçilenlerle zaten Türkiye Cumhuriyetini bekleyen en büyük tehlike budur. Yani yasama, yürütme ellerinde... Zaten yerel mahkemelerin bağımsızlığı diye bir şey kalmadı. Özel yetkili mahkemelerin verdiği, Türkiye'yi 'korku imparatorluğu' haline getiren kararlara bakın. Yani düşünebiliyor musunuz? Şu anda Türkiye bir korku imparatorluğu haline geldi. Nasıl geldi? O özel yetki verilen hakim, savcılar ne anayasa dinliyorlar, ne yasa dinliyorlar. Bu yüzden geldi.
Türkiye'yi dinleme yetkisinin yasaya aykırı olduğunu Yargıtay kabul etti. Delil olarak kullanmaya çalışıyorlar. Tutuklama kararları yasaya aykırı deliller kullanılarak veriliyor. Gizli tanıklar diye PKK'lılar kullanılarak en şerefli askerlerimiz lekelenmeye çalışılıyor. Ya kardeşim bunların iddianamesi baştan başa suç. Özel hayatın gizliliğini ihlalden, iftiradan. Şu anda HSYK hiç olmazsa Türkiye'yi korku imparatorluğu haline getiren, hukuk dinlemeyen, kendileri suç işleyen birkaç hakim savcıyı alma girişiminde bulunuyor. Bu bile hazmedilmiyor. 'Bugünkü HSYK'yı beğenmeyenler AKP'nin istediği değişiklikleri yaparlarsa hele bir de Anayasa Mahkemesi'ni ele geçirirlerse bugünleri çok ararlar' diye düşünüyorum.''
PARTİ KAPATMALARLA İLGİLİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ
''Askerin yaptığı olumlu işlere bakarsanız vardır ama bu memleketi bu hale getiren 12 Eylül değil midir?'' sorusu üzerine Savaş, ''28 Şubat süreci içinde bunun rövanşı tamamen alınmıştır. Benim de katkım olduysa ne mutlu'' dedi.
Anayasa'yı askerlerin yaptığı şeklinde eleştiriler geldiğini belirten Savaş, ''Ben size söylüyorum. Cumhuriyetin ilanından 61 Anayasasına kadar güzel hukuki ne varsa askerler yapmıştır'' diye konuştu.